Sâhi Siz Neyi Muhafaza Ediyordunuz?

Yeni Şafak Gazetesi’nin nezih bir köşesinden kendisine arazi tahsis edilen afili filinta Murat Menteş, 7 Haziran Cuma akşamı NTV kanalında Oğuz Haksever’in moderatörlüğünde hazırlanan Haber Aktüel programının konuğu oldu. Kabul ettiği üzere romancı kimliği ile öne çıkan ve fakat köşe yazarlığı konusunda herhangi bir ehliyeti bulunmayan Murat Menteş, Taksim Gezi Parkı’ndan kıvılcım alan sosyal kitle hareketi üzerine olan konuşmasına bir “elçi peşrevi” ile başladı. Annesinin evde uzun yıllar, “başımızı sokacağımız bir evimiz olsun” diye dua ettiğini ve toplu konut projelerinin hayata geçmesi ile birlikte artık bir ev sahibi olduklarını belirten yazar, bu bağlamda Başbakan Erdoğan’ın katkıları ile oluşan refah ekonomisinden memnuniyet duyduğunu beyan etti. Ev, anne ve dua! Kim bu yurdu, sığınmayı ve inancı bütün insancıl hâlleriyle Geleneğin sıcak çeperinde toparlayan söz konusu kavram öbeğinin yarattığı sihirli tesir karşısında konuşmacıya karşı iki çift kelâm etme cüreti gösterebilir ki! Ancak kitleler üzerinde bir hegemonya kurabilmek adına ihtiyaç duyulan rıza ve onay mekanizmasının sağlam işleyişi için en etkili ajit-prop metodunun, angaje bir üslûp ile kanaatlere yönelen değil, bertaraf bir üslûp ile vicdanları hedef alan olduğunu unutmamak gerekir.
Konuya ilgi duyan akademi dünyasının ve meslek odalarının bütün sosyal yönleri ile mufassal olarak, defaatle ve usanmadan anlattığı malûmu, memleketin Murat Menteş gibi müstesna okuryazarları dahi idrak edememiş olacak ki, bir kez daha ilâm edelim ve baştan söyleyelim: Neo–liberal dönemin ürünü olan kentsel dönüşüm ve toplu konutlar, katiyen bir sosyal politika biçimi değildir. Orta sınıf için toplu konutlar ve daha üstü için televizyon ekranlarının her iki reklâmının birinde dönen rezidanslar, “uyku kent” modellerinde olduğu üzere, kentlerin henüz belediye hizmetlerine rastlanmayan ötesinde yapılaştırıldığı gibi, özellikle İstanbul ekseninde, kentli yoksulların yaygın hâlde barındığı merkez semtlere de inşa ediliyor. Mutenalaştırma (gentrification) adı altında ve gecekondulaşma, görüntü kirliliği, deprem riski ve “çöküntü” bölgelerde suç oranları gerekçe gösterilerek gurur kırımına uğratılan kentli yoksullar, Sulukule örneğinde olduğu gibi, şehirlerden tasfiye yoluyla ıslah edilmeye çalışılıyor. Bu tahakküm ile semtlerin mülkî değeri arttırılırken bir ev sahibi olma hayalleri taşıyan orta sınıfın da tüketim kapitalizmine dönük meta ilişkilerinin içerisine çekilmeleri bir mecburiyet olarak mümkün hâle geliyor.
Kentsel dönüşüm, kamu arazisinin devlet tarafından temellük edilmesi suretiyle de hayata geçirilmektedir. Çünkü toprağın mülkiyetine kamunun sahip olması ile devletin sahip olması bir ve aynı şey değildir. Osmanlı Devleti’nin klasik dönem idarî düzeninde, egemen üretim aracı olan toprağın mülkiyeti kamuya aittir. Bir başka deyişle toprak, hiç kimsenin olmadığı için herkesindir. Ancak bir özelleştirme şebekesi olarak çalışan günümüzün neo-liberal devleti, kamunun mîrî arazisini ve metruk Ermeni ve Rum yerleşimlerini, yerel yönetimin de bir tasarrufu ve salâhiyeti olmadığı hâlde özel teşebbüsün hizmetine rahatlıkla açabilmektedir. Hiçbir kamu yararı gözetmeyen ve toprakların asıl sahibi olan kamuyu şehir hakkından mahrum bırakarak periferiye kıstıran bu uygulamalar karşısında modernist muhafazakârlara şu soruyu sormak gerekir: Siz Allah’ın mülkünü kime satıyorsunuz?
Mücahit müteahhitlerin kentsel dönüşüm projeleri ve yeni toplu konutlarıyla hayata geçirilen modernist zorbalık ile, yatay ilişkilerin geçerli olduğu meskenlerin yerine dikey ilişkilerin geçerli olduğu ve belki de bundan böyle hiçbir insanî ilişkinin geçerli olamayacağı devcileyin konutlar inşa ediliyor. Bu nedenle cetvel marifeti ile inşa edilerek dönüşüme uğratılan sadece kentlerin çehresi değildir. Artık Gelenekten geriye kalan sadece formalitelere indirgenmiş ritüeller olacaktır. Çünkü geleneksel mahalle biçiminde örgütlenen semt hayatındaki insan ilişkilerinde her şeyden evvel maneviyatın içinden geçtiği bir kültürel örüntü ağı esastır. Mahalle, sâkinlerinin birbirine âşinâ olduğu, cemâl cemâle kültürel temaslar kurabildiği ve -inanca referans vermek gerekirse- diz dize namaz kıldığı bir iskân alanıdır.
Avamfirip romancı Murat Menteş’e, bundan bir asır önce, 1913 yılında Molla Dâvut-zâde Mustafa Nâzım’ın kaleme aldığı ve emperyal tekno-İslâm medeniyetinin kurgulandığı Rüyâda Terakki ve Medeniyet–i İslamiyye–i Rü’yet adlı romanını okumasını salık veriyorum. Bu romanda okudukları ile balkonundan seyrettiği manzara arasında bir mukayeseye varacak kabiliyetinin olduğu düşüncesindeyim. Zirâ sahih insan ilişkilerinin yürürlükte olduğu mahallelerinizden çıkarak TOKİ adını verdiğiniz toplama kamplarına mahkûm edildiğiniz vakit, annenizin dua ettiği Allah sizden yüz çevirecek. Yanıbaşınıza konuşlandırılan ve alt katı süpermarket olan eğreti camilerden ezân-ı Muhammedî yükselse dahi, yönünüzü bulamayacak, elektronik pusulalı seccadelerinizde kıbleye duracaksınız. Sâhi siz neyi muhafaza ediyordunuz?

Hiç yorum yok: