Zamanın Ebu Zerr'i: Mahmud Talegani

“Âyet-i kerîmelere dayanarak kesin olarak diyebiliriz ki, en zararlı ve iğrenç davranış, servetin, özellikle de altın ve gümüşün biriktirilmesidir. Bütün İslam âlimleri de bu görüştedirler. Servet biriktirmek, İslamî ilkelerden sapmaya başlandıktan sonra Müslümanlar arasında revaç buldu. İslam âlimlerinin bütün kitaplarında ve imamların sözlerinde, servet biriktirmenin tehlikeleri üzerinde durulduğu kadar başka hiçbir konu üzerinde durulmamıştır.”
[Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî (rh. a.)]
20. yy’da İslam dünyasında yetişmiş en büyük filozof âlimlerden biri olan Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî (ﺁﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﻤﺤﻤﻮﺪ ﻋﻼﻴﻰ ﻄﺎﻠﻘﺎﻨﻰ), açtığı çığır ve “sosyal adaletçi” fikirleriyle, hiç tartışmasız hem 1979 İran İslam Devrimi’nin hem de genel olarak tüm İslam dünyasının en ilginç simâlarından biriydi.
“Zamanın Ebû Zerr’i” sıfatıyla anılan bu büyük âlim, fikirleri ve çizgisiyle, tıpkı Iraklı dünyaca ünlü âlim Ayetullâh-ı Uzmâ Seyyîd Mûhâmmed Baqır es- Sadr (ﺁﻴﺖﷲ ﺍﻠﻌﻈﻤﻰ ﺍﻠﺴﻴﺪ ﻤﺤﻤﺪ ﺒﺎﻘﺮ ﺍﻠﺼﺪﺭ)’a benziyordu.
Ayetullâh Taleganî, İslamî kitlelerden ziyade sosyalist çizgideki İranlılar üzerinde derin izler ve etkiler bırakmıştı. Sosyalist hareketler tarafından “önder” kabul edilecek derecede çok seviliyordu, İran Solu tarafından.
Fikirleri ve siyasî çizgisi, Batı dünyası tarafından “İslamî Sosyalizm” olarak nitelendiriliyor.
Mütevazı ama bir o kadar da mücadele dolu bir yaşam süren Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî (ﺁﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﻤﺤﻤﻮﺪ ﻋﻼﻴﻰ ﻄﺎﻠﻘﺎﻨﻰ), İran takviminde 13 İsfend 1289 (= 4 Mart 1911) tarihinde İran’ın kuzeyinde, Elbruz İli’ne (Fars. ﺍﺴﺘﺎﻦ ﺍﻠﺒﺮﺯ [Ostanê Elbruz]) bağlı Taleqan İlçesinin (Fars. ﺸﻬﺮﺴﺘﺎﻦ ﻄﺎﻠﻘﺎﻦ [Şehrıstanê Taleqan]) 42 haneli ve 232 nüfûslu Gelird (ﮔﻠﻴﺮﺪ) köyünde doğdu.
İslamî ilimlere vakıf, âlim bir ailede dünyaya gözlerini açan Mahmud Taleganî, ilk dînî eğitimini başta babası olmak üzere ailesinden alır. Gençlik çağına geldiğinde medreseye kaydedilir. Ardından Rızaviye ve Fevziye medreselerinde İslamî bilimler konusunda tedrisat görür.
1922 yılında, “Rıza Şâh İhtilâli” olmazdan evvelki Şâh rejimi iyice zayıflamıştı. Askerî bir kökenden gelen Rıza Şâh Pehlevî (ﺮﻀﺎ ﺸﺎﻩ ﭙﻬﻠﻮﻯ), yeni bir devlet yapılanmasının temellerini atmak istiyor, İslam’a sahip çıkacağına dair yeminler ediyordu. Fakat âlimler bunun yalan ve kandırmaca olduğunu çok iyi biliyordu.
1925 yılında Rıza Şâh, darbe ile yönetimi ele geçirir. 1928 yılında sorunlar iyice büyür. Kraliçe, geleneksel anma merasimlerine katılmak için Qum’da bulunan Fatımâ Masume’nin türbesine gider ve merasimin devam ettiği sırada başını açar. Bu durum ilâhiyât öğrencilerinin ve mollaların bolca bulunduğu Qum şehrinde büyük bir sorun oluşturur.
Meşrutiyet hareketi, İngilizlerin yerli uşakları aracılığıyla Qacar Hanedanı’nın sarayında oynadığı oyun ve entrikalar ve ülke içinde yaşanan dâhilî çekişmelerle bir grup Batı hayranı kör taklitçinin “aydınlar” adı altında işlediği ihânetler neticesinde amacından saptırılmış ve hareketin yönü ve hedefi ustaca başka bir yatağa kaydırılmıştı. Ulemâ ve dîn adamları bu hareketin bizzat öncüsü ve lideri olmalarına rağmen, türlü oyun ve entrikalarla devredışı bırakılmış ve inisiyatif laiklerin eline geçmiş, yönetim tekrar müstebit bir krallığa dönüşüvermişti. Qacar padişâhlarının kabilece mahiyeti, yönetimdeki liyakatsizlik ve zaafları, İran’da ciddî sosyal ve ekonomik bozulmalar neticesinde hanlar, derebeyleri ve eşkıyalar millete musallat olmuş, memlekette huzur ve güvenlik kalmamıştı. İşte bu şartlar altında Müslüman İran milletinin yegâne sığınağı ve sadık dostu, yine İslam ulemâsıydı.
Kendisine laik-kemalist Türkiye Cumhuriyeti modelini ve Atatürk devrimlerini örnek alan ve bunu açıkça ifade etmekten de çekinmeyen Rıza Şâh, 2 Temmuz 1934 tarihinde, o zamanlar CHP’nin “tek parti” dönemini yaşayan Türkiye’ye bir ziyaret yapıp Mustafa Kemal Atatürk ile görüşür. Rıza Şâh ve Atatürk, Ankara’da bir buçuk saatlik bir görüşme yaparlar. Görüşme esnasında Rıza Şâh, okullarda dîn derslerini kaldırdığını, camileri kendi hâllerine terkettiğini ve Cuma namazını da yasakladığını gururla anlatınca, Atatürk’ten “Yanlış yapmışsın; iktidarını tehlikeye atmışsın” cevabını alır. Atatürk Rıza Şâh’a şunları söyler: “Biz daha akıllıca davrandık. Camileri kendi kontrolümüz altına aldık, imamlarını bile biz atıyoruz. Cuma'yı yasaklamak yerine kendimiz kıldırıyoruz. Okullarda dîn derslerini kaldırmak yerine bu dersleri kendimiz veriyoruz. Böylece her şey yolunda sanılıp halktan tepki almıyoruz, hem de dîni istediğimiz kalıba sokup topluma öyle sunuyoruz. Nasıl bir dîn istiyorsak öyle bir dîn öğretiyoruz.”
İran’a geri döndüğünde Rıza Şâh, hemen “Türkiye modeli”ni uygulamaya koyulur. Qum Yüksek Dînî İlmîyye Medresesi’ni dağıtarak medreseleri “devlet kontrolündeki okullar” hâline getirmek amacıyla, ulemânın “devletçe düzenlenen resmî imtihanlara” girmesi gerektiği yolunda emir verince, Ayetullâh-i Uzmâ İmam Seyyîd Rûhullâh Mustafawî Musewî Xomeynî (ﺁﻴﺖﷲ ﺍﻠﻌﻇﻤﺎ ﺍﻤﺎﻡ ﺴﻴﺪ ﺮﻮﺡﷲ ﻤﺼﻄﻔﻮﻯ ﻤﻮﺴﻮﻯ ﺨﻤﻴﻨﻰ) bunun bir komplo olduğunu yüksek sesle haykırarak Rıza Han’a itiraz eder ve bu komployu gerçekten bir “ıslâh hareketi” olarak görecek kadar saf olan bazı âlimleri uyandırmaya çalışır.
Mahmud Taleganî, Rızaviye ve Fevziye medreselerinde İslamî bilimler konusunda tedrisatını tamamladıktan sonra, İran’ın “dînî merkezi” olan Qum kentinde eğitimine devam eder.
1938 yılında, henüz 27 yaşındayken, İslamî ilimler alanında dersler vermek, cami ve medreselerde vaaz vermek amacıyla başkent Tahran’a gider. Ancak Tahran’a gidişinden sadece bir yıl sonra, rejime karşı faaliyetlerinden ve rejim aleyhine yaptığı konuşmalardan dolayı tutuklanır, 1939.
İkinci Dünya Savaşı (1939 – 1945) esnasında Sovyetler Birliği (SSCB) ve Büyük Britanya Krallığı, Rıza Şâh’ın Nazi Almanya’sı ile işbirliği yapmasını önlemek için İran’ı işgal eder. Büyük devletlerin baskısı sonucu Rıza Şâh Pehlevî tahttan çekilince, oğlu Şâh Rıza Pehlevî (ﺸﺎﻩ ﺮﻀﺎ ﭙﻬﻠﻮﻯ) tahta geçer, 16 Eylül 1941.
Ayetullâh Humeynî, 1942 yılında Laiklik’i ve yeni Şâh’ı eleştiren, aynı zamanda yeni Şâh’ın taşeronluğunu yapan dîn adamlarını eleştiren “Keşf’ül- Esrar” (= Sırların Keşfi) isimli eserini yazar. Böylelikle siyasî görüşlerini yazıyla da sunmaya başlar.
İkinci Dünya Savaşı tüm acımasızlığıyla devam ederken, henüz iki yıldır tahta çıkmış olan Şâh Rıza Pehlevî, 1943’te Almanya’ya savaş ilân eder. Bu olayın üzerinden henüz bir yıl geçmişti ki, Ayetullâh Humeynî, 1944 baharında Müslüman halkı ve İslam âlimlerini rejime karşı ayaklanıp kıyam etmeye çağıran ilk siyasî bildirisini yayınlar.
Ayetullâh Mahmud Taleganî, 1948 yılından itibaren Tahran’daki Hidayet Camiî’nde ders vermeye başlar. Bu arada İran’da ünü gittikçe artan ve Müslüman halk tarafından olağanüstü bir teveccüh gören Ayetullâh Taleganî, 1951 yılında Ürdün’e, 1952’de Mısır’a ilmî bir seyahat düzenler. Ardından Pakistan’ın o zamanki başkenti Karaçi’de “Müslümanlar’ın Uyanışı Kongresi”ne tebliğci olarak iştirak eder. Sonra da Kudüs’teki “Kudüs İslam Kongresi”ne İran heyetinin başındaki isim olarak katılır. Kongre vesilesiyle iki defa Kudüs’e gider.
O yıllarda İran, oldukça çalkantılı bir süreçten geçiyordu... Anayasanın değiştirilmesi ve Şâh’ın mutlak yetkilerle donatılması amacıyla bir kurucular meclisinin oluşturulmaya başlandığı günlerde Ayetullâh-i Uzmâ Seyyîd Hüseyin Tabatabaî Burucerdî’nin (ﺍﻴﺖﷲ ﺍﻠﻌﻈﻤﻰ ﺴﻴﺪ ﺤﺴﻴﻦ ﻄﺑﺎﻄﺑﺎﻴﻰ ﺑﺭﻮﺠﺮﺪﻯ) bu gelişmelere olumlu baktığı, hatta bazı üst düzey yetkililerle bu konuda müşaverelere katıldığı yolunda bir söylentinin yayılması, talebesi Ayetullâh Humeyni’yi fevkalade üzmüş ve karşılıklı görüşmelerde gerekli uyarılarda bulunmanın yanısıra o dönemin önde gelen bazı müçtehîd ve diğer dîn adamlarıyla birlikte hocası Ayetullâh Burucerdî’ye açık bir mektup yazarak son günlerde ortalıkta dolaşan bu söylenti konusunda gerçeği açıklayıp açıkça tavır koymasını istemiştir. Bu açık mektuba Ayetullâh Burucerdî cevap verecek ve sözkonusu anayasa değişikliğine olumlu baktığı yolundaki söylentileri yalanlayacaktı. Bu açıklamanın yapıldığı günlerde Lübnan’da sürgünde bulunan Ayetullâh Seyyîd Ebû’l- Qasım Mustafawî Kaşanî (ﺍﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﺍﺑﻮﻠﻘﺎﺴﻡ ﻤﺼﻄﻔﻮﻯ ﮐﺎﺸﺎﻧﻰ) de oradan yayınladığı bir bildiride Şâh’ın bu yeni kararlarından caydırılması gerektiğini vurgulamakta ve böyle bir girişime ciddîyetle karşı durulması gerektiğini hatırlatmaktaydı.
Meclisin 16. dönem seçimlerinde Ayetullâh Kaşanî, Tahran halkının oyunu alarak “milletvekilliği” kazanır. Mücadeleci ve mücahîd bir âlim olan Ayetullâh Kaşanî liderliğindeki ulemâ kanadının “Millî Cephe” kanadıyla ittifakta bulunup ortak bir siyaset izlemesi, siyasî terazi kefesinin “İran petrolünün millîleştirilmesinden yana olanlar” lehine değişmesini sağlamış ve böylece Şâh, hem mecliste hem de kamuoyunda büyük bir yenilgi almıştı. Bu arada Ayetullâh Kaşanî’nin desteklediği “Fedâîyanê İslam” (= İslam Fedâîleri) örgütü, Şâh’ın paravan ve kukla hükûmetlerine ağır ve ürkütücü darbeler indiren muazzam operasyonlarda bulunuyor ve bu desteklerin gölgesinde yürüyen “Millî Cephe” lideri Dr. Muhammed Musaddıq (ﻤﺤﻤﺪ ﻤﺼﺘﻴﻖ), nihayet “başbakanlık” koltuğuna oturmayı başarıyordu.
Çok geçmeden Tahran, halkın toplu kıyâmına şahîd olur. Artık İran halkı niceden beridir yüreğinde taşıdığı emellerinden birine kavuşmuş ve İngiltere tarafından hortumlanan İran petrolleri “millîleştirilmişti”. Ne var ki çok geçmeden Dr. Musaddıq – Ayetullâh Kaşanî koalisyonunda ciddî rahatsızlıklar görülmeye başlanır. “İslam Fedâîleri”, Ayetullâh Kaşanî ve Dr. Musaddıq’la kurmay politikacıları arasındaki ihtilâflar, bu grupları karşı karşıya getirecek noktaya ulaşmakta gecikmez. Ayetullâh Kaşanî, “petrolün millîleştirilmesine” karşılık İngiltere’ye tazminat ödenmesine ısrarla karşı çıkmakta ve “Asıl, İran’ın petrolünü 50 yıldır hortumlayıp yağmalamakta olan İngiltere’nin bize tazminat ödemesi gerekir” diyerek onurlu ve erdemli bir tavır sergilemektedir. Bu nedenle Ayetullâh Kaşanî, Dr. Musaddıq’ı tehditkâr bir dille uyarmış ve bu konuda zerrece taviz vermemesini, hiçbir görüşme ve müzakereye katılmamasını istemiştir.
Diğer taraftan Dr. Musaddıq, İngiltere’nin yerini ABD’ye bırakmaya ve İran petrolleriyle diğer ekonomik ve sınaî dallarda işlerin Amerikan şirketlerine devredilmesini sağlamaya çalışıyordu ki, Ayetullâh Kaşanî buna da kesinlikle karşı çıkıyordu.
Şâh ve saray erkanı, daha önceki dönemlerden çok farklı bir şekilde ve kelimenin tam anlamıyla Amerika’nın emrine girmiş, bu devletin “tasmalı uşağı” haline gelmişlerdi; şimdi İran’da İngilizlerin yerini tamamen Amerikalılar almıştı artık.
Amerikalılar sür’atle işe başlamış; 1957 yılında İran gizli istihbaratı SAVAK’ı kurarak Şâh’ın muhaliflerini acımasızca ortadan kaldırmış ve Amerikancı bir takım reformlar için gerekli ortamı hazırlayabilmek maksadıyla ülkede korkunç bir baskı, polis rejimi ve “derin devlet terörü” estirmeye başlamışlardı.
Amerikan şirketleri, selefleri İngiltere’nin konumunu elde edip ondan boşalan yerleri doldurabilmek maksadıyla Fars Körfezi’ne akın ederler. Bu arada ABD ile SSCB arasındaki şiddetli rekabet ve soğuk savaş, stratejik Fars Körfezi’ndeki hassasiyetlerin doruğa tırmanmasına neden olur.
İran’ın geleneksel tarımcılığı, ekonomik ve sosyal yapısı, Amerikalıların İran’daki çıkarlarını garantileyebilmek için gerçekleştirmeyi düşündükleri reform girişimleri önündeki diğer bir önemli engel teşkil etmekteydi. Bu şartlar altındaki bir İran, genellikle ABD’den satın alınacak askerî teçhizatla Amerikan şirketlerinin ürettikleri malların tüketimine harcanacak olan yüksek rakamlı petrol gelirlerini kendi iç piyasasında kullanabilecek durumda asla değildi.
“Toprak Reformu” projesi, Şâh’ın “Ak Devrim”inin prensiplerini halka kabul ettirmek için ortam hazırlama yolunda atılmış bir deneme adımıydı. İnceden inceye hesaplanmış ilk adımdı bu. Toprak reformu yoğun propagandalarla halka sunuldu; “toprak ağalarına ve hanlığa karşı mücadele, yoksul çiftçilere toprak dağıtımı ve arazilerin köylüler arasında bölüştürülmesi, üretim ve mahsulün arttırılması” gibi çarpıcı sloganlarla desteklenip süslendi. Bu reformun perde arkasını bilip de itiraza kalkışacak olanlar “feodallerden yana olmak”la suçlanıyor, kolayca zan altında bırakılıyordu.
Öğrencilik çağında rejim karşıtı öğrenci hareketlerinin liderlerinden olan Ayetullâh Taleganî, bu çalkantılı dönemde de Şâh rejimine karşı verilen İslamî mücadelenin sayılı öncülerinden ve ulemânın en saygın simâlarından biri olarak Müslüman halkın gönlünde taht kurmuştu. Bu yıllara kadar sadece çeşitli cami ve medreselerde halka vaaz veren, talebe yetiştiren ve yalnızca birkaç defa hapse girip çıkmış olan Taleganî, özellikle “Toprak Reformu” projesi ve Şâh’ın “Ak Devrim”i sonrası gelişen kitlesel tepkimelerin başgösterdiği süreçle birlikte, rejim karşıtı hareketin liderlerinden biri olarak sivrilir.
Cezaevinde yatarken hapisteki solcu mâhkumları fikir ve konuşmalarıyla derinden etkileyen ve özellikle sol çizgideki hareketler üzerinde kalıcı izler bırakan Taleganî’nin varlığı sayesinde, İranlı solcuların devrim hareketine katılması pek güç olmamıştı.
Ayetullâh Taleganî’nin özellikle İslam ve Mülkiyet adlı kitabı sol çevreler üzerinde büyük etkiler bırakmıştı, ki bu kitap, benzer etkiyi tercüme edilip yayınlandıktan sonra Türkiye’de de yaratmıştı.
1957 yılındaki direniş hareketlerine önderlik eden Ayetullah Taleganî, 1961 yılında Mehdi Bazergân (ﻤﻬﺪﻯ ﺒﺎﺯﺮﮔﺎﻦ), Dr. Ali Şeriâtî (ﻋﻟﻰ ﺸﺮﻴﻌﺘﻰ), Yadullâh Sahabî (ﻴﺪﷲ ﺴﺤﺎﺒﻰ), Dr. Mustafa Çemran Sawecî (ﻤﺼﻄﻔﻰ ﭽﻤﺮﺍﻦ ﺴﺎﻮﺠﻰ) ve Sadıq Qutbzâde (ﺼﺎﺪﻖ ﻗﻄﺐﺯﺍﺪﻩ) ile birlikte İran Özgürlük Hareketi (Fars. ﻨﻬﺿﺖ ﺁﺯﺍﺪﻯ ﺍﻴﺮﺍﻦ [Nehzetê Azadî İran]) adlı hareketi kurar. (NOT: 1979 İslam Devrimi’nden sonra lağvedilmeyen ve faaliyetlerini sürdüren İran Özgürlük Hareketi’nin günümüzdeki liderliğini, 1995 yılından 2011’e kadar İbrahim Yezdî yürütmekteydi. 2011 yılında “kurucu lider”lerden Mehdi Bazergân’ın oğlu Abdulali Bazergân lider oldu ve halen bu görevdedir.)
1958 yılında, Eyalet ve Vilayet Cemiyetleri’nin kurulması ve Şâh’ın “Altı Maddelik Tasarıları”nın ortaya konulmasıyla, Ayetullâh Humeynî, Şâh rejimi aleyhine şiddetli mücadelesini başlatır. Tarihe “15 Xordad Kıyamı” adıyla geçen 5 Haziran 1963’tek kanlı olaylardan sonra rejim aleyhine yaptığı bir konuşma sonucu tutuklanarak başkent Tahran’daki İşretâbâd Askerî Garnizon Hapishanesi’ne konur. Fakat aynı gün oradan çıkarılıp Tahran Qasr Zindanı’na nakledilir. Burada da sadece 19 gün tutulduktan sonra tekrardan İşretâbâd Askerî Garnizon Hapishanesi’ne atılır. (“15 Xordad Hadisesi” hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 17)
5 Haziran 1963 tarihindeki “15 Xordad Kıyamı”, Ayetullâh Humeynî’nin İran halkı nezdinde “rehber” (“imam”) olarak kabul edilmesi sonucunu doğurmuştur ve 16 yıl sonra, 11 Şubat 1979’da zafere kavuşacak olan İslam Devrimi hareketinin “başlangıç günü” olarak kabul edilir. Bu açıdan, çok önemli bir tarih ve hadisedir.
1963 yılındaki “15 Xordad Hadisesi”nden sonra Şâhlık rejimi ile ayetullâhlar arasındaki husumet iyice büyür. Hapishaneler dîndar insanlar ile dolar, bu süreçte. Halk ise durmadan bu durumu protesto eder. Hükûmet, dîn adamlarından bazılarını Irak’ın Necef şehrine sürmek ister. Bu “sürgün edilecek isimler” listesinde İmam Humeynî’nin ismi de vardır. Sürgün emrinin gerçekleşmesi önünde zorluk çıkartırlarsa öldürülecekleri yolundaki tehdit de, bu “sürgün mesajı”na eklenmiştir. Tüm bunlar olurken habis Şâhlık rejimi, o güne kadar askerlikten muaf olan “ilâhiyât fakültesi” öğrencilerini ve kadınları zorla askere almaya başlar. Hapisler, gözaltılar sürüp gider.
İmam Humeynî’nin tutuklandığı haberi, inanılmaz bir sür’atle Qum ve havalisine yayılmış ve kadınlı erkekli kalabalık gruplar çevre köylerle Qum’un uzak mahallelerinden yola çıkıp biricik rehberlerinin evine doğru yürümeye başlamıştı. Kalabalıkların ciddî ve kararlı öfkesi karşısında polis kuvvetleri kaçıp gizlenmekten başka çare bulamamış, ancak çok sayıda ağır teçhizat ve yeni takviye birliklerinin desteğiyle tekrar barikatlar oluşturabilmişlerdi. Bunun da yetmeyeceği anlaşılacak ve çok geçmeden Qum’un havalisindeki kışlalarla garnizon ve tümenlerden gelen askerî birlikler şehrin dört bir yanını kuşatacaktı.
Kalabalık kitleler “Allâh-û Ekber” feryâdları arasında Fatımâ Masume Türbesi’nden çıkarken yüzlerce makineli tüfekten boşalan kurşunlarla ortalık bir anda kan gölüne döner. Bu katliâma rağmen Müslüman halk dağılmamakta ısrar eder ve bu kıyasıya mücadele birkaç saat sürer. Dehşete kapılan güvenlik güçleri tekrar yardım isteyince, Tahran’dan havalanan savaş jetleri halkı yıldırabilmek amacıyla ses duvarını aşarak Qum kenti üzerinde alçaktan uçuşlara başlarlar. Korkunç bir katliâm olmuş, kara, hava ve polis kuvvetlerinin halka ölüm kusturduğu silâhlarıyla kıyâm bastırılmıştı. Askerî kamyonlar dört bir yanı dolduran şehîdlerin cesetleriyle yaralıları, ölü – diri demeden sür’atle toplamış ve belirsiz yerlere götürmüşlerdi. O gün kutsal Qum kenti, kanlara bulanmış sokaklarıyla, henüz savaştan çıkmış mazlum bir şehri andırıyordu.
15 Xordad sabahı, İmam Humeynî’nin tutuklandığı haberi Tahran, Meşhed, Şiraz ve diğer şehirlere de yayılır ve Qum’da yaşanan faciânın benzeri bu şehirlerde de yaşanır. Tahran’ın çevresindeki köy ve mahallelerde yaşayan halk, haberi duyar duymaz Tahran’a akın etmeye başlar. Şehrin girişlerinde barikat kuran tanklar, panzerler ve diğer zırhlılarla donanmış askerî birlikler öfkeli kalabalıkların şehir merkezine girebilmesini engelleyebilmek amacıyla Veramin kavşağında halkın üzerine ateş açarak ortalığı kan gölüne çevirir. Diğer taraftan Tahran Kapalıçarşı alışveriş çarşısında ve şehir merkezinde toplanan esnaf ve diğer ahali “Ya Humeynî Ya Ölüm” sloganları atarak Şâh’ın Mermer Sarayı’na doğru yürümeye başlar. Tahran’ın fâkir mahallelerinden müteşekkil güney bölgesi halkı da yoğun kalabalıklar hâlinde aynı sloganlarla şehrin merkezine doğru ilerler. (NOT: Şâh’ın her zaman en yakın adamı olarak gençlik yıllarından itibaren Pehlevî rejimine hizmet veren General Hüseyin Ferdost, yazdığı hatırâtında, “15 Xordad Kıyâmı”nın bastırılması için Amerikalı emniyet görevlileriyle siyasî uzmanların en tanınmış elemanlarından nasıl yardım alındığını ve bizzat Şâh başta olmak üzere ordu kurmaylarıyla SAVAK ve saray memurlarının nasıl korku ve dehşete kapılarak eteklerinin tutuştuğunu ve Şâh’la generallerinin, halkın kıyamını bastırabilmek için topçu ve tankçı birliklere nasıl çılgınca ateş emri verdiklerini detaylarıyla anlatmaktadır.)
“15 Xordad Kıyâmı”ndan iki gün sonra Şâh Rıza Pehlevî, bu kıyamı bir “başıbozukluk, anarşi ve vâhşîce girişim” olarak niteleyecek ve “Kara yobazlarla kızıl yobazların elbirliği” (= İslamcılar ile komünistlerin elbirliği) şeklindeki tanımlamalarla mes’eleyi yurtdışından kaynaklanıyormuş gibi göstermeye çalışarak dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdulnasır’a maletme yoluna gidecekti. Oysa bunun asılsız bir iddiâ olduğu daha sonra defaatle kanıtlanacaktır. Nitekim Sovyet Komünist Partisi, bu onurlu halk ayaklanması için “Şâh’ın ilerici reform hareketlerine karşı gerçekleştirilen kör ve gerici bir hareket” ifadelerini kullanacaktı.
İmam Humeynî’nin cezaevine konulması, halkta büyük bir tepkiye sebep olur. Tutuklanma haberinin yayılması üzerine kitleler eylemlere başlarlar. Kalabalığa ateş açma tehdidiyle kısmen durdurulan eylemler, Tahran’a yürüyüş ile devam eder. Şâh Rıza Pehlevî çok zor bir duruma düşer. Şâhlık rejimi, İmam Humeynî’yi halkın protesto gösterileri nedeniyle ancak 10 ay tutuklu tutabildikten sonra mecburen serbest bırakmak zorunda kalır. Ancak İmam, serbest kaldıktan sonra da boş durmaz, bilâkis mücadelesine daha bir güçlenmiş ve hatta kitleselleşmiş bir şekilde devam eder.
İmam Humeynî, serbest kaldıktan kısa bir süre sonra yine camide halka çok etkileyici bir konuşma yapar. Hemen akabinde Şâhlık rejimin gizli servisi SAVAK tarafından tutuklanıp, İran Şâhlık rejiminin en yakın dostu olan komşu devlet Türkiye’ye sürgüne gönderilir, 4 Kasım 1965.
15 Xordad Kıyâmı nedeniyle tutuklanan liderlerden biri de Ayetullâh Mahmud Taleganî’dir. Ancak Taleganî daha sonra serbest bırakılmaz. 1964 yılında hapse giren Ayetullâh Taleganî, İslam Devrimi’nin gerçekleştiği 1979 yılına kadar, tam 15 yıl demir parmaklıklar arkasındadır. Yani 15 Xordad Kıyâmı ile İslam Devrimi Şafağı arasındaki o tarihe geçen, adetâ kendisi tarih yazan 15 yıllık ibretlerle dolu zaman dilimini cezaevinde yaşamak zorunda kalır, Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî.
16 yıl sürecek olan devrim hareketini başlatan ve “15 Xordad Kıyâmı” olarak bilinen 5 Haziran 1963 tarihindeki hadise nedeniyle tutuklanan ve 15 yıl cezaevinde kalan Ayetullâh Mahmud Taleganî, İmam Humeynî’nin 14 yıllık sürgün hayatından sonra 1 Şubat 1979’da İran’a “zafer kazanmış olarak” geri dönmesine kadar, devrim hareketinin ve halk ayaklanmasının İran içindeki liderliğini yapan isimdi.
Halk arasındaki adı, “İslam Devrimi’nin Babası” idi.
16 yıl süren devrim hareketi ve halk ayaklanması zafere ulaşmış, 16 Ocak 1979’da Şâh ülkeden kaçmış, 14 yıldır sürgünde bulunan İmam Humeynî, 1 Şubat 1979 günü İran’a geri dönmüştü.
Elindeki Qûr’ân-ı Kerîm’den ve üzerindeki hırkadan başka hiçbir şeyi olmayan 80 yaşındaki İmam Humeynî, “İnsanlık tarihinin en büyük halk devrimini” gerçekleştiren lider olarak, hem de bu devrimi düşmana tek kurşun bile sıkmadan, en ufak bir şiddet ve terör eylemine müsaade etmeden gerçekleştiren bir lider olarak, 14 yıldır yaşadığı sürgün hayatından ülkesi İran’a dönüyor.
İran halkı, Tahran şehir merkezindeki Azadî Meydanı ile İmam’ın uçağının ineceği Mehrâbâd Havaalanı arasında mahşerî bir kuyruk oluşturmuş: Uzunluğu 33 km, genişliği ise 5 km olan bir insan selidir bu.
Evet... İnsanlık tarihinde daha önce benzerine dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan bir olaya tanıklık ediyor Aryan coğrafyası: Uzunluğu 33 km, genişliği ise 5 km olan bir insan seli.
İmam’ı Tahran Mehrâbâd Havaalanı’nda karşılayan milyonluk kitleler, O’nunla birlikte harekete geçerek İslam İnqılâbı şehîdlerinin gömülü bulunduğu Beheşt-i Zehrâ şehîdliğine doğru yürümeye başlarlar.
İmam Humeynî’nin 14 yıllık bir hasretten sonra İran’da ilk uğradığı yer, işte şu anda siz sevgili kardeşlerimizle birlikte gezdiğimiz bu şehîdler mezarlığı, Beheşt-i Zehrâ olur ve İmam, dünya istikbarını iliklerine kadar titreten tarihî konuşmasını bu mukaddes mekânda yapar.
İmam Humeynî, Beheşt-i Zehrâ’da yaptığı konuşmada, “Âzîz milletimizin yardımıyla yeni hükûmeti en kısa sürede tayin edeceğiz” der. Şâh’ın kukla hükûmetinin başbakanı Şâhpur Bahtiyar, İmam’ın bu sözlerini ilkin pek ciddîye almamış ama aradan henüz birkaç gün geçmemişken, İmam’ın 5 Şubat günü Geçici İnqılâb Hükûmeti’nin başkanını tayin edip resmen açıklaması karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. (İslam Devrimi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 19)
8 Şubat 1979 günü çok önemli bir gelişme yaşanır. İran Hava Kuvvetleri personelleri ordudan ayrılırlar ve Tahran Alevî Okulu’nda İmam Humeynî’yi ziyaret edip, kendisine biât ederler. Şâh’ın ordusu tam bir yıkılışın eşiğindedir artık. Daha önce de ordudaki birçok imânlı subay ve üst rütbeli asker, İmam’ın fetvâsını duyar duymaz kışlalarını terkedip Müslüman halkın safına katılmıştı.
Ertesi gün, 9 Şubat’ta İran Hava Kuvvetleri’ne mensup astsubaylar, Tahran’ın en önemli garnizonunda Şâh’a karşı kıyâm ederler. Şâh’ın özel muhâfız alayına mensup birlikler hava kuvvetlerindeki bu ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmiş ve garnizona acımasızca saldırmışlardı. Haber hemen şehirde yayılır ve Tahran halkı sözkonusu garnizona akın edip inqılâbî hava subaylarının yardımına koşarlar.
Ferdâsı gün, 10 Şubat’ta polis merkezleriyle diğer önemli devlet binaları art arda halk tarafından ele geçirilir. Tahran Valiliği, yürürlükte olan sıkıyönetimle ilgili resmî bir bildiri yayınlayarak “sokağa çıkma yasağı”nın saat 16’ya kadar uzatıldığını duyurur. Bu duyurunun hemen ardından Başbakan Şâhpur Bahtiyar, Güvenlik Konseyi’ni olağanüstü bir toplantıya çağırarak General Ezharî tarafından bütün detaylarıyla planlanıp hazırlanmış olan “darbe projesi”nin derhal yürürlüğe konulmasını ister. Ne var ki rejimin oyununun farkına varan İmam Humeynî, yayınladığı bir mesajla, bütün halkın derhal sokaklara dökülüp sıkıyönetimi fiilen çiğnemesini ve böylece rejimin muhtemel planlarının suya düşürülmesini ister. Sokağa çıkma yasağının olduğu ülkede, İmam Humeynî’nin bu mesajının duyurulmasından sonra, 20 dakika içinde 20 milyon insan sokaktadır. İran’ın tüm şehirleri, tüm meydan ve caddeleri “Allâh-û Ekber – Humeynî Rehber” sloganlarıyla inlemektedir. Darbecilerin ilk tanklarıyla ilk zırhlı birlikler, bulundukları üslerden hareket eder etmez hemen kalabalık halk kitleleri tarafından durdurulup hareket edemez hale getirilir. Darbe, böylece daha ilk adımda başarısızlığa uğramıştır. Şâh rejimi son nefesini de tüketiyor ve rejimin son direnişleri de halk tarafından akamete uğratılarak zafer şafağına koşuluyor.
... ve 22 Behmen 1357.
11 Şubat 1979...
20. yy’ın en büyük halk devrimi, 22 Behmen 1357 (= miladî 11 Şubat 1979) günü, İmam Humeynî’nin önderliğinde zafere ulaşır.
22 Behmen 1357 (= 11 Şubat 1979) tarihinde İslam Devrimi gerçekleşir ve 12 Ferverdin 1358 (= 1 Nisan 1979) günü “İran İslam Cumhuriyeti” adıyla yeni bir devlet kurulur.
İslam İnqılâbı’nın zafere ulaşması ardından İslam Cumhuriyeti devletinin kurucusu İmam Humeynî’nin emriyle başkent Tahran’da “ilk resmî Cuma namazı” kılınmaya başlanır.
Tarih, 5 Mordad 1358 (= 27 Temmuz 1979)...
Gün, Cuma...
İslam İnqılâbı’ndan sonra kılınacak olan bu ilk Cuma namazı, mustaz’âf ve yalınayaklı kitlelerin sembol rehberi, yoksulların ve gariplerin sevgilisi, “Zamanın Ebû Zerr’i” lakabıyla çağrılan Ayetullâh Mahmud Taleganî’nin imametinde edâ edilecektir.
Bu ilk Cuma namazını Ayetullâh Taleganî kıldıracaktır.
İslam İnqılâbı’nın zafere kavuşmasından önce İran’da hakim olan baskıcı ve kapalı şartlardan dolayı Cuma namazları genellikle okutulamıyordu. Cuma namazı aslında ibadî, siyasî ve sosyal boyutlarına sahip olan Müslümanlar’ın katılımıyla düzenlenen görkemli bir toplantı olduğundan ve hâbis Şâhlık rejimi de bunun bilincinde olduğundan, bu konuda bile Müslüman halk büyük sıkıntılar yaşıyordu.
2 bin 500 yıllık Şâhlık hanedanını tarihe gömen ve küresel emperyalizmin aldığı en büyük yenilgi olan kutlu İslam Devrimi gerçekleştikten sonra, başkent Tahran’da kılınan ilk Cuma namazı da, Tahran Üniversitesi’nin bahçesinde Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî’nin imametinde kılınmıştı.
İslam Devrimi’nden sonra kılınan ilk Cuma namazının imamı olan Üstâd Taleganî, bu tarihî Cuma’da verdiği hutbede şöyle demişti: “Bu büyük ilahî vecibenin yerine getirildiği bugün, Tahran’da, cihad ve tevhîd için muazzam safların kurulduğu günün ışığı içerisindeyiz.”
Ancak Üstâd Talegani’nin “Cuma namazı imamlığı” ancak altı hafta sürebilmişti. Zirâ kendisi, bu tarihten altı hafta sonra, 19 Şehrivar 1358 (= 9 Eylül 1979) günü hayata vedâ etti. (NOT: 30 Ekim 1998 tarihinde Rehber Hamaneî tarafından kılınan ve “İslam Devrimi’nden sonraki 1000. Cuma namazı” olan Cuma namazında okunan hutbede, Üstâd Taleganî yeniden hayırla yâd edilerek o hutbe O’na ithâf edilmişti.)
Evet...
20. yy’da İslam dünyasında yetişmiş en büyük filozof âlimlerden biri olan Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî (ﺁﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﻤﺤﻤﻮﺪ ﻋﻼﻴﻰ ﻄﺎﻠﻘﺎﻨﻰ) ve hânımı Betül Ellayî Ferd (ﺒﺘﻮﻞ ﻋﻼﻴﻰ ﻔﺭﺪ)’in mezarları, şimdi Beheşt-i Zehrâ (ﺒﻬﺸﺖ ﺯﻫﺮﺍ) kabristanında yanyana...
Çok ilginç bir insandı, Ayetullâh Taleganî. Fikirleri ve çizgisi, “sosyal adaletçi” fikirleriyle, özellikle yoksul ve fakir halk kesimlerinin gönlünde adetâ taht kurmuştu. Yalınayaklılar, garipler ve kimsesizler için “sembol” hâline gelmişti.
İslam İnqılâbı Rehberi Ayetullâh Seyyîd Ali Hüseynî Hamaneî (ﺁﻴﺖﷲ ﺴﻴﺪ ﻋﻠﻰ ﺤﺴﻴﻨﻰ ﺨﺎﻤﻨﻪﺍﻯ) tarafından kendisine “Zamanın Ebû Zerr’i” sıfatı verilmişti ki, O, bu güzel sıfatı sonuna kadar hak ediyordu.
16 yıl sürecek olan devrim hareketini başlatan ve “15 Xordad Kıyâmı” olarak bilinen 5 Haziran 1963 tarihindeki hadise nedeniyle tutuklanan ve devrime kadar, 15 yıl cezaevinde kalan Ayetullâh Mahmud Taleganî, İmam Humeynî’nin 14 yıllık sürgün hayatından sonra 1 Şubat 1979’da İran’a “zafer kazanmış olarak” geri dönmesine kadar, devrim hareketinin ve halk ayaklanmasının İran içindeki liderliğini yapan isimdi.
Halk arasındaki adı, “İslam Devrimi’nin Babası” idi.
2 bin 500 yıllık Şâhlık hanedanını tarihe gömen ve küresel emperyalizmin aldığı en büyük yenilgi olan kutlu İslam Devrimi gerçekleştikten sonra, başkent Tahran’da kılınan ilk Cuma namazı da, Tahran Üniversitesi’nin bahçesinde Ayetullâh Seyyîd Mahmud Ellayî Taleganî’nin imametinde kılınmıştı.
Ayetullâh Taleganî’nin fikirleri ve siyasî çizgisi, Batı dünyası tarafından “İslamî Sosyalizm” olarak nitelendiriliyor. “Sosyal adaletçi” fikirleri, özel mülkiyete karşı duruşu nedeniyle İran Solu üzerinde derin izler ve etkiler bırakan Taleganî’nin bu etki gücü ülkesinin sınırlarının dışına taşmış, kitaplarının farklı dillere tercüme edilmesiyle de başta Türkiye olmak üzere pek çok İslam ülkesinde entelektüel ve siyasî çevreleri cazibesi altına almıştı.
Ayetullâh Mahmud Taleganî’nin özellikle İslam ve Mülkiyet adlı kitabı (Türkçeye de çevrildi ve Türkiye’de onlarca baskı yaptı), İslam dünyasında adetâ bir çığır açmıştır. Ancak Taleganî, özel mülkiyete ve servet biriktirmeye şiddetli karşı olan fikirleri, İslam’ın “sosyal adalet” boyutuna ağırlık vermesi nedeniyle, genelde iktidara yakın veya iktidar nimetlerinden yararlanan kesimler tarafından değil, mahrum bırakılmış yoksul kesimler tarafından sevilmektedir. Öyle ki, bir İslam âlimi olmasına rağmen Sosyalistler kendisini İslamcılardan daha fazla sahiplenmiştir.
Ayetullâh Taleganî’nin bir diğer ilginç özelliği de, İslam Devrimi’nden sonra “etnik talepli” Kürtler ve “siyasî talepli” İran Solu ile yeni kurulan / kurulacak rejim arasında – bir nevî – “arabulucu” gibi bir misyon üstlenmesiydi. Taleganî’nin varlığı, yeni kurulan rejimde nasıl bir gelecek yaşayacakları hususunda hem Kürtler için hem de İran Solu için bir nevî güvence kaynağıydı.
Taleganî, özellikle mazlum bir halk olan Kürtlere daha fazla hak tanınması ve Kürdistan’ın statüsünün daha bir yükseltilmesi taraftarıydı. İranlı sosyalist çevreler için de her türlü özgürlüğü savunuyordu. Ancak Taleganî’nin devrimden çok kısa süre sonra vefât etmesi, her iki kesim için de büyük bir şanssızlık olmuştu.
Ayetullâh Taleganî’nin sadece ülkesi İran’da değil, dünyadaki hemen hemen her Müslüman ülkesinde taraftarları ve gönüldaşları vardır. Bu yönüyle Taleganî, dünyanın hemen her yerinde bağlıları ve “kendilerini O’na nispet eden” taraftarları bulunan ender liderlerden biridir. Türkiye’de hareketlerini Taleganî’ye nispet eden ve O’nun çizgisini sürdürme gayretinde olan kesim, kendilerini “Antikapitalist Müslümanlar” olarak nitelendiren gruptur.
İran’ın adetâ rûhu ve İslam Devrimi’nin kalbinin attığı mekân olan Beheşt-i Zehrâ (ﺒﻬﺸﺖ ﺯﻫﺮﺍ) kabristanında yanyana yatmakta olan ve kabirleri başında birer Fatihâ okuduğumuz Ayetullâh Mahmud Taleganî - Betül Ellayî Ferd çiftinin kızı olan 1944 doğumlu gazeteci ve aktivist Eazem Taleganî (ﺍﻋﻆﻢ ﻄﺎﻠﻘﺎﻨﻰ) ise şu anda İran’da işçi ve kadın hareketlerinin öncülüğünü yapmaktadır.
Anne ve babasının yolunda yani, O da.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Kardeşim AKM'ye bi çakıyorsunuz, bi övüyorsunuz. Ne hırs küpü kararsızlarmışsınız ya?

Adsız dedi ki...

üslubunuz yüzünden sizi kınayabilirdik, ama kınamıyoruz. çünkü çok kararsız olmak hakkımız!

zira hırsımızdan değil, düşmana olan öfkemizden, dosta olan sevgimizden bütün bunlar. zira sizin kararsızlık gördüğünüz yerde biz, ince bir denge ve yeni bir dünya görüyoruz.

iştirakî