Kennedy’de Barikatı Aşınca: Peki Ya Şimdi?

Pratik keşmekeşin ortasında yaşanılmakta olanlar teorik bir külliyata gebeyken, yeni fikirler için doğum sancıları başladı. “Gezi Parkı Eylemleri” dâhilinde yurt sathında benzersiz, nur topu gibi bir deneyim elde edildi. Deneyimin temel maddesi fiilen direnmekti: Refleks icabı bir reaksiyon... Sürecin içinde dahi bu keskinlikte kimi fiillerin geçmiş zaman çekilebiliyor oluşu gelinen noktanın öneminin altını çiziyor. Ama henüz sloganda da dediği gibi “bu daha başlangıç mücadeleye devam!”. Hikâyenin giriş bölümü şekillenmişken, kurgunun iskeleti oluşmuş, karakterler kendilerini belli etmişler ve okuyucu/yazar özneler heyecanlanmışlardır. Şimdiyse lâzım gelen, ortaya çözülmeye muhtaç bir düğüm koyabilmek. Peki ama nasıl?
Ulusal ve uluslararası medyada İstanbul-Taksim odaklı öğeler boy gösterirken, Ankara kendine has griliğine dair bir mağrurluk içinde tarihi bir süreç yarattı. Kimi zaman İstanbul’a sitemkâr ve küskün, kimi zaman mahallenin delikanlısı nişanıyla İstanbul’da göstericilere yapılanları sindiremeyen gözüpek ve öfkeli… 1 Mayıs’larda “Taksim Meydanı” kavgalarının gölgesinde buruk vaziyette Sıhhiye’ye yürüyenler, bu sefer esas oğlan olmanın telaşı ile kalkıştılar.
Ankara’da Direnmek
Esasen, direniş günlerinde Ankara’nın ve Ankaralının profili Türkiye genelinden keskin bir şekilde ayrılabilir değil. Buna karşılık Ankara’nın bu yazının haddini aşan nev-i şahsına münhasır karakteri kimi hususlarda fark yaratmaktadır. Tüm ülkede olduğu gibi yakın geçmişin bütün toplumsal olaylarını misliyle aşan bir kalkışma ve irade, öznelerin sokakta öğrendiği bir okula dönüştü çoktan. Ama devletin bizatihi kendisiyle donanmış Ankara sokakları bu okula devamlılığı güçleştirmektedir.
Ankara’nın imar planı iktidar lehine meyvelerini vermektedir. Zira Ankara, Taksim gibi sembol bir meydana sahip değildir. Taksim’in muadili Kızılay Meydanı polis şiddetinin en yoğun gerçekleştiği yerlerden biridir. Zira Kızılay devlet aygıtının betonarme şekilde vücut bulduğu bir merkezdir. Atatürk Bulvarı üzerinde soldan sağa meclis kampusu, Yargıtay binası, Başbakanlık ve Milli Eğitim Bakanlığı arz-ı endam ederken güvenlik güçleri kuşatma altındaki kalelerini müdafaa eden fedailere kolaylıkla dönüşebilmektedirler. Bu çevrede gözaltına alınanların “Başbakanlığı işgal girişimi” ile isnat edilmeleri söz konusu yerleşimden ileri gelmektedir. Bununla birlikte Mamak, Kurtuluş tarafında kalabalıklaşan halk Kolej’de, Yüzüncü Yıl ahalisi ise Eskişehir yolu üzerinde aynı “güvenlik” endişesi ile sert müdahaleye maruz kalmaktadır. Keza, Ankara’nın direniş merkezlerinin çok şeritli caddelerle çevrili olması ve ara sokakların çoktan polis tarafından kuşatılmış başka caddelere çıkması, müdahale neticesinde dağılan kalabalığın tekrar toparlanmasını güçleştirmektedir.
Direnişin Ankara’daki merkezlerinden biri olan Tunalı Hilmi Caddesi ise anılan merkezlerden biraz farklı bir yapısı mevcuttur. Zira havanın kararmasıyla başlayan “millî maç” sevinci, ilerleyen saatlerde kalabalığın Kennedy Caddesi’ne yürümesiyle yerini “sert müdahaleye” bırakmaktadır. Direnişin başladığı ilk günden bu yana hemen her gün Kennedy Caddesi asfaltı direnişçilerin tabanları ve TOMA’ların tekerlekleri arasında el değiştirmektedir. Bütün bu etkenlere 2911 sayılı “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunun” 22. maddesi uyarınca T.B.M.M.’ye bir kilometre yakınlıktaki yerlerde toplantı yapılamayacağını yasağı eklendiğinde, direniş süresince polis müdahalesi için ender/istisnaî rastlanan bir yasal zemin kolluk lehine temin edilmektedir. Kennedy Caddesi, Kızılay Meydanı ve sokakları, kuş uçuşu yasa metninde ifade edilen bir kilometrelik menzilin içinde kalmakta ve bu durum polisin elini rahatlatmaktadır. Dahası, Kennedy Caddesi’nin Atatürk Bulvarı ile kesiştiği noktada A.B.D. Büyükelçiliği’nin olması da şiddetin dozajını attırıcı bir diğer hadisedir.
Ancak, Kennedy Caddesi’ni münhasır kılan esas unsur bahsi geçen etkenlerin ötesindedir: Kennedy Caddesi’nden direnişe katılanların ezici çoğunluğu 20’li yaşlarındaki gençler. Bununla birlikte Kennedy Caddesi, diğer direniş merkezlerinin aksine, sol örgütlerin neredeyse hiç bulunmadığı bir merkez. Bu bakımdan, örgütsüzlük ve bundan ötürü “ne yapacağını bilemezliğin” en yoğun olduğu bölge... Öznelerin, hareket için birbirlerinin gözünün içine baktığı, sosyal medyada “Kennedy’de kalabalığı” ihbar eden bir iletinin beklendiği, sonrası düşünülmemiş bir direniş söz konusu. Dahası, direniş günlerinden bir gün, sözü edilen kalabalığın Kennedy’de toplandığı esnada sokağın köşesinden dönecek bir TOMA beklenmiş ancak polis müdahalesi gerçekleşmeyince Kennedy direnişçileri hayal kırıklığına uğramışlardı. Zira günlerdir kat etmeyi denedikleri yol boylu boyunca önlerinde duruyor, buna karşın sokağın bitimindeki köşeyi dönünce ne yapılması gerektiğine dair belirsizlik herkesi günlerdir direndikleri yere mıhlıyordu. Bekleyen kalabalıktaki küskünlük, sloganların desibel kaybetmesi ve olaysız dağılmayla neticelendi. Neyse ki, ertesi gün, tıpkı önceki günlerde olduğu gibi polis müdahale etti de, direniş kaldığı yerden devam etti. Ama o sokağın devamında ne olduğuna ilişkin muğlaklık ve merak, sonrasını hesaplamayı ihmal etmiş kalabalığın içinde bir burukluk ve motivasyon olarak bitiverdi. Belki de ülkenin her yerindeki direnişe ilişkin bir aydınlanmanın tetiklendiği an olarak değerlendirebiliriz bu tutukluk hâlini. Mesele, o köşeyi döndükten sonra ne yapılması gerektiği. Nasıl ki “Gezi Parkı” deneyimi “yaşanmamışlığı” bakımından mücadele için önemliyse, Kennedy Caddesi’nin bu ruh hâli de, simetrik olarak “aşılması gerekliliği” bakımından önemlidir.
Bu kapsamda, Ankara’nın bu coğrafî ve siyasî profili direnişi daha meşakkatli kılsa da şimdilik esas sorun bunun biraz ötesinde. Özellikle bir aya merdiven dayayan pratik sürecin bileşenlerindeki yoğunluk ve sürat, özneleri düşünce hızından daha çabuk hareket etmeye zorladı. Bu durumun birincil etkisi, çoğu kez söylemin daralması ve dahi kısırlaşması şeklinde tezahür etti. Özneler neden sokaklarda olduklarını tahlil etmeksizin “sokakta oluş” hâllerine odaklandılar. Sokakta olmak, an için sokağı özgürleştirse de devamında bu özgürlüğün ne şekilde, nereye kanalize edileceği hususunda gözle görülür bir boşluk ortaya çıktı. Gezi Parkı’ndaki “mikro komün” deneyiminin yansımaları, direnişe fikren hazırlıksız yakalanan Ankara ahalisini “taklit” hâlinde bıraktı: Gezi Parkı’na karşı Güven Parkı işgale yelteniş, Kuğulu Park’ta çadırlar kurmak, Taksim’de annelerin yürüdüğü günün ertesinde benzer bir gösterinin (daha ufak ölçekte olsa da) Kuğulu Park’ta tekrarlanması… Bunların hepsi Ankara’nın el yordamıyla ortaya koyduğu “eklemlenme” edimleridir. Direniş bütün bölgelerde eşit gelişim arz etmese de, bütünlük açısından “eklemlenmenin” olumlu olduğu ortada. Lâkin harcanan enerjinin sürdürülebilirliği açısından sonraki hamleyi tahayyül edebilecek bir iradenin yaratılması zaruri görünüyor.
Yeni Siyaset, Yeni Dil
Önce davranma, sonra düşünme pratiğinin “ayakları üzerine” oturtulması için şimdi başka bir yol denemenin vakti gelmiştir. Sol sosyalist partilerden kemalist direnişçilere geniş bir yelpazede boy gösteren bileşenlerin hemen hepsi bu “beklenmedik” sürece söylem mecrasında hazırlıksız yakalandılar. Bu aşikâr! Polis şiddetine, hükümet politikalarına ilişkin reaksiyon başarılı bir şekilde tatbik olunduktan sonra mücadelenin bekası için “yeni bir dil” üretmenin çaresi bulunmalıdır. Elbette ki, bu yeni dilin oluşturulması bugünden yarına kotarılacak değildir. Ama en azından sonraki hamleyi hesaplamaya ehil bir bilincin oluşturulması ufukta görünmektedir. Mücadele sahasında kırılmaya yüz tutan iletişimsizlik, karşılıklı ifade metotlarıyla daha berrak adımlar atılmasını olanaklı kılacaktır. “Eylem” ile kısmen bozulan ezberin tamamen ortadan kaldırılması bu yeni dilin oluşumunda önkoşul niteliğindedir. Türkiye’de tarih yazılırken ana akım medyanın karartması neticesinde on yıllardır süregelen Kürt hareketinin “nelere” maruz kaldığı çıkarsamaları, şimdilerde bir fısıltı hâlinde olsalar da, empati kabiliyetini kuvvetlendirmektedir. Şu hâlde Gezi Parkı direnişinin kalıcı ve dönüştürücü olabilmesi adına biraz soluklanıp hepimizin “biz kimiz?” sorusunu en baştan sorması gerekmektedir. Bedbaht, üzerine ölü toprağı serilmiş bir durumdan çıkıp kabına sığmaz hareketliliğe sahip olan kitlelerin eski sözcükleri bir kenara bırakıp, mevcut enerjiyi tasarruflu ve etkin kullanmaları bakımından bu yeni dili yaratmanın yöntemleri araştırılmalıdır. Hiçbir özne kendini bu ihtiyaçtan ayrı tutmaksızın kendini baştan tanımlama cesaretini göstermek durumdadır. Direnişle kırılan hususların iktidar eliyle yeniden üretimine fırsat vermek bütün bu süreci sıfırlayacaktır. Oysaki hepimiz için “kara göründü!”. Bu fırsatı elimizin tersiyle itemeyecek kadar (belki de hiç olmadığı kadar) olumluyuz.
STK’ların, sosyalist siyasî partilerin, sendikaların mevcut sürece ve sonraki süreçlere daha derin dokunabilmeleri açısından kendilerini tekrardan tanımlamalıdırlar. Mevcut direnişin sönümlenmeden bir sonraki mertebeye doğru hareket edebilmesi için bu gerekmektedir. İktidarın, direnişçilerin hamlelerine göre politika üretebilme kabiliyeti henüz direnişçilerde yok. İktidar, sokaktaki öznelerin elini gördükten sonra örgütlü olmanın verdiği avantaj ile sonraki hamlesini ortaya koyabiliyor. Maalesef aynı kudret, örgütsüz olmayla övünen sokakta mevcut değil. Dolayısıyla gerek kolluk eliyle, gerek medya eliyle hâlen daha gündemi tayin etme kozu iktidarın elinde. Hâl böyle olunca direniş reaksiyon olarak kalmaya mecbur bırakılıyor. Oysaki “yeni dil” ile siyasal söylemin genişletilmesi ve derinleştirilmesi bu kozu direnişçilere geçirecektir. Yakınlarda gerek başbakanın, gerekse görsel medyada söz alan iktidar taraftarlarının odağı “çapulcuların” refah düzeyine yapılan vurgudan teşkildir: Mealen, “Bakın bakın, bunlar özel okullarda okuyan, iyi giyimli, dertsiz insanlar” argümanı, başbakanın İstanbul mitinginde “Türkiye Taksim, Kızılay, Kuğulu Park değil, Türkiye Altındağ, Ümraniye, Mamak, Kasımpaşa’dır” şeklinde ifade bulmuştur. (Hükümet kanadından gelen söylemlere karşı argüman üretmek oldukça güç. Hamlelerinin açıklığı söylemlerinde hiç yok. İster istemez alıntılama yapmak ihtiyacı doğuyor, ancak çoğu kez bağlamsız cümleler havada uçuştuğu için belirgin bir delil toplanamıyor. Bereket, otuz senedir aynı yerleşik ifade olduğu için söylem üzerinden de muhalefet yaratmak mümkün…) İktidarın söylemine karşı (polis şiddeti hariç) sosyal medya üzerinden yürütülen tek kale maçın yerine uzun soluklu ve hedef ihtiva eden yeni politika bu deneyimin içinden çıkabilmelidir. Ağızlara pelesenk olmuş sloganlar ajitasyon tesiri daha yüksek seslere yerini bırakırken, politikaların eski dil-eski pratik ile ifade edilmeleri isabetsiz olacaktır. Bu nedenle örgütsüzlüğün yüceltilip, “marjinalliğin” yerildiği “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan şu günlerde” denenmemiş örgütlenme şekilleri için kapılar ardına kadar açık görünüyor. Bütün direnişçiler için önümüzdeki motivasyonun bu dilin yaratımı olması üzerine Marx’ın eski bir tespitinden faydalanmak mümkündür: “Yeni bir dil öğrenen kişi de acemiliğinde her sözü önce anadiline çevirir; oysa ancak hafızasında anadilini yoklamaksızın yeni dilin içinde devindiğinde, o dilin içindeyken, içine doğmuş olduğu dili unuttuğunda, yeni dilin ruhunu ele geçirebilecek, o dilin içinde özgürce söz üretebilecektir.”
Meğerse iktidarın bütün unsurları ve gücüyle defetmeye yeltendiği “hayalet” çoktandır öznelerin damarlarında cirit atmaktaymış. Şimdiyse “hayalet” sokağa çıktı. Bundan sonra kafa kafaya verip bu hayaleti ete kemiğe büründürmek gerekmektedir.
Uraz Bulut

Hiç yorum yok: