Vechillah

Açlık Günlerinde “Allah’ın Yüzü”
“Açlık günleri” demek olan oruç ile “Yeryüzünde 1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” sorusu arasında bir bağ kuramayan ve bu soruyu “Ne alâka, kel alâka” vaziyetleri ile karşılayan “yurdum insanı dindarı”na ne demeli?
Dindâr mı demeli dini-dâr mı demeli?
Ona mı, kendime mi yanmalıyım?
Acaba Kur’an’ın indirilmeye başladığı ay olan Ramazan ayının tümüyle “açlık günleri” ilân edilmesinin amacı ne olabilir?
Acaba “Açlık günleri (oruç) sizden öncekilere de farz kılındı” ayeti, nasıl bir insanlık ve tarih okuyuşunun ve bilincin ifadesidir?
Kur’an’da keffâretlere öngörülen “boyunduruk altında olanları (köleleri) özgürleştirmek”, “10 veya 60 açı doyurmak” veya “10 veya 60 gün peş peşe aç kalmak”, “ötekine” nasıl bir bakışın ifadesidir? (bkz. “Sosyal İslam” başlıklı makale).
Acaba Kur’an “doyurulması gerekenler” ile “Allah’ın yüzü” (vechillah) arasında neden ilişki kuruyor? (İnsan; 76/9) Sonra, “Sizden beni doyurmanızı istemiyorum, sizden rızık da istemiyorum” (Zariyat: 51/57) diyor. Bu nasıl bir teolojidir?
Bunları anlamak için Kur’an’a alttakilerin (açların ve yoksulların) gözüyle bakabilmek lâzımdır.
Dine bu zaviyeden bakabilmek için de sıradanlıktan çıkıp “özgün bir din” anlayış ve bilincine sahip olmak lâzımdır.
***
Dinlerini “tapınak dini” ve “zengin eğlencesi” hâline getirenler, başta oruç, iftar ve sahur olmak üzere İslam’ın özgün ritüellerini tahrif etmişlerdir.
Artık Ramazan bir festival.
İftar, zenginlerin davet ve şatafat gösterisi.
Sahurun anlamı yok.
Ramazan gelince “din pazarı” açılıyor. Ekranlar, Ramazan meddahlarından, kıssacılardan, hurafecilerden geçilmez oluyor.
Allah’ın bizim sırf aç kalmamızı istediğini, ondan “hoşnut” olduğunu sanıyorlar.
Sanki biz aç kaldıkça Allah’ın “ego”su tatmin oluyor ve bundan büyük zevk duyarak “Nasıl da milyonlarca insan benim için aç kalıyor, en büyük benim!” diye gökte tanrılığını kutluyor(!)
Sırf “bir” ay aç kalmada maharet var sanıyorlar.
Sadece “beş” kez eğilip kalkmanın meziyet olduğunu sanıyorlar.
Kâbe’nin etrafını “yedi” defa dönmenin yeteceğini sanıyorlar.
Hayvan boğazlamanın, her yanı kan gölüne çevirmenin, derinin, bağırsağın, dananın, tekenin “din kuralı” olduğunu sanıyorlar.
Saçının tek telini göstermezsen, domuz etini zinhar yemezsen en çok takva sahibi ve en iyi dindar oluyorsun.
Bu zihniyet nusükun (ritüelin) hayattaki gereğini yapmayı değil; bizzat kendisini din sanıyor.
Açlarla beraber olmayı değil; orucun kendisini… Zulme ve sömürüye “kıyam” etmeyi, zenginin önünde eğilmemeyi, hayatta kimseye “secde” etmemeyi değil; namazın kendisini… Halka karışmayı, eşitlenmeyi değil; tavafın kendisini… Yakınlaşmayı, kaynaşmayı değil; kurbanın kendisini… Domuzlaşmamayı, yiyicilik yapmamayı değil; domuz etinin kendisini… Kadının boyunduruklardan kurtulmasını değil; saç telini örtmenin kendisini “ibadet” sanıyor. Başörtüsünün sırf saç telini göstermemek için var olduğunu sanıyor ve “fetiş” oluşturuyor.
Bunları söyleyene de “Ne yani namazı, orucu, haccı, kurbanı, başörtüsünü inkâr mı ediyorsun, domuz eti caiz mi diyorsun?” diyerek “din bekçiliği”ni kimselere bırakmıyor.
Akif’in tabiri ile “Nebiye atf ile binlerce herze uyduruyor, yıkıyor da onunla dini mubini yeni bir din kuruyor” sonra da “yeni bir din mi getiriyorsun” diye üste çıkıyor.
“İbadet”in ne olduğunu bilmiyor.
40 yıldır “Din nedir?” okuyor, bir arpa boyu mesafe yok.
Dinlerde “ritüel” ne amaçla yapılır, tümüyle Fransız!
Ritüelin kendisini ibadet sanıyor. (bkz. “Din ve ibadet anlayışımız” başlıklı makale).
***
Çünkü ona öyle anlatıyorlar.
Din adına konuşanlar, cemaat hocaları, televizyon vaizleri, hatta Diyanet bile böyle anlıyor dini, diyaneti, ibadeti…
Din, Diyanet, Medine, Medeniyet, hepsi aynı kökten gelir.
Peygamberimiz, kurduğu yeni topluma neden din kökünden gelen “Medine” demiş acaba?
Düşünün bakalım, İsrail’in resmî ismi, neden “Medinetu’l-İzrail” acaba?
Çünkü din bir inanış, düşünüş ve anlayış biçiminin siyasî, sosyal, toplumsal ve ekonomi-politik ete kemiğe bürünüşü; “devlet” hâlinde vücutlanışı demek…
Bir dinin ete kemiğe büründüğü, vücutlandığı yere onun için “Medine” denir.
Batılıların “religion” değil; “state” dediği şeye tekabül eder.
Batılılar ölüler, ruhlar ve ayin (ritüel) ile ilgili olana din anlamında “religion” diyorlar. Çünkü Aydınlanma’da öyle tanımlandı. Buna göre din bir vicdan işi olup, ölüler, ruhlar ve ayin ile ilgilidir. Yeri tapınaklar ve mezarlardır.
Oysa din “state” olmak icap eder. “State”, yaşayanlar, diriler, siyasal, sosyal, toplumsal, ekonomi-politik olanla ilgilidir. Buna göre din bir vicdan işi değil; vicdanla başlayan bir iştir. Mecrası tarih, tabiat, insan, yaşam ve toplumsal hayattır. Yeri tapınaklar ve mezarlar değil; hayatın atardamarlarıdır. İşte buna “gerçek hayat dini” diyoruz.
İslam’ı böyle anlamazsanız onu Hristıyanlığın düştüğü duruma düşürür ve “dinlerden bir din” hâline getirirsiniz. Oysa İslam dinlerden bir din değildir. Hatta “religion” anlamında bir “din” de değildir. (bkz. “İslam dinlerden bir din midir?” başlıklı makale).
***
Namazı, orucu, haccı, kurbanı vs. “dinin kendisi” sanmanın neye mal olacağını görünüz.
Aslında mal olmuş bile.
Bugün Türkiye’de Diyanet’in temsil ettiği din bir Türk “religion”udur. Dirilerle ilgili değil; ölülerle ilgilidir. Yeri tapınak, kandil geceleri ve mezarlardır. Hayatın atardamarlarından akmaz. Mülkiyetle, kapitalizmle, bankalarla, faizle, sömürüyle, emperyalizmle ilgilenmez. Derdi doğrudan doğruya açlar ve yoksullar değil; açın ve yoksulun çiğnediği sakızın orucu bozup bozmayacağı, sahura saat kaçta kalkacağı vs.dir.
Türkiye dindarlığı, neredeyse bütün kesimleriyle beraber, doğrudan açlığı ve yoksulluğu “dinî bir mesele” olarak görmez. “Açlık günleri”nin (orucun) ne için var olduğunun farkında değildir. Ama açın ve yoksulun iftarını hanımını öperek ve ilişkiye girerek açması caiz mi değil mi, bayıla bayıla tartışır. İşin derdinde değil; eğlencesindedir. “Açlık günleri”nde eğlence de böyle olur (!)
Halkı böyledir de devlet değil midir?. Hükümetler de böyledir. Her şey değişir, kozmik odalara girilir, anayasa bile yeniden yapılır ama Diyanet’e asla dokunulmaz. Çünkü bütün hükümetler, siyasîler, egemenler, güç sahipleri hepsi İslam’ı “religion” olarak anlarlar.
Öyle ki bu hususta aydını, sanatçısı, sağcısı, solcusu, Türkçüsü, Kürtçüsü, Atatürkçüsü, hocası, şeyhi, dindarı, İslamcısı vs. neredeyse tamamı böyledir.
Dindarı dini “religion” olarak anladığı için iktidara geldiğinde namazı, orucu, haccı, kurbanı, başörtüsünü devlet eliyle uygulamaya hatta dayatmaya kalkar. İran, Taliban vs. bunun örneğidir.
Laiki de dini “religion” olarak anladığı için iktidarı elinde tuttuğu sürece buna direnir ve “devlet din kuralları ile yönetilemez” der durur. Ritüelleri “din kuralları” olarak anlar çünkü neredeyse herkes öyle görmektedir.
Oysa devlet söz konusu ise “din kuralları” şunlar olmak icap eder: Hak, adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük, dürüstlük, yetimi, yoksulu, işçiyi, emekçiyi, “alttaki”ni korumak, mazlumun yanında olmak, zayıfı güçlüye ezdirmemek, faiz, emek sömürüsü, kamu imtiyazı gibi yollardan “kenz” ve “temerküz”e izin vermemek, ülke kaynaklarını zenginler arasında dönüp dolanan bir tahakküm aracı olmaktan çıkarmak, hakça dağıtmak, eşitçe bölüştürmek, “ortak iyi”yi iktidar yapmak… Velhasıl adam gibi bir “adalet devleti” hâline gelecek ilke, değer ve kurallar bütünü…
***
Peki bu ritüellerin dinde yeri yok mu? Var. Ama bunlar dinin direği değil; gereğidir.
Dinî düşüncenin imgeler, simgeler ve ritüeller üzerinden akan bir tarzı vardır. Bu onun kuşatıcı olma iddiasının gereğidir. Fakat bunlar amaç değil; nihayetinde araçtırlar.
Dinlerin ritüellerden ibaret görülür hâle gelmesi, yaşamla bağının koparılıp Ali Şeriati’nin tabiriyle, “anlamsız tekrarlar”a (ayin) dönüşmesi ve böylece “religion”laşması yeni bir sorun değildir.
İslamiyet bunlardan en sonuncusunu yaşamakta belki.
***
Bakınız, Yahudilikte “Cumartesi günü yasağı” aslında “mülkiyet edinmeme günü” idi. Altı gün çalışılacak yedinci gün bölüşülecekti. Altı gün boyunca “kenz” edilmişse, yedinci gün “infak” edilecek, o gün herhangi bir şeye sahip olmak için çalışılmayacaktı.
Cumartesi yasağı, bu “sosyal amacı” gerçekleştirmek için konulmuştu. Zamanla “ritüelleşti” ve anlamsız bir tekrara dönüştü. Esas amacı unutuldu. Cuma akşamı nehre ağ atıp Pazar sabahı günü balıkları toplayarak hem yasağa riayet etmiş, hem de sahip olmaya devam etmiş olduklarını sandılar. Bu “şark kurnazlığı” yapanların yüzlerine vuruldu ve “Aşağılık maymunlar olun” dendi. (bkz. “Aşağılık maymunlar olun” başlıklı makale).
Bugün Yahudilik’te Cumartesi yasağı “dinlenme günü” olup, daha fazla ve hırsla kazanmak için geri çekilmeyi ifade eder ve “kimlik oluşturucu” bir ritüel olarak titizlikle uygulanır. Domuz eti yasağı da öyledir. Domuz gibi faiz parası yerler ama asla domuz eti yemezler! Gazze’ye girip en büyük haram olan 1500 “insan”ı keserler, sonra lokantaya gidip “ineğin” dinî usullere göre kesilip kesilmediğini sorarlar, helâl et (koşer) isterler. Masada ölü eti yerler (gıybet), sonra garsondan helâl et isterler. Bu konuda en çok Müslüman dindarlarla, Yahudi dindarlar birbirine benzer. Koşerci dindarlığın sefaleti!
***
Hristıyanlıkta “komünyon ayini” adı üzerinde topluca/cemaat/komün hâlinde olmayı ifade eden bir durumu ifade ederdi. Hz. İsa’nın sürekli toplu hâlde yemek yemesinden gelir. Hz. İsa ekmeği bölüşür, suyu paylaşırdı. Hiç ayrı yemek yemezdi. İnsanlara sürekli olarak bunları öğütlerdi. Onun bu davranışı döndü dolaştı “komünyon ayini” oldu. Ritüel hâline gelerek yemeği bölüşmesi bir parça ekmekten alarak onunla bütünleşmeye, suyu paylaşması da şaraptan içerek onun kanına ortak olmaya dönüştü.
Bugün ortalama bir Hristiyan kiliseye gider, komünyon ayinine katılır, ekmekten yer, şaraptan (sudan) içer ama dışarı çıkınca ne ekmeği, ne suyu kimseyle bölüşmez.
Cemaat/komün hayatından nefret eder. Bencilliği tavan yapmıştır. Çünkü artık o bir ayin ve ritüeldir. Sırf onu yerine getirmek dindarlık olarak görülür…
***
İslam’dan da bir örnek verelim. Peygamberimiz namazdan sonra cemaate döner ve bir derdi olan var mı yok mu, sorardı. Derdi olan söyler, olan olmayana verir, bölüşülür, paylaşılır, kaynaşılırdı. Bu gelenek devam ederek Emeviler dönemine gelindi. İmamlar bu “sünnet”i sürdürerek cemaate sormaya devam edince şikâyetler yükselmeye başladı. Bundan rahatsız olan Emevi “şark kurnazlığı” çareyi şöyle buldu. Dediler ki imamın cemaate dönünce “zikir” yaptırması sünnettir. Peygamberimiz buyurmuştur ki “Her namazdan sonra kim 33 kez Sübhaneallah, 33 kez Elhamdülillah, 33 kez Allahuekber derse…”
Ve cemaate dönen imam sustu, susuş o susuş, gidin bir camiye hâlâ öyle.
Bir “anlamsız tekrardır” sürer gider. “Sub sub sub…” dedirtirler ve gönderirler yurdum insanını yapayalnız çaresizliğin girdabına. Nerede cemaat? Nerede din kardeşliği? Kimse kimsenin derdiyle dertlenmez. Herkes birbirine homur homur bakar. Bırakın “derdim var, dardayım” demeyi, herhangi bir “dünya kelamı” konuşmak bile yasaktır. Sub sub sub dindarlığının sefaleti!
***
Bunlara dinlerin içinden güçlü itirazlar yükselmiştir. Hatta peygamberler tarihi bir anlamda bunun örnekleriyle doludur.
Yeşaya böyle bir zamanda yaşamış olmalı ki ritüelin dinin özünü ve sosyal amaçlarını boğmasına karşı çığlık çığlığa bağırır. “Açlık günleri”nden ne anlamımız gerektiğini bakın nasıl anlatıyor: “Bugünkü gibi oruç tutmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz? İnsanın isteklerini denetlediği gün böyle mi olmalı? Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı? (o günkü ritüel). Siz buna mı oruç, Rabb’i hoşnut eden gün diyorsunuz? Benim istediğim oruç haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları salıvermek, ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak, her türlü boyunduruğu kırmak değil mi? Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? Barınaksız yoksulları evinize alır, çıplak gördüğünüzü giydirir, yakınlarınızı gözetirseniz ışığınız tan yeri gibi ağaracak, çabucak şifa bulacaksınız. Doğruluğunuz önünüzden gidecek, Rabb’in yüceliği artçınız olacak, o zaman yardım çağrılarınızı Rabb cevaplayacak, feryat ettiğinizde ‘İşte buradayım’ diyecek!” (Tevrat; Yeşaya: 58/3-14).
***
Hz. İsa, ritüel ve ayin fetişisti zamanın Ferisilerini bakın nasıl anlatıyor: “Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Örneğin hamâillerini büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. Şölenlerde başköşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerine ‘Rabbi’ diye çağırmalarından zevk duyarlar… Vay hâlinize kör kılavuzlar! Diyorsunuz ki ‘Tapınak üzerine yemin etmek caiz değildir. Ama tapınaktaki altın üzerine yemin eden yeminini yerine getirmesi gerekir.
Budalalar! Körler! Hangisi daha önemli? Altın mı altını kutsal kılan mabed mi?... Vay hâlinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, dereotunun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa’nın daha önemli konularını adaleti, merhameti ve sadakati ihmal edersiniz. Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır ama deveyi yutarsınız! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz ama içiniz açgözlülükle ve taşkınlıkla doludur… Siz dıştan güzel görünen ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benziyorsunuz!” (İncil; Matta; 23/1-29).
***
Kur’an’da da buna benzer ifadeler yer alır. Musa ve İsa zamanındaki Ferisi din adamlarının yerini Mekke’de tefeci bezirgânlar almıştı. Kur’an bunlara “mal ve oğul sahipleri”, “bahçe sahipleri”, “nimet sahipleri” vb. der. Bunlar da kendi çıkarlarına uygun ritüeller uydurmuşlardı. Başta kıldıkları namaz olmak üzere, hacılara su dağıtmaları, Kâbe’nin örtüsünü değiştirmeleri gibi dindarlık tezahürleri tıpkı Hz. İsa gibi “Vay hâlinize” denilerek yüzlerine çarpıldı.
Çünkü bunların içinde İsa’nın tabiri ile adalet, merhamet ve sadakat yoktu. Yeşaya’nın tabiri ile de "yiyeceğini açla paylaşmak, barınaksız yoksulları eve almak, çıplak gördüğünü giydirmek" yoktu. Maun suresi, tıpkı Yeşaya’nın ve İsa’nın sözleri gibi yüzlerine tokat gibi çarpıldı.
“Ferisilerin nanenin, dereotunun ve kimyonun ondalığını hesapladıkları” gibi Kabe’ye gelen hediyeleri hesaplıyorlar, “sineği süzüp ayırıyor, deveyi ise amuduyla yutuyorlardı”.
Kur’an’da bunlar şöyle anlatılır: “Derler ki: ‘Deveden bir çift sığırdan da.’ Söyle onlara: “İki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerindekini mi haram etti? Yoksa Allah size bu yasaklamayı emrederken siz orada mıydınız?” (En’am; 6/144)
Tefeci bezirgânlar Ferisilerin tapınakta yaptığına benzer bir işi Kâbe’de yapıyorlardı. İşlerine gelen deve ve sığırları tek tek, çift çift veya gebe olanlar- gebe olmayanlar vs. diyerek ayırıyor, göz koyduklarının kesilmesini haram kılarak kendi sığır sürülerine katıyor, bunun ticaretini yapıyorlardı. Onlar için en önemli gelir kaynağı da “gebe deve” idi. Bu nedenledir ki Kuran’ın kıyamet gününün dehşetini ifade için kullandığı “Gebe develer salıverildiği zaman” (81/4) ayetini duyunca beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Bu ifade bugünün küresel bezirgânlarına “Dolarlarınız sonbahar yaprağı gibi savrulduğu zaman, filolarınız Titanik gibi denizin dibine battığı zaman” demek gibi bir şeydi. İşte bu sığır sürüleri (en’am) üzerinden dönen çarka peygamber çomak sokunca çılgına döndüler. Var güçleriyle karşı çıktılar.
Yeşaya’nın “Yakmalık koç sunularına, besili hayvanların yağına doydum. Boğa, kuzu, teke kanı değil istediğim.” (Yeşaya; 1/10) demesi gibi, Kur’an, “Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.” (Zariyat: 51/57) der.
Bunun ne demek olduğunu şu ayet daha iyi açıklar: “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır.” (Hacc; 22/37).
Burada kurban “ritüel”i kastediliyor ama diğer bütün ritüeller için de bunu genelleyebiliriz. O zaman şöyle denmiş olur: “Yakmalık koç, besili hayvan, deve, koyun, et, kan… Asıl maksat bunlar değildir! Havra, kilise, cami, hacc, namaz, oruç, domuz eti, Cumartesi yasağı, komünyon ayini… Asıl mesele bunlar değildir! Bunların hiçbirisi bana ulaşmaz. Gece gündüz sırf eğilip kalkarak, kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine oturarak, ekmek yiyip şaraptan yudumlayarak, ağlama duvarında ağlayarak, amaçsızca hacca giderek, manasızca aç kalarak, sub sub tesbih çekerek sesinizi yükseklere duyuramazsınız!”
***
Bir memuriyetin ifası olarak yerine getirilen ritüeller dindarın dinini daraltır. Hz. Süleyman’ın bastonu gibi yapar, yıkılması için bir dokunuş yeter.
Demek ki her namazın aslında namazdan sonra, her haccın aslında hacdan döndükten sonra, her Ramazan’ın da Ramazan’dan sonra başladığını görmemiz gerekiyor.
Açlık günleri doğrudan doğruya “açlığa ve yoksulluğa” dikkat çekmedir. Önceki ümmetlere farz kılındığı gibi bize de farz kılınmıştır. Çünkü bu sorun kadim bir insanlık sorunudur. İnsanlığın en kadim, en acil en yakıcı sorununa bigâne bir din olamaz ama bigâne hâle gelmiş dindarlar pekâlâ olabilir.
Üstüne üstlük onlar orucu bu şekilde ele almayı “sekülerleşme” olarak görürler. Çünkü o zaman orucun dinî boyutu kaybolur, metafizik tarafı ortadan kalkar ve Allah ile ilişkisi kesilirmiş. Dini “sekülerleştirmemek” lazımmış. “Sıradan” insanlık sorunlarıyla ilgili görülmemeliymiş din. Onun çok derin, manevî ve ruhânî boyutları varmış…
***
Bende diyorum ki: Ruhâniyat da, maneviyat da yemin ederim ki açların ve yoksulların yüzündedir. Onları Kur’an’ın "Allah’ın yüzüne" (li’vechillah) nispet ettiğini okuyunca sanırım benim gibi siz de şaşıracaksınız. (bkz. İnsan suresi; 76/9). Demek ki açlar ve yoksullar yeryüzünde “Allah’ın yüzü”dürler.
Bu nedenle “açlık günleri”nde şeytanlar zincire vurularak bağlanırlar. Böylece şeytanlar bizi “açlık ve yoksulluk”la korkutamazlar.
Çünkü açlık günlerinde korkuya ve çaresizliğe gerek yoktur. Hep beraber aç kalır, hep beraber de iftar ederiz. Olan olmayana verir, paylaşır, bölüşürüz. Bu durumda şeytanlar hangi korkudan beslenecek, hangi çaresizlikten nemalanacaktır? Neyi istismar edecek, hangi muhtacı borç ve faiz ağına düşürebilecektir?
Böyle bir topluluğu kim dize getirebilir? Çünkü “oruç” artık sırf “ritüel” olsun diye yapılmamaktadır. Ya “namaz” da, “hac” da, “kurban” da öyle olursa…
Bunlar da “beş”e, “yedi”ye, “bir”e hapsedilmez, bütün yıllara, mevsimlere, diyarlara, coğrafyalara “mana ve ruh” kazanarak, “ete kemiğe bürünerek”, “bedenlerek”, “vücutlaşarak” yayılır; yaşayan, yürüyen, direnen, bölüşen, paylaşan, birleyen, eşitleyen, seven, sevilen, sarıp sarmalayan hâle gelirse “küresel şeytanlar”ın hâli nice olur?
“Açlık günleri”nde orucu bugünkü gibi tutmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız.
Tehdit değil, tekliftir; “perspektif”i, “bakışaçısı”nı, “felsefe”yi değiştirin.
Sakın O’ndan kopmayın.
“Allah’ın yüzüne” yaklaşın.

Hiç yorum yok: