Gezi Direnişi-İstanbul Gözlemleri

Türkiye halkı, 1920’lerde ıskaladığı devrim-iktidar olanağını yaklaşık bir asır sonra yeniden elde etmiştir. Kurtuluş Savaşı’nda yoksul halkın siper yoldaşlığı o günlerde nasıl İngiliz’e, Fransız’a kurşun sıkmışsa; bugün de kapitalizmin AKP’de cisimleşmiş yağmacı, otoriter ve işgalci iktidarına karşı kurşun sıkmaktadır. Gezi’de başlayan, gelişen ve sonrasında siyasallaşan direnişin adına isyan diyebiliriz. İsyanın birçok farklı sebebi vardır ve birçok farklı unsuru bir araya getirmeyi başarmıştır. Bu isyanı siyasallaştıran sebepler arasında;
* AKP’nin şimdiye dek karşısında ciddi bir muhalefet odağı olmamasından mütevellit; “dediğim dedikçi” politikasında kendi meşrebince ilerleme kaydetmesi sonucu kentli orta sınıfın “özgürlük” talepleriyle sokağa çıkması…
* Halkın düne kadar dibe vurduğunu düşündüğümüz siyasal dönüştürücülüğünü hatırlaması, iktidar kliği yaratması veya Tayyip özelinde gerçekleştirilen “iktidarı devirme” imkânını görmesi ve halkın bizzat barikat savaşlarında edindiği deneyimler ile kazanımlarıdır. Malumumuzdur; “Pratik öğretir.”
* Yapılan direnişlerin meşruiyetinin anlaşılması ve sosyal iletişim araçlarının etkin kullanımı sonucu alternatif örgütlenme imkânlarının yaratılması…
* Mevcut sosyalist solun ezberinin, kitleleri yönlendirmemesi ve halkın kendisinin direnişi sahiplenmesidir! (Aksi hâli, barikatların bir avuç devrimciye terk edilmesiyle sonlanabilirdi).
Direnişin siyasallaşması nedenleri üzerine kuşkusuz birçok ayrıntı daha sayılabilir, ancak sebeplerden çok sürecin nasıl yürütüleceği devrimcilerin esas görevi olmalıdır.
Mevcut devrimci yapıların verili durumları, teorik algıları ve deneysel birikimleri olsa olsa şu anda olup biteni anlamaya ve en fazla yorumlamaya yeter vaziyettedir. Çok bahsedilen “halka gitme, kitleleri kucaklama” işinin AKM’nin tepesinden bayrak indirmeyle olmayacağını kendileri de bilmektedir ve bunun şaşkınlığı içerisindedirler. Halka inmeye uğraşmak yerine halkın indiği yerde olmak ve oradan pratiğe dâhil olmak kâfidir oysa. Ama devrimcilerin meydanlarda olması, öte yandan, sürecin içinin boşalmasını ve meydanın “tam anlamıyla festival havasına dönüşmesini” engellemiştir. İzmir örneğinde olduğu gibi, devrimcilerin kitleye göre elle sayılacak kadar az olması; Gündoğdu Meydanı’nın alkol-esrar ve kız tavlama alanına dönüşmesine yol açmıştır. Devrimcilerin -tüm eksikliklerine rağmen- alanlardaki tutumlarının diğer insanlar üzerinde olumlu etkisinin olduğu aşikârdır.   
Bu süreçle halk olarak ne kadar öğrenebileceğimizi öğrendik. Alanda çoğunluğu “Avrupa görünümlü” kişilerin sloganlarının şekli ve düzeyi hiç de Avrupaî değildi. İnsanlar komün meydanlarına ve barikatlara gelirken; yanlarına alacakları ihtiyaçlara varana kadar her şey çok çabuk öğrenildi, gelişti ve kavranıldı. Şaşkınlık havası yerini barikat direnişlerine bıraktı ve direniş meydanı festival havasına indirgenmedi. Barikatlar güçlendirildi, zapt edilen alanlar temizlendi ve sahiplenildi. Serbest kürsülerden, devrim marketlere; görülmedik bir yardımlaşma ağından tutun da, ücretsiz sağlık-eğitim-barınak-yiyecek sağlandı. En mühimi sivil Cuma namazı kılındı ve Kandil kutlamasında hutbe okundu (Bu konu ayrıca irdelenmeli).
Halk çok iyi bir sınav verdi, vermeye de devam ediyor. Eksik görünen en net şey ise; yan yana geldiklerinde birbirlerini boğacak kadar zıt olan unsurların, tek bir unsur etrafında nasıl birleşeceğidir. Bu birleşme, toparlayıcı ve inisiyatif alabilen öncülerin işiyse, ellerin korkak alıştırılmasının vakti bizler açısından çoktan geçmiştir.
Ramiz Şerif

Hiç yorum yok: