Cumhuriyet ve Sol: Kimin Kazanımı?

Türkiye’nin yakın tarihini “tepeden modernleşmeci” ceberut devletle toplum arasındaki bir çatışmaya, daha doğrusu asker-sivil bürokrasinin temel aktörü olduğu (sınıfsızlaştırılmış) bir modernleşme anlatısına indirgeyen tarih tezleri, 1980’lerden itibaren solda fazlasıyla taraftar buldu. Aslında bu süreçte solun, yakın tarihi Batıcı-vesayetçi elitlerle milletin “alnı secde görmüş” temsilcileri arasında ezeli-ebedi bir mücadele olarak yorumlayan milliyetçi-muhafazakâr tarih tezlerini, “merkez-çevre çatışması” gibi analitik araçlar vasıtasıyla yeniden ürettiği söylenebilir. Bu anlamda mevcut milliyetçi-muhafazakâr fikri hegemonya çorbasında solun da tuzu olduğunu öne sürmek pekâlâ mümkün.
Son dönemde sol içerisinde sol liberalizme dönük tepkilerdeki artışla birlikte, bu tarihsel yorum hayli (ve haklı) eleştiriye uğradı. Ancak bu kez de ifrattan tefrite sürüklenildiğinin, yani (postmodernizm eleştirisinin ciddi bir tartışma başlığı olduğu dönemdeki bir tabirle, “kirli suyu atarken bebeğin de birlikte atıldığının”) emareleriyle karşılaşıyoruz. Bir tür “döneklik” olarak algılanan sol liberalizme vulger reaksiyon, cumhuriyet tarihinin eleştirisine reaksiyon hâlini almaya başlıyor. Bir önceki dönemin (bilhassa milliyetçilik çalışmaları alanındaki) bazı önemli fikrî katkıları, bu kez bütünüyle yok sayılıyor, hatta cumhuriyet tarihinin (ve elbet Kemalizmin) eleştirisinden sanki ricat ediliyor. Son günlerde “cumhuriyet bayramı” vesilesiyle sol içerisinde yapılan tartışmalar bu “yeni” pozisyonu ortaya koyan bir vesile oldu. “Cumhuriyetin kazanımları” yeniden popüler bir tartışma başlığı hâlini aldı. “Cumhuriyetin sahip çıkılması gereken ileri bir evre” olduğu türü argümanlar yeniden tedavüle girdi.
Aslında 29 Ekim’e ilişkin bu hayırhah yaklaşımın oldukça tanıdık ilerlemeci/aşamacı anlayışın bir tekrarından ibaret olduğu söylenebilir. Kemalizmi bir tür “Türk Aydınlanması” olarak telakki eden bu zihniyet dâhilinde cumhuriyet ve Kemalist “devrim”, ilerideki sosyalist dönüşümün bir zorunlu uğrağı ya da aşaması olarak telakki edilir. Böylece “cumhuriyet” ya da “modernlik”, sınıflarüstü bir kazanım olarak değerlendirilir. Oysa (söylemeye gerek var mı?) devlet ve rejim meselesi sınıflardan ve toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız değildir. Bir rejim değişikliği, sosyal güç ilişkilerinde yarattığı dönüşümün ne yönde olduğu bakımından teraziye konabilir ancak. Bu anlamda, 29 Ekim 1923’te adı konan yeni rejimin sınıf kompozisyonu bir önceki döneme göre emekçi ve ezilenler lehine bir güç kaymasına mı tekabül etmektedir? Cumhuriyetin ilânı aşağıdakilerin hayatlarında hangi özgürlükçü ve eşitlikçi değişimlere yol açmıştır? Mustafa Kemal ve Çankaya sofrasının mutat zevatı, savaş sonrasında mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerini aşağıdakilerin çıkarına etkileyen hangi adımı atmıştır? Bu ve benzer sorulardan bağımsız bir devlet ya da rejim (cumhuriyet) tartışması yapılabilir mi?
Bilindiği (ya da artık biliniyor olması gerektiği) gibi, Mustafa Kemal ekibi ezilenlerin aşağıdan kendi çıkarları doğrultusundaki bağımsız eylemlerine muazzam bir antipati besler. Bu grubun sola karşı tepkisini tanımlayan da, kendi inisiyatifleri dışında gelişecek her hareketi tasfiye etmede gösterdikleri kararlılıktır. Daha 1923’e gelmeden, Mustafa Suphi’lerin katli, Ankara hükümetine bağlı güvenilir isimlerin yönetiminde resmî ve devletlu bir komünist fırka kurma girişimi de dâhil olmak üzere solun bastırılması ve düzenli orduya geçişle birlikte, Kurtuluş Savaşı devrinde şekillenmeye başlamış aşağıdan halk dinamikleri bastırılır. Yani cumhuriyetin ilânı, solun yenilgisi koşullarında söz konusu olur.  Açıkça söylemek gerekirse, yeni kurulan rejimin sınıf muhtevasında aşağıdakilere dair cılız da olsa bir renk yoktur. Bu nedenle olacak, cumhuriyet tarihinde “gerici karşı devrime” karşı cumhuriyetin demokratik ve sosyal kazanımlarına sahip çıkmaya dönük aşağıdan bir seferberlik söz konusu olmamıştır. Mesela, yakın tarihimizde Menemen ayaklanması gibi hadiseler karşısında cumhuriyete sahip çıkan bir işçi ya da köylü mobilizasyonu yoktur, olmamıştır. “Cumhuriyete sahip çıkmak” için greve giden işçiler, toprak işgallerine başvuran köylüler yoktur tarihimizde. Tekrar etmekte muhtemelen fayda var: Hem Millî Mücadele döneminde hem de sonrasında ezilenlerin, işçi hareketinin amansızca üstüne gidilmişken “ilerleme”den bahsetmek, bahsi geçen tarihsel kesitte ezilenlerin deneyimlerini değil, soyut ve mekanik bir “modernleşme” ya da evrimsel ve teleolojik bir “ilerleme” anlatısını esas almaktır.
Bir cumhuriyetin kuruluşunun aşağıdakilerin sosyal ve siyasal güçlerinde artışa tekabül ettiği tarihsel momentler elbette olmuştur. Mesela Almanya’daki Weimar Cumhuriyeti’nin ya da Meksika’da 1910’da başlayan devrim sonrasında oluşan cumhuriyetin elbette gelişkin bir sosyal boyutu vardı. Ama bu iki örnekte de söz konusu cumhuriyetleri “kimsesizlerin kimsesi” olmaya dönük adımlar atmaya sevk eden, aşağıdan kitle hareketinin zorlayıcı baskısıydı. Weimar Cumhuriyeti güçlü bir işçi sınıfı hareketinin gölgesinde kurulmuştu, Meksika’da ise cumhuriyet, toplumun en alt katmanlarını mücadeleye itmiş olan ve neredeyse on sene sürmüş muazzam bir sosyal seferberliğin ürünüydü. Bizde cumhuriyetin kuruluşu ise böyle aşağıdan kitle hareketiyle beraber değil, çoğu zaman ona rağmen gerçekleşmiştir.
Aşağıdakilerin kendi kaderlerini tayin etmeye dönük enerjileriyle hiçbir rabıtası olmayan, üstelik bu enerjiyi her fırsatta bastıran bir girişimin mesela solun gelişmesinin koşullarını hazırladığını iddia etmek için oldukça aşamacı ve mekanik bir tarih anlayışına sahip olmak gerekiyor. Bu aşamacı-mekanik anlayışa göre önemli olan ezilenlerin kendi hayatlarına sahip çıkma yönündeki mücadele ve deneyimleri değil, kendinden menkul tarihsel ilerlemenin “bilimsel” ve “objektif” yasalarıdır. Aşağıdakilerin mücadeleleriyle bağı olmayan, üstelik bu mücadeleleri bastıran Kemalist hareketin “ilerici” sayılması bu “objektif” tarihsel yasalar icabıdır. Dolayısıyla “ilerleme” yönünde atıldığı varsayılan adımlar aşağıdakilerin hayatlarında hangi özgürlükçü ve eşitlikçi değişimlere yol açmıştır gibisinden bir soru hiç önemsenmez. Tarihe “ezilenlerin geleneği” açısından değil de “objektif” olarak “ilerici” sayılan egemenler açısından bakılır. Oysa ezilenler için her tarihsel kazanım, her “ilerleme”, çizgisel bir tarihin “nesnel” yasalarınca ‘ilerici’ sayılan paşalar, bürokratlar ya da kapitalistlerin değil, ezilenlerin kendi mücadelelerinin bir sonucudur. O paşanın ya da bu paşanın ilericiliğinin, hâkim sınıfların şu ya da bu kesiminin devrimciliğinin değil, aşağıdakilerin kendi eylemlerinin ürünüdür “ilerleme”.
Sınıflar arası güç ilişkilerinden, somut ezme-ezilme ilişkilerinden bağımsız bir “ilerleme” anlatısı, aslında 18. yüzyılın sonunda şekillenen liberal-burjuva tarihyazımının ana karakteristiğidir. Bu tutum, ayrıca, tıpkı sol liberalizmin demokrasiyi sosyal muhtevasından bağımsız bir parlamenter kurumlar tartışmasına indirgemesi gibi, cumhuriyet tartışmasını da sosyal ve sınıfsal içeriğinden azade kılmak anlamına gelir. Oysa eğer emekçilerin kurtuluşu gerçekten kendi eserleri olacaksa, soldan bir geçmiş algısı, tarihin her anını ezilenlerin kendi hayatlarını kurma güçlerinde, eylem ve örgütlenme kapasitelerindeki artış ya da azalma zaviyesinden değerlendirmelidir; soyut ve mekanik bir “ilerleme” ya da “modernleşme” terazisine vurarak değil. Bir tarihsel dönemin “ilerici” vasfını hak etmesi, onun ancak sınıflar arası güç ilişkilerinde aşağıdakiler lehine bir kaymaya denk düşmesiyle söz konusu olabilir. Bu anlamda, 29 Ekim’in maddi ezme-ezilme ilişkileri bağlamında ezilenlerin elini nasıl kuvvetlendirdiği, “cumhuriyetin kazanımları” başlığını yeniden tedavüle sokanların cevaplaması gereken bir sorudur.
Sol geçmişte de bu mekanik “ilerleme” anlatısının kurbanı oldu. Cumhuriyetin kazanımlarını “emperyalizme”, “feodalizme” ve “gericiliğe” karşı savunmak adına Kemalizme yedeklendi, gün oldu kendi kendisini tasfiye etti (meşhur “separat kararı”). Unutmayalım; cumhuriyetin ilk döneminde solun Kürt meselesine yaklaşımı da esas itibariyle bu mekanik ve sınıfsal-sosyal içerikten yoksun “ilerleme” anlatısının esiri oldu. Daha somut bir ifadeyle sol, Kürt meselesini tıpkı yeni rejim gibi, esas itibariyle maziyle (irtica-feodalite) şimdi (modern cumhuriyet) arasındaki bir çatışma olarak gördü ve bu bağlamda da direnen Kürtlerin karşısında ve rejimin kurucularının yanında yer aldı. İsmail Bilen, 1938 yılında Türk uçakları Dersim halkını bombalarken şöyle yazabiliyordu örneğin: “İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara Hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. (…) Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişiyle karşı karşıyayız.” Ezilenlerin kendi kaderlerine sahip çıkma mücadelelerinden azade, soyut bir ilerleme şemasına meftun olmanın müsebbibi olduğu günahlar ortadayken bunları sol liberalizme sözde tepki adına yeniden üretmek abesle iştigal değil mi? Bir de asla unutmayalım: “Birincisine” de “ikincisine” de karşı olmamız, daha özgür ve eşit sıfatlarıyla da olsa bir “üçüncü” cumhuriyet kurmak adına değil, “ayakların baş olması” ya da Enternasyonal’deki ifadeyle, “bugün bir hiç olanların her şey olması”, nam-ı diğer, sosyalizm adınadır.

Hiç yorum yok: