Cuma Vaazı

Oyaladı o çokluk kuruntusu sizleri. Ta… Ziyaret edişinize kadar kabirleri… Öyle değil, ilerde bileceksiniz. Sonra öyle değil, ilerde bileceksiniz. Öyle değil, ilmel yakin bilseniz. Kasem olsun o cehennemi çaresiz göreceksiniz. Sonra kasem olsun çaresiz onu aynel yakin göreceksiniz. Sonra o gün (size verilen) o nimetlerden muhakkak sorulacaksınız.” (Tekasür Suresi)
Bu, burada bir dursun.
Mehmet Çelik hocadan öğrenmiştim “Arap” kelimesinin kökenini. Arap, “usta” demekmiş. “Acem” ise, çocuksu, çırak, naif… Anlayacağınız, kendini usta, kendinden olmayanı çırak gören bir algıdan söz ediyoruz Cahiliye Araplarından bahsederken.
Ortalama bir Cahiliye Arap'ı için dünyada övünç kaynağı olabilecek en önemli husus, kabilesinin diğer kabilelere üstünlüğüdür. Bu üstünlük tutkusu cahiliye döneminde öyle ileri gitmiştir ki Araplar, mezarlardaki ölülerinin sayısal çokluğuyla övünmeye başlamışlardır.
Ve işte tam da bu sebeple Allah, “çokluk kuruntusu sizi oyaladı” diyerek tokadı basmıştır Cahiliye Arap'ına.
Kabile üstünlüğü meselesi o boyutlara ulaşmıştır ki, zamanında “Ebul Hakem” (hikmetin babası) olarak bilinen Amr bin Hişam'ı, Ebu Cehil'e çevirmiştir. Zira tarihçiler, Ebu Cehil'in “vallahi ben Muhammed'in doğru söylediğini biliyorum, ancak bunu kabul edersem kabilemizin üstünlüğü elimizden gider” dediğini kaydediyor.
“Çokluk”la yani “niceliksel” olanla neredeyse hiç ilgilenmeyen, “çokluk” duygusunu sürekli tahkir eden bir dindir İslam. “Ben ümmetimin çokluğuyla övünürüm” hadis-i şerifinin niçin “ben Müslümanların sayısıyla övünürüm” şeklinde serdedilmediğini tam da buradan düşünmek gerekir.
Neyse, bu hususları İslam âlimleri yeteri kadar uzun anlatmışlar, bir de ben uzatmayayım.
“Çokluk kuruntusu”nun oyalayıcı bir eylem olduğunu net şekilde beyan eden Kur'an, bize “ne olursa olsun çok” olmamızı teklif etmez. Bunun yerine “adaleti tesis”e memur kılar bizleri. Üstelik “adaleti tesis” etmek için gereken yegâne hususun da “adaletli bireyler” olmak olduğunu vazeder.
Adalet, malumunuzdur, “bir şeyi yerli yerine koymak” demektir. Bardağın adaleti, onu düşebileceği bir cam kenarına koymak değil, sağlamda olacağı bir sehpa üzerine yerleştirmektir örneğin.
Okuduğum her seferde beni çarpan bir ayet-i kerime var. Nisa Suresi'nin 135. ayetinde Rabbimiz bize şöyle diyor: “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan; kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz.
Bırakın kendi dinimizi, kendi ırkımızı, kendi mezhebimizi, kendi ideolojimizi, kendi cemaatimizi, kendi iş çevremizi falan, bizatihi “kendimize karşı” bile adaleti ayakta tutmak. İşte bu tam anlamıyla kıldan ince kılıçtan keskin bir sorumluluk!
Şimdi arkamıza yaslanalım ve Tekasür Suresi'nin giriş ayetleri ile Nisa Suresi'nin 135. ayetini paralel şekilde düşünmeye çabalayalım. “Çokluk kuruntumuz” için kimlere hangi adaletsizlikleri yaptığımızı bir düşünelim.
Mesela sen, sevgili ilçe milli eğitim müdürü! “Bu bize yakın bir adam” diyerek terfisini öne aldığın bir öğretmeni “kimin adaletini engelleyerek” oraya yerleştirdiğini hiç düşündün mü?
Mesela sen, sevgili belediye başkanı! “Bu mahalleden çok oy çıkar” diyerek yaptığın yolun “hangi adaletin yolunu engellediği” meselesine hiç kafa yordun mu?
Mesela sen, sevgili köşe yazarı! “Bu benim düşünceme yakın birinin işi” diyerek savunduğun bir icraatın “kimlerin adalet duygusunu zedelediğini” hiç aklına getirdin mi?
Örnekler çok, vaktimiz kısıtlı aziz cemaat!
Hâlihazırda güzel ilimiz Van'da deprem mağduru, kendilerine çeşitli sebeplerle ev ya da konteyner verilmemiş ya da verilen konteynerlerin çeşitli sebeplerle geri alındığı 500 evsiz insan var. Namaz çıkışında “onların adaletini tesis etmek” için sergi usulü yardım toplanacaktır. Hayır hayır. Nakit istemiyoruz sizden. Sadece, “çokluk kuruntusu”nu bir yana bırakıp “adaleti tesis eden” insanlar olmaya başlamak için küçücük bir adım bekliyoruz.
Çok şey mi bekliyoruz?
(…)

Hiç yorum yok: