Örgüt, Örgütlülük, Forumlar ve Demokrasi Üzerine Bazı Notlar

1.
Bir vesileyle aynı masada sohbetine tanık olduğum bir ortadoğulu gazeteci, gayet güzel ingilizcesi ve kırık türkçesiyle, amerikalı dizi yapımcılarının türk dizilerinin uluslararası alandaki muazzam başarısı karşısında şaşkınlığa düştüklerini ve bunun nedenlerini anlamak için “psikolog”lardan oluşan bir ekip kurup bu dizileri incelemeye aldıklarını anlatıyordu. Güleryüzü ile şöyle söylemeyi ihmal etmedi: “Typical american!” (Tipik amerikalı tavrı!”) Bayağı ve betimleyici amerikan sosyolojisi / psikolojisi buydu işte! Bu dizilerdeki “malzemelerin” bir dökümünü yapacak ve mümkünse bu buluntu malzemelerin kopyalarını bir araya getiren işler kotarmaya çalışacaklardı. Akademinin iktidarın kapısının önüne çöreklenmiş kesimleri ve onların başka sektörlerdeki takipçileri günlerdir benzer bir hava tutturdu.[1] Otpor ve Gene Sharp’ın isimlerini ağızlarından düşürmeden çiğnedikleri sakız şu: Meğer direnişçilerin eylem repertuarı bu kişi ve kurumların yayınladıkları çarşaf çarşaf listelerden seçmeymiş! Bu, şekk ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrudur. Zira 2013 Haziran Direnişi zaman ve mekândan münezzeh olmadığı için, kendi öncüllerinden devşirmekte ve öğrenmekte oldukça esnek davranmıştır. Böyle direnişlerin betimleyici kitaplarının bir yerlerde yazılmış olması, bu eylem biçimlerinin bu kişi ve kurumlar tarafından uydurulduğunu ve salık verildiğini değil, olagelmiş eylem biçimlerinin bir envanterini hazırlamayı sosyoloji / psikoloji sanan bir anglo-sakson akademik pratiğin varlığını işaret eder. Amerikan okullarında yüksek eğitimlerini tamamlamış iktidar kadroları, direnişe hangi gözlüklerle bakacaklarını “çok iyi bildiklerinden”, orada betimleyici amerikan sosyolojisinin ürünlerini görmek istemeleri çok doğaldır.
2.
Devletin Çarşı’dan bir örgüt çıkarması yerindedir. Çarşı bir örgütlülüktür. Eğer bir an için yeterince esnek düşünmeye razı olursak, sözgelimi, Ankara’da yerleşik Solfasol gazetesi de bir örgütlülüktür. Aylık yerel Solfasol gazetesi ilk sayısını çıkardığı Mayıs 2011’den en son sayısını çıkardığı Mayıs 2013 tarihine kadar, yani 25 sayı boyunca, ön sayfa sağ üst köşede Cemal Süreya’nın meşhur 555K şiirinin “Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya / Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya / Anamız çay demliyor ya güzel günlere / Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa / Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız / Bu, böyle gidecek demek değil bu işler / Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz / Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını / İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz” dizeleri ile yayınlanmıştır. Haziran 2013’te çıkarılan 26’ıncı sayı da sağ üst köşede aynı dizeleri bulunduruyor. Bununla beraber, aynı dizeler, biraz daha büyük bir font ile yine ön sayfaya taşınmış. Bu kapak mizanpajı, bir grafik tasarım dersinden sınıfta kalmaktan daha fazlasını hak ediyor: eleştirilmeyi!
Artık “alçak sesle konuşup, sessizce birleşip, sessizce dağılmadığımıza” göre, Solfasol bizi yine “alçak sesle konuşup, sessizce birleşip, sessizce dağılmaya” çağırıyor olamaz. Solfasol’un 26’ıncı sayısının bu kapağı, bu direnişe Solfasol’un yaptığı naçizane katkının altını çizmek istiyor olabilir ancak. “Eğer,” diyor sanki, “biz 25 sayı boyunca [zaten halkın malı olan] bu dizeleri sağ üst köşemize taşımasaydık, belki de bu direniş mümkün olmazdı...” Kendine referans ve hatta reverans peşinde bir tutum.
Aylık Solfasol gazetesinin değerli emektarlarının dünyayı değiştirmek istediklerinden ve iyi niyetlerinden bir şüphemiz yok. Gayr-i ihtiyâri ve belki de bilinçsiz olanın dile gelmesi, üzerinde durmak istediğimiz.
Nitekim dünyayı değiştirmek için yerel farkındalıklar yaratmak isteyen bir gazete, “anlı şanlı” bir tarihe sahip, binlerce üyesi bulunan, deneyiminden emin olduğunu her fırsatta ortaya koyan bir partiye göre, tabii ki, günahsızdır. Zira, zaten boyun eğmediğini günlerce ortaya koymuş bir halka, “Boyun Eğme” sloganları ile seslenmek, olsa olsa eski bir seçim kampanyası olan bu sloganın parti ile bağına ve dolayısı ile partinin kendisine vurgu yapmaktan başka bir amaç taşımasa gerektir.
Bu durum, en iyimser ihtimalle, yeni bir duruma yeni bir cevap üretememenin tezahürüdür.
3.
Yenilikçilik, tasfiyeciliğin bir türü olduğu sürece bir hastalık olarak telakki edilebilir. Yine de, sanırım, kimse 31 Mayıs sonrasının “yeni bir şey” olduğunu kabulden çekinmeyecektir. Vaziyetin yeni olduğunu kabul edip, vaziyete eski araç ve alışkanlıklarla yaklaşmak neyi ifade ediyor? Bunun kendisini en açık gösterdiği yer, sloganlarımızın yavaş yavaş 31 Mayıs öncesine çekilmesi ise de, var olan hareketliliğin önünde ortaya çıkan engellerin en somutu eski “örgüt ve örgütlenme” pratiklerine ricat etmemizdir. Şunu kabul etmemiz gerekmektedir: Türkiye solunun 31 Mayıs öncesi örgütlenme pratiği, biçimci bir dışavurumun arkasına gizlenmiş “örgütsüzlüğün örgütlenmesi”dir.
4.
Ayağına, emeğine ve yüreğine sağlık ama 28 Mayıs’ta düşmana karşı bizi bir araya getiren üç, beş ağaç idi, Sırrı Süreyya Önder değil. 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan sabah Kadıköy halkının Taksim’e yürüyüşünün gerçekleşmesini sağlayıp bize bir kez daha düşmanı işaret eden, tweetlerine, emeklerine ve yüreklerine sağlık ama ötekinin ve berikinin yaptığı çağrı değil, ama taş ve gazla ifadesini bulmuş bir şiddetti, yani taşın kendisi idi. Ağzına, emeğine ve yüreğine sağlık ama 6 Temmuz günü düşmana karşı bizi örgütleyen, polisin dağıttığı kitleyi saksafonundan marşlar ve direniş türküleri çalan o güzel insan değildi[2], bizatihi saksafonun kendisiydi. Bizi düşmana karşı kim örgütlüyorsa, kim bir araya getiriyorsa önderimiz odur!
Böyle bir yaklaşım, örgüt kuramlarını betimleyici amerikan sosyolojisinin bakış açısı ile hatmetmişlere ters gelecektir. Umalım ki, ters gelsin! Kendilerine kurdukları mahfillerde, “ikna odaları” kurarak “insanların kanaatlerini programlamayı” örgütlenmek zannetmenin miadı 31 Mayıs itibariyle dolmuştur.
5.
Betimleyici amerikan sosyolojisinin akademideki ajanları forumlara bakınca “yerinden yönetim ve demokrasi” görüyor. Forumlar, zihinleri acunılıcalılarla, tahaakyollarla, ümitzilelilerle, “disiplin kurulu toplantıları ve arşivlerde sicil belgeleri damgalamakla” iğdiş edilmiş ve umutları tutsak alınmış halkımızı düşüncelerini “özgürce” ifade etmeye çağırıyor. Bu 40 günün herkesi ve her şeyi değiştirdiği açıktır ama halkımızdan siyasî bir programa ya da stratejik bir bakış açısına sahip özneler ortaya çıkarmak için henüz erken olduğu da açıktır.
Burada eksiklik sol yanımızdadır, yani kendi özümüzdedir! Mesele bir iş yapmak veya bir iş örgütlemek değilse, forumların “kanaat mühendisliği”ne döneceği ortadadır. Zira bu forumların alacağı istikamet ilk elden belli olmuştur. “Her türlü cinsiyetçi, türcü, ötekileştirici söylemden uzak durulmasına” dair yapılan uyarılar böyle bir “kanaat yapılandırması”nın daha ilk günden başladığını ortaya koymaktadır. Yani halkımız “bazı şeyler hariç her şeyi”, hem de “demokratik” olarak ifade etmekte “özgürdür.”
Peşinen “demokrasi düşmanlığı” ya da “halka güvenmeme / halkı küçümseme” eleştirileri yöneltecekleri uyarmak gerekmektedir. Haziran Direnişi’nin kendisi, eğer vardı ise bile, halka güvenmemenin önündeki bütün setleri yerle yeksan etmiştir. Birincisiyle ilgili olarak da, biz demokrasiyi “her türlü fikrin serbestçe tartışıldığı (malların serbestçe dolaşımı akla geliyor)” bir liberal cennet olarak hayal etseydik, meclis denen kârhaneyle bir derdimiz olmazdı.
Yanlış anlaşılmasın, böyle bir “liberal demokratlığı”, eksik bir demokratik tutum olarak görmüyoruz, zira hiç demokratik bulmuyoruz! Bir kişi çıkıp çeşitli konulardaki “kanaatlerini” herkesle paylaşacak, sonra da bir diğeri gelip onun kanaatlerindeki eksiklikleri / yanlışlıkları düzeltiverecek. Bu solculuk pratiğini açıkça yadsıyoruz!
6.
Hâlbuki bir demokrasiye o kadar inanıyoruz ki, “neredeyse demokratlıktan aklımızı oynatıcaz!”[3] Ama bizim inandığımız demokrasi, tam da ilgili dipnotta refere edilen videodaki gibi, eylemde / pratikte demokrasi. Düşmana karşı seferber edilebilecek imkânların ortaya konmasında, kendi saflarımızın düzen ve dirliğini tahkim etmede bize kılavuzluk edecek bir demokrasi. Bir halk çocuğunun o sıralarda çok meşhur bir eyleme gönderme yaparken kullandığı “duranadam” lafzını, “duraninsan” diye düzeltmeye yeltenecek bir çokbilmişler demokrasisi değil, barikat kurmayı, taş atmayı, gaz yemeyi, baret edinmeyi, kaçmayı, durmayı, karşı koymayı, mücadele etmeyi, kısaca seferber olmayı mümkün kılan bir demokrasi. “Biz kadınlar bu süreçte cinsiyetçi söylemlerden çok sıkıldık, kullanmayın böyle laflar” diyen buyurgan bir demokrasi değil, “biz kadınlar, küfür atölyeleri düzenliyoruz, çok yakında ağzınızdan söküp alacağız o aşağılık ataerkil küfürleri” diyen yoldaşlaşmış bir demokrasi. Önderini sokak, kardeşlik ve yoldaşlaşma bilen, önderini üç-beş ağaç, taş ve saksafon bilen bir demokrasi.
7.
Haziran Direnişi’nin geri çekilişi, doğurduğu forum pratiği üzerinden, örgüt ve örgütlülük hakkındaki eski “sol” ezberlere, demokrasi hakkında eski “liberal” ezberlere ricat etmeyi getirdi. Bunun en açık örneği, kendisini büyük ve müstakbel bir komünist partinin / devrimin neferi olarak görmek yerine, eleştiriye kapalı, dedikoducu, hizipçi, köşe kapmacı dar grupçuluk pratiklerine savrulmak, bu şekilde savunmaya geçmektir. Aksi olsaydı, yapılan eleştirilerin yazıya dökülerek kayıt altına alınması devrimci birikimi ifade eden bir tutum olarak benimsenir, eleştiriler kişiselleştirilmezdi.
8.
Nihayetinde “Boyun Eğme” sloganı, yukarıda bahsedilene ek olarak bir başka noktaya daha işaret etmektedir: “Biz yaptık (başardık), biz yapacağız (başaracağız)”. Eski örgütlenme pratiklerine ricat etmenin, o pratiklerin altını tekrar tekrar çizmenin bundan bir farkı yoktur. “Haziran Direnişi’nde Türkiye solunun mücadele birikimlerinin payı yoktur” demek mümkün değildir elbette, ama bu ayaklanma Türkiye solunun verili mücadele pratiklerinin bir sonucudur demek de, sanırım, “aç tavuğun kendini ambarda sanmasına” benzetilebilir.
Mustafa Karakalem
Notlar
1. “Hangimizin Y Kuşağı”, Medaim Yanık.
3. Referans için bkz.: 140 Vuruşta Gezi Direnişi

Hiç yorum yok: