İftar Protestoları ve Sosyalistler


Ramazan ayı bitti. Diğer taraftan bu yıl Ramazan'a damga vuran, “İslam, sınıfsallık ve yerlileşme” tartışmaları üzerinde daha fazla durmayı hak ediyor. Bu elbette, öyle kolay kolay tüketilecek bir tartışma değil, yeni de değil ama hiç bu kadar güncel de olmadı. “Ramazan’ın aşağıdan sınıfsallaşması” dediğim olgu da burada görünürleşiyor. Komünist Manifesto’nun veciz ifadesiyle, “katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor.” Pratikte bu tartışmaları tetikleyen, aslında Emek ve Adalet Platformu'nun "Orucunu Kapitalizmle Açma" sloganı eşliğinde başlattığı sokak iftarları oldu.
Sokak iftarlarının açığa çıkardığı kısmî sınıfsallık, birbirinden farklı iki kesimden iki eleştirinin yönelmesini de beraberinde getirdi. Bunlardan birincisi, özellikle İslamî cephede ortaya çıkan ve bu sınıfsal yarılmadan duyulan rahatsızlığın dışavurumu olarak sokak iftarlarını neredeyse Ergenekon’la, Balyoz’la ilişkilendiren komplocu sınıf diliydi. Bu bakıştan anladığımız kadarıyla sokak iftarları, yeni hegemonyanın “kol kırılır yen içinde kalır” mutabakatına ve sınıfsal denetim ideolojisine bir tehditti.
Diğer eleştiri ise, “sol”dan gelen İslamîleştirme tespitlerinde odaklanıyordu. İki pazar önce yine Radikal’in İKİ ekinde yayımlanan Aytek Soner Alpan imzalı "Yerlileşme mi Yersizleşme mi?" ile geçen hafta başında Radikal'de yayımlanan Özgür Mumcu imzalı "İftar Devrimi" başlıklı yazılar bu bakışa iki örnek. Özetle bu bakış, İslamî dilin içinden konuşmaya başlayan bir yerlileşme pratiğinin, en sonunda İslamîleşmeye, İslamî hegemonyaya hizmet edeceği tespitinde birleşiyordu.
İndirgemeci Tutuma Eleştiri
Bu ikinci görüş üzerinden konuyu tartışmaya açmaktan yanayım. Önce Alpan’ın yazısındaki indirgemeci tutuma dönük bir eleştiriyle başlayalım. Alpan'ın yazısında Murat Belge ile Sırrı Süreyya Önder'in, aralarındaki görüş ayrılıklarına rağmen, yerlileşme bahsinde birleştikleri belirtiliyordu. Yazının bu kısmına itirazım, aşırı indirgemeciliğinden kaynaklı, yönteme ilişkin bir eleştiri, onun için uzatmadan şunu belirteyim: Alpan, Belge ve bir akım olarak Birikim’ci analizin yerliciliğini teorik besin kaynağından bağımsız okuyarak, ulaştığı yerden soyutlama hatasına düşüyor. Belge ve kendisinin Hopa Olayları üzerine verdiği söyleşideki o veciz ifadesiyle "çevresinin çevresindekiler", Türkiye'de tüm kötülüklerin kaynağını, kendinden menkul, sınıflardan azade bir "ceberut devlet"te buldukları için, onun karşısında yer alan her aktöre de kendiliğinden politik ilericilik atfeden bir bakışla yerliciliği harmanlıyorlar. Bu bakış, en sonunda Küçükömer'den bu yana muhafazakâr sağ siyasal hareketlere ve doğal olarak bugün de AKP'ye ulaşan "sağdakiler sol, soldakiler sağ aslında" uyanıklığına uzanarak sınıfsal bağlamı yerinden eden bir anti-Kemalist yerlicilik arayışının ötesine geçemediği için, yerlilik, en sonunda bu siyasal dil içinde evrensel-kapitalist bir hegemonyanın yerlileştirilmesiyle birlikte işliyor. Bu nedenle yazısı bir tuhaf eşitlemeyle başlıyor.
Kutsallaştırmaya Hizmet Ediyor
Gelelim İslamîleşme tezlerine. Alpan ve Mumcu’nun yazılarında yöntem olarak sorunlu yan, yaşamın her alanında sınıfların izlerini görürken, dini bu izlerden muaf tutarak, bu alanı ikinci bir kutsallaştırmaya tabi tutmaları ve bu alana dönük sosyalist okuma ve ilişkilenmeleri İslamîleşmeyle irtibatlandırmaları. Bu bakış, İslamîleşme olgusunu siyasal ve sınıfsal karakterinden bağımsız bir kültürel teknoloji olarak okuduğu oranda, ona karşı verilen tepkileri de kültürelci bir ürpertiyle karşılıyor. Oysa neoliberal ilahi adalet söyleminin (teodise) sermaye birikiminin sürdürülebilirliği açısından kapitalizme bu denli eklemlendiği koşullarda, bu alana dönük kültürelci okumalar yapmak, siyasal ilişkileri tarihselliğinden kopararak olağanlaştırmaya ve kutsallaştırmaya hizmet ediyor.
Sınıf Hiyerarşisinin Yeniden Üretilmesi
Ramazan’ın sınıfsallaşması, bunun böyle olmaması gerektiğinin önemli kanıtlarından birisi. Olguyu anlamak için Ramazan hutbelerini inceleyerek yazıyorum. Memleketin genelinde hutbelerin ortak yanı, Müslüman öznenin mülk sahibi olarak kurgulanmasıyken, ezilenlerin de "Müslüman" kimliğin dışında tutulan yoksullar olarak nesneleştirilmesi. Mülklü Müslüman’ı özneleştirip mülksüzleri nesneleştiren bir sınıf hiyerarşisinin yeniden üretilmesi sözkonusu olan. Bu yeni bir olgu değil, ama giderek daha açıktan konuştuğu kesin.
Diğer taraftan Ramazan boyunca yerel gazeteleri izleyenler, işçilerle yapılan oruç söyleşilerine rastlamışlardır. Dikkat çekici bir ortaklaşma bu haberlerde karşımıza çıkar. Ezilenler, 45 derece sıcakta çalışmayı ve açlığı, öte dünya için bir sınav ve aynı zamanda öte dünyada cennete giderek dindirilecek bir fedai ıstırabı olarak görürler. Tahtakale’de hamallık yapan işçiler, orucun sevabını düşünerek sıcağa katlandıklarını söylüyorlar. Gaziantep’teki inşaat işçisinin sözü farksız: “Bu zorlukların mükâfatı farklı olacağı için üzerimize farz olan orucu tutmanın lezzetini alıyoruz.” Mardin’den Beypazarı’na çalışmaya gelen 22 yaşındaki tarım işçisinin sözlerine bakalım: “zor olsa da mükâfatı farklı olacak”. Dubai basınından bir alıntıyla bitireyim bu örnekleri. 45 derece sıcakta çalışan inşaat işçilerinden Pakistanlı Enver Han’a (28) “nasıl dayanıyorsunuz?” sorusu yöneltildiğinde, Han’ın yanıtı da hemen hemen aynı: “Böyle zor koşullarda oruç tutmak, bize sonunda özel mükâfat getirecek bir sabır ve fedakârlık testi.” [Gulf News]
Sınıflarüstü Kutsallığa Sevk
Tüm bunlar, toplumsal eşitsizliklerin doğal ve ilahi olduğunu bildiren açık sınıfsallığın hegemonyasını ele veriyorlar. O zaman karşı soru şu: Gündelik hayatın, sınıfsallığı farklı mekânlarda farklı zaman kiplerine dayalı olarak açığa vurduğu düşünülürse, sömürünün ilahi adaletmiş gibi sürdürülmesine karşı çıkanların protestolarında bir dünyevileşme aramak da gerekmiyor mu? Çünkü bu eylemlere ve seslendirdiği taleplere İslamîleşme çerçevesinden bakmaktansa, ezilenlerden yana bir dünyevileşme vesilesi olarak bakmak daha mümkün. İslam üzerine her konuşmanın İslamîleşmeye ve İslamcı hegemonyanın güç kazanmasına yol açacağı yönündeki tespitler bu nedenle aşırı indirgemeci bir tutum izliyorlar. Kurtubalı İbn Rüşd üzerine konuşmak da İslamîleşmeye hizmet eder mi? Bu toptancı bakışlar, dinler tarihi içindeki çatallanmalara mesafeli olduğu için, din alanını ideolojik ve siyasal içeriğinden soyutlayarak sınıflar üstü kutsallığa sevk ederek aslında, İslamîleşmeye ve İslamcı hegemonyanın sınıfsal özüne daha çok hizmet eder hale getirmez mi örneğin? Sorular çoğaltılabilir.
Yüzleşmeye Hazır mıyız?
Sonuçta, sömürüyü “takdir-i ilahi”, madenlerde ölümü “kader”, Tekel işçilerine dönük tavrı “merhamet” olarak açıklayan, Müslümanlığı bir tür “mülklü”manlık olarak kodlayarak gündeme çıkaran teodise karşısında sokak iftarları, ezilenlerin dünyayı algıladıkları kültürel ve toplumsal dağarcığın içinden karşı duruş pratikleri aramaları için bir sinyal sadece. Tek başına bu, kurtuluşun imkânlarını sunmuyor, sunamaz da. İmkânları ilerletmek, başka dayanışma biçimleriyle bu alanı ilişkilendirmek ve ileri gidip eleştirmek önümüzdeki dönemin görevi. Ama sonuçta başta belirttiğimiz gerçeği unutmadan: "katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve en sonunda insanlar hayatın gerçek koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyorlar." Bu yüzleşmeye hazır mıyız?
Marx’ın 11. Tez’i Boşuna mı?
Bütün bunlar sorunun, toplumun çoğunluğunu oluşturan ezilenlerin ortak taleplerini, kimliklerini hiçe saymadan birleştirebilecek siyasal bir alternatifin eksikliğinden kaynaklandığını göstermiyor mu?
Ramazan’ın sınıfsallaşması, “şimdi”yi geçmiş ile geleceğin esaretinden kurtaracak bir perspektifle donatmak gerektiğini bir kere daha ortaya koydu. “Öteki, mekânsal olarak uzağa itilemiyorsa, emekçi sınıfların kültürel ve ideolojik olarak geri kalmışlığını ima ederek zamansal olarak uzağa itilmesi söz konusu olur” diyor Arif Dirlik Postkolonyal Aura’da. Gericilik retoriği buna iyi bir örnek olabilir. Sosyalistlerin ezilenleri kültürel ve ideolojik olarak geçmişe aitmiş gibi yansıttığı koşullarda, ezilenlerin sahici kurtuluş özlemlerini “gelecek olarak” “cennet”e ötelemeleri bir çelişki olmaz. Her iki koşulda da “şimdi”, siyasal esaret altında. Sadece şimdi değil, ütopyalar da bu esareti deneyimliyor. Şimdiyi kurtarmak için, geçmişe ittiğimiz ezilenlerin geleceğe öteledikleri özlemleri arasında pratiğe girmek gerekiyor. Sokak iftarları, hiçbir şeyi değilse bunu başardığı için alkışlanmalı, eleştiri ardından gelmeli.
Sahi, cennetin eleştirisinin yeryüzünün eleştirisine döndüğü koşullarda Marx, dünyayı değiştirme iradesine davet olarak 11. Tez’i boşuna mı önermişti?

Hiç yorum yok: