Londra Saldırısı

Londra Saldırısı ya da “Savaşı Canavarın Kalbine Taşı!”
Zaman, mekân ve mana… Londra’da elinde tuttuğu palayla dünyaya seslenen Afrikalı Müslüman bir soru sormaktadır. Bir yanıt vermiştir. Bir sonuç haline gelmiş, bir hareketin parçası olmuştur.
Yaşanan bir vahşettir. Saldırı başlı başına imge kurmak üzere düzenlenmiş bir ataktır. Dünyanın uzak coğrafyalarına yollanmış savaş lejyonlarına kendi evlerinde takip etme biçimidir.
Londra’da dünyanın en güçlü iletişim araçlarından biri olan video ile perçinlenen saldırı başlı başına politiktir, politikadır.
Saldırıyı gerçekleştiren iki gencin kimliği saldırıların tarihsel köklerine işaret eder. Bu işaretler doğru okunmazsa mesele saldırının şiddet dozajıyla anlaşılabilir olmaz. Saldırı şiddetlidir. Bu şiddet ise yine köklüdür.
Saldırının Kökleri
Alex Haley’in Kökler adlı romanından uyarlanan ve uzun yıllar boyunca televizyon ekranlarında yer etmiş Kökler/‘Kunta Kinte’ hafızalardadır. Toprağından kopartılan ve sömürgecilikle yaşamı parçalanan genç köle Kunta Kinte’nin yaşamını konu eden yapım, beyaz efendinin tüm şiddetine rağmen direnişini sürdüren ‘köle’nin sıkı sıkıya bağlandığı kök fikrini de ortaya koyuyordu. Bu kökün en belirgin anıysa ‘adlandırma’ safhası olacaktı. Adlandırılmak. Sömürgenin ona verdiği isme direnmek üzere yenen kamçılar… Sömürgecilik bir adlandırma ve anlamlandırma sürecidir. Kunta adıyla direnmiştir.
Şimdi saldırının adını İngiliz bulvar gazeteleri koyacak ve memleketimizin sömürgeci medyası da bu adlandırma üzerinden meseleyi ifadesizleştirecek. Saldırı sonrasında Müslüman topluluklara karşı girişilen ırkçı saldırılar konu edilecek, saldırının ilk elden İslam’a karşı bir provokasyon olduğu yinelenecek. Yani tümden bilerek yanlış anlaşılacak.
Saldırıyı gerçekleştirenler Nijeryalıdır. Uzun yüzyılları içine alan ve kapitalizmin inşasında yegâne birikimi olan köle emeğinin kalıntılarıdır. Nijerya köle emeğiyle büyük bir plantasyona dönüşmüş, ‘çalınmış insanlar’ dönemi yerine çalınan petrole bırakmış ve İngiliz petrol şirketlerinin kanlı katliamlarıyla sarsılmıştır.
Saldırıyı gerçekleştirenler Müslüman’dır. Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya coğrafyası kan deryasına dönüşmüş bir inanç topluluğundandır. Irak’ta 1 milyonu aşkın, Afganistan’da yüz binlerce ölü bırakan yeni paylaşım dönemiyle ortaya çıkan vahşetin din hanesindendirler… Haritasını beyazların çizdiği bir esmer atlastandır. Filistin, Suriye ve dahası…
Saldırıyı gerçekleştirme biçimi köktür. Pala, Afrika’da yaygın kullanılan bir savaş aletidir. Saldırı bir hazırlık içermekte ama daha ziyade bir nefreti açığa vurma halidir.
Saldırı Londra’da gerçekleşmiştir. Afganistan, Irak ve şimdi de ‘Arap baharıyla’ başlayan yeni sömürgecilik sürecinin baş aktörü İngiltere’nin başkentinde.
İnsanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır” [Milan Kundera]
Hatırlamakta fayda var. Faydası ise bizi efendinin dilinden ve fikrinden bir an olsun özgür kılmak için gereken sezgiyi vermesidir. Sezgi önemlidir. Saldırı sonrasında ortaya çıkan söz yumağında, en belirgin olanlar saldırının sahiplerininkidir;
”Yüce Allah’a yemin ederiz, sizinle savaşmayı asla bırakmayacağız. Buna yapmamızın tek sebebi var: Müslümanlar her gün ölüyor. Britanyalı asker, sadece göze göz, dişe diş. Bugün buna kadınların tanık olmasından ötürü özür dilerim, ama bizim topraklarımızda kadınlar her gün bunları görmek zorunda bırakılıyor. Sizler asla güvende olmayacaksınız. Hükümetinizi defedin, siz onların umurunda değilsiniz.”
‘Sanıyor musunuz ki, siyasiler ölecek? Hayır, sizin gibi, çocuklarınız gibi, sıradan adamlar ölecek. O yüzden onlardan kurtulun. Söyleyin onlara, askerleri geri çağırsınlar ki, siz hepiniz birden barış içinde yaşayabilesiniz.”
Sözler video ile kayıt altına alındı. Sözlerin satır aralarındaki öfke yeni bir dünya muharip gücünü betimliyor. Şeriatçı savaşçı imgesi değişiyor. Sakallı, sarıklı, cübbeli adamların yerini kentli, iyi eğitimli, gündelik yaşamın arasında yer bulmuş öfkeliler alıyor. Sözlerin şiddeti de burada… Savaş sömürgeciler için uzaklarda yaşanıp bitemiyor… Onların kentlerini sarsan vuruşlar olarak geri dönüyor.
Yüzlerce yıl boyunca köle emeğinin üstüne kurdukları uygarlıkları, kültürleri ve sanatları bu büyük değiş tokuşla biçimleniyor. Periferi dünyanın merkezle yaşadığı ‘ilişkiye’ yeni katmanlar ekleniyor. Emeğin, hammaddenin, verginin geldiği periferi dünyasına yüz yıllarca savaş, sosyal yıkım, ekolojik yağma, iç savaş gitti fakat şimdilerde sömürge merkezlerine yeni kargolar taşınmaya başladı. Artık uzaklar yakın oldu. Periferi krizini, şiddetini ve intikam isteğini de naklediyor kapitalin merkezine… Paris’te banliyö ayaklanmaları, İsveç’te hesap soran gençler…
Haydi Buna da Muz Sallayın
Saldırı bir kesittir. Bir an’dır. Bir plandır upuzun bir filmden… Rengi, ismi, inancı ve sınıfı nedeniyle gündelik şiddete maruz kalan, coğrafyası yağmalanmış, kökleri parçalanmış birileri bir öğlen vakti Londra’da “Kahramanlara Yardım” toplayan eksi bir harp gazisini biçtiler.
Marsilya varoşlarında Araplar, Berlin sokaklarında Türkler… İstanbul’un kalbinde ise Kürtler… AVM kapısından içeri alınmayan boyacılar. Yoksullar, yok sayılanlar, kimliğini gizlemek zorunda kalanlar. Tüm bu kalp atışları onlara ‘Muz sallayarak’ ahlakını ve zekâsını ele veren efendilerinin şiddetini sineye çekmektedir.
Sine sınırlı bir atlastır. Elbette öfkenin ve şiddetin estetiği bizim konumuzdur ama şiddeti bağlamsız sanmak da efendinin dilinden konuşmaktır.
Zamanı mekânı ve manası olan öfkeyi anlamak için…
Bütün kara parçalarında / Afrika hariç değil.” [Cemal Süreya]


Hiç yorum yok: