İran Cengelî Hareketi ve Teşkilât-ı Mahsusa

Helakimiz aşk çölünde olacak bizim
Bizimle sefer edecek merd nerede…
[Sad-i Sirazi]
Biliriz ki; Doğu’da en esaslı aşk öyküsü Pervane’ye aittir. Zira nerede yanmakta olan bir ateş varsa, orada mutlak surette ölüme mahkûm bir Pervane de vardır. Ve o ateş, adeta bir gül gibi açılıp büyüdükçe, Pervane ateşe daha da eğilerek, ona boyun eğer. Pervane’nin ateşle dansı, onun tutuşup yanarak, bu dünyaya veda etmesi ile son bulur. Ancak bu üzücü değil, aksine Pervane’nin sahip olduğu o koca tebessüm düşünüldükçe, insana huzur veren bir menkıbedir. Çünkü onun vatanında çarpıcı biçimde tezahür eden; Aşkın, İngiliz veyahut Rus’un kulakları sağır eden gelişmiş silâhlarından çok daha sarsıcı bir etkiye sahip olduğudur.
Aşkın Deprem Bölgesi: Geylan
Özgür yaşayamıyorsak kucak açarak
Ölümü karşılamamamız daha iyidir.
[Gandi]
Ne tesadüftür ki, Osmanlı’da olduğu gibi komşu İran’da da aşkın ilk merhalesi; yabancı güçlerin baskısı ve ülkenin işlerine müdahaleleriyle esaret altına alınmış bir milletin, bu güçlere karşı ayaklanma iradesi gösterebilmesinde tezahür etmiştir. Zira İran’ın 1907 senesinde Rusya ve İngiltere tarafından paylaşılmasının ardından, Şah idaresinin işgal güçlerinin yanında taraf olması ile baskının günden güne artması, hüküm süren yoksulluk, işsizlik ve hepsinden daha önemlisi huzurun yok olması sonucu, dört bir yanda kaos hâlinin hâkim olması, milyonlarca İranlı’yı geleceğe dair düşünmeye zorlamıştır.
Cengelî Hareketi’nin[1] geliştiği Geylan, adaletsiz yaşam şartlarından en fazla muzdarip olan bölgelerin başında gelir. Bunun dışında, büyük İslam âlimlerinden Abdülkadir Geylani’nin doğduğu topraklar olması sebebiyle de, müslümanlar için ayrı bir öneme sahiptir. İran topraklarının kuzeybatı tarafında yer alan bölge; Türk, Kürt, İranlı ve Ermenilerin beraber yaşadıkları, etnik bir çeşitliliğe sahiptir.
Halkın büyük çoğunluğu, öteden beri tarım ile uğraşmaktadır ancak kendilerinin olmayan topraklar üzerinde ekip biçerek, yüksek oranda kira ödemeye zorlanmaları nedeniyle, bölge halkı İran’ın en yoksul kesimleri arasında sayılır. Tüm bu yoksulluğa rağmen dikkat çekici olan, Geylan bölgesi insanlarının, İran’ın en okuryazar kesimini oluşturmasıdır. Geylan, bunun dışında dinî hassasiyetin yoğun biçimde varolduğu yerlerin başında gelir. O nedenle, bölgenin her daim patlamaya hazır bir bomba ve düzen karşıtları için iyi bir sığınak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Bir Nefes Aşk: Mirza Küçük Han
Terk- i mal, Terk- i can, Terk- i ser,
Aşk yolunda ilk merhaledir.
Kanla bastırılmış Meşrutiyet hareketinden sonra pek çok İranlı ihtilalci de Geylan’a sığınacaktır. Niyetleri Şah’ın idamlarından kurtularak, son nefeslerine kadar işgal kuvvetlerine karşı savaşmaya devam etmek olan Meşrutiyetçi İranlıların içinde, Reşt doğumlu genç bir adam da yer alır. 1880 senesinde orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmesinin ardından, Salihabad’taki Hacı Hasan ve Cami medreselerinde sarf, nahiv ve din ilimleri tahsil etmiş olan bu genç adam, Cengelî İnkılâp Hareketi’nin önderi olacak olan Mirza Küçük Han’dan başkası değildir. Çevresinde, iyi huylu, edepli ve mütevazı bir kimse olarak nam salmış olan Mirza Küçük Han, ayrıca okumayı çok seven ve özgürlük şiirlerine düşkün bir kimse olarak tanınır.
Mirza Küçük Han’ın ilk gençlik yıllarında, özellikle Kafkaslar üzerinden gelen fikir akımlarıyla, İran Meşrutiyet düşüncesinde yeni anlayışlar gelişmeye başlar. Bunun yanı sıra, İranlı gençlere önderlik etmeleri bakımından hayatî önemi haiz olan ancak henüz klasik ulema çizgisinde yer alan Takizade, Devletâbâdî ve Musavat gibi bağımsızlıkçı aydınların da bu fikirlerden etkilenmesi, hürriyet düşüncesinin büyük ivme kazanmasına neden olur. Zira emperyalist güçlerin müdahaleleri ve Şah’ın despot tutumu yüzünden mazlum olmuş o kadar çok insan vardır ki, bunlar hürriyet sözünü duyduklarını ilk günlerden itibaren, Pervane misali Meşrutiyet mücadelesi içine koşarlar. Özellikle gençler, radikalleşerek öncelikle Tebriz, Tahran, Geylan ve Şehit Dr. Ali Şeriati’nin seneler sonra hocalık edeceği Meşhed şehirlerinde, küçük de olsa topluluklar kurmaya başlarlar.
Mirza Küçük Han’ın da, Hacı Hasan ve Cami medreselerinde aldığı eğitimin devamı niteliğinde sürecek olan eğitim hayatını yarıda kesmeye karar verdiğinde aklında tek bir şey vardır: ülkede yaşanan siyasî gelişmeler ve yabancıların Müslüman halka karşı uyguladığı onur kırıcı davranışlar yüzünden, artık sarığı ve abayı bir kenara bırakarak, topa tüfeğe sarılmanın vakti gelmiştir.
Prof Dr. Mehmet Kanar’ın çevirisi ile dilimize kazandırılan, İstanbul Sefiri Han Melik Sasani’nin anılarında, Mirza Küçük Han’ın boyunduruk altında yaşamaktan duyduğu azap, onun ilk gençlik yıllarına tanıklık etmiş Han Melik Sasani tarafından da etraflıca anlatılmıştır.
“Mirza, sık sık gelirdi evime; alışmıştık birbirimize. Sohbetlerimizde yabancıların İran'ın iç işlerine karışmalarından yakınır, onların yaptığı zulümleri ve özgürlükçülere verdiği zararları anlatırdı. Birkaç ay haber alamadım ondan. Geylan ayaklanması ve Mirza Kuçek Han gazetelerin gündemine oturduğunda bunun benim eski dostum olduğunu tasavvur edemedim bir süre.”[2]
Geylan Ormanları Nefes Almaya Başlıyor: Cengelî Hareketi 1915-1921
Zalim huzurunda acziyeti izhar aptallıktandır
Ateşin azgınlığına sebep, kebabın döktüğü yaştandır
[Saib-i Tebrizi]
İnsanı hayata bağlayan şey inançtan başka ne olabilir? Veyahut sahte inanışlar diyarında, pusulanın şaşkın kutbu için lâzım olan tek yönün, yine inanç olduğunu kim inkâr edebilir? Zira bir zamanlar pek çok insan, bugün bizleri maskara etmiş olan farklı sömürge geleneklerinin buyruklarına karşı, bu sayede pusulasını şaşırmadan yaşamayı başarabilmiştir. Bu insanlar, soluk soluğa oradan oraya koşarak başkaldırmışlardır. Üstelik koşarken, çocuklaşmışlar ve önünde diz çöktükleri tek şey inançları olan bu çocuklar, inançları gereği intiharı asla denemeyecek olsalar da, intihar gibi bir yaşam sürmüşlerdir.
Ve Geylan ormanları, kâinatın en değerli varlığı, yani insanoğlunun ziyneti olan İslam Peygamberi’nin ardından, inançlarını yayacak insan bulma peşinde olan sahte peygamberlere direniş gösterilecek kutsal bir anlama sahip olmuştur artık. İyiye, doğruya ve güzele olan inançların daima ayakta kalacağına dair yeminler bu ormanlarda edilir. Çünkü Mirza Küçük Han önderliğinde Geylan ormanlarına yönelen Cengelî savaşçılarının inandıkları şey, işgal altında olan ülkelerine karşı olan vazifelerini yerine getirmelerinin her İranlı müslümanın üzerine farz olduğudur. Ve bu uğurda, aynı düşünceyi paylaşan insanların hürriyet için mutlaka ortak amaçlar doğrultusunda hareket etmesinin gerektiğini düşünürler. Cengelî Hareketi’nin ilk başladığı yıllarda, hedeflerinin toplumsal, siyasî ve iktisadî düşünceler içerdiğini söyleyemeyiz ancak niyetlerini günün şartlarına göre aşağıdaki üç cümle ile özetlemek mümkündür.
- Yabancı güçleri vatan topraklarından çıkarmak;
- Emniyet ve güvenin tesisi, adaletsizliği ortadan kaldırmak;
- Şahsî menfaat ve istibdat ile mücadele.[3]
Cengelî savaşçıları, başlarda savaş plan ve stratejileri konusunda bilgisiz olmalarına rağmen, kalpleri vatan aşkı ile tutuşmuş bir grup esnaf, çiftçi, arazi sahibi, aydın ve sanatkârdan ibaret idi. Bu insanlar ilk zamanlarda orak, bıçak, balta ve sınırlı sayıda eski silâhla savaşmaya gidiyor ve bu yetersiz imkânlara rağmen, vatan aşkı ve dinî inançlarından aldıkları gücün, düşmana karşı galip gelmek için yeterli olduğuna inanıyorlardı.
İlk Cengelî savaşçıları, geçim ya da barınma gibi günlük yaşamlarında gerekli olacak şeylere ilgi göstermiyor; silâh ele geçirmekten başka bir şey düşünmüyorlardı. Zira tek düşünceleri hürriyet ve özgürlük için ne gibi hizmetlerde bulunabilecekleri ve vatandaşlarının huzurunu temini için nasıl gayret gösterebilecekleri idi.
Cengelî Hareketi’ne katılmak isteyenlerin kötü bir şöhrete sahip olmamalarının yanı sıra, bağlılık yemini etmeleri ve Allah’ı ve kendi vicdanlarını bu yemine şahit göstermeleri gerekiyordu. Ayrıca hareketin sabote edilebileceğinden endişe edildiğinden, şahsiyetsiz bazı kimselerin harekete sızmaması için, özellikle Mirza Küçük Han tarafından çok titizlik gösterilmekte idi.
Fiziksel özellikleri bakımından savaşçılar, ormanda uzun süre kalmaları yüzünden, uzun saç/sakal gibi hırpani bir görünüme sahiptiler ve ormanda bulunuş nedenlerini bilmesek, bizler için oldukça korkunç bir görünüm arz edecek şekilde görünmekteydiler. Başlarında siyah keçe bir külah, üzerlerinde çuha bir pantolon, ayaklarında manda derisi bir ayakkabı, ellerinde bir değnek ve omuzlarında Hüsn-ü Musa denilen tüfekler ile geziyorlardı. Ve bu durum, henüz askerî teşkilâtlanma meselesinin söz konusu olmadığı, yani Cengelî savaşçılarının sınırlı imkânlar içinde yaşadığı zaman boyunca sürdü. Askerî düzen, ancak hareketin gelişip, askerî bilgilere sahip kimselerin de Cengelî savaşçıları arasına katılması ile sağlanmaya başlandı. Buna rağmen ilk Cengelî Savaşçılarından bazıları, eski kıyafet ve görüntüleri içinde kalmayı tercih ettiler. Zira onlara göre, askerî gelişim ve ilerleme, eski görüntülerini değiştirmeyi gerektirmiyordu. Hareketin önderi Mirza Küçük Han da bizzat bu kimseler arasında idi. O, Cengelî hareketinin Bolveşik Rusya ile ilişki kurduğu dönemlerde dahi, başındaki yünden keçi külahını veyahut manda derisinden ayakkabılarını çıkarmayarak mücadeleye bu şekilde devam etti.
Cengelî Hareketi’nin Öngördüğü Devlet Nizamı
Biz, her şeyden önce, İranlıyız; kelimenin tam manasıyla İstiklâl, yani, hiçbir ecnebi devletin en küçük bir müdahalesi olmaksızın, memleketin köklü ıslahatı ve bozuk devlet teşkilatını düzeltmek. Çünkü İranlıların başına her ne geldiyse, bu teşkilat bozukluğundan gelmiştir. Biz, genel olarak tüm Müslümanların taraftarıyız; görüşlerimiz, tüm İranlıları birbirlerinin sesi yapıp onların yardım arzusu olmamızdır.
Birinci madde:
Milletin hükümeti ve iktidar güçleri milletin temsilcileri elinde toplanacaktır.
İcra güçleri seçilmişler karşısında sorumlu olup onların tayini, milletin nöbetleşe değişen temsilcilerinin vasıflıları arasından olur. Tüm fertler, ırk ve din ayrımı gözetmeksizin medeni haklardan eşit bir şekilde faydalanacaktır. Kendi tabi güçlerini tam olarak kullanmada tüm fertler özgür olacaktır. Tüm paye ve imtiyazlar kaldırılacaktır.
İkinci madde-Medeni Hukuk:
Şahıs ve meskenin her türlü saldırıya karşı dokunulmazlığı ve ikamet ve seyahat özgürlüğü teminat altına alınacaktır.
Düşünce, inanç, toplantı, basın, çalışma, ifade ve tatil özgürlüğü olacaktır. 60 yaşına gelmiş millet fertlerinden her biri, hükümet tarafından emeklilik haklarını alacaktır ve buna karşılık olarak edebiyatın yaygınlaşması ve toplumun ahlakî ıslahı ve gelişimine yönelik sorumluluk üstlenecektir. Medeni ve sosyal haklarda kadın erkek eşitliği temin edilecektir.
Üçüncü madde-Seçimler:
Seçimler genel, orantılı, eşit ve doğrudan olmak zorundadır. 18 yaşına gelmiş her fert seçme; 24 yaşına gelmiş her fert seçme ve seçilme hakkına sahiptir.
Dördüncü madde-İktisat:
Nehirler, orman meraları, denizler, madenler; yol ve caddeler, fabrika ve iş yerleri gibi devlet hazinesi kabilinden servet kaynakları kamu malının parçalarıdır.
Kamu dirlik ve geçiminin temini mülahazasıyla arazi mülkiyeti, arazi ürününün üreticiye ait olması şekilde tasdik edilir. Mal ve sermaye tekelciliği ve stokçuluk yasaklanacaktır.
Dolaylı vergiler tedricen dolaysıza çevrilecektir.
Beşinci madde-Eğitim, Din Sınıfı ve Vakıflar:
İlkokul eğitimi her çocuk için ücretsiz ve zorunludur.
Orta ve yüksek eğitim tahsili, istidat sahibi her çocuk için ücretsiz ve katiyet arz eder.
Not: Eğitim için yurtdışına gönderilen talebeler arzu ettikleri ilim dalını seçmekte özgürdürler.
Din sınıfı, siyaset ve geçim temini işlerinden ayrılacaktır.
Din, diyanet kalbî ve manevi hislere hitap ettiği için, her türlü tecavüz ve haddi aşmadan korunmalıdır. Kamunun elindeki tüm vakıflar korunacak ve idaresi; vakıflardan elde edilen gelirlerin genel ve hayır işlerine harcanması tahsis edilerek; halkın faydalanacağı bir kütüphanenin kurulacaktır.
Altıncı madde-Yargı:
Yargı, seri, kolay ve ücretsiz olmalıdır. (Suç işleyenlere dair) Uyarılar, cezalandırma usullerine çevrilecektir. Zor kullanılarak suç işleyenlerin hapis cezaları, eğitim kurumları ve ahlâk dairelerinde (eğitilmelerine) çevrilecektir.
Yedinci madde-Savunma:
Askerî eğitim ve spor ilk ve ortaokul için zorunludur. Askerî bilimler eğitimi için yüksekokullar kurulacaktır. Toplumsal kurallara muhalif saldırılar ve ülke topraklarına yönelik tecavüzler karşısında vazifeleri müdafaa, umumi (herkesi kapsar) ve zorunludur.
Sekizinci madde-İş ve Çalışma:
14 yaşına ermemiş çocukların çalışması ve çıraklık etmesi yasaklanacaktır.
İşsizlik ve hazır yiyicilik, iş ve meslek olanakları sunan teşkilat ve müesseselerin yaratılması vasıtasıyla ortadan kaldırılacaktır.
Çalışanların sağlık hizmetleri gözetilerek, işyerleri yaratılacak ve bunlar çoğaltılacaktır.
Gece-gündüz çalışma saatlerini ancak haftada 8 saate göre yenilenecek-haftada bir gün genel tatil ve istirahat zamanı olacaktır.
Dokuzuncu madde-Sağlık hizmetleri:
Ücretsiz umumi darülaceze ve hastaneler kurulacaktır.
Toplumun bir arada yaşadığı yerlerde, evlerde, mutfaklarda, işyerlerinde ve her yerde genel temizlik ve sağlık kurallarının muhafazası edilecektir.
Toplum arasında sağlık kanunları duyurulup yaygınlaştırılacaktır.
Bulaşıcı hastalıklar ve uyuşturucuların önlenerek-afyon ve sair uyuşturucu maddelerin kullanımı yasaklanacaktır.[4]
Cengel’in gayelerini ifade eden yukarıdaki incelikli kısa devlet nizamında görülüyor ki: Bu devlet nizamı; anayasa ruhu ile mutabık ve her bakımdan ilerici, bizim milli ve toplumsal mevkiimizle dahi ahenk içindedir.
O zamanda, Cengellerin milli olması; kadın ve erkek eşitliği; yerel ıslahatları; uyuşturucu maddeleri yasaklaması ve bu kabilden dillerde olan şey, Cengel İnkılâbı’nın yapıcı rolünü teşkil etmiş olmaktadır.
Enver Paşa ve Cengelî Hareketi
Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten
[Namık Kemal – Hürriyet Kasidesi]
Hakkında söylenecek çok fazla şey olan kimseler hakkında konuşmak daima zor olagelmiştir. Veyahut söz konusu olan, bazı çevrelerce üstü çizilmiş Enver Paşa gibi bir kimse ise, ona dair atacağınız her mermiye, bu çevrelerden atılan bin kurusıkı mermisi ile karşılık alırsınız. Oysa sizin tek bildiğiniz, inançlı kişiler için bazı zamanlar izlenecek sadece tek bir yol olduğudur. Onların bu yolda, akıl ile beraber vicdanlarını da geliştirmiş olduklarına inanırsınız. Hayatlarında korkuya yer olmadığını, çünkü korkunun akıl ve vicdanı esir eden en büyük etken olduğunu bilirsiniz. Ve bu nedenle, korkuları yüzünden sistem içinde sıkışmış olan fikirler, artık sizin muhatabınız değildir.
Tarih kitaplarının masum olmadığını görmüşsünüzdür. Ve en önemlisi, Enver Paşa’nın, yıkımın, işgalin ya da vahşetin artık yaşanmadığı bir dünya istemiş olduğuna dair inancınız tamdır. O hâlde geri kalan her şey laf-ı güzaftır.
Enver Paşa ve mensubu bulunduğu İttihat Terakki Cemiyeti, özellikle Trablusgarp savaşından sonra, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu hâle tek çare olarak, İttihad-ı İslam Projesini görmüşler ve 1913 senesinde İttihat Terakki Cemiyeti tarafından kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın faaliyetleri aracılığı ile projenin uygulanmasını sağlamışlardır. Bu zamana değin yapılan araştırmalarda; Süleyman Askeri Bey, Ömer Naci, Eşref Kuşcubaşı, Yakup Cemil, Mehmet Akif, Mustafa Kemal ve Enver Paşa’lar başta olmak üzere hürriyetçi aydın, din adamı, şeyh ve askerlerden oluşan 30.000 mensubu olduğunu bildiğimiz teşkilatın Osmanlı Devleti’ni ayakta tutabilmenin ötesinde, en önemli gayesi ise Müslüman ülkelerdeki ihtilal hareketlerini destekleyerek Batılı emperyalistler ile mücadele etmek olmuştur.
İttihatçı subayların, Cengelî hareketinin ilk ortaya çıktığı dönemler olan İran Meşrutiyet mücadelesi içinde olan önemli etkileri de -ki bunlardan biri bölgede uzun süre savaşmış olan ve İranlı İhtilalcilerin Piri olarak adlandırılan Ömer Naci Beyefendi’dir- düşünüldüğünde, ilk vazifeleri yabancı güçleri vatan topraklarından çıkarmak olan Cengelî Hareketi’nin Teşkilat-ı Mahsusa ve ardından kurulan İslam İhtilal Cemiyeti tarafından desteklenmeyecek olması, zaten hiç akla yakın görünmemektedir.
Teşkilat’ın İttihad-ı İslam politikası gereği, Cengelî Hareketi’ni desteklemiş olduğu konusunda şüphe olmasa da, konu hakkında şu ana kadar hiçbir Türkçe kaynakta yer almamış bazı belgeler ile bu ilişkiye dair daha fazla detay vermekte fayda var.
Enver Paşa’nın Cengelî Savaşçılarına Hediyesi: Kur’an-ı Kerim ve Altın Süslü Kılıç
“Katr ala katr iza ittifaket nehr ve nehr ala nehr iza ictimaet bahr.”[5]
Osmanlı-Rus harbinde Rus ordularına karşı uzun süre savaşmış olan Hüseyin Efendi, İstanbul’dan İran’ın Geylan bölgesine doğru yola çıktığında, çok önemli bir vazifenin sorumluluğu üzerinde taşıyordu. Zira yanında Cengelî gerillalarına iletilmek üzere hazırlanmış, önemli bir hediye vardı. Cengelî önderi Mirza Küçük Han’a dua ile teslim edilmek üzere yola çıkan olan hediye, bizzat Enver Paşa’nın talimatı ile hazırlanmıştı ve beş parçadan oluşmakta idi.
* Silâh ve mühimmat bakımından yetersiz olan Cengelî gerillaları için 300 adet tüfek;
* Bol miktarda mermi;
* Bir koltuk saati;
* Bir adet Kur’an-ı Kerim;
* Altın ve mücevher süslü bir kılıç ki; kılıcın üzerinde “İran mücahidleri Mirza Han’a hediye olunur ’’ sözleri işlenmiş idi.[6]
Cengelî mücahitleri, Enver Paşa’nın hediyesini aldıkları zaman çok sevinmişlerdir. Hüseyin Efendi ise, bir elçi vasıtası ile Enver Paşa’nın hediyesini Cengelî gerillalarına ilettikten sonra, onlar ile beraber Cengel içlerine kadar giderek kanla bastırılmış olan Meşrutiyet hareketinden sonra Geylan bölgesinin balta girmemiş ormanlarına sığınan bağımsızlıkçı İran mücahitlerinin mücadelesi içinde bizzat yer alır. Ve yazımızın başında belirttiğimiz üzere, 93 Harbi’nde Rus kurşunlarına karşı başlayan mücadele hayatı, yine bir Rus kurşunu ile son bulur. Aslen Tebrizli olan Teşkilat-ı Mahsusa mensubu Hüseyin Efendi, İran mücahitleri ile birlikte Rus cephaneliğine düzenledikleri bir baskın sırasında kahramanca şehit olur.
Mirza Küçük Han ise, Enver Paşa tarafından kendisine gönderilen Kur’an-ı Kerim’i koluna bağlayarak daima yanında taşıyacaktır.
Teşkilât-ı Mahsusa Subayları
Hüseyin Efendi’nin şehit olmasının ardından, teşkilatın Cengelî savaşçılarına olan desteği aralıksız devam eder. Daha sonradan Cengel’e gelmiş olan Teşkilat-ı Mahsusa subayları sırasıyla; Binbaşı Yusuf Ziya Bey, Yüzbaşı Yakup Bey, Ömer Efendi ve Osman Efendi’lerdir.
Mirza Küçük Han, Geylan’da bulunduğu dönemlerde ilelebet sürecek olan bir dostluğa adım attığı, Teşkilat-ı Mahsusa subayı Binbaşı Yusuf Ziya Bey’e, daha sonra şu satırları yazacaktır.
Yusuf Ziya Bey, 07 / 09 / 1920
Birkaç gün önce, Reşt’e gelişinizi haber verdiler. Ziyaretinize yönelik aşırı istek ve arzu, bu fırsatı, bu vesileyle, değerlendirmeme sebep oldu. Sizinle konuşabilme imkânını elde edebilseydim, ne kadar mutlu olurdum. Müteessifane, bazı sebepler yüzünden (yüz yüze) konuşmamızın mümkün olmadığını zannediyorum. Bu bakımdan, yazılı olarak, Cenab-ı Âlinizi İnkılab’ın 4 aylık olayları hakkında bilgilendirmeye karar verdim.
Müteessifim ki; bir zaman birinin borazancısı olmak için Meşrutiyet taleb edenler; şahsi menfaatlerini elde etmek için her kılığa bürünen fasid şahıslar zümresi, şimdi özgürlükçü olup bendenizi eşkıya ve hain olarak takdim ediyorlar. Bu özgürlük taleb edenlerin hedefleri İnkılabçıları öldürmek, harab etmek, yağmalamak ise, hareketlerinin Müslümanların hislerini kendi aleyhlerine nasıl tahrik edecek, bunun zararını yakinen göreceklerdir. İslam aleyhine aleni olarak atılan nutuklar sonucu insanları coşturmak, tekâmül seyrinde İnkılabçıların engellenmesi, tutuklanması çok kolaydır. Bu tehlikeli vaziyet ve bu hadsiz nefretin ıslahı, sadece görünmez bir el ile mümkün olabilir. İngilizleri bu kötü faaliyetlerle o kadar güçlendirdiler ki, yüz binlerce ordu, binlerce top böyle bir sonucu sağlayamazdı.
İngilizlerin, bu fırsatlardan nasıl istifade ettiğini siz daha iyi biliyorsunuz. Kim nereden bilir ki, onların arasında İngilizlerin elleri yoktur. Şaşırtıcıdır ki, tüm bu yıkımdan henüz haberleri olmamıştır ve tüm yolları ben ve benimle beraber olanlara kapatmışlardır. Nikola, Sevküddevle ve İngilizlerin usullerini kendilerine örnek alıyorlar. Sovyet Rusya liderlerinin bu şekilde hareketlere rıza göstermeyeceklerine, kendi fertlerinden birkaç kişinin uygulamalarından ortaya çıkmış söz konusu nasihatlerin başsız ve asılsız olduğuna; bilahare bu bozgunculukların Sovyet Rusya girişimleri ile telafi edilmesine olan inancımın tam olmasındandır ki sessiz ve tarafsız kaldım ki herkes dostluk elini uzatmadığımı, uzatmayacağımı bilsin. Sovyet Rusya’nın bu düzensizlik karşısında ne gibi girişimleri olacağını görmeyi bekliyorum. Eğer onlardan yana da umudumu yitirirsem, o durumda, çaresiz kendi milli ve vicdani vazifemi ifa etmek zorunda kalacağım.
Geylan Sosyalist Cumhuriyeti 1920
1917 senesine gelindiğinde, Cengelîlerin artık kuzey İran’ın en büyük gücü hâline geldiğini görürüz. Aynı sene gerçekleşen Bolşevik İhtilali ardından değişen dengeler ve Bolşevik yöneticilerin 1919 senesinde Çarlık Rusya zamanında yapılan tüm anlaşmaları iptal ederek İran ile yeni bir anlaşma imzalaması ve Şah iktidarının İngiltere’ye olan yakınlığı, İranlı ihtilalciler arasında bu zamana değin süregelen Rus karşıtlığının yerini sempati dalgasına bırakmaya başlar.
Söz konusu dönemde Enver Paşa’nın Rusya’daki rejim değişikliğini, Müslüman ülkelerdeki ihtilallerin lehine çevirmeye çaba sarf etmesinin yanı sıra, Bolşevik yönetime olan yakınlığını “yüreğimin üzerindeki büyük bir ağırlıkla yüklenen milletimin sevgisi yüzünden Bolşevizme geldim” sözleri ile izah eden Sultan Galiyev gibi zaten halkçı bir siyasî çizgiye sahip olan Mirza Küçük Han da yeni Rus yönetimin desteğini kabul etmiştir.
Mirza Küçük Han, Yusuf Ziya Bey’e yazdığı mektubun devamında, Bolşeviklerle olan ilişkilerini ve Geylan Sosyalist Cumhuriyeti’nin kuruluşunu aşağıdaki ifadeler ile anlatmıştır;
07 / 09 / 1920
Bolşevik partisine olan dostluğumu, meylimi ve sadıkane inancımı anlatmak için; aynı şekilde, İngiliz güçlerinin çıkarılmasına ilişkin onlarla olan sağlam dostluk akdimiz uyarınca Enzeli’ye gittim. Görüşme ve müzakerelerden sonra, kâfi deliller ile Bolşevik meramname maddelerinden bazılarının İran’da icrasının sadece güçlük çıkarmakla kalmayacağını, bilakis herkesi bize karşı kışkırtacağını ispat ettim. Netice alıp almamamız bir yana, zarar göreceğimiz kesindir. Arazi mülkiyetinin ilgası, başlangıçta, ileri görüş ve ihtiyattan uzaktır; zira mülk sahiplerinin çoğu, kendi aşiret bölgelerinde nüfuzu olan ve arazi mülkiyeti ilgası sebebiyle, çalışmalarımızın önüne set çekecek olan Veşayir eyaleti liderleridir. Olayları susturup kendi çalışmalarımızın temellerini şu üç zemin üzerine oturtmamız daha iyidir:
İngilizlerin İran’dan çıkarılması, kapitülasyonların ve (yapılan) antlaşmaların ilgası-Hindistan’a saldırı için İranlıların mükemmel bir şekilde teçhizatlandırılması.
Bu birkaç madde etrafında ve merkezin ele geçirilmesindeki başarıyı kazandıktan sonra, o zaman meramname’nin geri kalan maddelerini halkın ruhuna tatbik ile icra etmemiz mümkündür. Eğer bu düzene riayet edilirse, söz veriyorum; 3 ay müddeti zarfında merkezi ele geçirip layıkıyla başarılı olacağım. Hazret, sözümü tasdik ve kabul ettiler ve bana sadece silâh vermeyi kararlaştırdılar. Ne kadar gerekliyse o kadar nefer tayin ettim; göndermelerini istiyoruz. Özellikle, dâhili işlerimize müdahale edilmemesi ve aynı şekilde, Lenin ve Troçki’nin “Her millet kendi mukadderatını kendi elinde tutmalıdır.” sözüyle açıkladıkları gibi yönetim İranlıların elinde olması gerektiği vurgulandı. Hatta silâhlar karşılığında para vermeyi teklif ettim, kabul etmediler ve bu şekilde antlaşmamız sona erdi.
Cengel’den Reşt’e geldik, tüm katmanların mutluluğuyla (Sosyalist Geylan) Cumhuriyet’i ilan ettik. Bizi fevkalade ve geniş bir çehre ile kabul ettiler; her türlü işbirliği ve yardım hâsıl oldu. Tam bir şevkle faaliyetle meşgul olup Mencil’e hücum ettik. Mencil ele geçirildiği gün; gizlice Reşt’e girerek, ismini bilmediğim birkaç cahil nefer yardımı ile Reşt ve Enzeli’yi ele geçiren 600 kişilik bir güç ve Cenab-ı Âlinizin her şeyi bizatihi gözleriyle görüp gerçek şahidi olduğu, yaratılan feci manzara ile karşılaştık. Vilayetleri harap edip düşmanı yendiler. İnkılap’a yardım etmiş İran milletini kendilerine muhalefet ve düşmanlığa maruz bıraktılar. Bana, tam bir utanmazlıkla, eşkıyalık, hıyanet, şah ve İngilizler ile yakınlığı nispet ettiler. Pesihan, Fumen ve Kesma’ya saldırdılar. Bendenizle çatışma ve savaşta bulundular; çünkü hakikatler halktan son derece gizliydi. Hadiseleri aydınlatmaya meylettim. Bu cihetle, çatışmadan sakındım. Vaziyet, mülahaza buyurduğunuz yol ile nihayete ersin diye Cengel’de o zaman kadar oyalanarak vakit geçirdim. İşte o zamanlar Medyuvani’ye yazdığım mektuplarda şu anki durumu öngördüm. Onlara, mektuplaşmalarımızdan bir nüshayı sizi haberdar etmek için gönderdiğimi hatırlattım. Şimdi, Cenab-ı Âlinizden hüküm vermenizi istiyorum. Acaba İnkılâp, Beyefendilerin işe el atmış olmaları mıdır? Acaba İnkılâpçılar, işte şu nazlı ve dertli varlıklar mıdır?(7)
Yukarıdaki satırların düşündürdüğü iki şey vardır. Görüyoruz ki; Mirza Küçük Han, Geylan Sosyalist Cumhuriyeti’nin ilan edildiği dönemler ve sonrasında, eski dostları yani Teşkilat-ı Mahsusa subayları ile bağlantısını koparmamıştır. Rus Kızıl ordusunun Enzeli’ye girerek İngiliz birliklerini etkisiz hâle getirmesinin ardından Bolşevik yönetimi ile yapılan görüşmelerde yaşananları mahremiyet gözetmeksizin Yusuf Ziya Bey’e aktarması, duyduğu itimat ve ihtiyaca güzel bir örnektir. Sarsıcı olan diğer nokta ise; Mirza Küçük Han için sonun başlangıcı olacak dönemin yaklaştığının, kendi ifadelerinde de göze çarpmakta olduğudur.
Gövdesinden Ayrılan Bir Baş: Mirza Küçük Han
İttifak ettiği zaman karıncalar vahşi aslanın postunu parçalarlar…
İngilizlerin, bu fırsatlardan nasıl istifade ettiğini siz daha iyi biliyorsunuz. Kim nereden bilir ki, onların arasında İngilizlerin elleri yoktur. Şaşırtıcıdır ki, tüm bu yıkımdan henüz haberleri olmamıştır ve tüm yolları ben ve benimle beraber olanlara kapatmışlardır. Nikola, Sevküddevle ve İngilizlerin usullerini kendilerine örnek alıyorlar. Sovyet Rusya liderlerinin bu şekilde hareketlere rıza göstermeyeceklerine, kendi fertlerinden birkaç kişinin uygulamalarından ortaya çıkmış söz konusu nasihatlerin başsız ve asılsız olduğuna; bilahare bu bozgunculukların Sovyet Rusya girişimleri ile telafi edilmesine olan inancımın tam olmasındandır ki sessiz ve tarafsız kaldım ki herkes dostluk elini uzatmadığımı, uzatmayacağımı bilsin. Sovyet Rusya’nın bu düzensizlik karşısında ne gibi girişimleri olacağını görmeyi bekliyorum. Eğer onlardan yana da umudumu yitirirsem, o durumda, çaresiz kendi milli ve vicdani vazifemi ifa etmek zorunda kalacağım.
Mirza Küçük Han’ın Teşkilat-ı Mahsusa subayı Yusuf Ziya Bey’e olan mektubundan(8)
İngilizlerin bu fırsatlardan nasıl istifade ettiğini biliyorsunuz? İngilizlerin istifade edeceği fırsatı onlara sunan, 21 Şubat 1921 de gerçekleştirilecek darbenin mimarı Albay Rıza Han olacaktır.
Yalçın Küçük, Sırlar isimli eserinde, Albay Rıza’yı İngilizlerin desteklediği ve Tahran darbesinin mimarının da yine İngiliz hükümeti olduğuna dair pek çok belge bulunduğundan bahseder. Bizler, bu belgeleri ele geçiremesek de, biraz durup düşündüğümüz zaman, çok çarpıcı bazı gerçeklerle yüz yüze geleceğimizi görürüz.
Albay Rıza Han’dan sonra darbenin liderlerinden olan Seyit Ziyaettin Tabatabai, İngiliz taraftarı olarak bilinen bir gazeteci idi. Kendisinin, Mirza Küçük Han ve Cengelî savaşçıları hakkında pek de olumlu hislere sahip olmadığını söylemek gereksiz olacaktır. Darbeye zemin hazırlanılan dönemde, İran’daki sözde kaosa çare olarak monarşi yönetiminin desteklenmesini savunan Tabatabai, ne ilginçtir ki 1925 senesinde İngiliz Yanlısı İran Şahı tarafından İran Savaş Bakanı olarak atanacaktır.
Darbe hükümeti, Sovyet yönetiminin sempatisini kazanmak için ilk olarak 1919 senesinde imzalanan İran-İngiliz anlaşmasını iptal eder. İngiliz yanlısı oldukları konusunda haklarında belgeler bulunan yeni yönetimin, İngilizlerle olan anlaşmayı iptal etmesi tuhaf görünebilir. Ancak bunda herhangi bir tuhaflık ya da anlaşılmaz bir durum yoktur, zira İran’da yayılan Bolşevik yanlısı tutum ve Bolşeviklerin gözünü boyamak, hepsinden önemlisi Mirza Küçük Han’ı kitleler önünde değersiz kılmak için atılmış çok akıllıca bir adımdır. Darbenin mimarı Albay Rıza Han’ın Bolşevik Rusya ve İngiltere arasında süregelen ikili tutumu da ortadayken, Cengelî savaşçılarını bekleyen sonun kaçınılmaz olduğu ve darbenin Mirza Küçük Han’ın idam fermanı söylenebilir.
Albay Rıza, bağımsızlıkçı Cengelî gerillalarını dağıtmak ve Mirza Küçük Han’ın başını almak için ordularını Geylan içlerine sürdüğünde, Kızıl Ordu’nun varlığıyla karşılaşır. Bu zamana değin Cengelî Hareketi’ne verdiği destek sebebiyle bölgede tampon vazifesi gören Kızıl Ordu, dönemin getirdiği pek kıymetli şartlara göre hareket etmeyi uygun bulur. Yani hemen bölgeden çekilerek, Albay Rıza Han’ın askerlerinin önünü açar ve Cengelî savaşçılarının tasfiyesine neden olur.
Mirza Küçük Han teslim olmayacaktır. Cengel içlerine doğru ilerler. Ona ulaştıklarında soğuktan donarak hayata veda etmiştir. Ve gövdesinden ayrılan başı, uzun süre teşhir edilir.
Peki ya Enver Paşa? 1920 Bakü Doğu Halkları Kurultayı’nda, tüm temsilciler tarafından “Çok Yaşa’’ sloganları ve alkışlarla ayakta karşılanan Enver Paşa’nın Komintern tarafından konuşmasına izin verilmez. Enver Paşa, Doğu Halkları Kurultayı’nı konuşma yapamadan terk etmek zorunda kalır.
Doğu Halkları Kurultayı’ndan çok kısa süre sonra, İngiltere ve Bolşevik Rusya uzlaşırlar ve Bolşevik Rusya, İngiliz sömürüsü altında bulunan yerlerdeki İhtilal hareketlerini desteklemeyeceği konusunda İngiliz Hükümeti’ni temin eder. Böylesi bir ihanet sonunda şehit edilen Enver Paşa ile Mirza Küçük Han’ın gövdesinden kopartılmış başı, şu gök kubbe altında bulunan hiçbir ideolojinin masum olmadığının en büyük kanıtıdır.
Kim düşman okuna açar omzunu
Kim gururdan sarhoş, biliriz bunu
Çok dönekler gördük, unutmuşlardır
İyi günde kötü günün dostunu
[Sad-i Sirazi]
Anadolu Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
Bak! Seni bütün arkadaşlarım namına temin ederim ki, bizim hiçbir mevkide ve memuriyette gözümüz yoktur. Bana gelince, ben bir ideal takip edeceğim, o da İslam'ı ezen Avrupalılar ile pençeleşmek için bütün Müslüman ve Türkleri harekete geçirmektir. Başta Türkiye olmak üzere kurtarmaya çalıştığımız İslam âlemi için faydamız ve belki de tehlike olduğunu hissettiğimiz anda memlekete geleceğiz... İşte bu kadar.
Ve Şimdi, ben kemali hürmetle gözlerinden öper, Cenabı Hak'tan senin için yücelikler, İslam'a ve vatana nâfii büyük, büyük muvaffakiyetlere dilerim.
16 Temmuz 1921 Moskova
Enver(9)
Öte yandan Enver Paşa’nın veyahut herhangi bir eski Teşkilat-ı Mahsusa mensubunun, darbeci hükümet ve Albay Rıza Han ile herhangi bir ilişki içine girdiğine dair hiçbir belge bulunmamaktadır. Onlar, Cengelî hareketinin ilk başladığı senelerde Mirza Küçük Han’a gönderdikleri Kur’an-ı Kerim ve kılıca ihanet etmemişlerdir.
Hepsinin mekânları cennet olsun.
Peren Birsaygılı
Dipnotlar
[1] Cengelî; Farsça “jengel”, İngilizce “jungle” sözcüklerinde olduğu gibi, sık ağaçlı ve ormanlık yer anlamına gelmektedir. Mücahitler, Geylan bölgesindeki balta girmeyen ormanlarda saklandıkları için bu ismi almışlardır.
[2] Han Melik Sasani -İstanbul Sefareti Anıları. Eserin Farsça orijinal adı: Yâdbûdhâ-yi sefâret-i İstanbul. Farsça aslından çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar.
[3] Serdar-ı Cengel (Mirza Küçük), İbrahim Fahkrayi, Yıl;1956; 9.Baskı; s. 49-59. (İbrahim Fahkyari / Serdar-ı Cengel isimli kaynak eser ve tüm diğer Farsça tercümeler; Murat Sürmen.)
[4] A.g.e., s. 463-464.
[5] “Damla ile damla birleşince nehri; nehir ile nehir birleşince denizi oluşturur.”
[6] Serdar-ı Cengel (Mirza Küçük), a.g.e., s. 309-312.
[7] A.g.e., s. 309-312.
[8] A.g.e., s. 313-315.
[9] Enver Paşa-M. Kemal Paşa mektuplaşması Türk Tarih Kurumu arşivlerindendir.

Hiç yorum yok: