Mısır’da Devrim ve Karşı Devrim Sarmalı

Restorasyonun Restorasyonu
“Devrim korkusu, her zaman için devrimin yaygın bir ihtimal olmasından daha yaygın bir olgudur.” [E. Hobsbawn]
Mısır’da İç Savaşa Doğru
Mısır hızla bir iç savaş sürecine giriyor. Ordu kitleleri yönlendirerek ve kitlelerin aktif desteğini alarak, Müslüman Kardeşler’in darbeye karşı başlattıkları, Rabia Meydanı’nı işgal etme eylemine müdahale etti. Ordunun gerçekleştirdiği katliam sonucu yüzlerce Müslüman Kardeşler taraftarı yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı.
Mursi ve Müslüman Kardeşler iktidarına karşı tarihin en büyük kitle eylemini gerçekleştiren Mısır halkının bir kısmı, bu kanlı operasyona aktif olarak katıldı. Hatta bu katılım ordunun çağrısıyla oldu. Kitlelerin katılımı Müslüman Kardeşler’in bir daha iktidara gelmemesi gibi bir nedenle gerekçelendirilse de, son derece trajik bir durumdur. Söz konusu katılım, kitlelerin bağımsız inisiyatifini kırıcı, yaratılan birikimleri aşındırıcıdır. Ayrıca kitle hareketini sistem içine hapsedici ve sınırlayıcı içeriktedir.
Katliam ve fiilî iç savaş ortamı Mısır’da bütün dengeleri alt üst etti. Ordu Mübarek sonrasında Pentagon ve Nato kanallı son derece iyi ayarlanmış hamlelerle, bir nevi toplum mühendisliği düzenlemeleriyle inisiyatifini inanılmaz artırdı. Mısır’ın tek hâkim gücü oldu. Kitle hareketini çarpıtarak, enerjisinden yararlanıp hem darbe yaptı, hem de darbeyi geliştirici hamleler gerçekleştirdi.
Ordu, Mısır’da “yeni düzeni” kurmak için devreye girdi. Ordu, Müslüman Kardeşler’in ya da başka bir burjuva kliğin inisiyatifini, örgütsel ve ekonomik gücünü (Mursi ve Müslüman Kardeşler’in İsviçre, Türkiye, ABD ve diğer ülkelerdeki hesaplarının dondurulmasının istenmesi başlangıçtır) kırmayı hesaplıyor.
Ordu bu anlamda hem düzen kurucu bir misyonla hareket ediyor, hem de en önemli sermaye gücü olarak (kendisiyle ortak hareket eden sermaye gruplarıyla birlikte, sermaye ile sermaye arasındaki yıkıcı rekabet gereği ve sermayenin yoğunlaşma ve merkezîleşme eğilimleri doğrultusunda) doğasına uygun bir şekilde sürece müdahale ediyor.
Mısır’da darbe ve darbeyi pekiştirici hamleler bir başka boyutta, siyasal İslam’ın bölgenin stabilizasyonunu ve kapitalist entegrasyonu aksatıcı yönler taşıdığı ve büyük kitle hareketlerine yol açtığı ve kriz yönetiminde başarısız olduğu ve bunun doğal sonucu olarak bölge jeopolitiğinde ciddi riskler yarattığı için emperyal merkezlerin bir yönelim değiştirdiğini ortaya koyuyor.
30 Temmuz 2013’te, AB temsilcisinin bütün taraflarla görüşmesi, Müslüman Kardeşler’in “yeni” siyasal sürece katılmasını ve gözaltındakilerin ve tutukluların bırakılmasını istemesi, sürecin hızla normalleştirilme çabasıdır. Ayrıca AB’nin bölgede diplomatik, siyasî ve ekonomik nüfuz alanı oluşturma gayreti olarak yorumlanabilir. Bu girişimlerin Mısır’da siyasal tansiyon ve polarizasyon düşünüldüğünde sonuç alıcı olması pek mümkün değildir. Öte yandan kitle hareketinin dinamiklerinin görülmediğinin bir göstergesidir. Burjuva klikler arasındaki bir diplomasinin nasıl sonuçlar doğuracağı önümüzdeki günlerde daha da netleşecektir. Bu faktörler yukarıdaki yorumumuzu değiştirmez, hatta güçlendirir.
Darbe ve sonrası gelişmeler son derece hızlı seyretti. Mısır’da 25 Ocak 2011’de başlayan, 30 Haziran 2013’te yeni bir evreye giren devrimci sürecin yaşadığı sorunsalı ya da Mısır’da devrim ve karşı devrim sarmalını inceleyen bu makale daha önce bitirilmişti. Bu girişle yeni gelişmeler değerlendirildi. Mısır’da devrim ve karşı devrim sarmalı sürüyor.
Mısır’da 25 Ocak 2011’den, 30 Haziran 2013’e
2011 Ocak Ayaklanması, Mısır’ı devrimci bir sürecin içine soktu. Tunus’ta başlayan Mısır’da kendini şiddetle hissettiren ayaklanma dalgası diktatör Bin Ali’yi 28 günde, Mübarek’i 18 günde iktidardan düşürdü.
Senkronize bir karakter gösteren Arap isyanları; Kuzey Afrika’dan, Arap yarımadasına ve Ortadoğu’ya hızla yayıldı.
Büyük öfke dalgası gerici Arap rejimlerinin bütününü sarstı. Ortadoğu’nun “kurulu” dengeleri ve statükoları yaşanan süreçten şiddetle etkilendi.
Mısır ve Tunus’ta odaklanan isyan dalgası muazzam devrimci olanaklar yarattı. Her devrimci sürecin içinde yaşanan büyük gelgitler ve salınımlar Mısır ve Tunus’ta da yaşandı. Yaşanmaya devam ediyor.
Emperyalizm, aşağıdan devrim tehdidine ve Ortadoğu’daki jeopolitik dengeleri ve projeleri alt üst edecek gelişmelere karşı hızla önlem aldı. Çok boyutlu bir karşı devrimci programla hareket etti. Gerici Arap rejimlerinin bu programa aktif bir şekilde dâhil olmasını sağladı. Büyük sarsıntılara yol açabilecek ayaklanma dalgası, gerici Arap rejimleri içinde ciddi bir tehlike olarak algılandı.
Mısır ve Tunus’ta aşağıdan devrim tehlikesi, siyasal İslamcı güçlerin restorasyonun temel aktörü (ordunun iki ülkede de stratejik rol oynadığının altını çizmek gerekiyor) hâline getirilerek engellendi. Ayrıca diğer Arap ülkelerinde, farklı karşı devrimci taktikler devreye sokuldu. Libya ve Suriye’de yeni emperyal konsept, yoğunlaştırılmış bir iç savaş taktiği olan vekalet\taşeron savaşları devreye sokuldu. Libya’da Kaddafi rejimi Nato müdahalesiyle yıkıldı. Suriye’de aynı konsepte uygun iç savaş politikaları hayata geçirildi. Bahreyn’de isyan bastırılamayınca, Suudi Arabistan devreye girdi. Ayaklanma büyük bir şiddetle bastırıldı. Ürdün gibi bazı Arap ülkelerinde çeşitli politik varyasyonlar ve değişik düzeylerde sübvansiyonlarla dalga kontrol altına alınmaya, kırılmaya çalışıldı.
Arap coğrafyasında isyan ve ayaklanmaların odağını oluşturan Mısır ve Tunus’ta devrimci süreç salınımlı bir şekilde devam ediyor.
Demokrasi: Halkın “Yeni Afyon”u
Mısır ve Tunus’ta isyan dalgasının kırılması (Mısır'da 18 gün devam eden isyan günlerinde 20 milyon kişi mobilize oldu) en azından sistem içine çekilmesi, sistemin rektifikasyonu için kitlelerin yeni afyonu olan demokrasiye ve onun büyülü ve kolektif halüsinasyon aracı olan seçimlere stratejik rol yüklendi. Böylece kitlelerin sistemin siyasal labirentlerinde inisiyatifinin kırılması ve sistem içi seçeneklere tabi olması ve hapsolması hedeflendi.
Halkların öfkesi ve sokağın yıkıcı gücü seçim sandıklarında “boğuldu”.
Seçimlerin yapılması bile başlı başına bir lejitimasyon işlevi gördü. İsyanın yıkıcılığı kontrol altına alınarak, sistemin meşruluğu sağlandı. Demokrasi ve seçimler, restorasyon politikaların temel yönelimleri oldu.
Restorasyon bir karşı devrimdir. Devrim ve karşı devrim siyasal tarihte birçok kez aynı sürecin parçaları olarak işledi. Sınıfsal antagonizmanın şiddetinin en üst boyuta yükseldiği koşullarda, egemenler ve ezilenler olağanüstü bir savaşın içine girerler. Savaşı örgütlü ve hazırlıklı güç kazanır. Mısır ve Tunus’ta devrim ve karşı devrim\restorasyon diyalektiği bütün çıplaklığıyla işledi. Aşağıdan gelen devrim tehdidi, egemenlerin restorasyon hamleleriyle boşa çıkarılmaya çalışıldı.
Karşı devrim, Marx’ın tanımıyla, nasıl ki “devrimin kamçısı” oluyorsa, Mısır'da devrimci süreçte karşı devrimin kamçısı oldu. Devrimin bir tehdit olarak hissedilmesi bile sert restorasyon politikalarını beraberinde getirdi.
Özellikle hem Mısır, hem de Tunus’ta devrimci siyasal öznenin yokluğu ya da örgütsüzlüğü, ayrıca işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve amorf yapısı, karşı devrimin manevra ve hamle yapma şansını arttırdı.
Büyük sınıf ve kitle hareketi mobilizasyonları, sistemin en örgütlü yapısı ve yine sistemin parçası olan siyasal güçler devreye sorularak bloke edildi. Mısır’da ordu ve Müslüman Kardeşler, Tunus’ta En Nahda bu rolü üstlendi.
Konu itibarıyla Mısır’da yoğunlaşırsak, ordu ayaklanma sürecinde polisin ve baltacılar adı verilen para-militer güçlerin vahşeti karşısında nötr kalarak, yıpranmamaya çalıştı. Bir piyar çalışması olarak halkla ilişkilere özen gösterdi ve dikkat etti. Bu tavır, artık gitmesi kesinleşmiş Mübarek sonrası döneme yönelik bir pozisyon alış olarak da okunabilir.
Mısır’da silâhlı bürokrasi, yani ordu sistemin kendisi ve Mısır kapitalizminin en önemli ekonomik gücüdür. Ordunun finans, inşaat, turizm, beyaz eşya, giyim ve gıda sektöründe ciddi yatırımları bulunmaktadır. Ayrıca ordunun Mısır toplumu üzerinde pederşahi bir imajı vardır.
Ordunun bu pozisyon alışı Mübarek sonrasında otoriteyi hızla kendinde toplamasına olanak sağladı. Restorasyonun bir parçası olarak, ayaklanma günlerinde Mübarek’le görüşen, son derece pragmatist tavır alan, tabanını kontrol altına almaya çalışan Mısır’ın ikinci örgütlü gücü Müslüman Kardeşler devreye sokuldu.
Böylece büyük kitle mobilizasyonunun kontrolü sağlanmaya, en azından gelişmelerin sistem dışına kayma riski engellenmeye çalışıldı.
Ayaklanmaya mesafeli yaklaşan, ayaklanmanın son günlerinde devreye giren Müslüman Kardeşler, büyük bir “şehvetle” ordunun, politik partneri olarak rol almaya başladı.
Protestan İslam’ın Ortadoğu’daki en önemli gücü olan Müslüman Kardeşler, orduyla son derece uyumlu hareket etti.
Mübarek’in yıkılmasından sonra Tantavi önderliğindeki askerî cunta, özellikle işçi grevlerini ve direnişlerini engellemeye ve yasaklamaya çalıştı. Müslüman Kardeşler sokakta cunta aleyhtarı gösteri ve eylemlerden kendi taraftarlarını çekti. Kitle gösterileri bloke edilmeye ve siyasal stabilizasyon yönünde adımlar atılmaya başlandı. Ordunun çeşitli katliamlarına rağmen askerî cuntaya karşı eylemler durmadı. Askerî yönetim seçimlere gitmek zorunda kaldı.
Restorasyonun temel araçlarından biri olarak devreye sokulan seçimlere Müslüman Kardeşler’in dışında Nasırcı güçler, liberaller, sol ve sosyalist partiler dağınık ve parçalı bir pozisyonda katıldı.
Diktatör gitmişti, burjuva diktatörlük ise biçim değiştirerek varlığını sürdürüyordu. Restorasyonun bir yansıması, yani seçimlerin “büyüsü” ve ordunun aldığı önlemler, kitle hareketinin bir dönem geri çekilmesini beraberinde getirdi.
Seçim atmosferi yanılsamalarla dolu bir süreç oldu. Sürece yine tarihsel olarak örgütlü olan güçler (ordu, Müslüman Kardeşler ve diğer siyasal İslamcı güçler) ağırlığını koydu.
Müslüman Kardeşler bir proje partisi ve bölgenin jeopolitik yönelimlerine uygun olarak, başta ABD emperyalizmi ve gerici Arap rejimleri tarafından aktif olarak desteklendi.
Müslüman Kardeşler ve Orduyla Konsensüsü
Müslüman Kardeşler, 2011’de legal siyasî yapı olarak Hürriyet ve Adalet Partisi’ni kurdu. Mısır’ın önemli sermayedarlarından biri olan Muhammed Mursi partinin başkanlığına getirildi.
2011’de yapılan seçimlerde bağımsızlarda dâhil edilirse, 8 partili bir koalisyon olan Mısır için Demokratik İttifak içinde yer alan Hürriyet ve Adalet Partisi 10 milyonun biraz üzerinde oy aldı. Bu sonuçlar, Müslüman Kardeşler’i iktidara taşıdı.
Orduyla son derece uyumlu politikalar izleyen Müslüman Kardeşler, siyasal İslam’ın devlet ve toplum üzerinde nüfuzunu arttıran adımlar atmaya başladı. Müslüman Kardeşler hegemonyasını yayacak, yürütmenin temel organı olan cumhurbaşkanlığı seçimlerine bütün gücüyle yüklenmeye başladı.
16-17 Haziran 2012’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mursi, ilk turda yüzde 24,7 oy aldı. Mübarek sonrası başbakanlığa getirilen Mısır’ın eski kara kuvvetleri komutanı Ahmet Şefik, ordunun adayı olarak yüzde 23,6 oy alırken; sol, laik ve liberallerin adayı Hamdın Sabbahi ise yüzde 20,7 oy aldı. Cumhurbaşkanlığının ikinci turu 30 Haziran 2012’de yapıldı. Mursi ikinci turda yüzde 51,7 oy alarak cumhurbaşkanı seçildi. Mursi’nin aldığı toplam oy 13 milyona ulaştı.
İlk başta seçimlerin yarattığı siyasal illüzyon, Mursi’nin cumhurbaşkanı seçilmesi, orduyla oluşturulan konsensüs yeni bir dönemin başlangıcı ve bölge jeopolitiğiyle uyumlu bir gelişme olarak “gözüktü”.
Mısır’daki “siyasal stabilizasyon” İsrail’in bölge güvenliği açısından yaşamsal önem taşıyordu. Ardından Filistin ve Suriye sorunu ve bağlantılı olarak Ortadoğu’nun yeniden dizaynın gerçekleşmesi için Mısır’da suların durulması gerekiyordu.
“Yeni” rejim bu yönde kitle hareketinin kırılması ve parçalanması amacıyla hamleler yaptı. Müslüman Kardeşler yeni rejimin inşası doğrultusunda son derece atak ve agresif politikalar izledi.
Müslüman Kardeşler, Gramsci’nin “pasif devrim” kavramına uygun bir şekilde, düzenin yeniden düzenlenmesine girişti. Gramsci, pasif devrimi organik kriz anlarında ya da hegemonya bunalımı durumunda devrimin pasifleştirilmesi, düzenin yeniden kuruluşu ve restorasyonu için burjuvazinin kullandığı bir yöntem olarak tanımlar.
Mursi iktidarını ve uygulamalarını bir pasif devrim stratejisi olarak değerlendirebiliriz. Bu operasyon bir anlamda devrimin çalınması, devrimin yaratıcı yıkıcılığının engellenmesi ve radikal dönüşümünün by-pass edilmesi anlamına geldi.
Mursi kısa zamanda pasif devrim stratejisine uygun, yoğun ve yıkıcı politikaları hayata geçirmeye başladı. Sivil diktatörlük ya da Mısır halkının tanımlamasıyla “yeni Firavun” olma yönünde hukukî ve fiilî düzenlemelere girişti.
Bir anlamda restorasyonun derinleşmesini içeren bu adımlar, kendini somut olarak yeni anayasada gösterdi.
Bu arada Mursi orduyla flörtünü arttırdı. Uyumlu politikalarının bir göstergesi olarak eski cuntacı, Mübarek’in has kadrolarından biri olan Tantavi’yi ve bazı genarelleri cumhurbaşkanlığı başdanışmanlığına getirdi ve değişik taltiflerle “onurlandırdı.” Orduda arzuladığı revizyonun mimarı olarak, İslamcı kimliğiyle tanınan yine Mübarek döneminde askerî istihbarat şefi olarak görev yapmış ve Pentagon koridorlarında yetişmiş, sabıkalı işkenceci Sisi’yi genelkurmay başkanlığına ve savunma bakanlığına getirdi.
Büyük reaksiyonlara yol açan anayasa reformunun bir plebisit şeklinde onaylanması Mursi’nin olağanüstü yetkilerle donanmasını sağladı. Devlet ve toplumu ele geçirip kontrol altına alma yönündeki bu hamleyi yargı, polis ve medyayı kuşatma ve denetim altına almayı amaçlayan hamleler izledi.
Mursi seçim “başarısının” sağladığı güç zehirlenmesiyle ve demokrasinin afyon etkisiyle hamlelerine devam etti. Ve toplumsal tabanına güvenerek agresyonunu arttırdı. Bu arada Selefîlerin de içinde olduğu kabinede (Selefîler seçimlere Nur Partisi’ni kurarak katıldı ve yüzde 27,8 oy alarak seçimlerden ikinci parti olarak çıktı.) önemli değişiklikler yaptı. 11 bakanlık Müslüman Kardeşler’den oluştu.
Mursi’nin mezhebî, ayrılıkçı söylemlerinden Selefîler güç alarak Hıristiyanlara yönelik saldırılar düzenledi. Kıptiler bazı yerlerde zorla göç ettirildiler. Şiilere yönelik saldırılar gerçekleşti ve linçler yaşandı.
Mursi iktidarına karşı gerçekleşen protesto eylemlerine, şiddet ve katliamlarla cevap verildi.
Müslüman Kardeşler’in Adil Bölüşümü: İşsizlik, Açlık, Yoksulluk
Mursi’nin iktidara geldiğinde 100 günde “mucize” yaratacağı söylemi tam anlamıyla karabasana döndü.
Ekonomi gerçek bir iflas noktasında geldi. Mısır ekonomisi 2000-2010 arasında yıllık 1,9 oranında büyüme gösterdi. Enflasyon yüzde 11 seviyesinde seyretti.
Mursi, Arap gerici rejimleri ve uluslararası sermaye tarafından desteklendi. Mursi, hızla küresel finans kapitale angaje oldu. IMF’le yapılan görüşmeler sonrası, IMF’ten 4,8 milyar dolar kredi alındı. Katar, Mursi’ye 5 milyar dolar kredi sağladı.
Küresel finans kapital, finansal destekleri karşısında sosyal yıkım programları dayattı. Mursi sert kemer sıkma politikaları uygulamaya başladı. Kamusal hizmetler hızla özelleştirildi. Kamusal hakların metalaştırılması yönünde radikal adımlar atıldı. Bütçede eğitim ve sağlık alanında ciddi kesintiler yapıldı. Kamu personelinde daralmaya gidildi.
Müslüman Kardeşler’in “adil bölüşüm” iddiaları çok kısa zamanda her şeyiyle çöktü.
İşsizlik yüzde 9,8 den, yüzde 13,5’e yükseldi. İşsizlik oranında hızlı bir artış yaşandı. Mısır’da işsizlerin yüzde 81,9’nun genç işsizlerden oluşması ve bu oranın yüzde 30’nunda üniversite mezunlarından meydana gelmesi, sorunun ciddiyetini ortaya koyuyor.
Mısır GSYİH’nin yüzde 12’sini oluşturan turizm gelirlerinde ve dış yatırımlarda önemli azalmalar yaşandı. 10 milyon kişinin değişik düzeyde istihdam olduğu ve ekonomik gelir sağladığı turizm sektörü iflas noktasına geldi.
2013’de Mısır para birimi dolar karşısında yüzde 12 değer kaybetti. Borsa yüzde 10 gibi yıkıcı bir türbülans içine girdi. Mısır'ın döviz rezervi tehlike eşiğine ulaştı. Rezerv 32 milyar dolardan, 13 milyar dolara düştü. Mısır’da bütçe açığı GSYİH’nin yüzde 14’üne ulaştı, toplam borçları GSYİH’nin yüzde 80’ine yükseldi. Bu durum Mısır ekonomisi için yıkım anlamına geldi.
Çok kısa zaman ortaya çıkan bu yıkıcı tablo, Müslüman Kardeşler’in adil bölüşüm ve kapsayıcılık söylemlerini boşa çıkardı. Ayrıca siyasal İslam’ın gündelik hayatı yeniden düzenleyen, toplumu dizayn eden, farklı bir düzlemde üniform bir topluma evrilen uygulamaları ve biyopolitik düzenlemeleri katlanılmaz bir boyuta ulaştı. Kitlelerin öfkesi birikmeye başladı. Kitleler özgürlüklerinin çalınması yanında, sömürü ve yoksulluğun şiddetle arttığı düzene karşı koymaya başladı. Yine bütün yollar Tahrir’e çıkmaya başladı. Kitleler yeniden Tahrir ruhuyla silâhlandı.
Emperyalizme ve Siyonizme Tam Angajman
Mursi iktidarının dış politikası, jargon olarak anti-siyonist vurgu ve atraksiyonlara rağmen, emperyalizm ve siyonizmle uyumlu ve angajmanlı biçimlendi. Hatta kısa sürede iyice alenileşen bu durum, İslamcı kitlelerin içinde reaksiyonlara yol açtı.
Mursi, Suriye’de taşeron savaşının örgütlenmesinde aktif rol aldı. ABD’ye yakın ilişkiler kurdu. Hamas’ı devre dışı bırakarak hem Suriye operasyonlarında yerini ortaya koydu, hem de Filistin’de İsrail’in sömürgeci politikalarına yeni olanaklar ve zeminler hazırladı. Hamas Suriye’deki merkezini Mısır’ın yönlendirmesiyle Daho’ya taşıdı. Ayrıca Hamas silâhlı mücadeleyi fiilen durdurdu. Mursi, Gazze’ye uzanan tünellerin yüzde 90’nını kapattı. İsrail’in bütün isteklerini yerine getirdi. Mursi, Gazze şeridinde İsrail’in çıkarlarını korumaya özen gösterdi. Mısır ordusu Mursi’nin emriyle, 1978 anlaşması sonucu askerden arındırılmış Sina yarımadasında radikal İslamcı gruplara karşı operasyonlar gerçekleştirdi. Arap halkları için İsrail soy kırım, ölüm, sürgün, katliam anlamına gelir. İsrail her zaman Arap halklarının öfkesini tetikledi. Müslüman Kardeşler tarihsel olarak bu dinamikten beslendi. Anti-semitizm ve İsrail düşmanlığı Müslüman Kardeşler’in başından beri politik varyasyonlarının temelini oluşturdu. Hatta Müslüman Kardeşler bu argümanlar üzerinden gelişti ve kitlesellik kazandı.
Mursi siyonizmle flörtünü sürdürdü. Enver Sedat’ın mezarını ziyaret etti ve iade-i itibarda bulundu. İsrail’le ilişkilerini büyük elçilik düzeyine yükseltti. Camp David anlaşmasına bağlılığını açıkladı.
Mısır’ın İsrail devletinin Arap dünyasında tek güvencesi olduğu tekrar tekrar ispatlamaya çalıştı.
Müslüman Kardeşler’in bir yıllık iktidarı bütün uhrevi yaldızlarının dökülmesine, büyünün bozulmasına yol açtı. Müslüman Kardeşler’in İslam’ın Protestanlaştırılmasında (bölgenin stabilizasyonu, kapitalizmle uyumluluk ve entegrasyonu ve saf bir kapitalist işleyişinin parçası olarak) Mısır versiyonu olduğu alenileşti. Yine aynı bir yıl, kitleler için yoksulluk, yıkım, despotizm, otoriterizmin inşası anlamı taşıdı.
Mursi’nin cumhurbaşkanı, Hürriyet ve Adalet Partisi'nden Hişam Kandil’in başbakan olduğu, Müslüman Kardeşler iktidarı ülkeyi bir yıl yönetemedi.
Kitleler yoksulluğa, muhafazakârlaşmaya, otoriter düzenlemelere, neo-liberal sömürüye, açlığa, işsizliğe ve ötekileştirme, diskriminasyona karşı hızla ayağa kalktı.
Kitle hareketinde seçimler sürecinde görülen geri çekilme, 2012 Kasım’ında Kurucu Meclis’in hazırladığı anayasa taslağına yönelik protestolarla yerini mobilizasyona bıraktı.
Tepkiler üzerine tasarı referanduma götürüldü. 2012 Aralık ayında yapılan referandumda yüzde 32,9 gibi düşük bir "evet" oyuyla anayasa onaylandı. Referandumun meşruiyet tartışmaları yoğunlaştı. Bu süreç kitlesel reaksiyonları arttırdı. Kitle hareketi dalgasal yükseliş sürecine girdi.
Temerrüd (isyan) Hareketi, Mursi'nin istifa edip, erken seçim kararı alması için imza kampanyası başladı. Kampanyaya muazzam bir katılım sağlandı. 22 milyon imza toplandı.
Mursi istifa etmedi. "Seçilmişlik" gerekçesiyle katı bir tutum sergiledi. Kutuplaştırıcı söylemlerini yoğunlaştırdı.
2013 ortalarına doğru kitle hareketi yeniden yükselişe geçti. Bu arada son bir yıl içerisinde basın, gündeme getirmese de yoğun ve yaygın işçi eylemleri, direnişleri ve grevleri yaşandı. İşçi hareketi örgütlenme arayışını yoğunlaştırdı. Eylem ve direnişlerde orantısal gelişme görüldü.
30 Haziran 2013'de, 25 Ocak 2011 ayaklanması gibi Mısır tarihinde, hatta dünya tarihinde görülen en büyük kitle eylemleri gerçekleşti. Milyonlar sokaklara çıktı. Tarihin en büyük kitle mobilizasyonuna 20 milyonun üzerinde kişi katıldı. Tahrir Meydanı ve diğer metropollerin meydanları kitleler tarafından işgal edildi. Hareket büyük kentlerin bütününde meydan işgalleri, grevler, yol blokajları şeklinde kendini dışa vurdu. Ayrıca ilk defa kırsal kesimde kitleler mobilize oldu.
25 Ocak 2011'de Mübarek'i alaşağı eden kitle hareketi, bu sefer muazzam bir yığınsallıkla Mursi iktidarını hedefledi.
Başkaldırının içinde taşıdığı yıkıcı enerji ve güç Mısır oligarşisini harekete geçirdi. 30 Haziran 2013, 25 Ocak 2011'in yarıda bıraktığını devam ettirebilir, hareket sistem dışına çıkabilir ve kontrol edilemez bir noktaya ulaşabilirdi. Kendini ilk başta Mursi'nin iktidardan düşürülmesi gibi politik sonuçlar yaratacak ayaklanma süreci, büyük bir enerjiyle sistemin bütünüyle bloke olmasına yol açacak gelişmeleri tetikleyebilirdi.
Ayaklanmanın sokaklarda soluk alıp vermesi, sokakların kullanılmasındaki ısrar, iktidar sahipleri ve muktedirleri son derece tedirgin etti.
Mısır'da restorasyonun restorasyonu mahiyetinde askerî bir darbe gerçekleşti. Darbe bir başka düzlemde devrimin yeniden "çalınma" hamlesi oldu. Darbeye karşı 6 Nisan hareketi, Güçlü Mısır Partisi, devrimci ve sosyalistler açık ve net tavır aldı.
Kitlelerin önemli bir kısmının darbeyi onaylaması (egemen ideolojinin etkisi ve küçük burjuva bir yanılsama içinde) bu durumu değiştirmez. Ayrıca kitle protestoları içinde, Mübarek yanlıları (asker ve siviller), gangsterler, lümpenler, baltacılar bulunmaktaydı ve bu gruplar orduyu göreve çağırıyordu. Yine bu gruplar ordunun müdahalesine açık tutum sergilediler.
Kitleler yarattıkları ve yaptıklarının muhteşemliğinin farkına varmama "hâli", siyasal tarihte büyük acılara ve dalgasal kırılmalara yol açmıştır. Tarihte ezilenlerin trajedileri benzer hikâyeleri anlatmaktadır. Ayrıca kahredici bir şekilde sistem dışı bir gücün, devrimci bir öznenin yokluğu, sarsıcı isyan hareketlerine rağmen, burjuvazinin ideolojik hegemonyasının kırılamamasını, bu yanılsama hâlini beraberinde getirdi.
Bu hâl sisteme ve sistemin en örgütlü gücü olan orduya hamle yapma şansı verdi. Darbe yüksek bir "meşruiyet" üzerinden gerçekleşti.
Mısır’da gelişmeler sarsıcı, hızlı ve alt üst edici bir biçimde gerçekleşti. Restorasyonun restorasyonu mahiyetindeki darbeyle ordu yeni hamleler yapma şanşı buldu.
Bugün daha net ortaya çıktığı gibi, darbeyle ikili bir amaç güdüldü. Ya da süreç bu olanakları ve zeminleri doğurdu. Darbeyle bir taraftan aşağıdan devrim tehlikesi bertaraf edildi, yıkıcı kitle hareketi sistem sınırlarına çekildi, diğer taraftan burjuva klikler arasındaki hesaplaşma keskinleşti.
Darbe kitle hareketinin olağanüstü gelişme dinamiklerine ve taşıdığı yıkıcı potansiyeline karşı gerçekleşti. Çünkü tarihin en büyük kitle hareketi olarak anılan, kitle mobilizasyonun Mursi iktidarını yıkması, tüm Orta Doğu'yu sarsacak dizginsiz ve önü alınmaz bir sürecin kapılarını açabilirdi. Unutmadan vurgulamak gerekirse; iktidarları yıkma fiilini gerçekleştiren kitleler yıkmaya öğrenir ve yıkma eyleminin muhteşem cazibesiyle tanışırlar. Bu durum kitlelerin özgüvenini, devrimci coşkusunu ve yaratıcılığını pekiştirir. Kitleler giderek dizginlenemez bir güce dönüşür. Yıkıcılık kitlelere muktedir olma gücü ve kudreti verir. Devrimler tarihi, bir başka tanımla, yıkıcılığın tarihidir.
Mursi iktidarının yıkılması, en başta devrimci sürecin devam ettiği ve iç salınım yaşanan Tunus'ta etkisini gösterecekti. Dün nasıl Tunus, Mısır'ın sosyal dinamiklerini tetiklediyse bugünde, Mısır'ın Tunus'u tetiklemesi, Kuzey Afrika'nın yeniden sarsılmasına yol açabilirdi. Hâlihazırda bu süreç tamamlanmış ya da bitmiş değildir, farklı düzlemlerde devam etmektedir. Tunus'ta, Mısır benzeri kolektif protesto eylemlerinin gerçekleşmesi, grevler ve direnişler, yer yer gelişen kitle hareketleri önümüzdeki günlerde Tunus'ta sarsıcı gelişmelerin habercisi olabilir.
Bütün bunlarla birlikte, Mursi iktidarının düşmesi bile (Türkiye'de AKP ve T. Erdoğan iktidarının İstanbul ayaklanmasıyla yaşadığı sarsıntılarla birlikte ele alındığında) siyasal İslam’ın bölgenin bütününde geleceğinin tartışılmasına yol açmaktadır. Bu sürecin ilk yansıyacağı coğrafyalardan biri Tunus ve En Nahda iktidarı olması yüksek bir olasılıktır.
Bu konu bölge dengeleri ve jeopolitiği açısından başlı başına önem taşıyor, bundan dolayı detaylı bir şekilde başka bir makalede ele alınacaktır.
Devrim Hep Çalınacak mı?
Mısır'da dipten gelen ve yıkıcı enerjisini daha da arttıran ikinci büyük sosyal dalga da sisteme hasar vermeden ve sistemin en önemli payandası ve en örgütlü gücü tarafından bloke edildi. Şimdilik görünürde sistem kitle hareketini bloke etmeyi başardı. Böylece Mısır’da kitlelerin olağanüstü seferberliği ikinci kez “etkisizleştirildi”. Darbe, sistemin tahkimine yönelik yeni bir restorasyon hamlesi ya da karşı devrim operasyonu oldu.
Darbe, başta ABD ve AB emperyalizminin ve Mısır oligarşisinin acil ihtiyaçlarına yönelik gerçekleşti. Emperyalizm, Mısır ve bölgenin içine girebileceği büyük alt üst oluş riskine karşı en güvendiği kurumu devreye soktu. ABD önünü açarak iktidara taşıdığı, kendisiyle son derece uyumlu, bölgeye projelerin önemli bir parçası olan Müslüman Kardeşler iktidarını olası riskler nedeniyle terk etti, desteğini çekti ve yerine başka bir gücü pro-Amerikancı orduyu devreye soktu.
Ayaklanma günlerinde hem Mursi'nin, hem de Sisi'nin Obama ve Pentagon yetkilileriyle "sıcak" telefon görüşmeleri aynı zamanda tercih ve yön belirleme süreci oldu.
ABD Mısır'ın "yeni düzenini" kurmak için orduyu "görevlendirdi". Washington askerî darbeye, darbe dememe gayreti içinde oldu. Bu tutum ve ısrar Mısır'da "yeni düzeni" kurma misyonuyla hareket eden orduya uluslararası meşruiyet kazandırma çabası olarak değerlendirilebilir. ABD her yıl Mısır ordusuna finansal destekte bulunarak, sistem dışı gelişmelere karşı bu gücü koordine etmektedir. Darbe, aynı zamanda ABD’nin demokrasi "afyonunun" sökmediği koşullarda, her şeyi seferber edebileceğini göstermektedir.
ABD'nin demokrasi anlayışını en iyi ifade edenlerden biri Leo Strauss'tur. Neo-con'ların felsefî sözcüsü konumunda olan Leo Strauss, politik felsefî anlayışında toplumun yönetimini elitlere bırakır. Çünkü ona göre, yönetme yeteneği yalnızca elitlerin başarabileceği bir özelliktir. Strauss elitlerin amacının toplumu özgürleştirmek değil, "erdemli" kılmak olduğunu açıklar. Strauss, eğitime ve eğitimli olmaya vurgu yaparak, toplumu cahiller sürüsü olarak görür ve öyle kalmasını savunur (tabiî ki kibarca). Demokrasi veya çoğunluğun egemenliğini eğitimsizlerin yönetimi olarak açıklar ve aklı başında herkes bu tür bir yönetim altında yaşamak istemeyeceğini belirtir. Ve demokrasinin önemli bir şey olmadığının altını çizer. Strauss, çözüm olarak demokratik görünümlü bir kontrol rejimini savunur. Strauss demokratik görünecek, kitlelerin demokratik bir dünyada yaşadığını “hissettirecek” ama bütün iktidarın ve denetimin elitlerin elinde olduğu bir yönetim şeklini savunur. Ona göre, toplum cahil sürüler yığınıdır, sürüyü nereye çeker ve yönlendirirsen oraya gider. Bazen seçim sandıklarıyla sürü yönlendirilir, bazen de tanklar, toplar ve tüfekler sürüyü hizaya sokar. ABD'nin üstün meziyet yüklediği “demokrasi” ve “toplum” anlayışının özü budur ve bunu Strauss son derece açık bir şekilde dile getirmiştir.
Mısır'da sandıktan sonra şimdi tankla, topla ve darbeyle "toplum" hizaya sokulmaya çalışılıyor. Askerî cunta geniş bir meşruiyet arayışı içinde oldu. Cunta ilk mesajını Kıpti liderler, liberaller, El-Ezher Üniversitesi Şeyhleri, Selefî Nur Partisi liderleriyle ve Müslüman Kardeşler’den ayrılan kesimlerin katıldığı fotoğrafla verdi. Geniş bir meşruiyet imajı yarattı. Darbeden hemen sonra Adli Mansur cumhurbaşkanı olarak atandı. Mansur eski maliye bakanı Hazim El Biblevi'yi başbakanlığı atadı. Finans kapitalin sözcülerinden biri olarak kabul edilen Baradey dışişlerinden sorumlu cumhurbaşkanlığı yardımcılığına getirildi.
"Yeni yönetim" ağırlıkla liberal yönelimli kimliklerden oluştu. Yeni yönetimin arkasındaki esas gücün silâhlı bürokrasi olduğu biliniyor. Ordu özellikle politik hayatta kendini göstermemeye çalışıyor.
Cumhurbaşkanlığına getirilen Adli Mansur geçiş dönemine ilişkin bir yol haritası açıkladı. Açıklamaya göre, 9 aylık bir süre içinde normal siyasal sürece girilmesi hedefleniyor. Bu arada 33 maddelik bir taslak anayasa hazırlandı. Taslak bir cunta anayasası içeriği taşıyor. Ve siyasal İslamcılarla flört açıkça ifade ediliyor. İfade ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik ciddi engellerin olduğu anayasa taslağı şeriat hükümlerini içeriyor ve ruhunu şeriat hükümlerinden alıyor. Öte yandan neo-liberal düzenlemelerin önünü açan bir metin özelliğini taşıyor.
Taslağın çeşitli kesimlerce tartışılmasının 2 ay içinde bitirilmesi hedefleniyor. Ardından anayasa referanduma sunulacak. Referandum sonrası, cumhurbaşkanı ve genel seçimlerin yapılması ön görülüyor.
Yol haritası Mursi'ye karşı muhalefeti örgütleyen eylemci, radikal gençlik, Hıristiyan azınlık, Temerrüd Hareketi ve laik liberal koalisyon olan Ulusal Kurtuluş Cephesi ve sosyalist gruplar tarafından reddedildi.
Mısır'da cunta yönetimi emperyalist merkezlerden, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden açık destek aldı. Destek finansal boyutta da gerçekleşti. ABD, 1, 3 milyar dolarlık hibeye devam edeceğini, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt'in Mısır'a 12 milyon dolar yardımda bulunacağı açıklandı. ABD 1979'da imzalanan Camp David anlaşması sonrasında her yıl Mısır ordusuna 1, 3 milyar dolarlık hibe yapıyor. İsrail ve bölgenin jeopolitiği için bu hibe son derece önemli bir işlev görüyor. Mısır ordusu pro-Amerikancı çizgisini her zaman korudu. Pentagon ve İsrail'le Enver Sedat döneminde başlayan derin ilişkiler, Mübarek döneminde ve Mübarek sonrası evrelerde her zaman özel bir düzeyde yürütüldü.
Darbe sonrasında yönetime getirilen "sivil kadrolar", neo-liberal politikalarla uyumlu ve küresel sermayeye tam angaje kimliklerden seçildi.
Mısır’da Kaotik Süreç
Mısır darbe ve yaşanan katliamlarla birlikte kaotik bir sürecin içine girdi. Kitle hareketinde bu süreçte çöküntüler ve parçalanmalar yaşanabilir. Milyonların cuntaya onayı bir dönem kitle hareketinde gerilemeye ve Tahrir ruhunda zedelenmeye yol açabilir.
Her şeye karşın, cunta yönetiminin toplumsal ve ekonomik krize yanıt üretmesi mümkün değildir. IMF'ten alınan finansal destek, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt'ten yapılan 12 milyar dolarlık "yardım" Mısır'ın yapısal sorunlarına yanıt üretemeyecektir. Cunta yönetiminin ve sivil kadroların izleyeceği ultra neo-liberal politikalar Mısır'da sosyal yıkımı arttıracaktır.
Mısır'da toplumsal kriz çözülmedi. Cunta bu krizi geçici olarak bastırdı ve öteledi. Önümüzdeki dönemde toplumsal krizin derinleşmesi kaçınılmazdır.
Ortadoğu’nun kalbi bir iç savaş coğrafyasına dönüşüyor. Önümüzdeki süreçte ordunun ya da onun sivil uzantısının toplumsal ve ekonomik krize çözüm üretemediği koşullarda, yıkıcı ve sarsıcı gelişmeler beklenmelidir.
Bu süreç bir yanıyla da ordunun “kurtarıcılık” rolünü terk edip, karşı devrimin kılıcı rolüne bürünme sürecidir. Müslüman Kardeşler’e yönelik katliam, aşağıdan devrim tehdidinin yeniden baş göstermesiyle, ordunun tavrının ne yönde olacağının bir göstergesidir.
Yanılsamadan gerçekliğe dönüş, bazen tek bir olay, tek bir vakanın sonucunda olabilir. Özellikle ordunun niteliğinin ortaya çıkması ve kitleler tarafından kavranması kopuşu hızlandıracaktır.
Kuzey Afrika ve Ortadoğu Mısır merkezli yeni bir tarihsel momentin içine giriyor. Ortadoğu'nun küresel jeopolitiğin odağı hâline gelmesi ve emperyal özneler arası çelişkilerin en yoğunlaştığı bölge olarak öne çıkması, önümüzdeki dönemde özellikle Mısır'daki gelişmelerin etkisini yoğunlaştıracaktır.
Mısır’ın içine girdiği kaotik dönem, kitle hareketinde yaşanan deformasyon hâli süreç ilerledikçe aşılacak bir durumdur. Toplumsal ve ekonomik kriz kitlelerin arayışını ve örgütlenme ihtiyacını artıracaktır.
Mısır’da kitle hareketi yeni bir salınım yaşıyor. Salınım dalgalı, gelgitli bir karakter taşıyor. Her şeye rağmen Mısır’da devrimci süreç yeni bir momente girdi. Kitle hareketinin iki büyük dalgasının Mısır oligarşisi tarafından kırılması sürecin bitmesi anlamına gelmez. Bugünden bazı kırılmalar yaşanmasına karşın yeni ve daha sarsıcı üçüncü bir dalga mayalanmaya başladı. Mısır devrim ve karşı devrim sürecinin en sert ve yoğun yaşanacağı bir sürecin içine giriyor.
Mısır'da doğacak üçüncü dalga ve onun yaratacağı enerji, Orta Doğu'da ve Kuzey Afrika'da fay hatlarının kırılmasına yol açabilir. Bu süreç aynı zamanda yeni ayaklanma senkronlarının doğması demektir.
Mısır'da özellikle işçi hareketinin öznel ve nesnel şekillenmesi (işçi eylemlerinin birleşik gücünün yaratılması, sendikal alanda bürokratizmin ve korporatizmin aşılması, mücadelenin içinde yaygın taban örgütlenmelerinin kurulması ve işçi sınıfının siyasallaşması) ve sınıflar mücadelesi içinden ortaya çıkacak bir devrimci öznenin varlığı, Arap isyanlarının içeriğini değiştirdiği gibi, yıkıcı gücünü arttıracaktır. İşçi sınıfı ayaklanma deneyimleriyle yukarıda bahsettiğimiz olguları potansiyel olarak taşıyor. Bu durum son derece önemlidir. Sorun sınıfın yıkıcı enerjisini kristalize etmektir.
Mısır’da 2004 ile 2008 arasında 1.7 milyon işçi çeşitli eylemlere katıldı. 2006 ile 2011 arasında 3 bin grev gerçekleşti. Ocak 2011 ile Nisan 2012 arasında 1100 grev oldu. Ocak 2011 ile Haziran 2013 arasında ise birkaç yılın toplamından daha fazla grev gerçekleşti. İşçi sınıfı grev, direniş ve çeşitli blokaj eylemleriyle Haziran günlerine ağırlığını koydu. Kitle eylemlerine aktif katıldı. İşçi sınıfının atılımları Mısır’da devrimci sürecin derinleşmesi açısından stratejik önem taşıyor.
Orta Doğu'nun kalbi Mısır'da devrimci süreç yükseliş ve düşüş, savruluş ve salınımlı bir tarzda devam ediyor. Mısır'da kitleler Prometeus'un sönmeyen ateşini aramadaki ısrarı sürüyor. Sürecek.
Volkan Yaraşır

1 yorum:

Felsefeci Tepki dedi ki...

Emperyalist kuşatmanın bu kadar kesif olduğu tek kutuplu bir dünyada bağımsız bir gözlemci olarak Mısır gibi bir ülkede kimin başrol kimin figüran olduğunu tespit etmek imkansız gibi zordur.
olayları yönlendiren dış güçler için hava hoş .. Onlara göre gidişata göre kendi çıkarları doğrultusunda ne zaman ne gerekiyorsa..
Herhangi bir zararları da yoktur. Uzunca bir çomak ile çok uzaktan yönetiyorlar.