Seyda Molla Süleyman Kurşun

MAZLUMDER, “İslam ve İnsan Hakları” eğitim semineri kapsamında bölgenin önemli âlimlerinden olan Seyda Molla Süleyman Kurşun’u konuşmacı olarak konuk etti. Şube binasında düzenlenen eğitim seminerine MAZLUMDER yöneticileri ve üyeleri katıldı. Moderatörlüğünü yönetimden Mehmet Akcan’ın yaptığı seminerde; yaklaşık bir saat sohbet, bir saat de soruları yanıtlayan Seyda Molla Süleyman Kurşun; insanın yaradılışı, İslam’a uygun yaşam biçimi ve Ehlibeyt gibi konuların yanı sıra iktidarın yönetim şekli ve bundan kaynaklanan “Roboski Katliamı” ve İstanbul Gezi Parkı gibi olaylara da değindi.
“Peygamberler Mucizesiz Gelmedi”
Urfa’da “Kürt çocuklarıyla” Türkçe konuşmak istemediğini, bu sebeple Kürtçe konuşmayı tercih edeceğini, ancak Kürtçe bilmeyenin olması hâlinde Türkçe de konuşabileceğini kaydeden Kurşun, Kürtçe konuşmaya itirazın gelmemesi üzerine sohbetine Kürtçe başladı. Seyda Molla Süleyman Kurşun, özetle şöyle konuştu: “Eşref-i mahlûkat olan insan Allah’ın dostu olursa, bütün masum melekler onun emrine amade olur. Bazı melekler, vahiy için yardım eder, bazıları sevinmesi için yardım eder, bazıları yemek, içmek gibi şeyler için yardım eder, bazıları yağmur için her biri farklı bir şekilde yardım eder. Şu söylediğim birkaç cümleden de anlaşıldığı gibi insanoğlunun yaratılmasına ne kadar önem verildiği Kur’an-ı Kerim’de de açıkça ifade ediliyor. Allah’ü Teala yine Kur’an-ı Kerim’de birçok defa peygamberlere gönderdiği vahiylerde insanların kendi arasında adalet, hak ve hukuka riayet etmesini emrediyor. Allah’ü Teala Kur’an’da insandan bahsettiği zaman onunla birlikte cinleri de burada anıyor. İslam’da selatü selam gibi, hamd ve şükür gibi, erkek, kadın gibi insan zikredildiğinde cinler de onunla ifade edilir. Tıpkı bazı terimler ve bazı deyimler gibi. Örneğin Allah’ü Teala Kur’an-ı Kerim’de kocalardan bahsederken, -değil ki sadece kocalara verilmiş haklar vardır- kadın, erkek fark etmiyor. Yani biri ifade edildiğinde diğerini de yanında getirir. Yine Kur’an’da “biz peygamberleri insanlara ve cinlere inanmaları için gönderdiğimizde onunla birlikte peygamberlik nişanını da beraberinde bir mucize olarak gönderdik” diye buyruluyor. Bir sultanın bir ülkeye elçi gönderirken kendi mührünü göndermesi gibi. Elçi nişanını o insanlara gösterdiği zaman bu elçinin gerçek olduğu anlaşılır. Gönderilen tüm peygamberlerde Allah’ü Teala onların hal ve hareketlerine kendi nurunu yerleştirmiştir. O nurunu insanlara gösterdikleri zaman insanlar inanırlar ve derler ki evet bu Allah’ın elçisidir. Allah, “Biz hiçbir peygamberi mucizesiz göndermedik, onlarla kültür ve ilim gönderdik” diye buyuruyor.
“Merhamet, Adalet, Kuvvet Varsa O Sistem Mükemmeldir”
İkinci derecede biz onlarla adalet sistemini gönderdik. Ölçü ve tartı adaleti… Öyle bir sistem ki hiçbir insan zulüm görmeyecek şekilde bir sistem. Allah’ü Teala pozitivist ve teknolojinin geliştiği günümüzde zerre kadar, yani gözle ve mikroskopla görülemeyecek kadar küçük, ilimle ancak tespit edilebiliyor. Allah’ü Teala Kur’an’da ifade edildiği gibi atomun çekirdeği kadar hiç kimseye zulüm etmez. Aslında buradan her şey anlaşılıyor. Allah’ü Teala her peygamberle adalet sistemini gönderdiğini buyuruyor. “Ne için biz peygamberleri gönderdik”, “Ne için biz onlarla mucizeleri gönderdik”, “Ne için kültür ve adalet sistemini onlarla yolladık”. İnsanlar kendi aralarında hiç kimseye haksızlık yapmasınlar diye. İlahi adalete göre, kendi aralarında hak ve hukuka riayet etsinler diye. “Üçüncü derecede biz onlarla birlikte kuvvet ve güç de yolladık”. Ali Şeriati, Allah razı olsun, bu ayet üzerine “her ne sistem varsa, eğer o sistemde üç şey mükemmelse o sistem mükemmeldir” diyor. Bir kere kültür ve ilim eksik olmayacak. Merhamet, adalet sistemi ve kuvvet varsa o zaman o sistem mükemmeldir. Adalet, ilimle bilinir. Adalet ile ilim olmazsa o zaman herkes adaleti çarçur eder, kendi yanına çeker. Bu yüzden de bir adaletin nöbetini tutacak bir kuvvet lâzımdır. Eğer kuvvet olup da adalet olmazsa, tıpkı ateşin her şeyi önüne alıp yakması gibi her şeyi yakar, bitirir. Her şeyi bozar. Zaten adalet, ilimsiz, kültürsüz tahayyül edilemez. Bu üç şey Allah’ın koyduğu sistem için gerekli.
“Peygamber ‘İnsan Hakkı ile Karşıma Çıkmayın’ Derdi”
Kur’an-ı Kerim’de iki konu üzerinde durulur. Biri insanın Allah’la olan hukuku, kulluk üzerine hukuku, Allah’ı bilme, tanıma ve yalnızca ona tapma, Allah’ı tek hâkim olarak bilme, tek ilah olarak bilme, şirk ve ortak koşmama, yalnızca ona kulluk etme ve yalnızca ondan yardım dileme, tevhidin esasıdır bu. Biz de kuluz, onun emrine amadeyiz. Onun kanununa uyarız, ondan yardım dileriz. Birinci konu bu... İkinci konu ise, insanın insanla olan ilişkisi... İnsan, insanla nasıl dolaşır, bu da iki şey üzerinedir. Biri merhamet, diğeri adalet üzerinedir. Bazı yerlerde adalet istenir, bazı yerlerde merhamet istenir. Bir insan bir toplumun hakkını gasp ettiği zaman, o zaman merhamet talep edilmez. O zaman adalet talep edilir. Eğer bir hükümdar kendi hükmü altındaki toplumun hakkını iğne ucu kadar gasp ederse o zaman halk merhamet talep etmemeli, burada tatbik edilmesi gereken adalettir. Eğer zayıf bir insan bir ihmalkârlık yaptı diyelim, burada da esas olan merhamettir. Seyyid Kutub, Allah ondan razı olsun, “eğer zayıf bir insana merhamet edilmezse bu canavarlıktır” diyor. “Eğer bizden daha iyi bir durumda olursa bu insan o zaman bu teslimiyettir, bu rezalettir” diyor. Yaptırım bazen adalet üzerinedir, bazen de merhamet üzerinedir. İmam Ali’nin dediği gibi, “adaletin tatbiki fermanı veren hükümdar için merhametten daha iyidir”. Çünkü zayıf insanın affedilmesi şerefe dalalet eder. Ama bizden daha güçlü daha durumda olanı affetmek bu bir işe yaramama değerinin olmaması anlamına gelir. Bu kendini bir şey görememe anlamına gelir. Kur’an’ın hangi ayetine, hangi süresine bakarsanız bu iki konuyu görürsünüz. “Ey iman edenler yalnızca Allah’a ibadet edin ve boyun eğin”, “ibadetinizi vahiyde buyrulduğu gibi yapın”, “insanlara, hayvanlara ve bitkilere iyilik yapın”, “yeri geldiğinde adaletin tatbiki yeri geldiğinde de ise merhametin tatbikini uygulayın”. Bunu yaparsanız hem dünyada hem de ahrette mükâfatlandırılırsınız. Ebedî saadete erersiniz, mesut ve bahtiyar olursunuz. Şeyh Abdülkadir Geylani, İslam’ın iki konu üzerinde olduğunu söyler; bunlardan biri insanın Allah’a karşı kulluk bilinci, diğeri ise insanın insanla ilişkisi üzerinedir. İnsan bu iki konuda haberdar olursa hangi konuyla karşılaşırsa karşılaşsın bu iki esas üzerine düşünmek zorundadır. Vahye muhalefet etmemeli, buna dikkat etmelidir insan. İslam şeriatında bir şey vardır. Eğer insan Allah’ın adaletini yerine getirmez ise, onu çarçur ederse, örneğin içki içerse ve mahkemede de bu suçunu 10 kere itiraf ederse “ben içki içtim” diye, o insan mahkemeden geri dönebilir. Dönme şansı vardır. Ama insan hakkında bir konu ise eğer deseniz ki filan kimsenin 25 kuruşu bende, dünyanın tüm insanları size avukatlık yapsa da hiç kimse bu kararı döndüremez. İnsanlar peygambere gelip, ya Resulallah “Ben zina yaptım, beni temizle” dedikleri zaman, Allah Resulü “Sen şaşırmışsın, yanılıyorsun” derdi. Peygamber onların “ben yapmadım” demelerini istiyordu. Peygamber “Acaba bu insan sarhoş değil midir, aklı başında mıdır” diye sorardı. Ama konu insanlarla alâkalı olduğu zaman peygamber “Bu konuda bana gelip şefaat istemeyin” derdi.
Burada konuşmasına son veren Seyda Molla Süleyman Kurşun, daha sonra MAZLUMDER’lilerin sorularını yanıtladı.
“Kürdistan Sulhla Fethedildi”
Bundan sonra Müslümanların bu coğrafyada hakkı, hukuku ve adaleti ihya etmeleri için neler yapması gerektiği yönünde bir soruyu yanıtlayan Molla Süleyman Kurşun, “Ayet ve hadislerde belirtildiği gibi, örneğin; Latin Amerika, Bolivya veya Kolombiya’ya bir haksızlık yapıldığı zaman bu haksızlık ortadan kaldırılmalı. Türklere yapılırsa, Araplara yapılırsa veya Kürtlere yapılırsa -ki çok fazla yapıldı bu haksızlık- bunun İslam adaletinde yeri yok. Kürt de insandır, onun da hakları vardır. Bu dine iman ettiği günden bugüne bu dine hizmet etmiştir, emek vermiştir. Kürtler bu dine şartsız girmiştir. Kürdistan sulhla fethedildi. Fethedildiği günden beri de Kürtlerin büyük sahabesi, babası ve damadı Hasan Şeybani’nin oğlu Muhammed, İmam Ebu Hanife’nin arkadaşıdır ve şimdiye kadar hiç kimse Kürt olduğunu bilmez. Bizim Cezire’den, Şafiilerin imamıdır. O günden bugüne kadar her türlü eza ve cefayı dinle görmüşlerdir. Dinle, ilimle uğraşmışlardır. İbn-i Saleh ilim ve hadis usulüyle uğraşmıştır. Cüneydî Bağdadî tasavvuf reisidir. Ebul Hüsn gibi daha yüzlerce, binlerce âlim bu dine hizmet etmiştir. Fakat şaşırtıcı olan bir şey var. Bu şaşkınlık nereden kaynaklanıyor? Bu şaşkınlık devletsiz olmamızdan kaynaklanıyor. Biz geçmişten bugüne kadar devlet değiliz. Başkasının hükümdarlığı altındayız. Bu yüzden de devletin kadrinin büyüklüğünü anlamıyoruz. Eğer bu ayeti Kürt olana okursak deriz ki ey Kürt, Allah’ü Tela der ki ben Türklere, Farslara, Araplara akıl verdiğim kadar sana da akıl verdim. Onlara dil verdim, sana da verdim. Onları idrak ettiği ne varsa sana da verdim. Sen de neden onlar gibi zor vadiden geçmedin, zor vadiden kastım, başkasının boyunduruğu altından kurtarmadın kendini? Niye başkasının boyunduruğu altında yaşamayı kabul ettin? Niye kendini azat etmedin? Allah (cc) o gün bize bu soruyu sorarsa biz ne cevap veririz? Diyelim ki Allah’ü Teala yeryüzünde binlerce, yüz binlerce insana devlet kurma ihsan etti, bize vermedi? Binlerce, yüz binlerce kişi azat oldu. Bu yüzden bizim gençlerimiz dinden çıktı. Eğer Allah o gün bizim âlimlere, hocalara, ağalarımıza, beylerimize, önde gelenlerimize sorarsa ben onlara verdiklerimi sana da verdim. Onlar halklarını yedirip doyurdular. Sen neden böyle bir şey yapmadın? Niye kendini azat etmedin? İnsanlarını azat etmedin? Niye açları ve miskin insanları doyurmadın? Allah bu soruyu sorarsa bizim de bu soruya kendimizi hazır etmemiz lâzım.
“Şeriatın İstenmesi Ayıp Sayılıyor”
İslam coğrafyası zalimlerin hükümdarlığı altındadır, Müslümanların neden bu duruma düştüğü şeklindeki bir soruya ise şu yanıtı verdi: “Türkiye’de 40 yıl önce Seyyid Kutub’u okuyamayan insanın şahsiyetinden şüphe ederdik. Bu politik merhale, bu Kemalist merhale bize öyle şeyler yaptı ki bizde şahsiyet bırakmadı. Bugün meclise bakın 550 milletvekili var, bunlar seçim olduğu zaman kardeşlerinin kalbini kırıyorlar. Akraba ve yakınlarıyla böyle bir yarışa giriyorlar. Meclise gittikleri zaman dünya ve ahretlerini unutuyorlar. Bu politika bizi şahsiyetsiz yaptı. Bugün Seyyid Kutub okunmuyor. Tamam, Seyyid Kutub okyanusta bir damladır. Tevhidin okutulması, tağutun reddi, imanın güçlendirilmesi günümüzde ayıp olmuş. Bugün insan bu şeylerle uğraştığı zaman “bu insan marjinaldir” diyorlar. İnsanın yüz hastalığına yakalanması gibi, esrar satması gibi kaçak duruma düşmüştür. Şeriatın istenmesi ayıp sayılıyor. Şeriatın istenmesi, canavarlıkla itham edilmesi gibi olmuş. Bu böyle olmaz, “niye, geriye mi dönelim” diyorlar. Allah Resulü’nün zikir ve fikirle sahabelerine verdiği iman ve ahlak her memleketteki insanın kendini değiştirmesi içindir. Silâhı indirip şiddeti bitirelim. Merhamet ve kardeşlikle birbirimize yakınlaşmamız lâzım. İmanımızı güçlendirmemiz lâzım. Diğer taraftan da imanımızı pratiğe dökmemiz lâzım. İslam âleminin bu hatasının İslam âlimlerinin maarifetullahı ve ahlakı altında farkına varması lâzım. İslam âlimleri, tasavvufumuz şudur: İnsan bir şeyi söylediği zaman iki tane âdil şahit tutmalıdır. Biri Kur’an, diğeri hadistir. İnsan bir şey söylediği zaman bu iki şeyden biri yoksa, onun geçerliliği yoktur. Bir Hadis-i Şerif’te Peygamber Efendimiz “Size iki şey bırakıyorum” diye buyurur. Ben sizin aranızdayken beni dinleyin. Ben ayrıldıktan sonra iki şeyi size vekil olarak bırakıyorum. Kur’an ve Ehlibeyt âlimleri. Hiç kimse İmam Ali kadar vahyi anlamamıştır. Kimse İmam Ali’nin torunları kadar da Kur’an’ı anlamamıştır. Ne zamanki Kur’an ve Ehlibeyt âlimleri birbirinden ayrıldılar, o zaman Ehlibeyt âlimleri perişan oldular. Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şerif’te buyurur ki “altı kısım insan vardır. Ben onlara lanet ederim, Allah da onlara lanet eder. Ne kadar peygamber varsa, onların da beddua ve lanetleri onların üzerinedir.”
“Allah Neyi Yasaklamışsa Bu Ülkede Serbest”
Birincisi, Kur’an üzerine artı veya eksik şeyler söyleyenler. Kur’an’da olup da söylemeyenler, Kur’an’da olmayıp da söyleyenler. İkincisi, Allah’ın kaderini inkâr edenler. Üçüncüsü, ümmetin üzerinde dikta şekilde baskı yapanlar. Yani diktatörlükle. Şeriat seçimle değildir. Şeriat insanlar için gereklidir. Ama biri bir yasa yapar, insanı hür bırakmaz, der ki “ben sizin için bunu yaptım, ben sizin için bunu düşündüm, buna uymak zorundasınız.” Tayyip Erdoğan bugün hükümdardır. Şayet Ortadoğu’nun hâkimiyse, o da bu cinstendir. Ceberrut bir sistemle öldürür. Roboski’de katliam yapar. İnsanların haklarını kabul etmez. Allah’ın Kürdistan halkına verdiği ilahi hakları gasp eder. Diyor ki Mustafa Kemal’in hayratından biraz size vereyim. Ama başka bir şey istemeyin. Bu kimsenin babasının hakkı değildir. Bu tasalluttur, bu ceberrutluktur. Allah’ın, peygamberimizin ve tüm peygamberlerin lâneti onun üzerinedir. Allah’ın âlimlerine zulüm edenler, onları perişan edenler, Allah’ın lanet ettiği, azap ettiği, insanlıktan uzak olanlar, mukaddesattan uzak olanlar, vahiy ve ayetten uzak olanlar da aynıdır. Onlar melundur. Dördüncüsü, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi kanun çıkararak serbest eden kimse. Allah zinayı yasaklamış ama o kanun çıkararak bunu serbest hâle getirir. Türkiye’de hiçbir kanun şer’i değildir. Bazı Arap ülkelerinde nikâh ve evlenmeyle ilgili bazı kanunlar vardır. Bunlar şer’idir. Fakat burada ticaret kanunu, biliyorsunuz, Almanya’dan alınmıştır. Ceza hukuku İtalya’dan getirilmiş. Medenî kanun İsviçre’den alınmıştır. İktisat kelimeleri Fransa’dan alınmış. İlahi hiçbir şey yok bu ülkede. Allah Teala neyi yasak etmişse onlar serbest hâle getirmişlerdir. Beşincisi, Allah’ın Ehlibeyt âlimleri için haram kıldığı şeyi kendisi için helal kılan kimse. İmam Hüseyin’in katlini kendilerine helâl kıldılar. İmam Ali’nin hilafetinden sonra İmam Hüseyin katledildi, İmam Hasan’a zehir verildi. Tüm Ehlibeyt âlimleri ne zaman şeriat istediler, hepsi katledildiler, parça parça edildiler. Allah’ü Teala onların haklarını bizden ister. Allah’ü Teala onların haklarını bizim üzerimizde bırakmaz. Kur’an, Hadis ve Ehlibeyt. Eğer dönersek bu üçüne dönmemiz gerekiyor. Şeriatımıza döneriz. Eğer beni hapse atsalar, ben niye sesimin çıktığı kadar “şeriatı istiyorum” diyeceğim. Siz de deyin. Elimizden gelirse Allah’a şükür, eğer elimizden gelmezse de biz bu hayalle dünyamızı bahara çevirebiliriz.
“Ben Oy Kullanmıyorum”
Müslümanların seçimlerde tercihinin nasıl olması gerektiği yönündeki bir soruya, “Ben 1977’den bu yana kendi ismimi sayımlarda yazdırmıyorum. Sandığa gitmiyorum, bana sorana da gitme diyorum. Ben oy kullanmıyorum. Fakat davet, tebliğ ve irşat ulemasına tabi bu prensip peygamberin tebliğ prensibine dayanıyor. İçinde bulunduğunuz konuma göre, o konumu aşmadan, bana sorana ben ‘verme’ diyorum, ‘sandığa gitme’ diyorum. Bu sistemi reddediyorum. Ama namazın farzına sarılır gibi ‘böyle yapın’ deme hakkını kendimde görmüyorum. Çünkü ümmet tarafından bize böyle bir konum bahşedilmiş değil. İslam otoritesi gerçekleşmeden önceki aşamalarda peygamber Allah’ın yolunda bir davetçiydi. İnsanları Allah’ın ubudiyetine davet eden bir davetçiydi. Biz de şu anda davetçiyiz. Ben bu konuda hüküm vermek istemiyorum.” şeklinde yanıt verdi.
“Keşke İslamî Camia Ayaklansaydı”
Ben bir seneden beridir söylüyorum; Süleyman Demirel’in Adalet Partisi nasıl kalkıp 68 kuşağını doğurmuşsa, Tayyip Erdoğan da, Türkiye’de tekrar solculuğu, sosyalizmi, başka bir deyimle komünizmi türetecektir diye. Bu iktidar çok korkunç bir sosyalist hareketi doğurmakla yüz yüzedir. Ben bir sene önceden söylüyordum. Daha o zaman Gezi olaylarını görmüyordum. Gayb bilgisi bizde olmadığı için. Bu olaylar da bizi tasdik etti. Şimdi bir ara derin devlet var idi. Rantı hep asker, ordu alıyordu, talan ediyordu. Şimdi bir yandan Karadeniz esnaf ve tüccarları, diğer tarafta Kürdistan’ın şeyh ve mollaları bu rantı götürüyorlar. Gençlik buna tahammül etmez. Keşke İslamî bir hareket bu sosyalist hareketten önce bunu başarabilseydi. Maalesef İslamî camia teslim oldu. Bunu hepimiz görüyoruz. Aleviler, Ergenekoncular ve sosyalist hareket el ele. 27 Şubat 2011 tarihinden beri sosyalizm hareketi tekrar ayağa kalktı ve gün geçtikçe büyüyor, gelişiyor, güçleniyor. Keşke Müslümanlar bunu yapabilseydiler. Gençlik temiz fıtratıyla bu ranta tahammül etmiyor. Bir yanda Kürdistan’ın şeyh ve mollaları, diğer yanda Karadeniz’in zenginleri... İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yüzde 80’i onların elindedir. Türkiye’deki ihalelerin yüzde 80’inini hep onlar götürüyorlar. Biz buna kapitalist sistem diyoruz. Süleyman Demirel nasıl 68 kuşağını türetmişse, bu da böyle bir kuşağı türetmekle yüz yüzedir.

Hiç yorum yok: