Ebu Zerr Mahkemeleri

Ruhumuzun gıdasına ihtimam gösterir, her konuşanı dinlemez, her mecmuaya bakmaz, sokakta yürürken bir ölçüde gözlerimizi kapatırdık. Gözün ve ruhun kirlenmemesini, midenin zehirlenmemesinden daha fazla önemserdik. İstiklal Marşı’nın otel odası şairlerinin kaleminden çıkmadığını konuşur, bu yüzden “büyük mevzularımızı” mütevazı mekânlarda tartışırdık.
Öfkenin de bir onuru vardı, kızınca: “Salli ale’n-Nebi/Allah Resulü’ne salevat getir.” der; Müslüman’ı öldürmek için değil, oldurmak için eleştirirdik.
Faiz parasındaki tozun üzerimize değmesinden korktuğumuzdan bankaların olduğu caddelere girmekten uzak dururduk.
İki arkadaş biraraya gelince akdedilen sohbetlerin ana mevzuu, dünya Müslümanlarının sorunları olur; Filistin, Keşmir, Çeçenistan gibi mazlum milletlerin yaşadığı coğrafyalar gündemdeki yerini hiç yitirmezdi.
Müslümanlar arasındaki ırkî farklılıklar ya da mekânsal uzaklıkların hiçbir önemi yoktu. Haritada muhtelif devletlerin şehirleri gözüken Bağdat, Kahire, İslamabad, İstanbul yüreklerimizde aynı ülkenin başkentleriydi. Ruhlarımız, günde en az beş defa öteler ötesine seyahatlere çıkar, denizaşırı ülkelerde yaşayan kardeşleriyle hakikat fakültesinin “bünyân-ı marsûs”u, yani duvarları birbirine kenetlenmiş binası olduğunu görürdü.
Henüz daha sabi-i mümeyyizken, İslam topraklarındaki bütün üniversitelerde aynı müfredatın takip edileceğine inanır, bunun için kitaplar bile belirlerdik. Mustaz’af müminleri kendi “ehl-i beytimizden” addeder, acılarını yüreklerimizde yaşardık. Bosna’da, Gazze’de bombalanan evlerde yaşıyor gibi üşürdük, titrerdik. Haremeyn gibi en ulvi mekânlar ve namaz sonraları gibi en muazzez zamanlarda önce kardeşlerimiz için dua ederdik.
İslam’ın iman, ibadet, muamelat ve ahlaktan ibaret olduğunu; bunlardan birinin yokluğunda hiçbirinin tam olamayacağını kabul eder, bir Kur’ân-ı Kerim’in hükümlerinin bir de ölüm gerçeğinin değişmeyeceğini söylerdik.
İndî delillerle sahih hadisleri sınırlayanlara, “Allah’ın peygamberi ve insanlık tarihinin en büyük edibinin 23 yıllık risâlet hayatında 15–20 defa konuştuğunu söylemek cinnettir.” der, bu nevi söylemlere hiç mi hiç itibar etmezdik.
Londra’yı, Paris’i tanıdığı kadar, Mekke’yi, Kahire’yi bilmeyen; Hz. Mustafa’yı (sallallahu aleyhi ve sellem) muhataplarına peygamber olarak anlatmakta güçlük çekince; O’nu “dâhi”, “âteşin bir zekâ” olarak tanıtan fikir ve kişilik fakirlerini öteki okulun talebeleri olarak kabul ederdik.
İslam’ın yaşanacak bir din olduğuna vurgu yapar, onu anlatma gayreti içerisinde olanların yaşantılarını da tartmaları gerektiğini söylerdik.
Vaaz ve konferanslarda İslam’ın hayatın her alanına müdahil dinamik bir din olduğunu belirtir, “ahkâm-ı ilahiyye”yi derin bir vecd içerisinde anlatırdık.
“Lâ ilahe illallah”ı sadece bir zikir olarak görmez, aksiyon boyutunu da tezekkür eder, gereği için çaba sarf ederdik.
Defterlerin kenarlarına Ayasofya resimleri çizer, İslam’ın zafer kürsüsünden tekrar fetih hutbeleri dinlemenin hayalini kurardık.
Osmanlı, sefere çıkan “Nuh’un Gemisiydi”; tekrar gelecek, tufanın vurduğu yerlerdeki mazlumları içine alacaktı.
Susmak gibi konuşmanın da bir sınırı vardı. Çok konuştuğunu düşünenler; “hep insan sözü dinlendi, şimdi de Allah Kelamı dinleyelim.” der, güzel sesli bir hafızın okuduğu Kur’ân-ı Kerim’le ruhlar teskin edilirdi.
Herkes ilmini ve haddini bilir, “mezâlik-i ekdâm”da (ayakların kaydığı yerler) sadece âlim olanlar konuşur-yazardı.
Yemek için yaşamaz, yaşamak için yerdik. “İnsanların doldurduğu kapların en şerlisinin mide olduğuna” inanır, yer sofralarında sünnet üzere otururduk.
Ölümü “şeb-i arus” olarak görür, Muaz b. Cebel (radiyallahu anh) gibi büyük sahabilerin vücutlarında ölümün belirtisini fark ettiklerinde söyledikleri; “şu elimdeki veba bana kızıl develerden daha sevimli görünüyor, çünkü bu, beni Allah Azze ve Celle’ye kavuşturacak.” nevinden cümlelerle teslimiyetimizi ölçer, şairin;
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm.
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm.
mısralarını terennüm ederdik.
***
Dünyanın geçirdiği değişime paralel olarak Müslümanların da anlama, anlatma ve yaşama telakkileri değişti; İslamî hayata dair yeni kriterler belirlendi. Dünyayı İslam’a göre şekillendirme idealinden, dini dünyamıza uyarlama moduna geçildi. Medeniyet sarayında tarihin en keskin kırılmaları yaşandı. Allah Teâla’ya tevekkülün yerini, ideolojilere teslimiyet aldı. İlahi kudretin yanında yeni otoriteler belirlendi. Haram yollarla dine hizmet etmek meşru addedildi. Resimsiz gazete çıkaranların yanlarında yetişenler medya patronu olunca yarı üryan fotoğraflar basmayı meslek ilkelerine sadakatin bir gereği olarak gördü. Müslüman kadına başını açarak da İslam’a hizmet edebileceği söylendi. Oryantalizme yakın duranlar büyük kurtarıcılar olarak takdim edildi.
Bütün bunlar nasıl oldu? Yeni eskiyi, güzel çirkini hangi yollara başvurarak mağlup etti? Niçin değiştik? Nice zamandır zihnimi meşgul eden bu sorulara bir “sıla” münasebetiyle cevap aradım.
Tekke olarak inşa edilen fakat onlarca yıl metruk bir hâlde bırakıldıktan sonra yakın geçmişte termîm edilerek yeniden açılan tarihî bir mekânda talebelikten arkadaşlarla birlikteyiz. Kürsüye çıkanlar okul yıllarına dair hatıralarını ve hatırladıklarını anlatıyor; yüreğimizle inşa ettiğimiz muazzez maziyi yâd ediyorlardı. Hâzirûn konuşurken, bütün dikkatimle sarf edilen kelimeler arasında dolaşıyor, o müstakim müminlerin yeni kabullerine, medeniyet algılarına, moderniteye karşı reflekslerine bakıyor, kimin ne kadar aynı kalabildiğini ölçmeye çalışıyordum.
Konuşmanın ilerleyen bölümlerinde, yeni telakkiler hakkında genel bir hüküm verebilmek için müşahhas cümle tahlilleri yapmam gerektiğini gördüm. Alâ melei’n-nâs yapılan tahlillere dair şunları söyleyebilirim: Besmele, hamdele, tasliye, konuşmaların mukaddimelerinden kaldırılmış, selâm ise en yalın hâliyle telaffuz edilmekteydi. Konuşmanın Müslüman üzerinde inandırıcı olabilmesi için ağırlıklı olarak kullanılan ayet-i kerime, hadis-i şerif ya da İslam büyüklerinin sözlerini şahit olarak tercih etme geleneği yerini Batılı filozofların sözlerine bırakmıştı. Bir zamanlar “filozof yalan söyler, peygamberse mutlak doğruyu bildirir” diyenler, yalanı kendi doğrularına şahit tutar hâle gelmişti. Hâlâ hükümlerin Allah ve Resul buyruğu ile desteklenmesi gerektiğine inananların bir kısmı da “konjonktür” endişesiyle sözün kaynağını tasrih etmeden, Kur’an’dan ve Sünnet’ten iktibasta bulunuyordu.
Anlatılanı anlama, metin içerisinde “yok olma” gibi öğrenmenin önünü açan hassasiyetler zayıflamış, Müslümanca duruşun en önemli göstergelerinden addedilen müeddeb oturuş şekli de kaybolmuştu.
Konuşmaların muhtevası -eskiye nispetle- büyük çapta değişikliğe uğramış, ana mevzularımıza ya hiç girilmiyor ya da üstü kapalı geçiştiriliyordu. İslamabad’la, Kahire’nin aynı çatı altında birleşip, dünya sermayesine müşterek para birimleriyle karşı koyacakları, mazlum milletlerin istiklâllerini kazanmaları gibi konular, yerini Batı medeniyetine ait oluşumlar içerisinde yer alarak daha fazla insan hakkı, daha fazla demokrasi temin etme gibi temennilere bırakmıştı.
Herkes kendince bir yerlere gelmiş, makam-mevki, itibar kazanmış, düne göre hayat standardı değişmiş, otobüslerin yerini hususî taksiler; mütevazı kıyafetlerin yerini, markalı elbiseler almıştı. Yani hızlı ve kontrolsüz bir değişim içerisinde olduğumuz inkâr edilemez bir gerçekti.
Ne var ki bu gidişe “dur” diyenler, “Bu durum, gelenek içerisinde yaşanan zorunlu bir yenilenmedir; ya değişecek ya da yokluğa mahkûm olacaksınız.” gibi yenilgi psikolojisinin ürünü cümlelerle ikaz edilmekteydi.
Şu kesin bir gerçekti ki, İslam coğrafyasını madde planında işgal eden Batı, zihinleri de etki altına almıştı. “Yenilgi yenilgi büyüyen zafer”, şairin mısralarında kalmıştı. Ayasofya’da ezan okumak ya da Filistin’de zafer marşı söylemek, Batı’nın planladığı dünya kardeşliğini(!) sabote edici talepler olarak görülmekteydi.
Modernitenin telkin ettiği İslam tasavvuru, medenî birikimimizi ezip geçmiş, değiştiren İslam’ın yerini, kişilere ve zamana göre sürekli değişen İslam almıştı. Lisansüstü ilahiyat eğitimini Batı ülkelerinde oryantalistlerin danışmanlığında yapanlar aydın ilahiyatçılar olarak gösterilmekte, söylenenden ziyade söyleyene itibar edilmekteydi. Bu yüzden dinî içerikli kitap, dergi ve gazetelerin sayısı artmasına rağmen, dinî değerlerin bağlayıcılığı azalmaktaydı.
Ölüm, hesap, haşır, neşir en az duyulmak istenen kelimeler arasındaydı. Ahirete göre yaşama, yeryüzünde ahiret siteleri inşa etme ideali konuşmaların en silik ve soğuk bölümleriydi. Dünya ve ahiret muvazenesinin tesis edilmesinin gerekliliğinden bahsedildiğinde, başlar öne eğiliyor ve lisanî hâlle; “büyük projelerden bahsederken keyif kaçıran bu ifadelerin sırası mı” deniliyordu.
***
Batı medeniyeti karşısında sürekli kaybeden taraf olmanın üzerinden şu kadar hafta, şu kadar ay, şu kadar yıl geçti. Şu kadar kelebek kanat vurdu, şu kadar arı bal yaptı. Şu kadar insan doğdu, şu kadar ferdî planda kıyametler koptu. Bu süreç içerisinde mutlak yanlış, mutlak doğrunun yerini aldı. Yanlış, gün geçtikçe inandırıcılığını artırdı. Bu durumda bir mahkeme kurulmalı, bir hâkim nezaretinde bu hâl sorgulanmalı, hakikat ortaya çıkarılmalı. Bu hâkim, kişilik zafiyeti yaşayan mustagribler arasından çıkmayacağı gibi, konuşurken hatır gözetenlerden de olmayacaktır. Kısa zamanda kıtalararası fetihlere imza atıp dev dava dosyalarını çözen sahabe-i kiram, şüphesiz, kurulması düşünülen bu muasır mahkemelerin tek ideal hâkimleridir. Her ne kadar müçtehit sahabenin tamamının bütün davalara bakma ehliyetine sahip oldukları kabul edilse de, onların bir nevi ihtisas mahkemeleri kurduklarını, sadakatle ilgili davalara Ebû Bekir’lerin, adalete Ömer’lerin, hayâya Osman’ların, ilme Ali’lerin (radiyallahu anhum) baktıkları dikkate alınarak seçim yapılmalı.
Malum olduğu üzere, kişilik zafiyetinden kaynaklanan değişime karşı yükselen en muhkem itirazın sahibi Ebû Zerr’dir (radiyallahu anh).
Ebû Zerr (radiyallahu anh), değişen ferdî, içtimaî ve siyasî hayat karşısında İslam’ın değerlerini savunan, çağının tanıklarını Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) devrinde olduğu gibi yaşamaya çağıran davetçidir. O, haksız yoldan servet edinenlere, din adına insanları sömürenlere, fukaranın ekmeğine el uzatanlara ahireti hatırlatıp; “İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmış olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!” (Tevbe: 35) ayetiyle ikaz eden uyarıcıdır.
O, kıldığı namazı ciddiye almayanlara, gösteriş yapanlara, hayra mani olanlara gür sesiyle: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara/Feveylün li’l-musallîn.”(Mâûn:4) diyen yüreğin sahibidir.
O; uyarıcı, bilge, mütevazı, cesur ve münekkit gibi vasıflara sahip, aynı zamanda Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) 14 seçkin ashabından oluşan has kadro içerisinde yer alan bir hâkimdir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurda olduğunda söze onunla başlar, olmadığında da onu sorardı. (Zehebî, Siyer-u Alam, II, 58). Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem); yeryüzünde zaman zaman bozulan muvazenenin yeniden nasıl tesis edileceği ve bu tesis sürecinde takip edilmesi gereken merhalelerin neler olduğu hususunu da ona öğretmişti. Peygamberin öğrettiği davaları karara bağlama planıyla alakalı o şunları söylemektedir:
“Dostum Allah Resulü yerine getirmem için bana yedi hususu emretti: Fakirleri sevmeyi ve onlara yakın olmayı, benden daha düşük seviyede olanlara bakmayı, kimseden bir şey istememeyi, arka dönse de akrabaya sıla yapmayı, acı da olsa hakkı söylemeyi, Allah yolunda hiç kimsenin kınamasından çekinmemeyi ve çokça ‘lahavle ve la kuvvete illâ billâh’ demeyi.” (Ahmed, Müsned, V, 159).
Ebû Hureyre’nin (radiyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste de Allah Resulü (sallalahu aleyhi ve sellem); “İsa b. Meryem’in tevazusuna nazar etmek kimi sevindirirse o, Ebû Zerr’e baksın.” buyurdu. (İbn Sa’d, Tabakât, IV, 228).
Hz. Ali O’nu; “ilimle dolu bir kap olarak” vasıflandırdı. (Zehebî, a.g.e., II, 60). Bütün bunlar göstermektedir ki bu dava büyük sahabinin şahsıyla bütünleşen Ebû Zerr Mahkemeleri’ne havale edilmelidir.
Kürsüsünün arkasındaki levhada; “Hâkimiyet Hakkındır” yazan bu büyük hâkim, bir gün İstanbul’da, bir gün Kahire’de; bu gün camide, yarın üniversitede mahkemesini kuracak, kararları elinden hiç düşürmediği asası ile yüreklere yazacaktır. Şehirleri, kasabaları dolaşacak, insanlara dünya hayatının fâni, ahiretin ise sonsuz olduğunu anlatacaktır. Yolu Şam’a uğradığında saray yaşantısıyla değişen hayatı cesur bir şekilde sorgulayacak, azledilmesi için vali devreye girip bir mektupla durumu Halife Hz. Osman’a, “Hâkim Ebû Zerr şehri ifsad ediyor.” diye bildirdiğinde de mahkemelerine devam edecektir. Hz. Muaviye’nin karşısına çıkıp, yükselen saray duvarlarının hesabını sorarken de, yalnız başına çölleri aşarken de Ebû Zerr’ce var olacaktır.
Fırsat bulduğu her koşul ve mekânda vazifesini ifa eden Ebû Zerr (radiyallahu anh), Cemre-i vusta’da oturmuş etrafında toplanan insanların davalarına bakarken, yanına gelen birisi tarafından, “Devlet başkanı fetva vermenizi yasaklamadı mı?” diye ikaz edildiğinde: “Şunu bil ki! Keskin kılıcı başımın üzerine koysanız, ben de kılıcı koymanız ile başımı almanız arasında Allah Resulü’nden duyduğum bir kelimeyi söyleyecek kadar bir zaman bulsam, mutlaka o sözü söylerim.” şeklinde karşılık verecektir. (Ebû Nuaym, Hilye, I, 160)
***
Ebû Zerr (radiyallahu anh) insanları ikaz ederken sade bir dil kullanır, hakikati en anlaşılır şekilde tebliğ ederdi. Sırtındaki abası, elindeki asası ile Kureyş meclislerine gelir, zekâtını vermeyen servet sahiplerine cehennem azabını müjdelerdi. O konuşurken cemaat başını öne eğer, suçüstü yakalanmanın mahcubiyetiyle onu dinlerdi. Kimileri de sözünü bir an önce kesmesi gerektiğini düşünürdü. Mecliste söyleyecekleri bitince kalkar, bir direğin dibinde namaz kılar, sonra oturur, çevresinde toplanan insanların davalarına bakardı.
Kızdığı zamanlarda sesini yükseltir, asasını kaldırır öyle konuşurdu. Dünya malıyla arasında aşılması imkânsız mesafeler vardı. Allah Resulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) ilk tanıdığı hâl üzere hayatına devam ettiğini, O (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini nasıl bıraktıysa ahirette de o şekilde O’nunla bulaşmayı umduğunu söylerdi.
***
Hilafet merkezine farklı kesimlerden gelen şikâyetler üzerine Ebû Zerr (radiyallahu anh) merkeze alınır, Hz. Osman (radiyallahu anh) kendisine; “yanımda kal” ricasında bulunur fakat o, Halife’ye, Allah Resulü’nün kendisine: “Binalar dağdaki yarık seviyesine ulaştığında oradan ayrıl.” şeklindeki emrini hatırlatıp, Rebeze’ye gitmesi için müsaade buyurmasını söyler. (Bkz. Zehebî, a.g.e., II, 63).
Rebeze’ye yerleştikten sonra zaman zaman Medine’ye gelir, yine Ebû Zerr’ce konuşur. Yönetimden rahatsız olanlar konumunu istismar edip onu muhtemel bir isyanın lideri olarak görmek istediklerini söylediklerinde onlardan da uzak durmayı, meselenin vahametini Halife’ye bildirmeyi yine Ebû Zerr’ce duruşun bir gereği olarak görür; Hz. Osman’a yaptığı biata sadakat gösterir.
***
Ebû Zerr (radiyallahu anh), Rebeze’de ölüm hazırlığına başladığı sırada kendisine, üzerine saracak bir kefeninin dahi olmadığını söyleyen hanımına, nâşını evin dışına koymasını, yoldan geçenlerin onu tekfin ve tedfin edeceklerini söyler. Hac mevsimi olmadığından yoldan kimsenin geçmeyeceğini düşünen hanımı Ebû Zerr (radiyallahu anh) vefat edince çaresiz söyleneni yerine getirir. Tam bu esnada oradan bir kafilenin geçmekte olduğunu fark edince onlara şöyle seslenir: “Ey Allah’ın kulları! Burada bir adam öldü. Cenazesini kaldıracak kimsesi ve üzerine sarılacak kefeni yoktur. O, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabından Ebû Zerr’dir. Allah aşkına yardım ediniz!”
Kervan içerisinde yer alan Abdullah b. Mesud (radiyallahu anh) nâşın Ebu Zerr’e ait olduğunu fark edince ağlayarak şöyle der: “Tebük yollarında kumlara bata bata yürüyüşünü fark eden Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi; yalnız yürüdün, yalnız öldün ve yalnız dirileceksin.”
Ebû Zerr (radiyallahu anh) kurduğu mahkemelerde çağının tanıklarını: “Hâkimiyet Hakkındır.” buyruğuna göre yaşamaya, hakkı sahibine iade etmeye, gösterişten uzak durmaya, asr-ı saadetteki hayat üzere kalmaya davet etti. Bunun için şehir şehir dolaştı, verdiği hükümlerle değişime meyyal Müslüman zihinlere değişmez değerleri haykırdı.
***
Ya Ebû Zerr Mahkemeleri kurularak anlama, yaşama ve anlatmadaki hakikat gaspı önlenecek ya da medeniyet haritamızdaki kırılma daha da derinleşerek devam edecektir.


Hiç yorum yok: