Modernite Bağlamında Zaman-Mekân ve Kent

Kapitalist modernliğin başlangıcı, feodalizmin kapalı üretiminin, toplumsallığının ve kıra sıkışmışlığının parçalanmaya başlaması ile eşzamanlı olarak gelişir. Bu parçalanma sürecinin birincil faili kapitalist üretim formu ve onun birbirinden farklı görünümlere sahip enstrümanlarıdır. Kentin kır yaşamını çözmesi insanın ve toplumun doğadan kopuşunun ilk adımı olmuştur. Bu çözülme-kopuş-parçalanma diyalektiği; üretim ilişkilerinin dönüşümü, üretim araçlarının ve üretici güçlerin gelişimi süresince sürekli artarak devam etmiştir. İnsanı ve toplumu var eden doğadan kopma ve onun denetiminden uzaklaşma, doğayı ve onun ürünlerini istismarı beraberinde getirmiştir.[1]
Modernite tek boyuta, tek düzleme indirgenebilecek türden bir vak’a değildir ve çizgisel bir seyri yoktur. Tarihsel, toplumsal, iktisadî ilişkiler örüntüsünün bir tezahürü olarak ortaya çıkan ve ortaya çıktığı her gerçeklikte farklı görünümler alan bir vuku buluştur. Bu anlamda moderniteye ait ilk izleri, mikro ölçekte sınıflı toplumların yavaş yavaş ortaya çıktığı çağlara götürmek mümkündür. Özellikle toplumun kadın merkezli geliştiği neolitik çağda modernite olgusuyla ilişkilendirilebilecek değişim-dönüşüm süreçleri göze çarpmaktadır. Sözgelimi dil, bu dönemde gelişmenin motoru olarak en gelişkin düzeye varmış, düşünce-dil diyalektiği insanın soyut düşünme yeteneğinde bir sıçramaya yol açmıştır. Buna bağlı olarak tarım devrimi gerçekleşmiş ve yerleşik yaşama geçilerek komünal bir toplum örgütlenmesi oluşturulmuştur. Neolitik insanın varoluşunun ve onun toplum yaşamının kaynağı olan; toprak, su, güneş, hava... bereketin, bolluğun ve verimliliğin simgeleri olarak yüceltilmişlerdir. Dinsel ritüeller, kültür, gelenek ve sanatsal üretimler bu simgelerin ve kollektif toplum örgütlenmesinin ürünleri şeklinde vücut bulmuştur.
“Neolitik Modernite”
Arkeolog Gordon Childe, neolitik insanın gelişme sürecini devrim olarak nitelemektedir. Neolitik dönem vahşet düzenin çıkmazından kurtuluş, bunu başaranların doğaüstünde asalaklık yerine, doğayla etkin bir ortaklık durumuna sokan ekonomik ve bilimsel bir devrimdir.[2] “Neolitik devrim”i takip eden “kentsel devrim” karmaşık bir işbölümünü, ideolojik- politik bir mekanizmayı ve büyük bir ticarî-ekonomik ilişkiler ağının ortaya çıkmasını mümkün kıldı. Kentsel devrim, temelde “üretim fazlası” olgusunun ortaya çıkmasından sonra “Neolitik Modernite”yi parçalayarak kendisine yol açmıştır.
Kapitalist Modernliğin Tarihsel Seyri
Sonraki süreçlerde üretim ilişkilerinin sürekli dönüşümü, rekabet ve mülkiyet ilişkisi çerçevesinde sermayenin ve piyasanın canlı bir organizma gibi hareketi ve yayılımı kapitalist modernliği var eden ve dinamik tutan temel paradigma olarak karşımıza çıkmıştır. Üretim-bölüşüm alanında hâkim olan kaos, başıbozukluk ve insanın binlerce yıllık üretiminin istismarı; anarşi, sarsıntı ve belirsizlikle tanımlı kapitalist iktisadı ve onun toplum düzenini yıkmak yerine ona güç veren, hizmet eden bir mahiyettedir.
A. Giddens, modernliği Avrupa’da 17. yüzyılda başlayan ve buradan dünyaya yayılan bir düşünce sistematiği olarak tanımlar .”Modo”dan (son zamanlar, hemen şimdi) gelen modernus, hodiernus (hodie’den, “bugün”) olarak Latinceden türeyen bir kavramdır. İlk kez 5. yüzyılda Hristiyanlığı kabul eden Roma’yı pagan dönemden ayırmak için kullanılan bu kavram, daha sonra “şimdiye ait olan” , “var olan” anlamında kullanılmıştır.[3]
Modernizmi yalnızca bir “mefhum” olarak analize tabi tutan tarihçiler, sosyologlar, kültürel antropologlar onun ortaya çıkışını tarihsel-toplumsal dinamiklerinden yalıtık, indirgemeci bir yöntemle, birbirinden farklı dönemlere bağlayabilmektedirler. Bu çeşitlilikte modernitenin başlangıcı, değişik alanlardan yazarların birbirinden farklı yaklaşımlarıyla 1436 yılı İtalya Rönesans’ına, 1450 yılında Gutenberg’in oynar matbaayı icadına, Luther’in kilise otoritelerine isyanına, 1648 yılında tamamlanan Otuz Yıl Savaşları’na, 1776 Amerikan ya da 1789 Fransız devrimlerine bağlanabilmektedir.[4] Ancak, bütün farklı yaklaşımların ve analiz sahiplerinin üzerinde ortaklaştıkları en temel izahata göre, modernizm, antikite, geleneksel-pagan-premodern-feodal toplumdan, yani  “eski”  toplum düzeninden radikal bir kopuş anlamına gelmektedir.
“Zamanın Görüntüsü Yerden Yansır”
MÖ 3500’lerde icat edilen güneş saati, yere saplanan çubuğun gölgesinin güneşin hareketiyle yere yansıması sonucu zamanın belirlenmesini sağlamıştır.[5] Bu düzenekte zaman mefhumu görüntüsünü “yer”den edinmekte, böylece mekânla ve insanın günlük pratiği ile uyumlu bir bütünlük ortaya çıkmaktadır. Zamanın ve mekânın birlikte aynı bağlamda bulunuşu insanın bütün faaliyetlerinde belirleyici olmuştur.
Toplumsal bir varlık olarak insan, doğanın bağrında ve onun yasalarına teslim olan bir sosyal yaşam inşa etmiştir. “Antropolojik insan” bütün adlandırmalarını, tanımlamalarını bu aidiyetin uyarınca yapmıştır. Uyku-ölüm arasında kurduğu benzeşim, ölü gömme biçimlerine ve geleneklerine yansımıştır.[6] Bu dönemde dinsel ritüeller, kültürel ve sanatsal üretimler, doğanın tanımlanabilir özelliklerinin yansıtılmasından ibarettir. Doğanın ritmi tek belirleyendir.
Zaman-mekân bağlamının ve birlikteliğinin ayrışması kapitalizmle birlikte politik, kültürel, ideolojik bir bütünlüğe bürünmüştür. Mekân, kapitalist örgütlenme için nesnelleşmiş, kârlılığa çevrilebilen bir metadır. Mekânın algılanışı/kavranışı, cereyan eden toplumsal dönüşümlerle birlikte “geçmiş”ten farklı bir anlama bürünmüştür. Bu değişimin aslî dinamiği modernitedir. Modern öncesi insanın mekânı algılayışı beden aracılığı ile sağlanıyorken, modern insanın kavrayışı teorik, soyut imgelerle kurulmaktadır.[7] Belirsiz, muğlâk, akışkan, tanımsız ve çok parçalı bir hayat kavrayışı modern insanın şizofrenik yüzüdür. Modernliğin başka bir görünümü olan “postmodernizm çağı”nda bilgiye ulaşmanın sınırsız olanaklarına rağmen insan, premodern insandan daha fazla yoksundur.[8]
Modernliğin Üretildiği Mekân: Kent
Mekân yalnız başına çıplak, fiziksel varlığı ile anlamlı değildir; tarihsel, toplumsal ilişkilenme ile tanımlı ve anlamlı, doğrudan insan etkinliği ile kurulabilen bir maddîliktir ve bünyesinde geçmişin birikimini taşır. İnorganik bir yapı olarak mekân, tarihselliğin ve toplumsal etkinliğin dâhil olmasıyla organik bir yapı hâline dönüşür. Bu organik mekân, insanın kollektif üretiminin sonucudur.[9]
Modernizm, siyasal, toplumsal, kültürel karşılığını üretim ilişkilerinin geliştiği ve derinleştiği kentlerde bulmaktadır. Kent modernitenin her hâlini, ona ait görünümleri belirleyen ve üreten bir fabrikadır. Bütün çözülüşler, ayrışmalar, birleşmeler, değişim ve dönüşümler para-meta ilişkisi çerçevesinde belirlenmektedir ve bütün bunların vuku bulduğu merkez, kenttir. Modern kentler ve metropoller ile modernizm projeksiyonu arasında çok sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Mekân, bu noktadan sonra nesnelleşmiş bir üretim aracı hâline gelmektedir. Kapitalizm tarafından altyapıya indirgenen mekân, soyut bir bütünselliğin parçalarından biri olmaktadır.[10]
Küresel sermayenin örgütlendiği metropollerde, mekânsal biçimlenme hiçbir engel dinlemeden dönüşmektedir. Buralarda sınırlar kaybolur, topografik bütün zorluklar kapitalist örgütlenmenin elinde bulunan teknolojik imkânlarla aşılır. İnsanın aidiyet duygusu, yani bir yere ait olma, her yere ait olmaya doğru evrilir. Kimliksizlik ve tek tipleşme sermayeye müdahale ve denetim kolaylığı sağlar. Kimliklenme ihtiyacı yaratılmış yapay kimliklerle giderilir, sistemin varlığına yönelebilecek pratikleri ve muhalefet biçimlerini etkisizleştirmek için alanlar ve imkânlar sunulur. Kentsel mekânlar, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda ve sınıf çıkarları uyarınca bütün unsurları belirlenmiş, kurgulanmış ve hesaplanmış bir biçimde kurulur. Toplumsal kontrolün yerini büyük ölçüde ortam kontrolü alır.[11]
Ticaret burjuvazisi, mekanik saatin icadından sonra haritacılık ve coğrafya bilimindeki gelişmelerin de yardımıyla kapalı, sınırlı ve dar dünyalarının kabuğunu parçalayarak gelişmiştir. Modern dünyada “Antropolojik yer”[12] tasarlanmış, kurgulanmış bir mekâna dönüşür. Kapitalizmin örgütlenmesi, bununla birlikte yayılımı, mekâna hükmetmesiyle mümkün olmuştur. Bu bağlamda kentler tasarlanmış, kurgulanmış mekânlar olarak kapitalizmin kaleleridir.[13] Kapitalist Modernliğin çekirdeği, Marksist tahlil bağlamında, Dünya pazarının doğuşu yerel ve bölgesel pazarların yok edilmesiyle oluşmuştur.[14]
Doğa üzerinde kurulan hâkimiyet modernliğin üretimine sınırsız alanlar açmıştır. İnsan bu dolayımda doğanın dışında, onun üzerinde bir düzlemde konumlanmıştır.
“Kapitalist kentleşme, yalnızca kentin kırsal toplumsal yasam sahasına yayılması değildir: o, yeni bir toplumsal bütünlük tipi olan kapitalizmin yol açtığı yapısal dönüşümlerle iç içe geçmiştir. Kapitalist kentleşme, -sınıflara bölünmüş uygarlıkların yapısal temelini oluşturan kır ile kent arasındaki farklılıkları yavaş yavaş aşındırır. Onların yerine çağdaş kentsel yaşamın ‘yaratılmış mekânı’nı geliştirir.”[15]
Sınıflar Mücadelesi ve Kent
Bir anlamda kent kapitalist üretim-tüketim örgütlenmesinin mekânıdır. Burjuvazi, bütün yönetim ve denetim araçlarını kentin bütün hücrelerine sızacak biçimde kurmaya çalışır, sınıf çıkarlarını korumak ve mevcut düzenini daim kılmak adına kentsel doku mimarlık disiplini kullanılarak kurgulanır ve biçimlendirilir. Bu biçimlendirme gayreti ve kent tasarımı kusursuz işlememektedir elbette.[16] İşçi sınıfı, onun tarihsel devrimci pratiği ve burjuva sınıfı ile uzlaşmaz çelişkisi bu tür biçimlendirmelere ve tasarımlara karşı belli dönemlerde cevap üretebilmiştir. Fransız burjuvazisinin Baron Haussmann eliyle, Paris Komünü’nden önce barikat savaşlarını önlemek için Paris’i neredeyse bütünüyle yıkarak büyük bulvarlar ve meydanlar inşa etmesi işçi sınıfının kalkışmasını engelleyememiş, inşa edilen bulvarlar ve meydanlar 1871 de Paris proletaryasının kazanılmış alanları olmuştur.
Modernitenin doğasında bulunan, kurma-yıkma-dönüştürme pratiği bitimsiz bir süreçtir. Burjuvazi bu pratiği kendi sınıf çıkarlarının tekeline alarak onu tarihe, doğaya ve topluma hükmetmenin aracı olarak kullanmaktadır.
“Mekânın Zaman Tarafından Yok Edilmesi”
Marx, Kapital’de, kapitalist iktisadı, makineleşme ve modern endüstriyle birlikte tüm ahlâk ve doğa, yaş ve cinsiyet, gece ve gündüz sınırlarının yok edildiği bir değişim süreci olarak ifade etmektedir. [Berman, 2004: 125]. Geçmişe ait kültürel ve sanatsal üretimler sermaye tarafından ticarîleştirilir. Piyasanın ve para-meta ilişkilerinin temel belirleyici olduğu her durumda ve dönemde ticarîleşme kaçınılmaz bir sonuçtur. Maksimum kâr odaklı kapitalist örgütlenme için pazarlanamayacak soyut ya da somut hiçbir nesnellik yoktur.
Tarih, kent, mekân, sanat, din, aşk, cinsellik, beden, gelenek... her bir kavram birer tüketim unsuru olarak reklâm ve pazarlama yöntemleriyle piyasaya sunulmaktadır. Örneğin turistlik, burjuva sınıfı mensuplarına ait bir faaliyetken, genelleştirilerek tüketimin öznesi olan bütün insanları içine almıştır. Sermayenin doğa ile birlikte tarihi de ticarîleştirmesi bunları tüketimin nesnesi olarak satın alanların hizmetine sunulur.
Premodern insanın yalın, dolaysız kavrayışı yerini mutlak kurguya, hesaplanmış, sınırları önceden dışsal olarak belirlenmiş bir tasavvura bırakır. Söz, düşünce, edilgenlik, eylemsizlik pratiğin öngörülemez sonuçlarını mas etmek üzere yüceltilir. Geleceğin tahayyül edilemez ve belirsiz kılınması insanı “şimdi”ye sıkıştırır. Ânı yüceltme bundan ileri gelmektedir. Kapitalizmin toplumsal örgütlenmesinin, öngörülemeyen insan pratiğini engellemeye yönelik zihin kontrol mekanizmaları üzerinde laboratuar çalışmaları yaptığı bir dönemdeyiz. Pratiği denetleme, kontrol etme ve bastırma aygıtları devasa boyutlarına rağmen kapitalist örgütlenme için yetersizdir. Çünkü gerilimli alanların arakesitinde, kapitalist örgütlenmenin mevcudiyetini sarsabilecek eylemsellik için her zaman imkânlar bulunmaktadır.
[…] pratiğin, ne tür sabit bir temsil şeması karşısında olursa olsun, bağlandığı şamandıradan kaçma gibi münasebetsiz bir âdeti vardır.”[18]
Modernitenin zamana ve mekâna olan hâkimiyeti onun yıkıcılığından ileri gelmektedir. “Gelişme” ise yıkıcılığının bir fonksiyonudur. Kapitalist iktisadın ana temsilcisi olan burjuvazinin sahip olduğu bu güdü, üretim ilişkileri alanını sürekli diri tutar. Toplumsal alan ve ona dair bütün unsurlar “yıkma” edimi merkezli olarak yeniden tahkim edilir. Sistemin yapısal krizleri ve ortaya çıkan kriz kaynaklı gerilimler daha fazla gelişme ve piyasanın idamesi için fırsat olarak kullanılır.
Kapitalizm, kendisine yönelik kollektif, örgütlü saldırıları savuşturabilmek için ihlâl ve isyan pratiklerinin sergilenebileceği tatminkâr alanlar yaratmaktadır. Yerellik, sivil toplumculuk, çok renklilik, çevrecilik gibi unsurlar çoğunlukla kapitalizmin üretilmiş alanlarıdır. Sistem doğası gereği kışkırtma ve salınıma ihtiyaç duyar, bu tür karşıtlıkları ve muhalefet biçimlerini olumlar. Çünkü dizginlenebilir karşıtlık ve muhalefet gücüne güç katar ve yeni enerjileri soğurması, kendine katması onun hâkimiyetini pekiştirir.
Kapitalist modernliğin toplumsal, politik, kültürel ve iktisadî örgütlenmesi su sızdırmaz bir yapıya evrilme eğilimindedir. Kapitalizmin denetleme, kontrol mekanizmalarının kusursuzlaşması, esasında öngörülemeyen insan pratiğine duyulan korkunun zorlamasıdır. Mekânın düzenlenişi, tasarımı bu bağlamda kentlerin dönüşümü, yeniden örgütlenmesi ve inşası bu korkunun açık bir dışavurumudur.
İrfan Özgül
Dipnotlar
[1] İstismar, Arapça “meyve” anlamındaki “semer” sözcüğünden türemiştir. İstismar etmek; meyvelerini toplamak, sömürmek anlamındadır. Özön, Mustafa Nihat, Osmanlıca-Türkçe Sözlük, İnkılap ve Aka Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul, 1965, s. 352.
[2] Childe, Gordon, Tarihte Neler Oldu? (Çev. Alâeddin Şenel; Mete Tunçay). İstanbul: Kırmızı Yayınları. 2007, s.59.
[3] Giddens, Anthony, Modernliğin Sonuçları, Çev. Ersin Kuşdil, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2004, s. 19.
[4] Toulmin, Stephen, Kozmopolis: Modernite’nin Gizli Gündemi, Çev.: Hüsamettin Arslan, Paradigma Yayınları, İstanbul, 2002, s. 13.
[5] Kabaş, Afşar, Güneş Saatleri, Yüksek Lisans Tezi, Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Çanakkale, 2004, s.45.
[6] Hoker (cenin) pozisyonu; antropolojik insanın ölü gömme geleneğidir. Genel kabul gören tez; ceninin ana karnında duruş pozisyonu öldüğünde gömülme geleneklerini belirlemiştir. Bu dönemde ölen insana cenin pozisyonu verilerek yaşam alanı olan mahallere gömülmektedir. Çayönü, Çatalhöyük ve Aşıklıhöyük kazılarında ölülerin yaşam mahallerinin tabanı kazılarak gömü işlemi yapılmıştır. Antropologların ve arkeologların hoker pozisyonu adını verdikleri ölü gömme geleneği esasında daha basit bir anlam taşımalıdır. Cenin duruşu aynı zamanda bir uyku pozisyonudur. Doğa karşısında zayıf, güçsüz, savunmasız insanın uyurken aldığı biçimdir. Yalın anlamda uyku bir ölüm hâlidir. Uyku ve ölüm arasında benzeşim kuran antropolojik insan, ölülerini uyku esnasında bulunduğu pozisyonda gömmüştür.
[7] Mekânın soyut bir anlama bürünmesine verilebilecek en güzel örnek ilk haritalardır. İlk haritalar, coğrafî çevreyi oluşturan, dağ, deniz, orman gibi oluşumları gözün gördüğü gibi çıplak somut maddîlikler olarak tasvir edilmiştir. Coğrafî ve mekânsal unsurlar soyut matematiksel simgelerle değil, somut maddî varlıklar olarak çizilmiştir.
[8] Postmodernizm olgusu en genel hâliyle; kapitalizmin küreselleştiği aşamada, onun yaygın, kuşatıcı, saldırgan doğasının ürünü olarak, modernizmden bir sapmadır. Kapitalist modernliğin karşıtı değil, küresel kapitalizmin yeni suretidir.
[9] Bu bağlamda Taksim Meydanı sınıflar mücadelesinin savaş alanıdır bir anlamda. Kapitalist örgütlenmenin oluşturmaya çalıştığı meydan tasarımı ve tasavvuru bir tür “yer olmayandır”. Politik gösteriler için “Yapay meydan” yapmayı önüne koyan kapitalist örgütlenme, geçmişi silerek ve geleceği silikleştirerek toplumu “şimdi”nin esiri yapmaktadır. Taksim yalnızca tüketimin nesnesi olacak biçimde yeniden oluşturulmaktadır ve bu amaçla Taksim’in çevresinde yaşayan yoksul halk kentin dışına itilmektedir.
[10] Yırtıcı, H., Mekânın Altyapısal Dönüşümünün Ekonomi Politiği, Arredamento Mimarlık 2003/06. s. 74-73.
[11] Virilio, P., Enformasyon Bombası, Çev. Kaya Şahin, Metis yayınları, İstanbul, 2003, s. 62.
[12] Marc Augé antropolojik “yer”in üç temel özelliğine vurgu yapar; kimlikleyici, ilişkisel ve tarihsel olma. “Antropolojik yerin sakini, tarihin içinde yaşar, tarih yapmaz. Onlar kendi kendilerinin seyircisi, mahremin turistleri olarak, içinde yaşamayı sürdürdükleri uzamın nesnel olarak tanıklık ettiği değişiklikleri belleklerinde kurgulayamazlardı.” “Antropolojik yer” ve “yer olmayan” kavramları hakkında kapsamlı bir analiz için bkz.: Augé, M., Yer-Olmayanlar, (Çev. T. Ilgaz), Kesit Yayıncılık, 1997; İl, Arzu, Kapitalist Sistemde Mekân “Yer Olmayan” Kavramı, Osmangazi Üni. Fen Bilimleri Enstitüsü, 2005. İnternet Adresi, Erişim Tarihi: 04.20.2013.
[13] Fransızca bourgeois “şehirli, orta sınıf mensubu” demektir. Aynı sözcük Fransızca “kale, surla çevrili kent” anlamına gelen bourg sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüğün kaynağı Germence yazılı örneği bulunmayan burgs’tur. Germence sözcük Hint-Avrupa anadilinde yazılı örneği bulunmayan bhrgh- "yüksek yer, kale" biçiminden evrilmiştir. Bkz.: Nişanyan.
[14] Berman, Marshall, Katı Olan Herşey Buharlaşıyor. Çev. V. Altuğ, B. Peker, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994, s. 130.
[15] Giddens, A., Tarihsel Materyalizmin Çağdaş Eleştirisi, (Çev. Ü. Tatlıcan), Paradigma Yayınları, İstanbul, 2000, s. 11.
[16] Walter Benjamin bu konuda şöyle söylemektedir: “Haussmann’ın çalışmalarının asıl amacı, kentin iç savaşa karşı güvence altına alınmasıydı. Haussmann, Paris’te barikatların kurulmasını artık bütün bir gelecek için olanaksız kılmak istiyordu. Daha önce Louis-Philippe, ahşap kaldırımlar uygulamasını başlatmıştı. Buna karşın barikatlar, Şubat Devrimi’nde rol oynadı. Engels, barikat çarpışmalarının taktiğini inceler. Haussmann, bu savaşları iki yoldan önlemek niyetindeydi. Caddelerin genişliği, barikatların kurulmasını olanaksız kılacaktı; öte yandan yeni caddeler, kışlalarla işçi mahalleleri arasındaki en kısa yolları oluşturacaktı. Çağdaşları, bu girişime  ‘L’embellissement stratégique’ “stratejik güzelleştirme” adını takmışlardı. Walter Benjamin, Pasajlar, YKY, 1993, s. 102.
[17] Engels, F., Konut Sorunu, Eriş Yayınları, Ankara, 2003, s. 70.
[18] Harvey, D., Postmodernliğin Durumu, (Çev. S. Savran), Metis Yayınları, 1997, s. 231.

Hiç yorum yok: