Sırrı Süreyya Önder


Özellikle Türkiye’de “aydın” sıfatı çok sık telaffuz edilebiliyor. Siz bu kavramı nasıl tanımlarsınız?
‘Aydın’ kavramı, üzerinde en çok tartışılan kavramlardan birisi. Genel olarak okumuş yazmışlıkla ilişkilendirildiği için de aydın tanımında kafalar bir hayli karışıktır. Bugünün kavramlarıyla bir kriter belirleyecek olursak; insanlığın temel değerlerini savunan, geliştiren, bunu yaparken “bilimsel tutum”dan vazgeçmeyen, ilerleme ve özgürlük bahislerinde yol gösterici olan kişidir, denilebilir.
21’inci yüzyılda aydınlara nasıl bir rol yükleniliyor? Özellikle de Türkiye somutunda aydınların kendini bu çağa uyarladığını düşünüyor musunuz?
21’inci yüzyılın aydın olma kavramına yüklediği en büyük anlam “eylemlilik hâli”dir. Egemenler, statükoyu zorlayan her türlü öneri, itiraz ve bilimsel düşünceyi imha etmeye, içini boşaltmaya dönük tutumlar geliştirdiler. Çağımızı diğer tarihsel dönemlerden ayıran en ayırdedici tanı bu imha ediş araçlarının çoklaştırılması, çeşitlendirilmesi ve şiddetlendirilmesidir. Mesela ülkemiz aydınları, birkaç önemli bilim insanı ve düşünürü çıkarırsak, Kürtler ve yoksullar bahsine hep mesafeli durmayı tercih etmişlerdir. Gelişen Kürt siyasal hareketi ve gelinen nokta artık bu görmezlikten gelme hâlini kaldıramaz duruma geldiğinde birçokları için bilim ve insanlık treni kaçmış durumdaydı. Uzun süren körleşmenin yarattığı tarif edememe, anlayamama limanına demir attılar. Hayatın hangi alanında üretim yapacak olursanız olun, Kürtler ve yoksullar bahsinde bir karşılık oluşturmak durumundasınız. Devletin bu konudaki şiddeti biliniyor. Dolayısıyla bir eylemlilik durumunu göze almadan da üretim yapamaz durumdasınız demektir bu… Onun için 20’inci yüzyılda kalmaya mahkûm ve gönüllü bir hâl söz konusudur.
Örneğin aydın için “çağının tanığı ve vicdanı” tanımı yapılıyor. Tanıklık etmek bir yana, gerçekten “vicdanı” olmayı başarabiliyor mu?
Vicdan kavramı ile merhamet hep birbirine karıştırılıyor. Vicdan merhametten başka bir şeydir. Vicdan olmayı başarabilmek de az önce bahsettiğim duruşla yakından alakalıdır.
Aydınlar, toplumu ilerletme ve dönüştürme gibi bir sorumluluğun da sahibi görülüyorlar. Lakin aydın, toplumla temasını sadece yazılı kaynaklarla sınırlamaya mahkûm mudur, mecbur mudur?
Şüphesiz ki böyle bir zorunluluk yoktur. Hayatın her alanında aydın bir tutum ve üretimin içinde olabilir insan. Çağın kolaylaştırıcı teknolojisi geniş kitlelere ulaşma anlamında daha yaratıcı mecralar sunuyor bize. Sorumlu bir aydın tavrı, bu mecraları etkin olarak ve toplumun ileriye doğru dönüştürülmesinde büyük sorumluluklar yüklüyor. Görsel ürünler için söylediğinizde haklılık payı yüksek ama kalıcı değil. Hayat çok hızlı gelişiyor. Biz ardından bakakalan olmakla bizatihi yapan olmak arasında tercih yapmalıyız.
Sanıyorum, “aydın” ve “hain” neredeyse iç içe geçmiş ve aynı cümle içinde birarada kullanılan iki sıfat. Aydınların kendisini anlatmasının olanakları mı sınırlı? Bu yaftalama, Türkiye’ye mi özgü?
Ben “hain” kavramının “aydın” söz konusu olduğunda gelişigüzel kullanılmasından yana değilim. Aydının da kendisini dönüştürebileceği, geliştirebileceği alanları hayli daraltan bir yaklaşımdır bu. Bize özgülük meselesini şöyle söyleyebiliriz: Çatışma ve çelişkilerin daha yoğun olduğu ülkelerde beklenti ve sorumluluk çıtası yüksek olduğu için böyle yaftalamalar daha sıklıkla karşımıza çıkar.
İktidar gücüyle arasına mesafe koymadığı gibi, her tahlilini onu savunmakla bütünleştiren “aydın”ların durumunu nasıl görüyorsunuz?
Bir yaftalama da ben yapayım (gülüyor). Onları aydın olma şöyle dursun genel insanlık kantarında bir ağırlık taşımayan insanlar olarak görüyorum.
Aydın olmakla, siyasî iktidara, devlet gücüne eleştirel ve uzak olmak arasında bir paralellik kurmaya kalktığımızda; Türkiye’deki durumu nasıl gözlemliyorsunuz?
Bu biraz da sınıfsal mücadelenin gelişmesiyle doğru orantılı bir durumdur. Tarihsel olana baktığımızda sınıfın kendi örgütlülüğünü aşan bir aydın yoğunluğu hiç görülmemiştir. Yani politik sınıf mücadelesi yükseldiği oranda bağımsız aydın tavrı daha da belirginleşecektir.
Türk aydınlarının barışa katkılarını görebiliyor musunuz?
Birkaç onurlu insanı dışında tutarsak, barışa değil kirli savaşa çanak tuttuklarını ve kibirleriyle davrandıklarını görürüz.
Türkiye’de iktidar güçlerinin aydınlara yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? Kendi politikalarına “alet” olmadıkları sürece aydınların bir ehemmiyeti oldu mu Türk iktidarlar için?
Ne bizim ülkemizde ne de başka ülkelerde olmamıştır. Genel bir yasadır bu… Egemenlerin değirmenine su taşımayan her aydın, düzen için potansiyel bir tehlikedir.
Başbakan’ın “açılım”a destek vermeleri için Avrupa’daki Kürt aydınlarına çağrı yapıp onları yüceltmesini, ancak ülkedeki Kürt aydınlarının üzerindeki baskıyı artıracak politikalara başvurmasını, nasıl okumalıyız?
Burada Avrupa-Türkiye ayrımından çok egemenlere biat eden-etmeyen ayrımı daha açıklayıcıdır. Kadim egemen yaklaşım havuç-sopa denklemiyle açıklanabilir.
Geçmiş yıllarda, eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un, “Kürt aydını” kavramına tepki göstermesi ve bunu da “…o zaman Türk aydını da olur. Bu durum toplumu parçalar, böler” şeklinde gerekçelendirmesine şahit olmuştuk. Bu yaklaşımı, tipik bir “Kürt” kavramına geliştirilen refleks olarak mı, yoksa “Kürd’ün aydınlanması”na karşı ürperti olarak mı okumak gerekir?
Hiç uzatmadan; sadece ahmaklıkla da açıklayabiliriz! Adı geçen kişinin felsefe ve sosyoloji alıntılarını hatırlarsak ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir.
KISA… KISA… KISA
Senaryosunu yazdığınız “O. Çocukları” filminin toplumda en çok hangi amaca hizmet etmesini arzuladınız?
Doğrusu, faşizmin en çok kadınları ve çocukları vuracağını anlatmak amacıyla yola çıkmıştım.
Beynelmilel’deki trajikomik “sahneler”e günümüzde rastlıyor musunuz?
Günümüzde komik kısmının azaldığını söyleyebilirim. Ancak trajik kısmı çoğalarak devam ediyor diyebilirim.
Türkiye’de, “eski sosyalist” aydınların liberalizme geçiş yapmalarını tek cümleyle nasıl özetlersiniz?
Sosyalizmle yeterli bir kavrayış-içselleştirme ilişkisi geliştirmemiş olmalarına bağlanabilir. En temelde bir yaşama biçimi olarak kavranmalıdır.
“Eğer İslam âlimi olsaydım antiemperyalizmi İslam’ın altıncı şartı yapardım” demişsiniz. Türkiye’de çoğunluğun İslam inancında olmasıyla, yine sosyalizmin ülkedeki “güçsüzlüğü” arasındaki bağ, nasıl alt edilebilir?
Egemenlerin çalıştıklarından daha fazla çalışarak başarılabilir. Hiçbir yanlış kendi kendine düzelmez. Sorumlu aydın tavrı tam da böyle günlerde işlevsel ve gereklidir.
Röportaj: Ali Barış Kurt

Hiç yorum yok: