Patrona Halil Hareketi

Para, İnşaat ve Gaz Cumhuriyetine Karşı Patrona Halil Hareketi
Taksim Gezi Parkı, kapalı ve içe dönük bir biçimde işleyen Türkiye’nin siyasetine taze ve ferah bir hava üflemiş, son derece dar ve iktidar hiziplerinin tepişmelerinden oluşan sahte siyasal alana hakiki bir “halk hareketi” imkânını müjdelemiştir. Yani artık her şeyi yeni baştan konuşmanın zamanı geldi. Bütün siyasal aktörler kendilerini bu süreçte yeniden formüle etmek zorunda oldukları gibi kendi siyasal projeksiyonlarını da yeni döneme uyarlamak göreviyle karşı karşıya bulunuyorlar.
Tarihin Dışına Düşenler
Buna karşılık ucuz klişe ve ezberler her yanı kaplamış durumda. Erdoğan ve şürekâsından gelen “darbe hazırlığı bunlar”, “masum değil ideolojik” salvoları artık son derece gülünç kalıyor. Tabii ki ve çok şükür ki “masum” değil ve tabii ki “ideolojik”. Erdoğan’ın “Taksim’e cami de yapacağız” son çare çıkışı ise artık iyice ilkel kalıyor. Çünkü Taksim direnişçilerinin inançlı kardeşleri ihtiyaç duyduğunda kendi elleriyle oraya bir cami inşa edeceklerini artık hepimiz anlıyoruz. Ama aynı topluluğun caminin altına AVM üstüne de Erdoğan ve şürekâsının rant ve yüzdelerini koymalarına müsaade etmeyeceklerini de anlamış bulunuyoruz. Bu sürecin en “kıvrak” ve “esnek” aktörleri olan Gül ve Gülen’in, direnişi, kendi iktidar projeksiyonlarının avantaj sahasına dönüştürme girişimleri de tutmayacak kadar sıradan. Onlar da avuçlarını yalayacaklar. BDP’den gelen “Biz o topluluğun içinde olmayız” sözleri ise bütün o geçmiş dinamizmi bir anda bayatlaştırıyor. Barışı, devlet içinde ve devletle değil de sokakta ve toplumsal muhalefetle birlikte kurmaya dönük tarihi fırsatı teptiğinin farkında değil. MHP’nin bu yeni siyasal dinamizme derhal kapılarını kapatmış olması da manidar. Ama bu kadar geniş ve hem de yoksul bir tabanın despotizme karşı koymakta kendi payını istememesi zaten mümkün değildi. Ama en kötü hâl bu saydıklarımın yaşadıkları hâl değildir. En başta liberal ve “demokrat”lar ve medyada ve her yandaki “aydın” ve “entelektüel” iktidar destekçilerinin düştükleri hâl tarihe not düşülecek ders mertebesindedir. Demokrasi mücadelesinin öncülüğünü yükleme fantezisi içinde bugüne kadar neredeyse itirazsız gelen liberal-demokratlar ve her türden okumuş iktidar destekçileri birden bire aslında devletin sahibinin kendileri olduklarını görüverdiler ve devleti demokrasi talep edenlere karşı kıskanç biçimde savunurken suçüstü yakalandılar. Birden bire gerici bir güruha dönüştüler. Ülkede demokrasi mücadelesi verilen devletin AK parti devleti olduğunu bilmemek için zaten Türkiye’de âkil olmak gerekiyordu.
31 Mayıs eylemleri, böylece, Türkiye’deki siyasal aktörlerin konumlarını bir anlık sınadı ve afallatmış oldu. Fakat etkilerinin umut edildiğinden çok daha fazla olduğunu, hem Türkiye’nin siyasal alanının genişlediğini hem de yeni bir siyasal hareket imkânı ile karşı karşıya bulunduğumuzu kaydetmek gerekir. O hareket, bazılarının tüylerini ürpertecek olan Patrona Halil Hareketidir. Ürpermeyin! Anlatacağım. Önce siyasal alandan başlayalım.
Yeni Siyasal Alan
Türkiye’nin siyasal alanı 17. yüzyılın başından itibaren saray hiziplerinin kapışma alanı olagelmiştir. Türkiye siyasetini son yüz yılın hikâyesiyle ve daha çok da İttihatçılık üzerinden açıklamaya çalışanlar (tabii ki liberaller ve “demokratlar”) artık son derece sığ kalmaktadır. Türkiye’nin bugününü anlamak için son dört yüz yılın siyasal alanını anlamak ve yepyeni bir tarih katalogu çıkarmak artık zaruridir. Bu dönem içinde kamu alanı birbirine rakip saray fırkalarının çatışma ve uzlaşmalarından oluşan bir alandı. Çoğu zaman da fırkalar arası çatışmalar siyasal eylem ve işlemin bütününü temsil ediyor ve sürekli birbirlerine devrediyorlardı. Bu konuda Tülün Değirmenci ve Fatih Yeşil’in kitaplarını okumakta fayda var. Cumhuriyette de benzer bir süreç yaşandı. Yine devletin içinden çıkmış fırkaların belirlediği bir “iktidar” ve “muhalefet” bütün bir kamu alanını yapay bir siyasal alana dönüştürdü. Bugüne gelirsek; Ak Partinin bütün varlığı ve eylemi de devlette ve devlet içinde kaldı. Şimdi ise Erdoğan ve Gül’den oluşan saray fırkalarının kavgalarına odaklanmış bir siyasal alan ile karşı karşıya bulunuyoruz. 31 Mayıs nümayişlerinden yükselen hukuk ve adalet talebi ise işte bu dar siyasal alanı yırtan, saray fırkalarından oluşan tercihleri zorlayan bir etki göstermiştir. Tıpkı Patrona Halil’in hukuk ve adalet talebi gibi, tıpkı yeniçerilerin hukuk ve adalet talepleri gibi…
Patrona Halil Hareketi
Bugünün Taksim direnişini 17-18 yüzyıl Osmanlı’sına bağlayan şeyler var. Öncelikle bir yeni şehir hareketi olarak geçmişle bağları olan bir güncel harekettir bu. 17. yüzyıldan itibaren İstanbul’da “şehirli” (şehir oğlanları) ve “İstanbullu” bir sınıf doğmaya başlamış ve bu kesimler saray dışı kamu alanının temel aktörlerine dönüşmüşlerdi. Bu yeni sınıf geleneksel şehri ve sakinlerini kültürel olarak zorlarken (Bunun için sizi yine Tülün Değirmenci’nin makalelerine göndereceğim) şehrin önemli sakinlerinden olan yeniçeriler de devlet dışında kendilerine çeşitli özerklik alanları inşa etmişlerdi. Sarayın mutlak idaresini talep edenler için sorunlar da burada belirmeye başladı. Son dört yüz yılın “anarşi”, “eşkıyalık”, “tedhiş” ve “sert önlem”lere dayanın edebiyatının doğduğu yer işte tam burasıdır. Bu edebiyat “şehirli”leri kültürel olarak dışlarken yeniçerileri de “bozulma”nın, “kargaşa”nın, “isyan”ın “darbeci”liğin müsebbibi olarak göstermiştir. Sözü ciddi tarihçilerden Cemal Kafadar’a bırakalım:
“Yeniçerilerin darbeciliği iddialarını çok yanlış buluyorum. IV. Murad’ı ve Köprülü’yü darbeci olarak görüyorum. Yeniçerilerin şeriat istemesi aslında darbe istememekten dolayı. (…) Anarşi, Eşkıya, tedhiş, zaruret… IV. Murad’ı çağımızın darbecilerine bağlayan her şey var burada. Örfi idareyle birlikte o toplumun artık kabul etmiş olduğu asıl hukuk düzeni çiğnenir olur, ki IV. Murad’ın yaptığı budur. Yeniçeriler de 'hukuk düzenini istiyorum' anlamında örfi idareye karşı muhalefeti seslendirirler. Yeniçerilerin yaptığı da budur.” Sizin için sözü sonuna kadar takip etmemi ister misiniz? Peki. Şöyle ilerleyelim: “Kargaşa” ve “isyan” iddiaları, gerçekte hukuk ve adalet isteyenlere sarayın mutlak idare arzusunun verdiği bir cevaptır sadece. Yeniçeriler değildir darbeci olan, IV. Murad’tır. Patrona Halil değildi darbeci olan, kargaşa çıkaran. O hukuk ve adalet istiyordu. Vezirliği de kabul etmemişti zaten. Bugüne de kolaylıkla gelebiliriz buradan. Taksim direnişçileri değildir darbeci olan. Erdoğan’ın kendisidir darbeci. Tıpkı IV. Murat gibi. Gül’ün kendisidir. Fethullah Gülen’in kendisidir darbeci olan. Özerk toplumsal ve kültürel alanları birer “kargaşa” hâline tercüme ederek kendi sorunsuz iktidarlarını kurmak isteyenlerdir. Taksim direnişçileri değildir “kargaşa” yaratanlar. Onların özerklik taleplerini kendi mutlak iktidarı için sorun olarak görenlerin yaptığı tasniftir bu. İşte hepsi bu: Bugüne kadar söylenenlerin tümünü tersine çevireceksiniz! Şimdi anladık mı kimin demokrasi istediğini? Şimdi anladık mı kimin hukuk ve adalet istediğini? Şimdi anladık mı kimin darbeci olduğunu?
Taksim direnişi, bize, Türkiye’de hukuk, adalet, darbe, darbecilik, demokrasi, özgürlük vb. gibi meselelerin nasıl da tersine çevrildiğini ve despotların lehine kullanıldığını apaçık gösterdi. Şükür ki bu sahte dünya bugün dağılmaya başlamıştır. Despotlara karşı hukuk ve adalet isteyen Patrona Halil’ler geçmişte de çıktı. Bundan sonra da çıkacaktır. Hukuka ve adalete uygun tavır da onları takip etmekten geçer.

Hiç yorum yok: