İslam, Sekülerizm ve Siyaset Üzerine Bazı Notlar

1.
Rabıta kuramadığı tartışmayı yok saymak komünist bir pratik olamaz. Hâlbuki tartışma 1400 yıldır ortadadır ve her şeye rağmen sürmektedir. Bütün bir islam felsefesi tarihi, temel izleklerini Kuran’ın anlam katmanları (zahirîden batınîye) ve bunları anlayıp yorumlamaya kimin ehil olduğu üzerine başlamış ve islamın belirleyici ayrımında (sünnî - şii) ifadesini bularak devam etmiştir. İşte bu nedenledir ki Henri Corbin, muazzam çalışması İslam Felsefesi Tarihi’nde felsefî düşüncenin kaynağı olarak Kuran’ın tevilini gösterir. İslam içi felsefî tartışmalar, bu meseleleri odak edinirken, Elen filozoflarının metinlerini kendi tartışmalarına içselleştirerek (yani sadece taşıyıcılığını yapmayarak), yedinci yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar devasa bir islam felsefesi literatürü yaratmışlardır. Bu felsefî gelenek İran coğrafyasında sonraki yüzyıllarda canlı kalsa da, bu tarihten itibaren özellikle Anadolu coğrafyasında ama genel olarak geriye kalan islam coğrafyasında genel bir felsefî tartışmasızlık hâkim olmuş görünmektedir. Yine de, tasavvufî silsileler içerisinde ve arasında böyle meselelerin tartışıldığı çeşitli ocaklar her dönemde baş göstermiştir. Bir başka deyişle, islam felsefesinin temel meselesi vahyin nasıl yorumlanacağı etrafında gelişmiştir. Zira bu tartışmanın ana hatlarını dahî birkaç satıra sığdırmak mümkün değildir. Böyle bir tartışma tarihsel bir veri olduğu için yok sayılamaz. Peki böyle bir veri olmasaydı, yok sayılabilir miydi? Ya da, bu tartışmalara kulaklarımızı / gözlerimizi kapatmak, islamın (ya da herhangi bir dinin) donmuş bir “değerler silsilesi” olarak görülmesini mazur gösterir mi?
2.
Yorumbilim (hermeneutics), göstergebilim, yapısökümcülük vs. batıdan gelince öpüp başlarına koyuyorlar. Konu Kuran’ın tefsir / tevil / tefhim’ine gelince, basit “p ise q” önermelerine sığınıveriyorlar. 1400 yıllık bir felsefî geleneğin temel nesnesi olan Kuran’ı, “bir iki karıştırır, anlarız” deyiveriyorlar. Marx’ın bir sözü için sayfalarca yorum yazıp tarihsel ayrımlar yapmayı kendilerine hak görenler, bir “metin” olarak Kuran tartışmalarını, “biraz okudukları her şeyi anlayacakları” vehmiyle bir hiçe indirgiyorlar. Modern siyaset kuramlarının temel problematiklerini ezbere bilenler, Kuran yorumlarının da böyle problematikler üzerinden tartışıldığını / tartışılabileceğini görmezden geliyorlar. 1400 yıldır anlam katmanları üzerine tartışma yürütülen bir metni, lafzına yani zahirî anlamına hapsedip dondurmak istiyorlar. Böyle olunca basit şemalarla “mülk Allah’ınsa, bunca mülkü kim yönetecek” seviyesinde çözümlemelere girişiyorlar.[1] Üstelik bir birikimle dalga geçiyorlar. “Komünizmde karılarımız ortak mı olacak?” şeklindeki tarihin her döneminde bütün ortaklaşacı fikirlere saldırmak için egemenler tarafından ortaya atılmış[2] pespaye propagandayla aynı düzeyde bir tartışma yürütüyorlar.
3.
“Yüzde 90’ı / 95’i / 99’u müslüman olan bir ülke” laflarına karnımız tok! Bunu bize, kimsenin hatırlatmasına da ihtiyaç duymuyoruz. Zira bu topraklarda üzerinden tartışılacak yazılı bir kanon olmadığı savlanabilir. Zira böyle bir kanon olmadığından, “Kuran da bu kanona dâhil değildir” denebilir. Halkımız Kuran’ı okumuyor ve tartışmıyor denebilir. “Kuran temel referanslarımızdan değildir” önermesi yapılabilir. Ama tartışmayı donuk bir ortodoks islam vurgusuna sıkıştırmak isteyenler, bu topraklarda hayli kabarık sözel ve yazılı geleneği ile yaygın bir “halk islamı” olduğunu görmek istemeyenlerdir. Alevi – Bektaşî geleneği ile mektepleşmemiş bir sünnî ananeciliğin ister kitabî olsun ister şifahî olsun, bir inanç ve değerler evreni içinde tartışmalar üretip bu tartışmalara çözümler aradığını görmek istemiyorlar. Diyanetin devletlû islam anlayışına öncelikle kendileri teslim olmuşlar! Bu toprakların tasavvufî, mezhebî ve itikadî birikimini, diyanetin devletlû ezberlerine köle etmeye herkesten çok onlar hevesli! Kuran’ı ve peygamberi tartışan risale, tefsir, tevil, şerh, gazavatname, menakıbname, buyruk, cönk, divan gibi metinlerin birikimini diyanetin “islam ilmihali”ne kurban ediyorlar! Ama görmezden gelmekle sadece ve sadece “ortodoksi”nin, yani diyanetin devletlû sünni islamının reklâmını yapıyorlar. Herkes Kuran yorumlamaya kalkarsa, “toplumda düzen değil kaos olacağını” (Yıldızoğlu) belirtip, bizim de bu diyanet islamına kul köle olmamızı salık veriyorlar. Bunu yaparak en başta alevi – bektaşi birikime haksızlık ediyorlar. Bir yandan alevi – bektaşiliği islam-dışılaştırma niyetindeler, bir yandan da diyanetin devletlû sünniliğine payanda oluyorlar.
4.
Bu “dinî / uhrevî” konuların “müslüman cemaatin içinde konuşulması” gerektiğini söylüyorlar (Yıldızoğlu). Ama diyanetin islamına râm oldukları için, aslında bir şeylerin tartışılmasına tahammüleri de yok. Zaten bütün tartışmalara kapılarını kapamışlar, dini diyanetten önce onlar dondurmuşlar. Elen felsefesine gelince, “insanlığın, değişmez değerleri yoktur, sürekli değişen değerleri ifade etmek üzere zaman içinde insanın dünya ile ilişkisi, toplumsal pratiği içinde ortaya çıkmış ortak kategoriler vardır,” (Yıldızoğlu) diye yazanlar, dine gelince nedense bu alandaki meselelerin “toplumsal pratik” içinde çözümlendiğini / çözümlenebileceğini görmek istemiyorlar.
Üstelik Eliaçık “kendi mahallesinde” ‘ötsün’ diyorlar.[3] ‘Eliaçık’ın sofralarına’ solcuların doluştuğunu ima ediyorlar. “Bizim mahalleye bulaşmasın” demek istiyorlar. Herhalde, toplumu “dinin karanlığı” içinde yaşayanlar ve “aydınlanmışlar” olarak iki mahalleye ayırmayı da“ileri bilimsellik” sayıyorlar. Taksim’de, Tuzluçayır’da, Sultangazi’de ve Armutlu’da kurulan sofraları, birer barikat ya da mevzi olarak değil, kendi pazar paylarına müdahale olarak görüyorlar!
5.
“Toplumsal pratik” sekülerdir. Aslında bu yeterli değildir. “Seküler” olma, toplumsal pratiğin sıfatı değil, bizatihi kendisidir! Bu anlamıyla, dinî yargı ve değerleri toplumsal birer kategori olarak siyasetin sınırsız alanına açmak, uhrevi olanı siyasetin hizmetine koşmak (yani dini siyasete alet etmek) değil, dünyevî olanı geçmiş – gelecek diyalektiğinde bugüne sıkıştırarak, siyaseti toplumun geniş kesimlerine açmak demektir. Bunun yaratacağı imkânlar siyaset içi, seküler ve sınırsızdır.
6.
Eğer verili koşullarda böyle bir tartışmanın zerresi olmasaydı, sırf bu mevzular dinî terimler ve yaklaşımlarla ile tartışılacak diye, dini soframıza davet etmeyebilirdik. Zaten bunun böyle olduğuna bizi inandırmak için bastıra bastıra söylüyorlar: “Haziran ayaklanmasının merkezinde duran ideolojik unsur toplumsal yaşamın dinî kurallarla düzenlenmesine karşıtlık ve laiklik savunusuydu” (Belek). Seküler, aydınlanmacı, modernist birikimlerimizin böyle dinî tartışmaları arkaikleştirdiğini ima ediyorlar. Bu tartışmaların kendisinin, bu dünyaya içkin toplumsal pratiklerle alakalı olduğu ölçüde seküler; etkileşime ve kent içi belirlenimlere açık olmasıyla modernist; insanların bu dünyada nasıl yönetmek / yönetilmek istediklerini belirledikleri, yani kaderlerini kendi ellerine almak istemeleriyle aydınlanmacı olmasını nereye koyacağız?
7.
Antikapitalist müslümanları, yüzyıllarca devlet eliyle bastırılmış toplumsal ve toplumiçi bir gerilimin uç vermiş bir ifadesi olarak görmüyorlar. Bunun, dinî söylemi, bu söylemi zor aygıtları ile tekelinde tutan devletten özgürleştirdiğini hesaba katmıyorlar. Temel tartışmanın soyut teolojik bir “islamın özü” tartışması olmadığını, bunun o özün içini toplumsal mücadelelerle doldurma meselesi olduğunu saklıyorlar; bunun bir “toplumdaki genel dinselleşme eğiliminin uzantısı” sayılması gerektiğine vehmine kapılmakta, “sokak iftarı sakinleri, ‘madem bana dindarlık taslıyorsun, o hâlde ben senden daha bile dindar olurum, şaşırır kalırsın’ ihtirasının şevkiyle” gerçekleştiğini ve bütün bunların “Allah’ın AK Parti’yi vesile kılarak yaratmış olduğu hikmetler” olduğunu söyleyen Nihal Bengisu Karaca[4] ile aynı yolun yolcusu oluyorlar.
8.
Saldırmaya başladılar! Dört bir yandan kendi varoluşlarını ve raison d’être’lerini ortadan kaldırmasından korktukları “yeryüzü sofraları”na ve Anti-kapitalist Müslüman’lara saldırmaya başladılar. Sessiz kalamadıkları gibi düşman kamplarına geçtiler. “Sakın esas amaç şöyle şöyle olmasın?”lı cümleler kurmaya başladılar. Nesnel ajanlık yaptıkları için, herkesi ve her şeyi böyle görmek zorundalar. Devletin diliyle konuştukları için, herkesin ve her şeyin bu dille konuştuğunu duyuyorlar.
9.
Saldıranların düsturları, rabıta kuramadıkları tartışmayı yoksaymak; inşa hâlindeki bir söylemi dondurup imkânlarını ortadan kaldırmak; kalpleri ve zihinleri 31 Mayıs süreci ile yoldaşlaşmaya hazır kitleleri dıştalamak. Şimdilik, bunu bir şüphecilik kisvesi altında icra etmekteler. Saldıranların yoldaşları İhsan Eliaçık’a sabah akşam kara çalma peşinde olan AKP’nin medya içindeki temsilcileri, sahte demokratlığı su yüzüne çıkmış nihalbengisukaraca’lar, mustafaakyol’lar.
Mustafa Karakalem
Dipnotlar
[1] “Somut durumda, yani yönetme işi başa düştüğünde, mülkiyet Allah adına, kime, hangi kuruma verilecektir? Yoksa İslamcı yönetimde bu türden bir somutluğu kafaya takmak fani mi görülecektir?” (İlker Belek, Antikapitalist Müslümanlar ve “Gezi Ruhu”, 18 Temmuz 2013.)
“Allah’ın olan bu mülk dünyada nasıl hangi temelde dağıtılacak ve yönetilecek? Allah birileriyle doğrudan konuşarak talimat vermediğine göre […]” (Ergin Yıldızoğlu, Zor Dönemin, Tatsız Bir Konusu, 19 Temmuz 2013.)
[2] Mazdekler, Karmatiler, Batınîler, ve Babek İsyanı ile ilgili onlarca karalayıcı önermeden sadece biri için bkz.: “Malın ve kadının ortak sayılması, Mazdek dininin taraftarlarının artmasına sebep oldu.” (Nizamülmülk, Siyasetname, 217).
“Ama siz komünistler, kadınların ortaklaşalığını getirmek istiyorsunuz, diye bağırıyor tüm burjuvazi bir ağızdan.” (Komünist Manifesto, 1848)
[3] İsmail Güney Yılmaz, Katafalktaki Nafile Namaz: Siyasal İslam.
[4] “İşte bunlar hep Allah’ın hikmetleri...”, HaberTurk, 12 Temmuz 2013.

3 yorum:

İsmail Güney Yılmaz dedi ki...

yazıyı kaleme alan kardeşimiz iyi, güzel yazmış da meselenin bize değen yeri için bir şey söyleyelim. "İslamcılıktan kelam edilip de 'antikapitalist Müslümanlar'dan söz edilmez mi diye soranlar olacaktır. O mevzuda şöyle düşünüyorum; Eliaçık hoca ve taifesi komünistlerin içinde uğraşıp, durup bol bol medyaya reklam olmaktansa, gidip 'kendi mahallesinde' düşüncelerini Müslüman halka ve politik Müslümanlara yaymaya çalışırsa daha hayırlı bir işe vesile olacaktır. Tamam, elbette ki beraber de yürüyeceğiz, iftarlarınızı destekleyeceğiz, dine adalet eksenli bakışınıza olumlu bakacağız ve tabii ki bize de 'hidayet kapısı'nı açmak için tebliğde de bulunacaksın hocam da, ama ne olur daha çok 'o tarafa', 'o tarafa'! Zaten Has Parti oldu bittiye getirilip, kapatıldıktan sonra ne kaldı ki 'orada'?"... şeklinde kurduğumuz cümleden yazar gerçekten söylediği şekilde bizim "komünist emlakçılığımızı" mı çıkarmış? el insaf be muhterem! ben o dipnotta antikapitalist ya da kendilerini devrimci müslümanlar diye tanımlayan insanlarla komünistler hiç bir araya gelmesinler mi diyorum yoksa daha çok farz-ı misal Fatih'te çalışmaları gerektiğini mi öneriyorum... Yorumun neresinden bulup, çıkardın bizim etki alanımızda tehdit telaşını? biz bütün anti kapitalist, anti faşist ve anti emperyalistlerin aynı cephede birleşip, dirileşerek müşterek ihtilalimizin bir parçası olması gerektiğini savunduk, içimiz rahat bunu önceki pek çok yazımızla da açıkça dillendirdik... fakat Eliaçık'ın daha Müslüman cenahta faaliyet göstermesi gerektiği düşüncemiz, bizim demek "parselci" gözükmemize sebep olabilmiş. üzücü.selametle... yorum bu şekilde olmalıydı, karışmış, düzeltebilirseniz sevinirim.

iştiraki dedi ki...

Sevgili İsmail Güney Yılmaz,

Yazıyı muhatap kabul edip cevap yazma zahmetine girmeniz sevindirici.

Öncelikle "anti kapitalist, anti faşist ve anti emperyalistlerin aynı cephede birleşip, dirileşerek" mücadele etmesi temennisini sizinle sonuna kadar paylaşıyorum. Yazıda vurgulamaya çalıştığım noktaların başında bu husus gelmektedir ve zira kendi muhtemel "seçmen"lerine kapanmış siyasi hareketlerin, hedef gözettikleri "seçmen"lere göre siyaset belirledikleri ve dolayısı ile böyle bir "cephe"yi oluşturma imkanlarını kaçırdıklarını vurgulamak istedim. Buradaki kayıkçı dövüşünün sebebinin böyle bir cepheye gerçekten ihtiyaç duymamaları olmalı ve bu konuda da sonuna kadar uyarılmalılar.

Bu konuda sizin böyle düşünmediğiniz yorumunuzda da belirttiğiniz gibi aşikar. Ama "kendi mahallesi" gibi özenle seçilip vurgulanmış ifadeler ve Has Parti'den sonra "o alanda" kimsenin kalmadığı gibi yorumlar, belki de beni, sizin yazının içeriğini üslubuyla beraber değerlendirmeye itmiştir. Zira böyle bir cephenin ihtiyacını duymayanların, antikapitalist müslümanlar ile, sözgelimi aleviler arasında gelişen diyaloğu, kendi "pazar pay"larına bir tehlike olarak gördükleri açıktır. Yine diğer taraftan, antikapitalist müslümanların, sözgelimi solcularla kurdukları ilişkileri de böyle telakki etmekteler. Benim yazımın temel hedefi aslında yıldızoğlu ve belek'te cisimleşmiş olandır. Burada sizin payınıza hakkettiğinizden fazlası düşmüş ise, bu konuda ancak özür dilenmelidir. Böyle bir cephenin ihtiyacını yakıcı biçimde hisseden bir kardeşiniz olarak, dostlukla ve yoldaşlıkla baki selamlar,

Mustafa Karakalem

İsmail Güney Yılmaz dedi ki...

eksik anlatma ve yanlış anlama arasında bir şeyler oldu diyelim... niyetlerimizden şüphemize olmasın da.