Yeryüzü Sofraları Ezilenlerin Sofrasıdır

Yeryüzü sofraları kadim bir gelenektir. Yeryüzü eşitliği, kardeşliği, ortak paylaşımı, bereketi, farklılıklar içinde dostça yaşamayı simgeler.
İlk topluluklardan itibaren insanlar yeryüzünü imar etme yoluna gitmişler, çeşitli yapılar ortaya koymuşlardır. Bu yapıları ortaya koyarken, yeryüzünün mülkünü elinde bulunduranlar, başka insanları kendi menfaatleri uğruna çalıştırmışlar ve onların emekleri üzerine sahiplik oluşturmuşlardır. Kur’an da yeryüzünü çıkarları için gasp eden egemenlerin nasıl helak olduklarına dair birçok anlatım vardır:
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı alt-üst etmişler (ekmişler, madenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de, onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Rum Suresi, 9)
Kur’an’da helak edilen kavimler anlatıldığında, bu yönetimlerin helak edilişleri çoğu zaman Allah’a iman edip-etmeme meselesinden kaynaklandığı düşünülür. Oysa yukarıdaki ayette ve daha birçok ayette belirtilmek istenen şey, yeryüzünde gücü elinde bulunduranların istedikleri gibi yeryüzünü imar etmeleri ve kendilerinden güçsüz olanları sömürmeleridir. Bundan dolayı birçok kavim helak edilmiş, yani devrimsel mücadele ile ters yüz edilmiştir.
Devrimci mücadele olduğunun göstergeleri de Kur’an’daki anlatımlarda açığa çıkmaktadır. Bunun için demir örneği verilebilir:
William McNeil “Dünya Tarihi” adlı yapıtında İ.Ö. 1200 yıllarından itibaren demirin etkilerinden bahsederken şöyle der: “Demir araçlar ve demir silâhlar, zenginle yoksul arasındaki farkın belirginliğini azaltarak savaşı ve toplumu demokratikleştirdi. ( sayfa 104)
Çünkü demirden önce tunç metalurjisi bilgisi vardı ve tunç o dönemlerde az bulunduğundan sadece egemenlerin bilgisi dâhilindeydi. Bundan ötürü istedikleri gibi savaş arabaları yaparak geniş kesimler üzerinde kolaylıkla otorite kurup, sömürebiliyorlardı. Demirin keşfi ile birlikte, toprağa bağımlı köylüler de demirden istifade ederek savaşabilecek araçları oluşturmaya ve böylece eşitlikçi toplumun yolunu açmaya başlamışlardır. Kur’an demir hakkında şöyle der: “Muhakkak Biz, elçilerimizi, açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için, beraberlerinde kitap ve ölçüyü indirdik. Biz, demiri de indirdik ki, onda şiddetli güç ve insanlar için menfaatler vardır. Bu, Allah’ın, dinine ve elçilerine gaybi olarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Muhakkak Allah, Kavi’dir (kuvvetlidir), Aziz’dir (üstün-şereflidir).” (Hadid 25)
McNeil’in bahsettiği eşitlikçi toplumla Kur’an’ın demir ile adalet arasında kurduğu ilişki paralellik arz etmektedir. Kur’an, Hz. Davut peygambere demir ilmini öğrettiğinden dem vurur. Hz. Davut’la birlikte Hz. Süleyman da ezilenlerin iktidarını temsil eden peygamberler olarak tarihteki yerlerini almışlardır.
Ezilenlerin devrimci mücadelesi bütün peygamberlerde karşılığını bulmuştur. Yeryüzü sofralarının belki de en önemli taşıyıcısı Hz. İbrahim’dir. Kur’an’da hanif olarak belirtilen Hz. İbrahim, Babil imparatorluğu döneminde, Babil kulesine karşı Kabe’yi oğlu İsmail’le inşa etmiştir. Babil kulesi dönemin krallığının güç, servet ve kültürünü temsil ediyordu. Halkın emekleri, halktan izole edilmiş bir kule içerisinde heba ediliyordu.
Bunun üzerine Hz. İbrahim, Kabe’yi yatay bir şekilde inşa etti. Kabe’de yatay mimarisi ile tevazuu, dört tarafının da açık olması sebebiyle sınıfsız ve sınırsız bir dünya tasavvurunu-şeffaflığı, çevresinde tavaf edilmesiyle hiyerarşiyi değil, eşit toplum yapısını temsil ediyordu.
Bir yanda egemenleri temsil eden Babil kulesi diğer yanda ezilenlerin medeniyet tasavvurunu yansıtan Kabe…
Yeryüzü Sofrası Çoğulcudur
Hz.İbrahim Kabe’nin bu ezilenlerden yana temsiliyetini hem mücadelesinde hem de bireysel hayatında taşımıştır. Hz. İbrahim, halk dilinde de sofra kültürü ile anılır. Babil kulesinin haramzade sofrasına karşı, yeryüzüne serdiği ve herkesin davet edildiği Halil İbrahim sofrası halkların eşitliğini temsil etmektedir. Anlatılarda çokça geçen, Allah’a inanmayanların da sofrada yerini aldıkları bilinir. Sofra bu yönüyle de çoğulcudur.
Bir barış yurdu temsiliyeti olan yeryüzü sofrası ramazanla birlikte Taksim’de de kuruldu. Kapitalist sistemi resmeden AVM’lere, 5 yıldızlı otellere tepki olarak yeryüzü sofraları İstiklal Caddesi’ne taşınmış oldu. Babil kulesinden bu yana egemenlerin anlayışında bir değişiklik yok. Oysa ki “O, (arzı yarattıktan sonra) üzerine (kuleler gibi) sarsılmaz dağlar yerleştirdi, ona (sayısız) nimetler bağışladı ve oradaki geçim araçlarını onları arayanlar arasında eşit şekilde paylaştırdı; (ve bütün bunları) dört evrede (yarattı).” (Fussulet 10)
Allah mülkün sahibi olarak, yeryüzünün nasıl konumlanması gerektiğini de gösteriyor. “ihtiyacı oranında –eşitçe”… Bir Müslüman’ın yapması gereken şey, yeryüzünü Allah’ın muradına uygun bir düzen içerisinde işlemesi için mücadele etmektir. Bu yeryüzünün işgali bazen kendini Müslüman olarak tanımlayan kapitalist egemenler eliyle de olabilir. Bize düşen zulüm ve sömürü kimden gelirse gelsin karşı koymaktır. Bu karşı koyuşta farklı inanıştan, görüşten insanlarla birliktelik aynı haksızlığa karşı farklı yerlerden taşıdığımız bakış açılarının buluşmasıdır.
Bu buluşma; egemenlerin kamplaştırıcı siyasetlerinden ötürü bir araya gelemeyen insanların birbirlerini tanımalarına vesile olmuş ve yeni bir toplum modelinin oluşmasına da öncülük etmiştir. 3 haftalık Gezi Parkı sürecinde yaşananlar zaten yeryüzü sofrasının bir diğer hâlidir. Paranın geçmediği, kimsenin statüsünün para etmediği bir ortam Kur’an’ın cennet tasavvuruna da çok yakındır. Ramazanın ilk günü de bu kardeşlik ortamını yad etmek ve bir kez daha bütünleşmek için Antikapitalist Müslümanlar olarak yeryüzü sofraları fikrini ortaya attık. Bu fikir çok kısa sürede halkların nazarında karşılık buldu ve yeryüzü sofrası kolektif bir çabanın ürünü olarak upuzun bir sofra hâline geldi.
Bu sofra oruç tutanı-tutmayanı, inananı-inanmayanı, kadını-erkeği, başörtülüsü- açığı, bütün dillerden, mezheplerden halkları içinde barındırarak, dayanışma, paylaşım ve eşitlik için binlerce insanın bir araya gelebileceğini egemenlere göstermiştir. Bunu egemenler fark etmiş olacaklar ki, İstiklal’in bitiminde TOMA’yı sofranın önüne çekerek, Gezi Parkı’na kadar uzanacak olan bir yeryüzü sofrasının da önüne geçmeye çalışmışlardır.
İktidarların din anlayışı ile ezilenlerin din anlayışı farklıdır. Bir yandan sponsorlarla kurulan belediye çadırı, diğer yandan halkın kendi rızkını paylaştığı yeryüzü sofrası ve diğer taraftan lüks otel iftarları… Böylelikle Türkiye’deki inanç gruplarına ve bütün halklara ezen-ezilen çelişkisinin fotoğrafını bir kez de kadim değerlerimiz çekmiş oluyor.
Din, bilim, sanat, demokrasi, insan hakları… değer olarak gördüğümüz her ne varsa; gücü ve serveti elinde bulunduranların tekelinde sömürü, çıkar ve zulme, mülkün ve otoritenin Allah’a ait olduğunu yani Fussilet 10. ayete göre düşünen ve hareket eden ezilenlerin mücadelesinde ise eşitliğe, özgürlüğe ve kardeşliğe dönüşür.
Sedat Doğan

Hiç yorum yok: