1 Mayıs Dersleri

1 Mayıs Dersleri: “Ancak bu böyle gitmez…”
I
İlk ders, müfredatımızın aslında çoktan ezberlemiş olmamız gereken klasik bir parçası: "devlet burjuvazinin yürütme komitesidir". Zaman zaman Marksist devlet kuramının “araçsalcı” bir yorumu olarak ele alınmış, hatta eleştirilmiş olan bu ifade, günümüzde giderek daha çok açıklayıcı hâle geliyor, güncellik kazanıyor. İşçi sınıfının devlete kazınmış gücünün silinmesi anlamına gelen neoliberal saldırı, kapitalist devletin “araçsal” karakterini ayan beyan kılıyor. İşte sermayenin bir aleti konumundaki devlet, sırf 1 Mayıs emekçilerin istedikleri meydanda istedikleri şekilde kutlanmasın diye muazzam kaynaklarını seferber ederek 15 milyonluk bir kenti felç etmekte bir beis görmüyor.
II
Erdoğan ve camarilla’sı (özel kabine) 1 Mayıs’tan öcü gibi korkuyor. Korktuğunun ne olduğu belli: Henüz Türkiye’nin üzerinde değilse de bu zat-ı muhterem ve avenesinin zihin dünyasında komünizm heyulası/hayaleti dolaşıyor. Öyle Soğuk Savaş devrine takılı kaldığı, iflah olmaz bir eski moda antikomünist olduğu için falan değil. Başında bulunduğu o anlı şanlı Taşeron Cumhuriyeti’nin, emeğin itaatkâr ve güvencesiz kılınmasına dayanan saltanatının temellerinin aslında nasıl da zayıf olduğunu bildiği için. Kapitalist buhran Akdeniz’in kuzeyinde de güneyinde de burjuva siyasal mimarîsini kırılganlaştırır ve toplumsal direnişlere alan açarken Türkiye’nin bir istikrar adası olarak kalmasının güç olduğunu bildiği için.
III
AKP hükümeti Silivri’den ya da cumhuriyet mitinglerinden falan değil, 1 Mayıs’tan, hem de deli gibi korkuyor. AKP şimdiye kadar sosyal-sınıfsal meseleleri depolitize etmekte, yani bunları siyasal tartışma alanının dışına atmakta hayli başarılı oldu. Çünkü onun sonunu getirecek olanın “sosyal mesele”nin yeniden siyasallaşması olduğunu, farklı direniş ve toplumsal taleplerin bu “sosyal mesele” etrafında bütünleşmesi olduğunu bal gibi biliyor, görüyor. AKP kendi Aşil topuğunu muhtemelen bizden çok daha iyi tanıyor. Tanıdığı için de kitlesel bir 1 Mayıs karşısında, tabiri caizse, ödü bokuna karışıyor, ne pahasına olursa olsun bu ihtimalin önüne geçmek istiyor.
IV
AKP Emek’ten korkuyor. Taksim meydanına AVM-rezidans dikmesinin esbab-ı mucibesi bu meydanın Kemalist cumhuriyetle özdeşleşmiş olması filan değil. Taksim’in 1 Mayıs’la, işçi sınıfının mücadelesi ve toplumsal direnişlerin kolektif belleğiyle damgalanmış olması. Erdoğan Türkiye’de bir Tahrir, bir Syntagma, bir Puerta del Sol olacaksa bunun Taksim olduğunun pekâlâ farkında. O nedenle meydanı bir pazar yerine çevirmek ve toplumsal direnişleri Yenikapı ya da Kazlıçeşme gibi yapay-sentetik meydanlara sürmenin telaşında. Taksim’i sterilize etme, ona el koyma, onu dönüştürme iştahının ardında bu kaygı var. Taksim’de Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı gelişen direnişi bir “küçük burjuva takıntısı” olarak yorumlayanlar, onu sermayenin Taksim’i fetih çabasına karşı bir mücadele olarak görmeyip burun kıvıranlar tam da bu yüzden ciddi bir yanılgıya düşüyorlar.
V
Dolayısıyla “Taksim ısrarı” 1 Mayıs’ın içeriğini gölgeliyor ya da kısır “Taksim restleşmesi” nedeniyle işçi sınıfının talepleri gündeme gelemiyor diyenler, aslında istemeseler de içeriksiz ve steril bir 1 Mayıs arzusunu ifade etmiş oluyorlar. 1 Mayıs’ı sermayenin mekâna el koyma ve şehir merkezini toplumsal mücadelelerden arındırmaya dönük saldırısından bağımsız düşünmek, onu belli bir sosyal kesimin bütün topluma katkılarının hürmet ve minnetle anıldığı bir “korporatif” anma etkinliğine indirgeme, onu bir eczacılar ya da şoförler günü hâline getirme riskini ihtiva ediyor. Böyle “korporatif” 1 Mayıs’larla kelimenin gerçek anlamındaki faşist rejimlerin bile bir sorunu olmamıştır; örneği çoktur. Dolayısıyla 1 Mayıs’ta yolunu Taksim’den ayırmak, sınıfçı ve ultra-sol bir jargonun arkasına gizlendiğinde dahi sermayenin ve onun “taşeronu” AKP’nin suyuna gitmek anlamına gelir. Validen tebrik ve takdir almak hiçbir zaman bir tesadüfün eseri değildir.
VI
Polis şiddetinin “oranı” tartışması bir yerden sonra zihnimizi bulandırmasın, mesele polisin şu ya da bu eylemde "orantılı" mı "orantısız" mı güç kullandığıyla ilgili teknik-hukukî bir tartışma değil: 1 Mayıs, toplumsal muhalefetin her türlüsüne ölümüne düşman bir otoriterizmin nasıl küstahlaşabileceğinin açık seçik bir örneği. 1 Mayıs, adı konmamış bir olağanüstü hâl rejiminin, hem de “darbelerle hesaplaşıyoruz”, “barış geliyor”  nidaları altında nasıl yürürlüğe konacağının bir deney alanı. 1 Mayıs, adım adım inşa olunan neoliberal güvenlik devletinin doğanın ve emeğin sömürüsüne karşı her muhalefeti ezme kararlılığının ilânı. Evet, kabul edelim, bir savaşla karşı karşıyayız. Şimdilik büyük ölçüde "yukarıdan" yürütülen bir savaş. Toplumsal hareketlerin kriminalize edildiği, muhalefetin terörizm damgası yiyerek her türlü toplumsal sorunun bir "güvenlik" meselesine indirgendiği bu savaşta neoliberal güvenlik devleti bütün azametiyle ortaya çıkıyor. Teknik olanakları, ekipmanı, silâhları ve görünümü itibariyle kelimenin gerçek anlamında ordulaşan polis, bu neoliberal güvenlik devletinin de gözbebeği.
VII
AKP hükümetinin gözünde marjinal olmayan makbul gösterici modeli, polis kuşatması altında irade-i seniyeyle Taksim’e davul zurna eşliğinde çıkma yüzsüzlüğünü gösteren Hak-İş temsilcileridir. İştahla tedavüle sokulan “marjinal gruplar” tartışmasının hiçbir yerinde yer almamalı, makul ve marjinal gösterici ayrımının dönüp dolaşıp hepimizi vuracağının bilincinde olmalıyız.
VIII
Bütün tehditlere karşın Taksim’e çıkma iradesiyle alanlara gelen, zorbalıkla karşılaşacağını bile bile tereddüt etmeden zor aygıtının karşısına dikilen, onca gaza, tazyikli (boyalı-boyasız) suya, ses bombasına, dayağa karşı yılmayan binler, “burjuvazinin yürütme komitesi”nin restine yanıt verdiler. “Burjuvazi bizi kavgaya davet etti, daveti kabulümüzdür” dediler. Üstelik sosyalist hareketin dağınıklığına, sendikal bürokrasinin tereddüt ve ciddi hazırlıksızlığına rağmen verilen bir yanıt bu. Şimdilik elbette eksik, süreksiz, dağınık olan bu cevap, elimizdeki en kıymetli şey. Kolektif olarak ne yaratacaksak bu azmin, bu ısrarın, bu kararlılığın üzerine bina edeceğiz. Yeter ki, 1890 yılında Londra’da gerçekleştirilen ilk 1 Mayıs kutlamalarında işçilere, “bu son değil, mücadelenin daha sadece başlangıcı” diye seslenen Eleanor Marx’ın sözlerini aklımızda tutalım. Bir şey daha: Önümüzde kolayca kazanılacak zaferler yok. Kimseye beleş zaferler vaat etmeyelim. “Ancak bu böyle gitmez”, kesin olan bu…
3 Mayıs 2013

Hiç yorum yok: