Mısır Darbesi ya da İfrattan Tefrite Siyasal İslam

Mısır’a dair daha bir sene önce (özellikle de solda) yapılan değerlendirmelerde, “Arap Baharı”nın bir “İslamcı kış”a dönüştüğü yaygın, hatta hâkim bir kanıya dönüşmüştü. (Bu “İslamcı kış” klişesinin Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen ya da İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu gibi pek de matah olmayan figürlerin diline pelesenk olmuş olduğunu şimdilik hatırlatmakla yetinelim.) Dahası, şu son iki yılda “Arap Baharı”nın ABD’nin “Ortadoğu” denen bölgede “ılımlı İslamcı” rejimleri başa getirmek için tezgâhladığı devasa bir konspirasyon olduğuna dair tonla yazı yazılmış, kitaplar yayımlanmıştı. Solun önemli bir bölümünde hâkim kanı bu istikamette olunca, bugün Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarına karşı gerçekleştirilen darbeyi anlamlandırmakta ciddi sıkıntı yaşanıyor. Mısır’da ABD’nin temel ve muhtemelen en sadık partneri ordu nasıl olmuş da ABD’nin muhayyel “ılımlı İslam projesinin” başrolündeki Müslüman Kardeşler’i alaşağı etmişti? ABD neden kendi “projesine” karşı gerçekleşen darbeye “darbe” demekten imtina ediyor, neden ordunun müdahalesine ses çıkarmıyor? ABD onca emeğin ürünü “projesini” neden alelacele rafa kaldırıyor, kendi “projesine” yapılan darbeye neden utangaç bir biçimde de olsa sahip çıkıyor?
Sorular çoğaltılabilir, hatta ironi dozu artırılabilir ama gelin, bağcıyı sopalamaktan ziyade, üzüm yemeye çalışalım. Arap devrimci sürecinin ABD’nin “ılımlı İslam’ı” baş tacı etmek için giriştiği muazzam bir restorasyon olduğu argümanı zaten en baştan ziyadesiyle defoluydu; Mısır’daki darbe bu “tezin” dikişlerini lime lime etti. Ancak fırsat bu fırsat (Mısır ordusunun müsebbibi olduğu vahşete “fırsat” denebilirse elbet), solda siyasal İslam başlığıyla anılan akımlar üzerine mevcut kafa karışıklığına dair bir iki hususu (kısaca ve kabaca da olsa) vurgulayalım.
* En baştan başlayalım: malumun ilamı olacak ama tek bir “siyasal İslam”, “İslamcılık” yok. Mısır’da İslam’a referansla hareket eden akımların bolluğuna ve bunların siyasal tutumlarındaki farklılaşmalara bakmak yeterli. Lübnan Hizbullah’ına da Taliban’a da “İslamcı” etiketini yapıştırınca işin içinden çıkmış olmuyoruz. Birbirinden dünyalar kadar farklı siyasal yönelimleri, sınıfsal-sosyal karakterleri, farklı tarihsel birikimleri olan İslamcılıklar var. Kısacası tek ve homojen bir siyasal İslam yok.
* Bizim solda özellikle geçer akçe olan “siyasal İslamcı akımların her daim ABD emperyalizminin sevgili kulu olduğu” kanaati bir efsaneden ibaret. Mısır’da düne kadar ABD’den onay ve icazet almak için taklalar atan Müslüman Kardeşler ne kadar “İslamcı” ise Taliban, Mali’deki El Kaide bağlantılı güçler ya da Hizbullah da o kadar “İslamcı”. (Yeri gelmişken belirtmek gerek: ABD ya da AB karşısında alınan tutumların Şii-Sünni eksenine sıkıştırılması, yani emperyalizme karşı tutumun bir mezhep meselesi olarak tartışılmasının da solun işi olmayıp olsa olsa abesle iştigal olduğunu not etmek gerekiyor.) Aynı şekilde, özellikle İran solunun önemli bir bölümünün 1979’daki devrim sırasında yaptığı gibi, siyasal İslam’ı kafadan “ilerici-antiemperyalist” bir akım saymak da mümkün değil elbette. Siyasal İslamcı akımların emperyalizm karşısındaki çelişkili tutumu, tam da bu hareketin çelişkili sınıfsal muhtevasından kaynaklanıyor.
* İslamcı hareketler, sınıfsal-sosyal çelişki ve ihtilafları kültürel-dinsel terimlere tahvil eden sınıflararası-popülist siyasal oluşumlar. Yani İslamcı akımlar, alt sınıfları kimi (özcü kültürel terimlerle anlamlandırılan) demokratik ve sosyal talepler etrafında seferber edebildiği kadar hâkim sınıfın çeşitli bölümlerinin ifadesi hâline de gelebiliyorlar. Dolayısıyla siyasal İslam aynı anda hem “halkın afyonu” hem de “kalpsiz bir dünyanın kalbi” olma rolüne soyunabiliyor. Siyasal İslamcılık mevcut sosyal-siyasal düzene rıza devşirilmesinin adı olabildiği gibi, alttakilerin bir protesto hareketinin ifadesi de olabiliyor. Sermaye sınıfının İslamcılığıyla, mülksüzleşen küçük burjuvazinin İslamcılığı ya da plebyen katmanların İslamcılığı bazen birbirinden bambaşka şeyler anlamına gelebiliyor. Mısır’da Müslüman Kardeşler’i devrim sürecinin başından itibaren zorlayan, onun yalpalamasına neden olan şey de hareketin burjuvalaşmış önderliğiyle tabanının talep ve özlemleri arasında mevcut olan bu çelişki ve ihtilaf mesela.
* “İslamofaşizm” Avrupa aşırı sağının icat etmiş bulunduğu bir tabir. Ancak bizim solda da “Ortadoğu” solunda da siyasal İslam’ın bir tür “faşizm” olduğu kanaati bir hayli yaygın. Siyasal İslam’ın biraz önce ifade edilen “ikili” karakteri, yani onun hem hâkim sınıfın otoriter yönelimlerinin bir ifadesi hem de aynı zamanda bir protesto hareketi olabilmesini atlayan bu “faşizm” tanımlaması, solun elini kolunu bağlıyor. Eğer siyasal İslam bir faşizmse ona karşı en geniş ittifakın oluşturulması meşru kabul ediliyor. Bu durumda da mesela Mısır solunun yaptığı gibi “İslamofaşizm”e karşı eski rejim taraftarları, hatta orduyla, fiili, adı konmamış ve dolayımlı da olsa bir “ittifak” kurmak mümkün oluyor. Bu da ordunun Mursi iktidarını köşeye sıkıştıran o devasa halk hareketini kendisine yamamasına olanak veren bir hataydı.
* “İslamofaşizm” argümanının aynadaki liberal yansıması ise İslamcılığın seküler-otoriter rejimler karşısında “sivil toplumu” temsil ettiği ve bu anlamda da esas itibariyle “demokratik” bir hareket olduğu. Türkiye’de AKP hegemonyasının bu kurucu argümanını “büyük Ortadoğu” coğrafyasına teşmil etmek, bu coğrafyada yaşanan muazzam siyasal ve sosyal türbülansı, “Batıcı elit” ile “Müslüman millet” arasındaki çelişkiye indirgeyerek onu sınıfsızlaştırmak anlamına geliyor. Mısır’da yaşanan darbenin ardından artık bayatlamış olması gereken bu argümanın kısmen de olsa yeniden geçer akçe olacağını ve ne yazık ki solda dahi taraftar bulabileceğini varsaymak mümkün.
* Arap coğrafyasında yaşanan devrimci altüst oluşu sadece seküler-İslamcı ihtilafı prizmasından okumak solun sıkça düştüğü bir yanılgı. Bu aslında bu coğrafyada yaşanan sarsıcı gelişmelerin sınıfsal-sosyal mahiyetini bütünüyle es geçmek anlamını taşıyor. Arap ayaklanmaları bir boşlukta cereyan etmiyor. Hatırlatmak bile abes ama Mısır da Tunus da dünya kapitalist sistemine tam manasıyla entegre olmuş ülkeler ve bu ülkelerde (sıçrama ve gerilemeleriyle) yaşanan devrimci süreçler tam da bu sistemin krizleriyle doğrudan alakalı. Bu kalkışmaları dünyanın bütününde neoliberal otoriterizme karşı kendisini şu ya da bu yolla ifade eden itirazın bir parçası olduğunu es geçmek, buralardaki hadiseleri tam da dünyanın ana akım (insanın “burjuva” diyesi geliyor) basını gibi okumak anlamına geliyor.
Neticede siyasal İslam hususunda yaşadığımız kafa karışıklığı ifratla tefrit arasında sıkışmamıza neden oluyor. Akşam Ortadoğu’da “ılımlı İslam projesi” gerçekleştiriliyor diye yatıp sabah uyanınca “siyasal İslam’ın iflasını” ilân edebiliyoruz mesela. İşin garibi bunda bir tutarsızlık da görmememiz. Mısır’da ya da Tunus’ta yaşananların (tıpkı Yunanistan’da ya da İspanya’da yaşananlar gibi) bizim de hikâyemiz olduğu, retorik ve debdebeli bir laftan ibaret değilse eğer, biraz daha ciddi olmamızda yarar var.

Hiç yorum yok: