Taksim Direnişi ve Kentin Metalaşması

Kapitalizm bir cehennemdir. Varlığını mikro ve makro cehennemler yaratarak sürdürür.
Kapitalizm ontolojisini artı-değer üzerinden kurar. Kâr ve sermaye birikimi onun varoluş dinamikleridir. Sermaye birikimi, kapitalizm için artı-değeri sürekli arzulama hâli ve gerçekleştirme çabasıdır.
Artı-değer bir anlamda kapitalizmin “yaşamsal” döngüsünü oluşturur.
Artı-değer üretiminde yaşanacak problemler kapitalizm için kriz anlamına gelir. Problemin boyutu onu yaşam ve ölüm denklemi içine sokar.
Kapitalizm bugün son derece organik bir aşamaya ulaştı, bu aşamayı pan-kapitalizm diye de tanımlayabiliriz. Kapitalizm sadece bir sömürü sistemi değil, aynı zamanda yaşamın bütününe nüfuz eden, yaşamın bütününü sömürgeleştiren bir sistemtir. Pan-kapitalizm, küresel ve lokal ölçekte tüm yaşamın ve yaşam alanlarının hızla metalaştırılması, sömürgeleştirilmesi ya da bu doğrultudaki taarruzları içerir. Kısaca emperyalist-kapitalist sistem yok edeci bir döngüdür, katastrofun “normalleşmesidir”.
Bugün kapitalizm, bünyesindeki cehennemî karakteri yayarak, pan-kapitalist bir kimliğe bürünüyor.
Bu cehennemî karakter mecazî bir tanımlama değildir. Gerçek bir cehennemdir. Kapitalizm mikro ve makro cehennemler üreterek, yaşayan ve varolan bir sistemdir. Cehennem onun doğasıdır.
Bugün küresel cehenneme bir örnek Uzak Asya’dır. Marka üretimler yapan ve metropolerin tedarikçisi gibi konumlanan Uzak Asya, gerçek bir işçi cehennemidir. Dünyanın atölyesi hâline gelen bu bölgede ya da özelde Çin’de, işçilerin aylık ücretleri, 10-12 saat çalışma üzerinden, ortalama 70-150 dolar arasında değişmektedir. Fabrikalar bir nevi kışladır ve emek askerî bir disiplinle denetlenmektedir.
Küresel cehennemlere bir başka örnek Bangladeş’tir. Birkaç ay önce, mikro atölyelerden oluşmuş Rana Plaza’da aşırı kâr hırsından dolayı binlerce işçi göçük altında kalarak yaşamını yitirdi.
Kapitalist cehennem, Türkiye’de jeans-kot taşlama işçilerinin silikosis hastalığından ölmesidir, yakın zamana kadar 50 bin işçinin, 300 taşeron firmanın bulunduğu Tuzla Tersanesi’nin bir ölüm kampına dönüşmesidir.
Wall-Mart’ta kasalarda çalışan kadın işçilerin çalışma saatlerinde tuvalete gitmelerini engellemek için altlarına pet bağlanmasıdır. Bu mikro cehennemin başka bir örneği, Japonya’da fazla çalışmadan, aşırı strese bağlı beyin kanamasından, yani Karoşi’den ölmektir. Marka bilgisayarların fason üretimini, son derece ucuza gerçekleştiren Foxon firmasında fazla ve yoğun çalışmaktan dolayı intihar etmektir.
Kapitalizmin cehennemleri bunlarla bitmiyor, alın size kısa bir cehennemî tablo:
Bugün dünyada (2011 rakamlarına göre) 950 milyon aç insan var.
Dünyanın 4 milyar 750 milyonu yoksulluk içinde yaşıyor.
ILO’nun resmî açıklamasına göre, dünyada işsiz sayısı 260 milyona ulaştı.
Bugün dünyada aktif nüfusun yüzde 50’si eksik istihdam ediliyor ve güvencesiz çalışıyor.
Dünya nüfusunun yüzde 45’i içme suyuna doğrudan erişemiyor.
3 milyar kişi asgari sağlık hizmetlerinden yoksun yaşıyor.
Dünyada 113 milyon çocuk hiçbir eğitim almadan büyüyor.
Her yıl 12 milyon çocuk tedavi edilebilir hastalıklardan dolayı ölüyor.
Her yıl dünya çapında 13 milyon insan çevresel bozulma ve iklim değişikliği nedeniyle yaşamını kaybediyor.
Dörtte biri memelilerden oluşan dünyada 16 bin 306 tür yok olma tehdidini yaşıyor.
Ayrıca sermayenin hızlı, yıkıcı ve total metalaştırma süreci artık ekolojik yıkım, dünyanın ve geleceğin gaspı, tahribi ve yok oluşu anlamına geliyor.
Bütün bunlar finans kapitalin “aklının”, “ruhunun” ve doymak bilmez kâr güdüsünün eseridir.
Kapitalizm gerçek bir cehennemdir ve her zaman, her alanda gerçek mikro ve makro cehennemler yaratarak varlığını sürdürür.
Kapitalizm hayata, doğaya, tüm canlılara, hatta cansız varlıklara saldırarak kendini üretir. Öldürerek yaşama şansı bulur. Artık yerdeki karıncadan, havadaki kuşa, ağaca, çiçeğe, böceğe, nehre, havaya, parka, meydanlara, tren garlarına kadar kaderlerimiz ve kederlerimiz birleşmiştir. Bizler aynı toprağın, aynı yeryüzünün çoçukları ve kardeşleriyiz.
Kentin Metalaşması, Yeni Mekân Politikaları
Kapitalizm kendini her şeyi metalaştırarak gerçekleştirir.
Kapitalist üretim ilişkilerinin “sırrı”, her şeyi metalaştırma potansiyelinde yatar. Bu sır kendini meta da kristalize ederek, özel mülkiyette vücut bulur.
Kapitalizm bugün yaşamın her alanını metalaştırarak kendini kuruyor.
Meta-Kapitalizm ilişkisini, canlı-hücre ilişkisine benzetebiliriz. Hücre canlının yapıtaşıdır. Canlı makrokosmossa, hücre canlının mikrokosmosudur. Hücreye bakarak canlının tüm özelliklerini öğrenebiliriz. Meta-kapitalizm ilişkisi de benzer düzeydedir. Kapitalizm makrokosmos, meta ise mikrokosmostur. Bu mikrokosmosa bakıp kapitalizmin tüm özeliklerini anlayabiliriz. Marx’ın Kapital’e metaı çözümleyerek başlaması tesadüfî değildir.
Bu bir anlamda, Lenin’in ifadesiyle, burjuva toplumunun hücresinin tahlili ve burjuva toplumunun bütün çekişkilerinin gözler önüne serilmesidir. H. Lefebvre buna bir yorum daha katar. O, meta ile artı-değer ilişkisi bağlamında, devleti sermayeden değil, daha önceki bir kategoriden, metadan çıkarır ya da buraya dikkat çeker.
Kısaca metaa odaklandığımızda; değer, artı-değer, değişim değeri, kullanım değeri, gerekli emek, fazla emek, soyut emek, somut emek, meta dolaşımı, sermaye, sabit sermaye, değişken sermaye, yabancılaşma-meta fetişizmi gibi kavram ve katagorilerle karşılaşırız ve bütün bunlar kapitalizmi anlamamıza, makrokosmosu çözmemize katkı sağlar.
Buradan kentin metalaşma olgusuna girersek, kentle kapitalizm arasındaki bağı irdelememiz gerekir.
Kent toplumu, Lefebvre’nin ifadesiyle, sanayileşmeden doğan bir olgudur. Kent, kapitalizmin gelişme dinamiğinin bir yansımasıdır. Kent, kapitalizme varoluşsal zemin hazırlayan, kapitalizmin kendini yeniden üretmesini sağlayan, sermaye dolaşımının en rasyonel ve en yıkıcı biçim kazandığı coğrafyadır.
Burjuvazi kendi ontolojini kentte kurdu. Ve yok edici istilâsını kentin üzerinden şekillendirdi. Kent, sermaye ve piyasanın tahakkümünü kurduğu, yeni biçimler kazandığı ve giderek görünmezleştiği yerdir. Sermaye kentin her yerindedir ama hiçbir yerde olmamayı da kente başarır.
İçinden geçtiğimiz, kökleri 1970’lerin başlarına dayanan kapitalizmin yapısal krizi, metalaşma sürecini hızlandırdı ve daha da derinleştirdi.
Kentin metalaşmasını bu parelelde okumak gerekir.
Kentin metalaşması kapitalizmin ilk gelişme dönemiyle bağlantılı bir süreçtir. İçinden geçtiğimiz dönem, kentin yaygın ve derin bir biçimde yeniden metalaşma sürecidir.
Kent tek başına binalar, caddeler, bulvarlar, meydanlar, parklar değildir. Kent bir mekânlar bütünselliğidir. Bünyesinde iç içe geçmiş mekânlar barındırır. Hatta bu mekânlar kenti canlı tutar ve kent bu mekânlarla yaşar. Sermayenin saldırısı bu mekânlar bütünselliğine yöneliktir. Yine Lefebvre’nin sözleriyle, hiçbir mekân politikası toplumsal ilişkilerden bağımsız ve kopuk değildir. Kent mekânının metalaşması çok yönlü bir süreç şeklinde kendini dışa vurur.
Kentler tarihsel dönemlerde farklı metalaşma biçimlerine maruz kaldı.
Bu biçimleri, kentin kullanım ve değişim değeri arasındaki ilişkiye bakarak anlayalabiliriz. Bu ilişkide sermayenin yoğunlaşma ve merkezîleşme süreçlerine göre şekillenir.
Sermayenin yoğunlaşması, çok öz olarak sermayenin büyümesi ve gitgide daha az elde toplanmasıdır. Sermayenin merkezîleşmesi ise küçük sermaye gruplarının yok olması ve sermayenin tekelleşme eğilimini gösterir, sermayenin giderek daha büyük şirket ve konsorsiyum vasıtasıyla kullanılması demektir.
1873-1896 I. yapısal kriz sürecinden, 1970’lerin başına kadar, bu iki süreç paralel işledi.
1970’lerden sonra ise kapitalizmin içine girdiği yeniden yapılanma sürecinin bir yansıması ve yeni sermaye birikim rejiminin sonucu ve spekülatif sermayenin ağırlığında görülen artmaya bağlı olarak, merkezîleşme eğilimi değişti ve derinleşti.
Bu süreçte kent bir nevi kendini fabrika çitleriyle sınırlamayan, sadece üretim sürecini değil, yeniden üretim alanlarınıda kapsayan “yeni fabrikaya” ya da “toplumsal fabrikaya” dönüştü. Bu “durum” bir başka boyutta proleterleşme ve yeniden proleterleşme süreci olarak da okunabilir.
Kentin yeniden metalaşması, kentin kolektif değerini azaltırken, bireysel değişim değerini arttırmaktadır.
Marx, kapitalizmin temel çelişkisinin kullanım değeri ve değişim değeri arasında olduğunu belirtir. M. Horkheimer, “kapitalizm bir değişim değeri sistemidir” diye ekler.
Evet, kentin bugün tek hâkimi iktidar (sermaye) ve piyasadır.
Kentler özellikle 1980’lerle birlikte, bir kriz yönetimi ve sistematik bir karşı devrim olan neo-liberal politikalar sonucu, üretim merkezi olma şeklindeki dinamiğini kaybederek, finans ve tüketim merkezleri hâline gelmeye başladı. Bir anlamda Marx’ın tanımlamasıyla spekülatif sermayenin peygamberlik “yani kurtarıcılık” ve dolandırıcılık yaptığı merkezlere dönüştü. “Normal” dönemlerde peygamber rolü oynayan sermaye, kriz anlarında kentin caddelerinde dolandırıcı olarak gezmeye başlar. Kriz dönemlerinde, spekülatif sermayenin bu iki yüzü her yerde karşımıza çıkar.
Kentler bir anlamda emeğin değil, rantın yeniden üretildiği alanlar hâline geldi. Türkiye dâhil birçok ülkede kentlerin inşaat alanına dönüşmesi (lüks konut, plaza, mega-alışveriş merkezleri yapımı gibi) pek şaşırtıcı değildir.
Üretim kapitalizmin geldiği aşamaya bağlı olarak global bir düzleme kaydı ve enterkonnekte bir sistem, ağ oluştu. Dünya fabrikalaştı, ülkeler atölyeleşti. Global kumarhane ve global fabrika bugünkü kapitalizmin birbirini tamamlayan iki veçhesidir.
Kentler tüketim toplumu ve tüketim terörünün merkezleri hâline geldi. Tüketime dayalı yaşam biçiminin sergilendiği mekânlara dönüştü. Plazalar, mega-alışveriş merkezleri yeni tüketim ideolojisinin sembolleri, agoraları ve mabetleri oldu.
Bu manada kapitalizmin yeniden yapılanmasıyla, mekânın dönüşümü arasında diyalektik bir bağ oluştu. Bu dönüşüm her zamankinden daha yoğun bir toplumsal ilişkiyi koşulladı ve etkiledi.
Kentlerin hızla dönüştürülmesi, metalaştırılması ve artık sermayenin emiliminin gerçekleştiği alan hâline gelmesi, sermayenin ve piyasanın tahakkümünü şiddetle arttırdı. Öte yandan kentlinin (hızla proleterleşen yığınların) kentten koparılıp atılması, kolektif, zihnî, fiziksel, toplumsal dünyasının gasp edilmesine yol açtı. Bu süreç sermayenin tek tipleştirme sürecidir. Toplumun çürümesidir. Çünkü sermaye, karşısında insanı görmek istemez. O insanı ve insanın kolektif dünyasını yok eder. Sermaye, insanı emek gücüne dönüştürebildiği oranda varolur, varolabileceğini bilir.
Kent mekânı; bünyesinde kolektif, toplumsal, fizikî mekânları taşır. Bir nevi, bu mekânların iç içe geçme hâli, kent mekânını oluşturur. Gündelik koşuşturma içinde, bizler çok fark etmesek de kent mekânının organik ve ruhsal boyutları vardır. Kent anıları, acıları, aşkları, hüznü ve direnişleri biriktirir.
Bu konuda çarpıcı ve son derece sarsıcı iki anı anlatacağım. Biri kendi yaşadığım, diğeri de yaşayan bir arkadaşın bana anlattığı. 1999’da Gölcük Depremi’nin olduğunun ertesi akşamı, Gölcük’e yardım için ulaştık. Gölcük zifiri karanlıktı. Sanki bir korku filminin içindeydik, ölümün kokusu kenti sarmıştı. Karanlık içinden çıkıp gelen bir kadına adres sorduk. Kadın başka bir âlemde gibiydi. Ağlayarak ve hiç durmadan “Gölcük gitti, güzelim Gölcük gitti” diyordu.
Diğeri TC’nin sömürgesi olan Kuzey Kıbrıs’la ilgili. İşgalden uzun bir müddet sonra kapıların açılmasıyla, eski topraklarını, evlerini ziyarete giden Kıbrıslı Rumların evlerinin duvarlarını okşaması, ağaçları koklaması, onları sevmesi, bahçelerinden toprak, ağaçlardan dal ve yaprak koparmaları boşuna değildir. Aynı Gölcük’teki kadın gibi, onlar da anılarını, köklerini, varoluşsal izlerini arıyorlardı.
Kentler bu anlamda yaşayan, soluk alıp veren, kolektif hafızası olan, herkesin mana dünyasında azımsanamayacak yeri bulunan, mana ve ruh dünyasının oluşmasında hissedilmeden inanılmaz katkısı olan yerlerdir.
Sermaye tam da buralara saldırır. Kentleri dönüştürerek\metalaştırarak onun içindeki yaşayanı, anıları, hayalleri, geçmişi, duvarlara, sokaklara, caddelerine sinmiş kokuyu öldürür. Sermaye, sömürgeci tahakkümünü bu hamlelerle gerçekleştirir. Özellikle kentte, makroform düzeyinde yaşanan değişimlerdeki hedef budur. Geçmişi silmek, hayatın canını almak ya da onu da metalaştırmak. S 21 ve Taksim Gezi Parkı “operasyonları”, finans kapitale sunulmuş adaklardır.
Artık her şey sermayenin ihtiyacına, yönelimine ve taleplerine göre şekillenmektedir.
Kentlerin metalaşması bir nevi rant fetişizmidir. Meta fetişizminin bir yan ürünü ve sonucu olarak…
Kentlerde mega ve mikroform değişiklikler sermayenin yeni tabutlukları olarak okunabilir. Sermaye bize yeni mezarlar kazıyor (bu mezarlarda alışveriş yaptırıyor, barındırıyor, eğlendiriyor, dinlendiriyor, gezdiriyor) ve bu mezarlara “hoş geldiniz” diyor.
“Kâr için kâr” mantığının tüm canlıların geleceğine ve insanlığa yönelik bir perspektifi olamaz. Kapitalizmin bu iç mantığı ve irrasyonel dürtüsü ancak ölümün uygarlığını yaratır. Bugün çıplak bir şekilde gördüğümüz ve yaşadığımız gibi...
Yeni Kent Ayaklanmaları
Kentler, burjuvazinin ve sermayenin tahakkümü kurduğu, iktidarın hayatın her alanına sızdığı ve nüfuz ettiği yerlerdir.
Yine kentler proletaryanın rahmidir. Sınıf mücadelesi açısından tarih boyunca bir direniş, mücadele ve isyan merkezidir.
Proletaryanın yıkıcı öfkesini simgeleyen, makineyle özdeşleşmiş bir uygarlığa başkaldırı olan Ludizm kentleri burjuvaziye dar etti.
1831-1834 Lyon komünarları ilk defa gökyüzünün fethine, kentlerde çıktı.
Paris Komünü’nde, ütopyanın gerçeğe dönüşmesine kentler şahitlik etti.
1917’de Petrograd kızıl bir şalla örtündü. İsyanın kızı ve kalbi oldu. Ekim Devrimi’nde gelecek kentlerden fethedildi.
Sömürgeciliğin aşağılamasına, vahşiliğine, yağma ve talanına karşı başlayan Cezayir Şehir Savaşı tüm mazlum halklara (metropollerdeki ezilenler dâhil), kentte gerçekleştirdiği konspirasyon sanatıyla esin ve ilham kaynağı oldu.
Taksim Direnişi ya da İstanbul Ayaklanması, bu tarihsel sürecin kendi özgünlüğünde ve formunda bir devamıdır. Bu ve benzeri birikimlerin 21. yüzyıldaki aktüel ifadesidir. Yeni kent savaşlarının provası ve laboratuarıdır. 21. yüzyılda devrimlerin gelişme dinamikleri ve yönelimleri hakkında bize muazzam birikimler sunmuştur.
Kısaca özetlersek:
İstanbul Ayaklanması, sermayenin çok yönlü ve kompleks bir şekilde gerçekleşen tahakküm ve istilâsına karşı, toplumsal bir ayağa kalkıştır.
İstanbul Ayaklanması, neo-liberalizmin çürütücü, pesimist, bencil, egosantrik, bireyci dünyasına karşı kolektif dayanışma ve paylaşmanın adıdır. Bireyin kendi içindeki yabancıyı, eylemin ve mücadelenin içinde keşfetmesi ve yok etme çabasıdır.
İstanbul Ayaklanması, muhteşem dayanışma örnekleriyle ve zengin direniş kültürüyle tarihsel bir deneyimdir. Kitleler mücadelenin ve direnişin içinde tam anlamıyla bir katarsis yaşamıştır.
İstanbul Ayaklanması, olağanüstü bir kent savaşları pratiğidir. Yaygın, uzun soluklu, hatta günlerce tekrarlanan sokak savaşları, barikat savaşları, kitlesel mobilizasyonlar, kitlesel saldırı ve geri çekilme taktikleri bunun göstergeleridir. Yakın tarihte küresel düzeyde bu yoğunlukta ve kitlesellikte kent savaşları yaşanmadı.
İstanbul Ayaklanması’nda dünyada bir ilk gerçekleşmiştir. Ayaklanma, kent ayaklanma senkronlarını yaratmış, ayaklanmaya 79 kent katılmıştır. Özellikle 5-6 il stratejik ve odak kent rolü oynamıştır.
Kentlerde kurtarılmış alanlar yaratılarak, bir nevi, sermayeden, özellikle kent meydanları özgürleştirilmiştir. Taksim Meydanı, Tunalı Hilmi Caddesi, Kızılay, Konak Meydanı gibi. Kent merkezleri sermayenin ablukasından kurtulup, kitlelerin kolektif öfkesinin ve direncinin mekânına dönüşmüştür. Özellikle bu pratikler ve hareketin geri çekilme döneminde ortaya çıkan (sokak parlamentosu içeriğinde ve kitle aktivite ve inisiyatif alanı olan) forum pratikleri son derece önemli deneyimlerdir. Heterotofik bir karakter taşıyan bu pratikler, zamanla etkisini ve gücünü kaybedebilir, sistem tarafından etkisizleştirildiği gibi, absorbe edilebilir. Ama deneyim sürecinde yarattıkları, kitlelerin inisiyatifin gelişmesindeki katkıları, başka bir şey arama çabası ve her şeyden önce meydan okumaları, büyük birikimlerdir.
İstanbul Ayaklanması’nda uzun soluklu, militan ve radikal bir mücadele gerçekleşti. Bu mücadele kitle hareketinin olağanüstü yaratıcılığını ortaya çıkardı. Eylemler enternasyonal karaktere büründü: Duran insan, kırmızı elbiseli kadın, siyahlı kadın, Redhack daha şimdiden dünya sokaklarına yansıyan birer simgeye dönüştü. Ayrıca 1968 gibi duvar yazıları, Twitter, Facebook direnişin ironisini, müthiş mizah gücünü, zekâsını, umudunu ve özlemini ortaya koydu. Şenlik ve muhalefetin harmonisi kolektif coşku, karşılıklı etkileşim ve yaratıcı diyalogun önünü açtı. İktidarın katılığı ve “ciddiyeti” ironinin, alayın, mizahın ve küfrün estetiği karşısında çözüldü ve tutunamadı.
İstanbul Ayaklanması’nda ortaya çıkan son derece zengin eylemlere, sokak ve alanlarda olanların yanında, evinde ışık yakıp söndüren, balkonunda tencere tava vuran, mahallesinde, sokağında, sitesinde yürüyerek, tartışarak, slogan atıp alkış tutan, özellikle ilk günlerde yoksul mahallerde yaygın yürüyüş ve gösteriler yapanlar eklendiğinde, ampirik olarak 15 milyon kişi katıldı.
Taksim’de 19 muhteşem gün yaşandı. Taksim Komün’ü kuruldu. Alternatif toplumsal ilişkilerin küçük bir örneği hayata geçirildi. Paranın, iktidarın, polisin, devletin olmadığı bir prototip ortaya çıktı. Herkesin ihtiyacından fazlasını verdiği, herkesin ihtiyacı kadar aldığı bir toplumsal ilişki örüldü. Verme ve alma ilişkisi ortadan kaldırıldı.
İstanbul Ayaklanması, piyasa ve iktidara karşı kitlelerin ayağa kalkışı oldu.
Kentin metalaşmasına karşı kolektif bir isyanı ve ayaklanmayı simgeledi.
Devletin, otoritenin, iktidarın parazitliğini, çürümüşlüğünü, kofluğunu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı.
Enerjinin Kristalizasyonu
İstanbul Ayaklanması’nda gençlik katalizör bir rol oynadı. Ayaklanmaya, “orta sınıf” diye tanımlanan kesimler de yoğun olarak katıldı. Açmak gerekirse, bilginin metalaşması, gizlenmesi, saklanması ve üretimin temel faktörlerinden biri hâline gelmesiyle birlikte üniversiteler artık bir bilim üretme merkezi değil, piyasanın ihtiyaçlarına göre konumlanmış yeni fabrikalardır. Artık üniversitelerden piyasaya ucuz ve kalifiye emek gücü sürülmektedir. Meslek liseleri bunun somut göstergelerinden biridir. Üniversitelerin tekno park komplekslerine dönüşmesi şaşırtıcı değildir. Bu manada gençlik, geleceksizlik, paralı eğitim ve işsizliğin yıkıcı anaforuyla karşı karşıyadır. Ve artık onlar potansiyel proleterlerdir.
“Orta sınıf” diye tanımlanan melez kavram ise sosyal devletin, devletin sosyal yönünün metalaşması ve özelleştirilmesiyle geçmişteki ayrıcalıklı konumunu ya da aristokrat işçi olma konumunu hızla yitiren yeni proleter fraksiyonu anlatmaktadır. Ayrıca kapitalizmin yeniden yapılanma süreci tarihin gördüğü en büyük proleterleşme dalgasını yaratıyor. Proleterleşme ve yeniden proleterleşme süreci, hızla küçük burjuva kesimleri de kendi dalgası içine alıyor. Ayaklanmaya bu hızla proleterleşen kesimlerde yığınsal olarak katıldı.
Bu anlamıyla İstanbul Ayaklanması, emekçi yığınların ve proletaryanın yeni fraksiyonunun ve yeni proleter dalganın ayağa kalkışını simgeledi. Türkiye tarihinin en büyük sınıfsal ve toplumsal başkaldırışı oldu.
Uluslararası düzeyde bu gelişmenin ilk yansıması 1999’da Seatle’da başlayan anti-küreselci harekette görüldü. 2001 Arjantin’deki isyanda proletaryanın yeni fraksiyonu kendini net bir şekilde dışa vurdu. İstanbul Ayaklanması da bu yığınların Türkiye’de ilk defa kitlesel ve militan bir şekilde sokakla buluşmasını sağladı.
ABD’de Wisconsin direnişi ve parlamento işgali; İspanya’da Öfkeliler Hareketi’nin üs kurduğu Plaza Del Sol Meydanı; Yunanistan’da Syntagma Meydanı, İsrail’de Rothschild Caddesi, Londra’da Saint Paul merdivenleri, Wall Street’deki Zuccotti Park, Mısır’da Tahrir Meydanı yeni dönemin kent hareketlerini ortaya koyuyor. Bu alanlar kitlelerin öfke, direniş ve mücadele alanlarıdır. Aynı zamanda anti-kapitalist mücadelenin kristalize olduğu mekânlardır. Sermaye kenti işgal edip, metalaştırıp, sömürgeleştirirken kitleler, bu ataklarıyla son derece yaratıcı ve yıkıcı özgürleşme pratikleri gerçekleştirmektedir.
Sorun, bu muazzam pratiklerde ortaya çıkan enerjinin kristalizasyonu ve anti-kapitalist bir hattın örülmesidir. Anlaşıldığı kadarıyla 21. yüzyılın ilk çeyreğinde devrimci siyasal öznenin yaratılması insanlık ve gelecek açısından, yaşamsal ve yakıcı bir sorun olarak karşımızda duracak.
Bunu Yunanistan’da 2009’dan beri devam eden uzun süreli ayaklanma hâlinde, Arap İsyanlarında, Tunus’ta, Mısır’da birkaç defa ve Türkiye’de yaşadık.
Ama Kitera’ya Yolculuk, yani Yunan mitolojisindeki insanın kendini mutluluğa adayacağı, mutluluğun peşinden gidilen düşler adasına yolculuğumuz bıkmadan, usanmadan devam edecek.
İstanbul Ayaklanması bize o ruhu, yüreği ve düşleri verdi.
Volkan Yaraşır
[Stuttgart’ta 25-28 Temmuz 2013’te yapılan “Zorla Dayatılan Lüzumsuz Projelere Karşı Mücadele” başlıklı Avrupa Forumu’na, BİR-KAR’ın (İşçilerin Birliği Halkların Kardeşliği Platformu) davetlisi olarak katılan Volkan Yaraşır’ın 28 Temmuz’da yaptığı “Taksim Direnişi ve Kentin Metalaşması” temalı söyleşisinin deşifrasyonu.]

Hiç yorum yok: