Küresel Kriz, Emperyalizm ve Türkiye

Küresel Krizin Yıkıcı Enerjisi Artıyor
Kapitalizmin yapısal krizi bir dizi iç evreden geçerek, derinleşiyor. Birbirini koşullayan, tetikleyen ve besleyen her evre, krizin yıkıcı enerjisini yoğunlaştırıyor.
Yapısal kriz, özellikle son 6 yılda farklı sikluslar (çevrimler) oluşturarak gelişti. Her siklusun etki ve yayılımı, farklı ve sarsıcı oldu. Olmaya devam ediyor.
2007’de, önce ABD’de konut piyasalarında finansal altüst oluşla kendini dışa vuran ve hızla küresel düzeye yayılan, yapısal krizin depresyon aşamasına geçişini tetikleyen gelişmeler; 2008 yılında sanayide ve ticarette büyük deformasyonları beraberinde getirdi ve sermaye akımlarında önemli tahribatlara yol açtı. 2010 yılında özellikle Avrupa, krizin odak coğrafyasına dönüştü. Ayrıca farklı ülkeler ve coğrafyalar, uluslararası işbölümündeki yerlerine bağlı olarak, yapısal krizden değişik oranlarda, farklı semptomlar göstererek, ama şiddetle etkilendi.
AB’de kriz, duble karaktere bürünerek, kamu borç krizi ve “zombi bankacılık” krizi şeklini aldı. Birbirini besleyen ve tetikleyen içerik kazandı. Özellikle Avrupa’nın Akdeniz havzasında kriz, senkronize bir karakter gösterdi. Büyük ekonomik çöküşler ve devletlerin iflas riski gündeme geldi.
Ağırlıkta ikinci kuşak kapitalist ülkeler diye tanımlayabileceğimiz coğrafyalarda, resesyon, ekonomik yavaşlama ve işsizlik oranında orantısal yükselmeler yaşandı.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kriz yıkıcı sonuçlar doğurdu. Bölgede 30-40 yıllık statükoları sarsan gelişmeler yaşandı. İsyan ve ayaklanmaların yanında, küresel jeo-politiğe bağlı emperyalist müdahaleler gerçekleşti. Bir karşı devrim taktiği olan restorasyonları, iç savaş politikaları izledi.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika küresel jeo-politiğin düğüm noktası olarak ayaklanmalar, yıkımlar ve iç savaş coğrafyasına dönüştü.
Yapısal kriz, farklı coğrafyalarda, farklı biçimlerde kendini dışa vursa da, bütün bunlar krizin şiddetini ve yayılımını arttıran faktörler oldu.
Krizin sistemik karakteri ve bu karaktere bağlı olarak, krizin multi bir kriz özelliği taşıması, şiddetini artıran temel faktörlerden biridir. Ayrıca kapitalist sistemin 20. yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyılın ilk on yılında ulaştığı entegrasyon düzeyi ve derinliği, krizin yıkıcı enerjisini, senkronizasyonunu ve salınımını şiddetlendiriyor. 
Dünyanın küresel bir fabrikaya, ülkelerin ise küresel bir atölyeye dönüşmesi, aynı zamanda dünyanın küresel bir casino hâline gelmesi, yaşanan sorunları ve sonuçları ortaklaştırıyor. Küresel borsaların interkonnekte bir sistem gibi işlemesi spekülatif sermayeye olağanüstü hareket kabiliyeti ve serbestlik sağlıyor.
Bütün bu süreç kapitalist ilişkileri derinleştiren, yayan özellikleri yanında, sorunların tek bir ülke sınırına hapsolmasını engelleyen, hatta enfekte eden, bulaştıran ve salgın hâline dönüştüren gelişmelerin önünü açıyor. Aynı süreç görünümü farklı olsa da, “sorunları” aynılaştırıyor, aynılaştırdığı oranda da sorunların küresel sonuçlar yaratmasına neden oluyor. Bu durum son derece lokal ve kontrol edilebilir gibi görünen problemlerin, aslında global bir karakter taşıdığını, “kelebek etkisiyle” küresel sonuçlar doğurabileceğini ortaya koyuyor. Bu vurgu ekonomik alan için olduğu kadar, siyasal alan için de geçerlidir. Suriye sorununun çok boyutluluğu buna örnektir.
İçinden geçtiğimiz dönem büyük sarsıntılara ve altüst oluşlara gebedir. Kapitalizmin sürdürülemezliğinin bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı yüksek bir konjonktür içindeyiz. Küresel düzeyde sınıfsal ve toplumsal antagonizmanın şiddetlendiği ve yoğunlaştığı bir tarihsel dönemi yaşıyoruz.
“Yükselen Piyasalar”: Emperyalizmin Yeni Av Sahaları
FED’in son açıklamalarıyla yaşananlar, küresel ekonomide yaşanan “küçük” bir finansal çalkantının yaratacağı büyük tahribatı ve domino etkisini ortaya koydu. FED’in piyasalara pompaladığı para miktarını (aylık 85 milyar dolar) 2013 Eylül’ünden itibaren azaltacağını, 2014 ortasında ise sonlandıracağını açıklaması küresel piyasaları altüst etti.
Sermayenin merkez ülkelere dönmesi küresel piyasalarda olağanüstü panik ve türbülans yarattı. Mali dalgalanma ya da spiralin tersine dönmesi, gelişmekte olan piyasalar olarak, tanımlanan bir dizi ülkeyi risk altına soktu. Birkaç ay süren mali dalgalanmaların ardından FED, tahvil alımlarını azaltmaya yönelik kararlarını ertelediğini açıkladı ve açıklama sonrası küresel piyasalarda geçici bir rahatlama yaşandı. Ama bu rahatlama, yaşanacak finansal tahribatı daha da artırıcı bir faktör olabilir.
FED’in açıklamalarıyla başlayan büyük finansal U-dönüşü ve türbülans, dünya ekonomisinin yeni bir döneme girdiğinin göstergesi oldu.
2008’de dünya ekonomisinin derin bir mali krizle sarsılması (yapısal krizin depresyon evresine geçiş momentiyle) likidite bolluğunu kırdı. 2002-2007 arasında, özellikle ABD’nin yüksek bütçe fazlalığından, uyguladığı savaş ekonomisi ve Mortgage türev piyasalarından kaynaklı, küresel likidite bolluğu yaşanıyordu. 2008 bir kırılma oldu.
Yaşanan ilk şokların ardından merkez ülkeler, kapitalist devletler finans kapitalin ihtiyaçlarına yönelik olağanüstü “kurtarma” operasyonları gerçekleştirdi ve parasal genişleme politikaları izlemeye başladı. Küresel mali sistemin ayakta tutulması için 12 trilyon dolarlık kaynak transfer edildi.
2009’dan itibaren ABD, Avrupa ve Japonya’da faizler hızla düştü. Yükselen piyasalar diye de adlandırılan (Türkiye’nin de dâhil olduğu) ülkelere, yoğun bir şekilde sermaye akımları başladı. Yüksek faizler sonucu, sıcak para bu coğrafyalara kaydı. Yine aynı dönemde BRIC ülkeleri gösterdiği “büyüme” performanslarıyla, dünya ekonomisinin taşıyıcı gücü olarak lanse edilmeye başlandı. Burada özellikle Çin’i ve Rusya’yı ayrı ele almak gerekiyor.
2010-2011’de merkez bankalarının, özellikle FED’in parasal genişleme politikaları ya da piyasaya pompaladığı para, ikinci kuşak kapitalist ülkelerin yüksek büyüme oranlarını beraberinde getirdi. Aslında bu adımlar emperyal bir kuralın işlemesini sağlıyordu. Emperyalizmin en belirleyici niteliklerinden biri sermaye ihracıdır. Ve yapılan da yaşanan konjonktüre ve ekonomideki kompleks yapıya uygun sermaye ihracıydı. Emperyalist - kapitalist merkezler bir yandan krizi ve sonuçlarını “anavatanın” dışına taşımaya çalışırken, diğer yandan sermaye ihracıyla yeni av sahalarına yöneliyordu, saldırıyordu.
Bu durum merkez ülkelere büyük değer transferlerinin yapılmasını beraberinde getirdi. Küresel borsalar interkonnekte nitelikleriyle bu transferi sağlayan mekanizma olarak işlev gördü. Merkez ülkeler yeni değer ve kaynak transferleriyle krizin yıkıcı basıncını azaltmaya çalıştı.
Son gelişmelerle sermayenin “anavatana dönmesi”, yani sermaye hareketlerinin yön değiştirmesi, yükselen piyasalar diye de tanımlanan ikinci kuşak kapitalist ülkelerde, özellikle cari açığı yüksek, iktisadi ve siyasi istikrarı bozuk coğrafyalarda yıkıcı sonuçlar doğuracak bir konjonktürün önünü açtı. Bu ülkeler yüksek risk altına girdi. Hindistan, Brezilya dâhil, özellikle Güney Afrika, Türkiye, Endonezya, Arjantin, Orta Asya ülkeleri, Vietnam, Kamboçya, Tayland gibi bir dizi Uzak Asya ve bazı Doğu Avrupa ülkeleri bu anaforun içine girdi.
Yüksek cari açıkları, büyük dış borçları bulunan, sıcak para bağımlılığı içindeki ve borç ödeme kabiliyetleri zayıf olan bir dizi ülkenin olası bir mali dalgalanma sonucu, ekonomik çöküş yaşaması (ve bu çöküşün senkronize bir karakter taşıması) yüksek bir olasılıktır.
Bu süreç, yeni nesil bir krizin dinamiklerini ya da yapısal krizin yeni (ve yıkıcı) bir evreye geçişini işaretliyor. Önümüzdeki dönemde özellikle Asya ve Uzak Asya’da yaşanacak kriz dalgalarının merkez ülkelerini sarsması beklenmelidir.
Dünyanın atölyelerinde yaşanacak sarsıntı, küresel ihracat bağlantıları nedeniyle merkez ülkeleri bloke edebilir ve dünyanın küresel casino niteliğinden kaynaklı finansal fırtınalar küresel-finansal tsunamiye dönüşebilir.
Türkiye Ekonomisi Çok Vektörlü Bir Kırılganlık İçinde
Küresel piyasalarda sermaye akışının yönünün değişmesinden, yani yaşanan yeni konjonktürden en çok etkilenen ülkelerden biri Türkiye oldu.
Türkiye ekonomisinin çok vektörlü bir kırılganlık yaşadığı ortaya çıktı. Ekonominin dış kaynak bağımlılığı ve bu bağımlılığın narkotik bir karakter taşıması, FED’in son varyasyonlarıyla iyice anlaşıldı. Ekonominin yaşayacağı bir dış kaynak aşınmasının yaratacağı olağanüstü riskler, FED’in yaptığı açıklamalarla iyice alenileşti.
Türkiye’de cari açığın boyutu, dış borçların ulaştığı aşama ve ithalat bağımlılığı ekonominin kırılgan noktalarını ortaya koyuyor.
Bugüne kadar küresel likidite bolluğu sayesinde spekülatif bir büyüme trendi gösteren Türkiye, sermaye hareketlerinde yaşanan U-dönüşüyle, çok vektörlü problemler yaşamaya başladı.
Yaşanan problemleri agresyon politikalarıyla, jeo-politik hamlelerle ve bunlara bağlı olarak gelecek petro-dolar’larla ve bir off-shore ülke olma operasyonlarıyla aşabileceğini zanneden TC, Suriye sorununun yeni boyutu, Mısır’da restorasyon süreci ve Ortadoğu’da inisiyatif kaybetmesiyle son derece kritik bir sürece girdi. Agresyona ve jeo-politik hamlelere rağmen beklenen petro-dolar’lar gelmedi. Bir off-shore ülke olma pratikleri (geçtiğimiz ay 4,8 milyar dolar kriminal paranın girmesi gibi) bugün için palyatif sonuçlar yaratmaktan öteye gitmiyor.
TC’nin 60 milyar dolarlık cari açığı, 337 milyar dolar dış borcu, 410 milyar TL iç borcu var. Ayrıca TC vatandaşlarının 255 milyar TL kredi kartı borcu bulunuyor. Özel sektörün borçları 226 milyar dolara ulaştı. Ayrıca işsizlik oranı %11’i geçiyor. Türkiye ekonomisi tam anlamıyla sorunlar yumağına dönüşmüş durumda. Bu çarpıcı verilerle, sadece ekonominin dönmesi için büyüme oranının yıllık ortalama %6-7’ye ulaşması gerekiyor. Son iki yılda Türkiye %2 ve %3 oranında büyüme yaşadı. 2013 yılında da büyümenin aynı seviyede olacağı tahmin ediliyor. Türkiye ekonomisinin dış kaynağa bağlı büyüme karakteri, yapısal bir sorun oluşturuyor. İçine girdiğimiz süreç bu sorunun daha da yıkıcı bir seviyeye ulaşmasına yol açıyor ve ekonomik çöküşü koşulluyor.
En başta şiddetli dış kaynak aşınması ülke ekonomisinde şiddetli bir çöküşün önünü açabilir.
Bunun yanında resesyon ve enflasyonun paralel yaşandığı stagflasyon durumu yaşanabilir.
Türkiye’nin doğacak mali türbülanslara, 40 milyar dolarlık döviz rezerviyle cevap vermesi mümkün değildir. Her türbülans hâli, döviz rezervlerini hızla eritecektir. Son finansal çalkantıda 5 milyar dolarlık döviz rezervi eridi. Bu durum Türkiye’nin borçlarını ödeyememe riskini artırıyor, kredibilitesini şiddetle düşürüyor.
Küresel likidite bolluğu döneminde Türkiye’de inşaat ve konut sektörü yükselmişti. Spekülatif büyümenin yansıması olan bu durum, küresel likiditede yaşanan daralmaya bağlı olarak, kendini hızla bir emlak krizine bırakabilir. Bugün sektörün elinde 1 milyon konut stoku var. Olası bir emlak krizi Türkiye’nin ekonomik kolonlarını yıkacağı gibi, Türkiye’yi çok yönlü bir kriz dalgası içine sürükleyebilir.
Bütün bu faktörler, ekonomideki çok vektörlü kırılganlığı açığa çıkarmakta ve küresel bir mali dalgalanma karşısında Türkiye ekonomisinin yıkıcı zafiyetlerini ortaya koymaktadır.
Önümüzdeki süreç; küresel likidite bolluğunun sona ermesi, ABD’de yavaşlayan ekonomi, Çin’de büyümenin yavaşlaması ve olası kritik eşiğe ulaşması, Hindistan’da cari açık problemi, çevre ülkelerde senkronize bir cari açık krizi olasılığı, Ortadoğu’da bölgesel savaş riski, Suriye’de bugün yeni bir aşamaya giren iç savaşın derinleşmesi ve bölgeye yayılma olasılığı, başta Mısır olmak üzere Kuzey Afrika’yı saracak destabilizasyon süreci ve artık bir Ortadoğu sorunu hatta küresel sorun mahiyetine kavuşan  Kürt sorununda klasik çözümsüzlük yöntemlerinin dayatılması gibi çok boyutlu, çok yönlü ve birbirini etkileyen bir dönemin kapılarını açıyor. TC bu gelişmeler karşısında hızla alt üst olabilir ve katastrofik bir sürecin içine girebilir.
Volkan Yaraşır

Hiç yorum yok: