Orta Sınıfların İsyan Köprüsü

Önce selâmla başlamak lâzım, hem selâmı hak ettiği için hem de yanlış anlaşılmamak için: Mayıs’ın 31’inden bu yana süregelen bir isyan hâlidir, isyan için bedel ödenmiş, değerler yaratılmıştır. Zalimin ezberi bozulmuştur. Zalimin kibrine isyan edenlere, burnunu yere sürtenlere selâm olsun.
İki tespitle devam edecek olursak:
1. 12 Eylül’ün kurduğu sandık paradigması ve buna bağlı demokrasi algısı en azından şehirli orta sınıflar nezdinde parçalanmıştır.
2. Tekelci düzenin ihtiyacı doğrultusunda giderek güçlenen yürütme erkine 12 Eylül’den bu yana en ciddi tepki verilmiştir.
Siyasal düzenin Amerikalaşması 12 Eylül düzeninin arzusu idi, köşeleri belirsiz iki parti olacak, seçimden seçime iktidar bu ikisi arasında el değiştirecek, güçlü yürütmenin sermaye lehine ülke ekonomisini, hukukunu, ahlâkını düzenleme faaliyetleri hiç sekteye uğramayacaktı. 1960’lar ve devamında giderek siyasallaşmış ülke gündemine göre şekillenmiş, keskinleşmiş burjuva siyasetçilerine ve partilerine 12 Eylül sonrası konan siyasal yasaklar bu arzunun ürünüdür. Tekelci aşamasında memleketi zapt eden kapitalizm, tek parti tek adam iktidarı yolunda 1971’den bu yana aynı hatta yürüyüş hâlindedir. Sol siyasette 1974 atılımı, 1989 yükselişi, 1990-1991 Büyük Madenci yürüyüşü vb. devrimci süreçler olmakla birlikte, doğası gereği tekelciliğe, kapitalizmin hızlı karar alma süreçlerine, yani güçlü yürütmeye takılan çelmelerdir. 1974 atılımı Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin sonunu getirmiş, 89 Bahar Eylemlilikleri, Büyük Madenci Yürüyüşü, Özal’ın temsil ettiği azgın liberal icraatları bir nebze engellemiş, bir nebze de geciktirmiştir. Türkiye siyasal coğrafyası çöl olmadığını, en azından burjuvazinin kurguladığı sürecin saat gibi işlemesini engelleyecek derinliğe sahip olduğunu bu süreçlerde göstermiştir.
Tam da başkanlık sistemi ayak seslerini duyururken, tam da bir adamın dediği kanun olurken, isyanın patlak vermesi tesadüf değildir.
Uzunca bir süredir yürütmenin her türlü icraatı, yürütmenin olağan takdir hakkı kapsamında olağan mevzuat çerçevesinde değil de, yüksek bir siyasal merciinin siyasal kavga ve kararı ile ortaya konmaktaydı. Bir köprünün inşaatı, parkın imara açılması, yani belediyenin olağan işleri yürütmenin en başı tarafından yürütüldü. İlk bakışta bunlar, basit birer popülizm hamleleri, (Demirel’in barajları minvalinden) pragmatist sağ siyasal muhayyilede “iş yapan adam” görüntüsünü devam çabası olarak görülebilirler. Ancak daha yapısal bir durum ile karşı karşıyayız.
Hukuk devleti, demokrasi vb. kavramlar sınıflar arası bir denge durumunda anlam kazanırlar. O denge yitince, hukuk devleti ve onun altını dolduran, mevzuatın Anayasa’ya uygunluğu, iktidarın yasama ve yargı yolu ile denetlenmesi vb. kurumlar silikleşiyor. Geriye kutsanan “siyasal karar” kalıyor. (1929 ekonomik buhranı ve arkasından gelen faşizm, benzer tartışmalara zemin hazırlamıştı, Alman hukukçu Carl Schmitt “kararcılık” adıyla teorize ettiği durumda, dikkatleri soyut hukuktan alıp icraata karar veren kişiye çekiyordu, meşruiyetini sorgulamadan karar hakkını, karar vereni, yani faşizmi kutsuyordu.) Diktatör diyelim, muktedir diyelim, o yüksek iradenin her kararında sözüm ona sandıkta kazandığı egemenlik yeniden tecelli ediyor. Bu tür egemenlik kullanımı, özellikle mülk ve hareket özgürlüğüne gerçek anlamda sahip şehirli orta sınıfların tepesinde bir sopaya dönüşüyor. Hayat tarzına müdahale vb. laflarla muğlâklaştırılan meselenin esası budur. Biraz geriye dönecek olursak, bugün silikleştiğini söylediğimiz denge kurumları, en nihayetinde 18. ve 19. yy’da yanına yoksul sınıfları alan burjuvazinin monarşiye, aristokrasiye, yani kendine müdahale eden ele karşı geliştirilmiş kalkanlardı. Büyük burjuvazi zenginleştikçe ve merkezîleştikçe, demokrasi ve hukuk kalkanını orta sınıflara (bir nebze de sosyalizmden uzak tutmak istediği işçi sınıfına) devretti, zira artık onun yüksek katında bunlara çok da ihtiyacı kalmamıştı. Tekelci burjuvazi, bugün korunmak değil, saldırmak istediği için sadece ve sadece, yavaşlatıcı hiçbir engelle karşılaşmadan “karar vermek” istiyor.
Orhan Gazi Ertekin’in gerçekçi tahliline dikkat çekmek gerekir:
Bugünün Taksim direnişini 17-18 yüzyıl Osmanlı’sına bağlayan şeyler var. Öncelikle bir yeni şehir hareketi olarak geçmişle bağları olan bir güncel harekettir bu. 17. yüzyıldan itibaren İstanbul’da “şehirli” (şehir oğlanları) ve “İstanbullu” bir sınıf doğmaya başlamış ve bu kesimler saray dışı kamu alanının temel aktörlerine dönüşmüşlerdi. (…) Son dört yüz yılın “anarşi”, “eşkıyalık”, “tedhiş” ve “sert önlem”lere dayanın edebiyatının doğduğu yer işte tam burasıdır. (...) “Kargaşa” ve “isyan” iddiaları, gerçekte hukuk ve adalet isteyenlere sarayın mutlak idare arzusunun verdiği bir cevaptır sadece. Yeniçeriler değildir darbeci olan, IV. Murad’tır. Patrona Halil değildi darbeci olan, kargaşa çıkaran. O hukuk ve adalet istiyordu.” (Orhan Gazi Ertekin)
Evet, tarzıyla tutumuyla bu bir isyandır, aktörleri çeşitli ve renklidir ancak en nihayetinde harekete karakterini veren, ifade edebilseler de edemeseler de, şehirli orta sınıfların hukuk ve adalet arayışlardır. Dolayısı ile T. Erdoğan’ın Yeniçeri Ayaklanması benzetmesi cuk oturmaktadır.
Kapitalizm tarihsel olarak bir merkezîleşme hareketidir. Beyliklerden ulus devlete, ufak üretimden fabrikaya, farklı etnisitelerden ulusa, rekabetçi piyasadan monopole… Olanı kabaca şöyle anlamak gerekir (mutlaka yanlış ve eksik yönleri ile): Bu merkezîleşmenin tarihsel seyrinde bir noktada, Türkiye’de şehirli orta sınıflar ezilmiş, güvenliğini kaybetmiş ve isyan etmişlerdir. İsyan kendi başına ancak bir köprüdür. Kendinden öncekini varlığı ile anlamlı kılar; anlamlı kıldığını devrime taşır. Yani isyan etmeksizin aranan adalet, özgürlük, hukuk, estetik hep kifayetsiz, hep egemenlere hizmet hâlindeyken; isyan ile anlamları değişir, özgürlük bireylerin birbirlerine sınır çektiği değil, kitlelerin paylaştıkları bir hâl olur, sanat en yaratıcı hâli ile sokak duvarlarına kazınır ama isyan kendi başına bu kadarını becerebilir.
İsyanın devrime taşınması, devrimci akıl ve bilinç ister. Yoksulların da isyana dahlini talep eder. Şayet bu akıl ve bilince ihtiyaç olmasaydı, Spartaküs’le zulüm yeryüzünden çoktan silinmiş olurdu. Burada bahsettiğimiz akıl ve bilinç de önceden tamamlanmış-bitmiş, üstenci, öğretici değildir, aksine yeni alanda yeniden parçalanıp toplanacak akıl ve bilinçten bahsediyoruz. Yoksa eskisi ancak ayak bağıdır.
Uzun lafın kısası, 31 Mayıs İsyanı kıymetli ve umut taşıyıcıdır. Onun kendi orta sınıf kısıtlarını kendi içinde taşıması gerçeği, sistem tarafından maniple edilmesine de tersinden süreç içinde devrime bütünlenmesine de imkânlar sağlamaktadır. İş, alanda kurulacak yeni devrimci bilince düşmektedir.
Onur Şahinkaya

1 yorum:

Medyapoliten dedi ki...

Evet, mesele budur: (Ayrıntısı için: http://www.adilmedya.com/taksim-gezisi-isyani-nasil-sonlanmali-h37176.haber ve http://www.adilmedya.com/taksim-gezisi-isyani-h37097.haber ):

"Diktatör diyelim, muktedir diyelim, o yüksek iradenin her kararında sözüm ona sandıkta kazandığı egemenlik yeniden tecelli ediyor. Bu tür egemenlik kullanımı, özellikle mülk ve hareket özgürlüğüne gerçek anlamda sahip şehirli orta sınıfların tepesinde bir sopaya dönüşüyor. Hayat tarzına müdahale vb. laflarla muğlâklaştırılan meselenin esası budur."