Tuzluçayır'da Bir İktidar Klasiği: Bir Taşla Üç Rant!

Ankara Tuzluçayır’da 8 Eylül günü “temel atma” töreni yapılan Mamak Camii-Cemevi Kültür Merkezi, mahallede törenden önceki gece başlayan protestolarla ciddi tartışmaları da beraberinde getirdi. İsmen Hacı Bektaş Veli Kültür Eğitim Sağlık ve Araştırma Vakfı ile Cem Vakfı’nın ortaklığında gerçekleştirilen proje, kısaca Gülen Cemaati ile Cem Vakfı’nın ortak girişimi olarak ifade edilebilir. Cem Vakfı başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın ifadesiyle, fikir Fethullah Gülen’e, icraat kendilerine ait. Projeyi hayata geçirenler, hükümet kanadı, kısmen CHP, hükümet-cemaat yanlısı gazeteler ve köşe yazarları bunu bir “barış projesi” olarak görüp olumlarken, Alevi örgütlerinin büyük çoğunluğu, genel olarak sol basın, CHP’nin “sol” kanadı ile mahalle sakinleri, projeyi bir “asimilasyon projesi” olarak gördü ve öyle değerlendiriyor.
Temel atma töreninden bu yana geçen bir hafta, Tuzluçayır’da her akşam yoğun protestolara sahne oldu ve tepkiler hâlen devam ediyor. Gazetelerde, internette, çeşitli ortamlarda konuya ilişkin açıklamalar çokça yer aldı ve almaya da devam ediyor. Ancak “olay yeri”ne dikkat kesilen, yapılan işi yerinde görüp değerlendiren, meselenin belki de asıl muhataplarına, “mahalle sakinleri”ne mikrofon çeviren pek olmadı. Bu yazı, biraz bu niyetin ürünüdür. Tartışmaları yerinde görmek; hayatında bir kez olsun Mamak’a, Tuzluçayır’a yolu düşmemiş insanların uzaktan ama “pek derin” analizlerinde kaybolmaktansa, atılan temelin demirlerine basarak işine giden, evinin balkonunda her akşam “barış projesi” gazı teneffüs eden; yıllardır cemini o mahallede yapıp namazını o mahallede kılan; kısaca Tuzluçayır’da yaşayıp olan bitenden birinci derece, ilk elden etkilenen insanlarla konuştum ve şu bir haftada ortaya atılan bütün soruları, doğrudan onlara sordum.
Projeyle ilgili temel sorunlar/sorular az çok belli: Bu proje, Alevi-Sünni “kardeşliği” yönünden ne kadar samimi? Proje sahiden bir “barış” projesi mi yoksa alttan alta bir “asimilasyon” siyasetinin sevimli yüzü mü? Projenin temelinin atıldığı yerde sahiden böyle bir yapıya ihtiyaç var mı? Proje, sadece “inanç” boyutu olan bir yapıyı mı içeriyor yoksa işin içinde başka işler de mi var? Cami ile cemevi yan yana yapılırken her iki kesimden ve özellikle büyük çoğunlukla Alevilerin yaşadığı Tuzluçayır sakinlerinden görüş alındı mı? Ve böyle bir proje için seçilen mekân, neden Tuzluçayır?
Bütün bu sorular, aslında az çok son sorunun içinde kilitleniyor: Cami de cemevi de birer ibadet mekânı ve mekân dediğimiz şey, konuyla ilgili bahsi geçen hemen her tartışma kapısı için önemli bir anahtar işlevi görüyor. Şimdi proje için mekanın kendisinden başlayarak, -biri henüz resmen tanınmıyor olsa da- kendileri de ayrıca birer ibadet mekânı Cami-Cemevi üzerinden kopan bu fırtınaya mahallenin dilinden dâhil olalım.
Önce “Olay Yeri” İncelemesi
Tuzluçayır, Ankara’nın doğu hattında, Mamak ilçe sınırlarında küçük bir mahalle aslında. Ancak, hem konumu hem de civarındaki mahallelerde yaşayan nüfusun kültürel yakınlığı nedeniyle, Tuzluçayır mahalle merkezinden başlayarak Kartaltepe, Şirintepe, General Zeki Doğan, Natoyolu boyu ve Ege Mahallesi’ne kadar uzanan bölge, Ankaralı için “Tuzluçayır”dır. Cami-Cemevi Projesi’nin yapıldığı arazinin Kartaltepe sınırlarında kalmasına rağmen bütün kayıtlarda Tuzluçayır adının geçmesi de bundan. Mahallenin geçmişi, Ankara’ya ilk göçlerin yaşandığı dönemlere kadar uzanıyor. Çoğunluğu İç-Doğu Anadolu’nun Alevi köylerinden olmak üzere, bölgeye göç edenler, kendi emekleriyle gecekondular dikerek tipik bir yoksul göçmen mahallesi kuruyorlar.
Ve mahalleye dair şimdilik son not: Tuzluçayır, Ankara’nın göbeğine en yakın noktalardan birinde konumlanmış, rant değeri giderek yükselen bir semt. Projenin “imar” süreci, inanç ve siyaset söylemlerinin arasında pek fazla dile getirilmeyen ama mahalle sakinleri açısından can alıcı noktada duran bu özelliğinin hikâyesini apaçık ortaya koyuyor aslında. Görebilene!
Rant Bir: Gayrimenkul Oyunları
Bugün Cami-Cemevi Kültür Merkezi olarak temeli atılan arazide, henüz, mahalle kurulduğundan beri orada olan gecekondular var ve temel, bu gecekondulardan bir kısmı yıkılarak oluşan boşluğa atılmış. Bu arazi, yıllardır belediye tarafından bir şekilde “ıslah” edilmek isteniyor ve buradaki gecekondu sahiplerine de hakları verilmek yerine, ya ücra noktalarda arsa tahsisi ya da akla zarar bedeller karşılığında tahliye yolu gösteriliyor. Tam 51 yıldır bu mahallede yaşadığını, çocukluğunun, bütün hayatının burada geçtiğini, yaşadığı evde, gezdiği sokaklarda ölen babasının, kardeşlerinin, arkadaşlarının hatırası olduğunu, sırf bunun için dahi olsa burada gitmek istemediğini anlatıyor Mustafa Amca. Kendisi, Proje temelinin hemen dibindeki gecekondusunda yaşıyor ve birkaç metre ötedeki eskici dükkânından geçimini sağlıyor. Mustafa Amca ile bütün gecekondu sokaklarını gezdik; sokak aralarında dolaşırken hem son bir yıldır “esrarengiz” şekilde yayılan ev yangınlarını hem de bu imar sürecinde neler olup bittiğini anlattı. Bu arazi, Tıp Fakültesi Caddesi’nin hemen dibinde; Tuzluçayır Meydanı’na on-yirmi metre mesafede, değerli bir noktada. Yapılaşmaya geçiş sürecinde bilindik oyunlar ve işlemler söz konusu. Ayrıntılarda boğulmadan özetleyelim: Arazi için belediye önce “çöplük alanıdır, imara açılamaz, zemin uygunsuz” diye karar alıyor. O arada mahalleye sondaj için ekipler geliyor. Bu ekipler, arazinin Samanyolu kolejlerine tahsis edildiğini, bunun için zemin etütleri yaptıklarını ifade ediyorlar. Gecekondu sahipleri tepki gösteriyor. Zamanla “imara açılamaz, zemini sağlam değil” denilen yere, şimdiki Mamak Belediye Başkanı’nın da binasının aralarında olduğu binalar dikilmeye başlanıyor. Bu binalarla “çürük zemin” arasında on metre ancak var! Sonra bu bölgenin park, yeşil alan, pazar yeri vs. olarak düzenleneceği söyleniyor. Mahalleli gecekondusundan çıkarılmak isteniyor. Gecekondu sahipleri buna yanaşmayınca başka oyunlar devreye giriyor: Geçen yılın Ramazan ayından bu Ramazan’a kadar geçen bir yıl içinde bu gecekondu bölgesinde tam 31 ev yanmış/yakılmış. Bu yangınlardan bazıları eş zamanlı olarak çıkmış. Yanan/yakılan evleri ya da onların yerinde kalan molozları tek tek gezdik. Bazıları, karakolun hemen karşısında; bu yangınlara ne hikmetse hiç “zamanında müdahale edilememiş”. İki katlı bir evden bahsediyor mahalleliler; üst katında oturan ailenin eşyaları gündüz “belediye arabası” ile taşınmış. Alt katta öğrenciler yaşıyormuş. Eşyaların taşındığı gece bu gecekondu da yanmış. Sadece yangınlar da değil, boşaltılan bazı evlere Ankara’nın başka türlü “mimli” semtlerinden ısmarlama kiracılar getirildiğini, birdenbire mahallede “balicilerin, tinercilerin” türediğini, yangınlar çıktığını anlatıyor mahalleli. Yine ne hikmetse, bunlardan hiçbiri yakalanamamış, hiçbir yangının faili bulunamamış ve gecekondular boşalmaya, insanlar korkup kaçmaya, bazıları yok pahasına evini satmaya başlayınca yangınlar bitmiş, “tinerciler” de kaybolmuş… İşte bu arazi, önce Konya kökenli Nurcu bir vakfa, onlar kanalıyla da daha birkaç yıl önce kurulan Hacı Bektaş Veli Kültür Eğitim Sağlık ve Araştırma Vakfı’na verilmiş. Bu vakfın da Gülen Cemaati’ne yakınlığı biliniyor. Bu arazi için olan bitenin çok benzerleri, yakın geçmişte bölgenin iki yüz metre kadar aşağısında yer alan ve bugün Abidinpaşa Makromarket olarak bilinen AVM için de yaşanmış. Kısaca, işin içinde başka işler de var ve nedense bütün bunlar pek de fazla dile getirilmiyor.
Bugün Cami-Cemevi Kültür Merkezi olarak inşa edilecek bina, tam bu gecekonduların üzerinde yer alacak ve mahalle sakinleri, en başta bundan rahatsız: “Asimilasyon amacı elbette var; bu işin bir boyutu. Ama bu olmasa da zaten mahalleli buna karşı duracaktı ve biz eylemler yapacaktık.” diyor sokak aralığında çay sohbeti yaptığımız mahalle sakinleri ve inşaatın durması için “yürütmenin durdurulması” yönünde bir dava açmışlar bile.
Mustafa Amca, işin cami-cemevi karşıtlığına sıkıştırılmasından rahatsız: “Biz, Alevi-Sünni kardeşçe yaşıyoruz zaten burada. … Bakın şurada iki tane cami var, yukarıda cemevi var… Bunlar bile dolmuyor. Yenisine ihtiyaç yok ki… Benim camiye-cemevine gitmeden önce başımı sokacak bir evim olmalı. Barınacağım bir yer olmalı ki ondan sonra ibadetimi düşüneyim. Asıl mesele bu: Bizi evimizden edip üstüne ibadethane yapıyorlar”. Küçük gecekondusunun önünde kısa bir süre soluklanıp sohbet ettiğimiz 80 küsur yaşlarında bir teyze bağırıyor: “İsmet’in (İnönü) başta olduğu zamanlar geldim ben buraya. İlk oğlumu burada doğurdum, İsmet koyduk adını. Ben kendimi bildim bileli burada yaşarım. Bir başıma yaşıyorum, bir Bağ-Kur maaşıyla. Evim yıkılırsa nereye giderim, ne yaparım…” Sonra bastonunu sallayıp ekliyor: “O belediye başkanını bir bulursam, aha bunla bir döverim, bir döverim ki…” Ve belki can alıcı soruyu, sokak arasında denk geldiğimiz bir başka mahalleli kadın soruyor: “Fethullah Gülen hocamıza sorun, belki bundan haberleri de yoktur ya, bilmiyorum artık, gidin sorun bakalım: Burada 450 kişinin hakkına girip, bu insanları yerinden edip, üstüne kurulan camide namaz kılınır mı? Hak yenilen yerde nasıl gelip ibadet edecekler, bir anlatsınlar bize…”
Rant İki: Siyaset Oyunları
Bölgede yaşayan insanların kimliğinden, inanç yapısından, siyasal duruşundan az önce bahsettik. Bu tür bir proje için Tuzluçayır’ın seçilmesi, siyasal yönden de birkaç kuşu tek taşla vurmaya imkân veriyor. Mahalleli, gecekonduların boşaltılması, boşalan yerlere başka mahallelerden “ısmarlama” kiracı getirilerek kentsel alanda yeni tür bir “iskân politikası” yürütülmesi gibi adımların, zaten hâlihazırda yürütülen işler olduğunu ifade ediyor. Bunların üzerine birkaç başlık daha katılmış: Büyük çoğunluğu Alevi olan mahallenin içine, cemevi müştemilatı ile aslında bir “cemaat” yuvası yerleştirileceğini söylüyorlar. Bundan sonraki adımda oraya gelen imamlar, açılacak kurslar, civardaki evlere yerleştirilecek cemaat mensupları, sermaye gücü kullanılarak satın alınacak ve “dönüştürülecek” dükkânlar, alışveriş merkezleri derken buradaki yapının içten içe değiştirileceği kaygısı hâkim. Mahalle sakinlerinden, mahallelinin seslenişiyle Rıza Dede (Güzelgün), yeni yapılan binaların altlarındaki büyük “ünlü” marketleri gösteriyor ve ekliyor: “Bunların hepsi son birkaç yılda geldi. Bunlar da aslında planın bir parçası. Zamanla o yaşam tarzını, sermayesiyle, siyasetiyle, ibadetiyle burada meşrulaştıracaklar.” Cami-Cemevi planına dâhil olan “aşevi”nin, zaten çoğunlukla yoksul olduğu bilinen bölgedeki Alevileri, sermaye gücüyle kendine çekme işlevi de göreceğini ve insanların karın tokluğu, yoksulluğu üzerinden ince-çirkin bir siyasi rant hesabı yapıldığını söyleyen mahalle sakinlerine göre, oy sandıklarının durumu neden böyle oyunlara girildiğini görmek için yeterli: mevcut iktidar partisi ile diğer sağ partiler, mahalle genelinde toplam yüzde on oyu ancak çıkarabiliyor. Öte yandan Tuzluçayır, bütün toplumsal hak arama hareketlerinde, eylemlerde, gösterilerde geçmişten bu yana net muhalif duruşunu koruyan ve bu yönüyle sembol haline gelen bir bölge. Mahallenin yoksul-emekçi kimliği, Alevi kimliğiyle birleşerek, daha ilk zamanlarından itibaren bölgeye “mimli” bir kayıt düşülmesine sebep olmuş. ’80 öncesi siyasal ortamında mahalle, özellikle sağ söylemde “Küçük Moskova” olarak anılıyor. Hem ağırlıklı Alevi nüfusundan hem de Alevi-Sünni ayırmadan, “sol-devrimci” çizginin kendini ifade edebildiği alan olmasından dolayı. Şimdi Anadolu Lisesi olan Tuzluçayır Lisesi’nin 1980’deki bir eylem nedeniyle asker ve polis tarafından saatlerce taranan ve delik deşik edilen duvarlarının, 12 Eylül Rejimi’nce “ibret olsun” diye yıllarca öylece bırakıldığını anlatıyor o günleri yaşayanlar. Bugün eylemlerin yapıldığı Süleyman Ayten caddesine ismini veren kişi, mahallenin o çatışmalı günlerinde sağcı militanlarca öldürülen muhtarı. Bu “gelenek” üzerine çokça hikâye var mahallede.
Tuzluçayır, bugün de Ankara’da Alevi ve sol eğilimli nüfusun en yoğun olduğu semtlerden biri. Sadece seçim sonuçlarına kaba bir bakışla bile kestirilebilecek bir keskinliği var mahallenin: Bölgede “sağ” oyların toplamı yüzde onu ancak buluyor. Bütün bunlar, o “mimli” kaydın silinmeden durması için yetip artıyor bile. Ankara’da ulaşım zammını topluca protesto eden tek bölge, burası. Bundan dolayı bölge, uzun süre Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından otobüs verilmemek ya da göstermelik olarak en eski, bozuk otobüsler gönderilmek suretiyle “cezalandırıldı”. Bugün hala Kızılay’da en uzun otobüs kuyrukları, Tuzluçayır-Ege Mahallesi durağındadır. Yaz kış, günün her saati en az 50–100 metrelik kuyruklarda bekleyip, yine günün her saati tıklım tıklım otobüslere doluşur bölge halkı. Tuzluçayır, geçmişten gelen o “mücadele” ruhunu bugün de yaşatıyor. Ankara’da Gezi Direnişi’ne en etkin şekilde destek veren yerlerden biri Tuzluçayır’dı. Gezi sürecinde açılan çadırlar, Cami-Cemevi temelinin atıldığı güne kadar Mahallenin tam ortasında, Tuzluçayır Meydanı’nda duruyordu hâlâ. Protestolara müdahale edilirken çadırlar da söküldü polis tarafından.
Bütün bu anlatılanlar, iktidarlar tarafından açık ya da örtülü olarak “istenmeyen bölge” ilân edilmiş bir yerde cemaat kanalıyla yürütülecek bu projenin, hükümete “siyasal” yönden de bir rant kapısı açacağı kaygılarının daha yüksek sesle ifade edilmesine neden oluyor.
Rant Üç: Hoşgörü Oyunları
Hikâyenin en çok öne çıkarılan ve asıl tartışmaların koptuğu nokta burası: Bu proje sahiden Alevi ve Sünni vatandaşlar arasında bir “barış/tanışma” köprüsü mü kuracak yoksa iddia edildiği gibi, bu görüntü altında aslında bir asimilasyon amacı mı güdülüyor? Konuyla ilgili özellikle cemaate, hükümete yakın ya da genel olarak “sağ” basında yazılıp çizilenlerde ısrarla şu vurgulanıyor: Aleviler “cemevleri tanınsın” diye çıkışırken nasıl böyle bir projeyi asimilasyon olarak görürler? Bu sonuçta bir “sivil girişim” ve Fethullah Hoca gibi Sünni cenahta büyük söz sahibi bir şahsiyetin ve onun cemaatinin bir cemevi projesi içinde yer alması, devletin de cemevi konusunda yumuşamasına sebep olmayacak mı?
Hem, Sünniler Alevileri orada nasıl asimile etsin? Zorla camiye mi sokacaklar onları, herkes istediği yerde (“ibadet” demekten de imtina ederek) kültürel ihtiyacını giderecek işte… Bütün bu girişimler için de Hacı Bektaş Dergâhı’ndaki cami, “örnek model” olarak ortaya sürülüyor. Bu projeye karşı protesto gösterileri yapanlar ise şimdiden “birtakım radikal gruplar, marjinal yapılar, terörist gruplar” damgasını yedi bile. Cem Vakfı başkanı İzzettin Doğan dahi, temel atma töreninden bir gün önce başlayan ve törenin yapıldığı gün ağır polis müdahalesiyle devam eden protestolara katılanlar için “Bunu yapanların Alevi olması mümkün değil. Bence Sünni de değil.” diye bir açıklama yapma rahatlığını kendinde bulabildi. Yol kenarında gördüğüm, yaklaşık yetmiş yaşlarında bir teyzenin diliyle, “İzzettin Hocaefendi kendi Aleviliğini bırakmış da bizim Alevi olup olmadığımıza da mı kendi karar verecek!...” Mahallenin tepkisi, özetle böyle.
Medyada dönüp duran tartışmaları bir kenara bırakalım. Ben meseleyi Tuzluçayır’da yaşayan Alevilere sordum. İzzettin Hoca’nın “Alevi” ya da “Sünni” olarak görmediği vatandaşlara. Alevi Bektaşi Federasyonu’na üye 35 kuruluştan ikisi olup, Tuzluçayır’da çok uzun zamandır faaliyet gösteren Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma Derneği/Tuzluçayır Cemevi ile Pir Sultan Abdal Derneği Tuzluçayır Şubelerine... Burada temel mesele, devletin/hükümetin bu konuda samimi görülmemesi, böyle bir projeyi dahi cemaat yapıları üzerinden yürütüyor olması. Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma Derneği, 1992’de kurulmuş ve dernek tüzüğünde yer alan “cem-kültür evleri yaptırır, cem törenleri düzenler” hükmü nedeniyle yıllarca İçişleri Bakanlığı, Ankara Valiliği ve Belediye nezdinde yasal, idarî, malî ve beledî baskıya maruz kalmış. Dernek, onaylanmış tüzüğü nedeniyle sekiz ay Valilik’çe kapatılmış. Daha sonra altı buçuk yıllık bir dava süreci başlamış. Bu süre içinde defalarca belediye zabıtaları -açıktan ya da gizlice- gelip tabelayı sökmüş. Kısaca, kuruluşundan itibaren yaklaşık on yıl Cemevi takipte kalmış ve bugün de kendilerini pek güvende hissetmiyorlar. 1992’den beri sıkıntılar içinde varlığını koruyan Cemevi, bütün bu sancılı sürecin ardından, yasal boşluk-güvencesizlik nedeniyle bugün dahi gelip kapıya kilit vurulma riskiyle karşı karşıya. O zaman bu cemevinde ibadet etmeye çalışan Alevilerin şu soruyu sorma hakkı doğmayacak mı: “Biz, devletten zaten beş kuruş yardım almadık, almıyoruz. En temel giderlerimizi dahi kendimiz karşılıyoruz. Bugün siz gelip hemen şuraya bir cemevi-cami dikeceksiniz, bu açıldıktan sonra ikisinin de elektriği-suyu ödenecek, hizmetleri görülecek. O zaman bizim suçumuz neydi, bunca yıldır bize neden hizmet vermediniz?”
Evet, mesele tam bu noktada düğümleniyor: Eğer bu konuda bir samimiyet varsa, projenin kuş bakışı en fazla yüz metre uzağında yer alan bu cemevi neden görmezden gelindi ve hâlen geliniyor? Projenin temelinin atıldığı nokta, tam dört ibadethanenin ortasında yer alıyor. Kuzey yönünde yüz elli metre, batı yönünde elli metre, doğu yönünde altmış yetmiş metre kadar olmak üzere, yakınlarda hâlihazırda üç cami; güney yönünde ise en fazla yüz metre kadar mesafede bir cemevi var zaten. İkinci bir cemevi de iki mahalle ötede kurulmuş. Mahallede görüştüğümüz Alevi-Sünni herkes burada yeni bir ibadethaneye değil, ondan daha acil olarak pek çok altyapı hizmetine ihtiyaç olduğunu ifade ediyor. Mahallenin yolları delik deşik, meydan düzenlemesi yetersiz, park yok, dinlenme alanı ve düzenli pazar yeri yok, otobüsleri yetersiz ve ulaşım, şehre onca yakınlığına rağmen oldukça sıkıntılı. Bütün bunlar dururken, kaynakların böyle bir “şov projesi”ne aktarılmasına “yazık” diyor mahalleliler. “Biz ibadethaneye karşı değiliz. Allah’a şükür, şu kadarcık yerde üç camimiz, bir de cemevimiz var. Bunlar buraya yetiyor da artıyor bile. İbadethane yapacaklarsa, Allah olmayan yerlere versin, oralara yapsınlar. Mahallenin bunca eksiği sorunu varken paraları bu işlere dökmesinler, yazıktır.” Rıza Dede şakayla sesleniyor hatta: “Olimpik yüzme havuzumuz yok bak, mahallenin bebeleri nasıl kulaç atıyor görmek istiyoruz. İlla bir şey yapacaklarsa, olimpik yüzme havuzu yapsınlar!...”
Şakalar, gülüşmeler iyi hoş; ama herkes kaygılı, herkes tepkili. Bir mahalleye bir iş yapılacaksa, o mahalleden en azından bir kişiye sorulmaz mı, kimsenin görüşü alınmaz mı, diyorlar. Burada bir cemevi var, Alevi dernekleri var, Alevi köy dernekleri var… Bunca Alevi kuruluşunun, kanaat önderinin, bunca Alevi kökenli vatandaşın yaşadığı bir yerde, dışarıdan gelip proje yapmak cemaatle Cem Vakfı’na kaldıysa, buradaki insanlar zaten en başından yok sayılmıştır, deniyor.
Bu proje için Tuzluçayır’ın seçilmesi, hem de temelin Tuzluçayır’ın en olmadık yerinde atılması, söylendiği gibi sadece “arsa bulamadık” gerekçesiyle açıklanabilir olmaktan epey uzak görünüyor. Çünkü ana akım medyada bir “ilk” olarak duyurulan bu projenin benzerleri, daha önce birkaç yerde daha gerçekleştirilmiş ve yine ne hikmetse cami-cemevi yan yanalığı hep Alevi köylerinde (Çorum-Turgut köyü; Yozgat-Büyüktoraman köyü) ya da Alevi-sol kesimin ağırlıklı olduğu yerlerde (Ordu-Fatsa, şimdi Tuzluçayır…) hayat bulmuş. Bu projenin devamı olarak sunulan ve “yolda” olduğu duyurulan beş Cami-Cemevi projesi içilen seçilen yerlerin de benzer nitelikte olması düşündürücü.
O yüzden Ali Murat İrat’ın sorduğu soruyu Tuzluçayır Alevileri de soruyor: Seçilen yer neden Sincan değil de Tuzluçayır? Eğer böyle bir proje yapılacaksa, akla ilk Kayseri gelmeli, Konya gelmeli… Neden oralarda yapılmıyor bu işler de gelip Alevi mahallelerinde karşımıza çıkıyor?
Evet, onların sorularını biraz daha genişletip biz soralım şimdi: Madem Alevilerle Sünniler birbirini tanıyacak, aralarında barış olacak, neden bu projeler sadece Alevi köylerinde ya da mahallelerinde hayat buluyor? Bu proje için Ankara’da mesela neden Pursaklar, Keçiören ya da Sincan seçilmedi? Buralarda hiç arsa kalmamış mıdır? Türkiye’de neden bir tek Sünni köyünde, hemen tamamını Sünnilerin oluşturduğu bir mahallede-semtte ya da kentte cemevi yapma girişimi yoktur? Türkiye’de hâlen otuzdan fazla kentte cemevi olmadığı biliniyor. Alevi köylerinde “cemevi” adı altında bir yapı inşa etmek mümkün değil; yapılanlar kapatılıyor, köy evi ya da köy konağı vs. adlar olursa ancak kabul görüyor. Cemevleri hâlen yasal statüye sahip değil. Daha bir yıl dahi olmadı, önce bir Yargıtay kararı sonra Diyanet açıklaması geldi ve ardı ardına en üst düzey ağızlardan hükümet yetkilileri açıkladı: “Müslümanların tek ibadet yeri camidir. Aynı dinin iki ibadet yeri olmaz.” Başbakan katıldığı bir programda bizzat kendisi açıklamada bulundu: “Cemevi bir ibadethane değil… Kültürel etkinliklerin yapıldığı bir merkezdir. Olayı böyle değerlendirmemiz lâzım. Çünkü ibadethanemiz tektir. Mescittir, camidir. Burada ibadetimizi yaparız ama cemevinde de Aleviler olarak gider kültürel etkinliklerimizi yaparız.” Evet, Sünni inancının ve ona dayanan “devlet aklı”nın Alevilere bakışını özetleyen cümleler aslında bunlar: Alevi’nin yaptığı “ibadet” yok sayılıp bir “kültürel etkinlik” düzeyine indirilirse, proje içindeki camide namaz kılınırken, yan tarafta sazıyla, deyişiyle, semahıyla “kültürel etkinlik yapıyor” denilen Alevilere bakış nasıl olacak? Cemevi’ne girip çıkan kadınların başı açık olması cami cemaatini etkilemeyecek mi? Alevilerin kestiğini yemeyen, Alevi ile el sıkışmayı dahi “abdesti bozulma” sayan “Sünni” tutucu, o Aşevi’nde pişen yemeğe nasıl Alevi ile birlikte kaşık sallayacak? Bunlar, ilk elde akla gelen muhtemel kültürel çatışmaların sadece minyatürü belki de.
Hâl böyle iken, Alevilerle Sünnileri “tanıştırma-kaynaştırma-barıştırma” projesi olarak sunulan bu projeye, Alevilerin “asimilasyon” tehdidi hissetmeden bakmasını beklemek biraz fazla haksızlık olacaktır. Zira, kendi ifadeleriyle, Aleviler zaten Sünni komşularını, Sünni inancını, Sünni ibadetlerini fazlaca tanıyorlar. Türkiye’de cami olmayan kent-semt-mahalle yoktur. Hemen her kamu kurumunun mescidi vardır. Çoğu büyük kent merkezinde, cami olmasa dahi bina altları, alışveriş merkezi içleri, köprü altları mescit olarak hizmet vermektedir. Alevi çocukları okullarda zorunlu din dersleri ile ağırlıklı Sünni mezhebi eğitimini almaktadır. Başta devlet televizyonu olmak üzere, televizyonlar ve diğer medya kuruluşları, Ramazan aylarında aralıksız, diğer aylarda ise düzenli olarak dinî yayınlar yapmaktadır. Bu şartlar altında Alevilerin Sünni inancını tanımaması söz konusu olabilir mi? Kaldı ki Aleviler bu inanca ve Sünni komşularının ibadetlerine son derece saygı duyduklarını da ifade ediyorlar.
Mesele, “çoğunluk” olan Sünni kesimin ve özellikle Sünni algı üzerinde şekillenmiş devlet aklının “öteki” inançlara, kültürlere, yaşam tarzlarına ne derece sıcak ya da hoşgörülü nasıl baktığı noktasında kilitleniyor ve bir kapı açılacaksa da zaten buradan açılacaktır. Hikâyenin en başından beri zaten “azınlık” olan ve çokça mağdur noktada duran Alevi’den beklenen “unutma ve hoşgörü”nün ne düzeyde ve ne kadar samimi olarak Sünni vatandaşlardan ve asıl olarak Sünni devlet aklından beklendiği, temel tartışma konusudur.
Diyanet’in yapısı, işlevi; cemevlerinin statüsü; eşit yurttaşlık talepleri; inanç, ibadet ve ifade özgürlüğünün önündeki engeller; zorunlu din dersleri; Alevi köylerine cami yapılması; Alevi köylerine ve mahallerine hizmet götürürken ayrımcılık yapılması; diğer toplum kesimlerinin ve özellikle Sünni kesimin Alevi algısı; Alevilere karşı işlenen nefret suçları ve sembolik ötekileştirme girişimleri gibi pek çok önemli sorun ortada dururken, cami avlusuna cemevi yapmanın nasıl bir barış getireceği, bu konuda dile getirilen en önemli sıkıntı gibi duruyor. Kaldı ki, bütün bunlar çözülmeden, hele de “cemaat” yapıları üzerinden atılan adımların, Alevilerin sorununu çözmek değil, onları devlet yanlı projeler içinde eriterek Alevilere kimliklerini, kültürlerini unutturmak amacı taşıdığı, bizzat Aleviler tarafından çokça vurgulanan kaygılardan.
Sonuç Yerine
Bu konu, yüzlerce yıla kök salmış sorunların su yüzünde kalan tartışmaları etrafında şekilleniyor ve birkaç paragrafta ortaya konulması neredeyse imkansız boyutlar içeriyor. Bugün bir Cami-Cemevi yan yanalığı olarak sunulan ve “barış projesi” diye sunulan çalışma, kendileri adına konuşan herkesin söyledikleri bir yana, Aleviler, bizzat projenin yapıldığı yerde yaşayan, hayatı orada geçmiş, anıları, inancı, yaşam tarzı, paylaşımları, işi, kurduğu küçük dünya ile o alanda yaşamını sürdüren kendi hâlinde Aleviler için bir “dayatma”dan, “oldu bitti”den, “ben yaptım oldu”dan başka bir şey ifade etmiyor.
Onlar, en çok da bu “kendileri adına konuşanlardan” bıkmışlar zaten. İnançlarıyla, ibadetleriyle, yaşam tarzlarıyla, eğitimleriyle, oturdukları yerle, yaptıkları işle, kısaca kendileriyle ilgili en temel konularda bile, kâh adına Alevi örgütü ya da kanaat önderi diyen birilerinin, kâh hükümetin, kâh Diyanet’in, kâh Aleviliği uzaktan yakından bilmeyen yazarçizer takımının, kâh medyanın… Birilerinin çıkıp ahkâm kesmesinden rahatsızlar. Sonuçta Tuzluçayır’da yaşayan onlar. Bu projeyle evlerinden olacak, bütün hayatını geçirdiği gecekondusundan, yaşam alanından, mahallesinden kopacak onlar… Açılacak bir ibadethanede ibadet edecek ya da etmeyecek olan, onlar. Neye niçin kızdığını, neyi niçin isteyip istemediğini kendilerince gayet iyi bilen de onlar. Ama birileri gayrimenkul rantı, birileri siyasî rant, birileri inanç ve kültür üzerinden itibar rantı elde etmeye çalışırken, sadece temel yaşam alanını, inancını, kültürünü, mahallesini korumaya çalıştı diye “radikal, marjinal, terörist grup” diye yaftalanan da onlar. Bütün bunları en yakından yaşayıp en yakından tanık olduklarından, her şeyi bile bile ve tam da doğru bildikleri, düşündükleri şeyler için, mücadele etmeye devam edeceklerini söylüyorlar. Çünkü onlar için de her şey henüz yeni başlıyor ve daha yapılacak çok iş, söylenecek çok söz var.

Hiç yorum yok: