İç Savaş ve Demokrasi

video
[…] Ulusal kurtuluş savaşı iç savaş değildir, adı üzerinde “ulusal kurtuluş savaşı” ancak, zaman zaman ve çok zaman iç savaşla çakışıyor. İç savaşta aynı ulus kimliğinin iki yana ayrılması söz konusu oluyor; fakat iki yana ayrılmak ulusal kurtuluş savaşlarında da görülüyor. Şimdi bu coğrafyada Kürt devrimci mücadelesiyle iç savaş birbirinin içine giriyor.
İç savaş, bir devlet içinde, iki ayrı tarafın birbirine mutlak üstünlük sağlayamaması durumudur; bir devlet durumudur. Demokrasi de bir devlet durumudur. Devlet de bir güçler toplamı durumudur.
Yazacaklarım belki şaşırtıcı gelecektir; bunda hiçbir sakınca veya şaşılacak bir yan görmüyorum. Bu bölge, yeni bilime gebedir ve yeni olan, ilk bakışta hep şaşırtıcı olmak zorundadır. Burada söyleyeceklerimin özünü şöyle formüle edebiliyorum. İç savaş ile demokratik durumun birbirinin zıttı ya da düşmanı olduğunu düşünmek bir burjuva aldatmacası, bir illüzyon ya da sihirbazlık olmalıdır. İç savaş ile demokrasi arasındaki sınır, sanıldığından çok daha ince görünüyor.
Öyle mi, değil mi? “Şaşırtıcı” örnekler vermek durumundayım. Amerika Birleşik Devletleri’nin şimdiye kadar gelmiş en büyük “demokrasi kahramanı” Abraham Lincoln sayılıyor ve ekliyorum, bir iç savaş kahramanıdır. İngiltere’nin en büyük demokrasi kahramanı Cromwell olarak biliniyor ve ekliyorum, bir iç savaş lideridir. Fransa’nın en büyük demokrasi kahramanları, Robespierre, Danton ve diğerleri ve hatta Büyük Napolyon kabul ediliyor; ekliyorum, iç savaş isimleridir.
“Restorasyon” kavramı türünden iç savaş mekanizmalarını ayrıntıyla yazamamakla beraber, bazı iç savaş dönemlerini ortaya çıkarabildiğimi düşünüyorum. Bir: 1806-1826 modern Türkiye tarihinin, benim ortaya çıkarabildiğim, birinci iç savaş dönemidir. Tanzimatçılar, Reşit, Ali ve Fuat Paşalar, bundan arta kalanlardır; Kürdistan’ın Türkler tarafından ikinci fethi bu iç savaşı izliyor. İki: 1906-1926 Türkiye tarihinin ikinci iç savaşıdır. Kemal, İsmet ve Fevzi Paşalar, bu iç savaştan kenarda kalanlardır; cumhuriyet ve Kürt kimliğinin bastırılması, bu ikinci savaşı izliyor. Üç: Hala başlangıç tarihinden emin olamıyorum, ancak 1960 yıllarının sonlarıyla, 1980 yıllarının hemen öncesi veya hemen sonrası, üçüncü iç savaş dönemi oluyor. İki en gerici darbe ile Kürtlerin kimliklerine koşmaları bu iç savaş içinde realize ediliyor.
Bunlar kitaplarımda yazdıklarımdır. Henüz kitaplarıma girmeyen, ancak güncel yazılarımda dillendirdiğim, dördüncü iç savaş dönemidir. 1991 yaz başını iç savaşın ilanı olarak görüyorum. Vedat Aydın’ın Kürdistan’da, bir manga Dev-Sol liderinin İstanbul’da katledilmelerini dördüncü iç savaşın ilanı sayıyorum.
Türkiye Cumhuriyeti güçleri, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush’un Türkiye ziyaretinden yüreklendiler; iç savaş ilanına denk getirdiler. Bilirim, yüreklenirler.
Parantez açmalıyım; bu ikinci ziyaret oluyor. Birincisini de bilirim. 1959 yılı son ayında, ateş almaya, o zamanki Başkan Eisenhower Ankara’ya gelmişti; çok iyi hatırlıyorum. Çünkü Eisenhower’ın Ankara’ya geldiği zaman, erkenden, beni alıp Ankara siyasi şubenin pis mahzenlerine koydular ve iyice gittikten sonra bıraktılar; ben hücreye konduğumda Eisenhower’ın güvenliği sağlanmış oldu.
“Bizler” artık tuhaf insanlarız; garip kıvanç kaynaklarımız vardır. Ulucanlar Merkez Cezaevi’nde beraber yattığımız bizim Küçük Apo’yu yetiştirip Welat’ın başına göndermekten, öğrencisi doktor olmuş bir ilkokul öğretmeni türünden, kıvanç duyarız. Başka kıvançlarımız da var; Ankara’nın Çankırı Caddesi’ndeki birinci “şubemiz” müdürü, Sarı Nevzat’tı; “bizim müdürümüz” olarak biliyoruz. Sarı Nevzat’ı da “yetiştirdik”; bizim üzerimizde yetişti, sonra vali ve şimdi de Milli Savunma Bakanı Nevzat Ayaz oldu. Yetiştiriyoruz.
Kapatıyorum; iç savaşların da kişileri bulunuyor. Bu son iç savaşın en önemli figürlerinden birisi Ünal Erkan’dır. Vedat Aydın ile bir manga Dev-Sol liderinin katledilmesi Ünal Erkan’ın emniyet müdürlüğüne başlamasına denk geliyor. Şimdi Diyarbakır’da İkibine Doğru muhabirinin, Batman’da Ülke muhabirinin katledilmesi de Ünal Erkan’ın genel vali olmasına denk düşüyor.
“Bizler” tuhaf yaratıklarız: Ne oluyor, yoksa bir kutlama mı var?
Fakat söyleyeceklerim var: Demirel, bir iç savaş politikacısıdır. Üçüncü iç savaş, Demirel zamanında başlıyor. “Milliyetçi Cepheler” hep Demirel zamanında kuruluyor. Demirel, eylülist darbenin sözde karşıtı Demirel, Kürdistan’a şefkat götürecek Demirel, Kürdistan’a genel vali olarak, eylülizmin Ankara, İstanbul emniyet şefini, Kenan Evren’in, Turgut Özal’ın, Mesut Yılmaz’ın sevgili polisini gönderiyor ve demokrasi’den söz ediyor. Benim de Demirel’e ve bu sözlerine karşı bir sözüm var: “Hadi canım sen de!”
Artık bitiriyorum; bitirirken, çeşitli yerlerde söylediğim, tekrarladığım ve geçen hafta Bursa’da bir kez daha dillendirdiğim bir devlet tanımını vermek istiyorum. Şiş kebabın şişleri üzerine oturuyor; her bir şiş, uçlarında, bir temren olan bir güç olarak düşünülmelidir. Basın, ucunda temreni olan bir mızraktır; üniversite bir başkası, yargı, yürütme, yasama, aydınlar, işçiler, sendikalar, ideoloji, hepsi hepsi birer temrenli mızrak olarak algılanmalıdır. Devlet, bunların toplamı durumudur. Eğer bunların hepsi, bir yönde bir demet haline getirilirse, “faşi” sözcüğü demet demektir ve faşizm buradan geliyor, güçlü ve mutlak bir devlet var demektir; bu devleti faşizme kadar uzatmak ya da benim tercihimle “tekelli” düzen demek mümkün olabiliyor. Eğer temrenli mızraklar birbirini çeliyorsa, eğer aydınların yönü yürütmeye karşı ise, eğer yargı tümüyle yürütmeyle aynı yönde değilse, eğer basın her gün ayrı bir yön alabiliyorsa, düzen, demokratiktir; böyle düşünülmesini istiyorum. Eğer şişler ya da temrenli mızrakların bir bölümü bir bölümüne karşı ise, mutlak bir yenişememe durumu varsa, iç savaştan söz etmek gereğini duyuyorum; bunu mantıksal sonucuna çekilmiş, ileri bir demokrasi olarak anlayabiliyorum.
Güzel. Kürt şiddeti, devleti oluşturan şişlerin yön değiştirmesine yol açmıştır; herhangi bir kompleksle bunu kabul etmemeyi bilimselliğe sığdıramıyorum.
Güzel. Ancak bu şiddet, devleti yeni oklar edinmeye de zorlamıştır; bunlardan birisi, aydın hareketi okunu yanına alması oluyor. “Bizim”, benim Aziz Nesin’i de alarak, başlattığımız aydın hareketi, “aydın belgesi”, Ekin toplantıları, hep PKK askeri hareketiyle aynı zamana rastlıyor; ancak aydın hareketinin yükselişinde, devlet, “bizleri” hep karşısına aldı. Fakat daha sonra aydınlarla uzlaşma yollarını aradı; PKK şiddetinin yayılmasının bunda rolü olduğunu düşünüyorum.
Güzel, fakat, düşünmekten, ötedir; Behice Boran’ın Sovyetler’den yardım aldığının açıklanması çeşitli yorumlara yol açtı. Ben bunu önemsemiyorum; bana göre Sovyetler’i yardımlarından dolayı değil, devrimcilere yardım etmediğinden dolayı eleştirmek gerekiyor. Bu kadar değil; bu konuyla ilgili olarak Uğur Mumcu’nun Milliyet’te, 16 Şubat 1992 tarihli yazısını, önemli buluyorum. Uğur, “Boran’ın cenazesinin Türkiye’ye getirilmesini ve TBMM’de askeri tören yapılmasını sağlayan Güzel’in girişimleri oldu” diye yazıyor; Uğur, aracılık yapıyor ve Hasan Celal Güzel, Behice Hanım’ın cenazesinin getirilmesini sağlıyor. Bunu hem şaşırtıcı buluyorum ve hem de böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, Hasan Celal Güzel, ANAP’ın MİT bakanıydı; MİT bir “sol cenaze” ya da “cenazelerin solu” ihtiyacını duyuyordu. Bu ihtiyacın mekanizmalarından birisi Kürt şiddetidir.
Demokratiktir.
Bitiriyorum: Geçen hafta, Bursa’da Murat Dağdelen’in yönettiği açık oturumdaydık. Milletvekili Hatip Dicle, Türkiye İşçi sınıfının diz çöker duruma getirildiğinden söz etti. Doğrudur; benim anlatımımla işçi sınıfı şişi, devletle aynı yöne çevrilmiştir. “İşimiz” her ne pahasına olursa olsun, bu temrenli mızrağın yönünü tam tersine çevirmek olmalıdır. HEP Genel Sekreteri Ahmet Karataş arkadaşım, tek hedefin iktidar olduğunu söyledi; çok doğrudur, iktidarı hedeflemeyen her hareket, dükkancıdır, büfecidir; sadece kendisini sürdürmeyi amaçlıyor, demektir.
İktidar ve iktidar: Bu iç savaşın sonu emekçi iktidarı olmalıdır.
Bunu görüyorum ve bunu yazmaktan büyük heyecan duyuyorum.
Yalçın Küçük
Bir Dikine Ülke
Temmuz - 1993

Hiç yorum yok: