Necati Sıdqi

Kudüs’ün Gizemli Bolşeviği
Editörlüğünü Hanna Ebu Hanna’nın yaptığı Necati Sıdqi Hatıratı (1905-1979), Filistin millî mücadelesi tarihinde neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir ismi anlatır. Birkaç kişi dışında sol bile onu pek hatırlamamaktadır. Oysa Sıdqi, Filistin ve Arap komünizminin önde gelen simalarından birisidir. Sendikal hareketin liderliğini yapmış, Filistin Komünist Partisi’ni Komintern’de temsil etmiş, İspanya’daki anti-faşist mücadeleye katılmış ve Suriye, Lübnan ve Filistin’deki Sol’a, politik ve kültürel gazete yazıları ile katkı sunmuştur.
Bu noktada kapsamlı bir yığın dipnot ve sözlükçeyi içeren bu titiz çalışması için Hanna Ebu Hanna’ya teşekkür etmek gerekiyor. Bu sayede Suriye ve Filistin’deki partizan faaliyetlerinin arka planına ilişkin kıymetli bir kayda ve Stalin dönemi süresince Sovyetler Birliği’nde yaşayan Arap sosyalistlerine ve komünistlerine ilişkin canlı bir değerlendirmeye kavuşmuş oluyoruz.
Politik ömrü süresince Sıdqi, Joseph Stalin, (Sovyet Anayasası’nın yazarı ve Komintern kurucularından) Nicolai Buharin, (Bulgar komünistlerinin lideri) Jorge Dimitrov, (İspanya Cumhuriyetçi hareketinin efsanevî lideri) Dolores Ibaruri, (Fransız KP’sinin lideri) George Marchais ve (Sıdqi’nin İslam ve Arap milliyetçiliği üzerinden ciddî ve sert tartışmalara girdiği, Suriye Komünist Partisi’nin Kürt lideri) Halid Bektaş gibi bir dizi isimle özel görüşmelerde bulunur. Sıdqi, Gregory Zinovyev ve Buharin’in tutuklanıp idam edilmelerine, Madrid’in Franco güçlerine teslim oluşuna ve Berlin’de Nazi hareketinin yükselişine tanıklık eder. Ayrıca o, İngiliz ordusunun Filistin’e girişini, Kral Faysal’ın Şam’dan sürgün edilmesini ve Fransız ordusunun Suriye ile Lübnan’dan çıkışını görmüş bir isimdir.
Bu hatıratın önemli bir yönü de onun Kudüs’teki politik hayatının tüm yönlerine ışık tutmasıdır. Manda süresince şehir, önde gelen iki Kudüslü ailenin -Naşaşibiler ve Hüseynîler- arasındaki husumetin, birbirlerine karşı yürüttükleri ve sömürge hükümetine alan açan siyasetlerinin ortak sahnesidir. Ancak genelde politik hayat, sendikal faaliyetlerin, radikal politikaların ve sol gazeteciliğin hüküm sürdüğü Hayfa ve Yafa’da akmaktadır.
Sıdqi’nin anlatımları, Kudüs’teki sol siyasetin ilk hâline ışık tutar. Kendisinin bu sol siyasete katılımı, ilkin, Siyonizmden kopma gayreti içinde olan radikal Yahudi gruplar aracılığıyla gerçekleşmiş, sonrasında yarı dinî Nebi Musa hareketi gibi gelenekçi gruplaşmalara sızmaya çalışan Arap sosyalistlerine katılmıştır. Sıdqi, ayrıca solcu militanların ve diğerlerinin Suriye ve Lübnan sınırını gizlice geçerek yürüttükleri faaliyetlerden de söz eder. Bu anlatımların işaret ettiği olaylardan dört yıl öncesine kadar Suriye, Lübnan Dağı, Filistin ve Yukarı Ürdün Osmanlı hâkimiyetindedir ve aralarında henüz tek bir sınır bile yoktur.
Sıdqi, hatıratına ait bir bölümü ilkin 1968’de yayımlar. 2001’de yayımlanan hatırat ise onun politik tarihinin “gizli” ve açığa çıkmamış yönlerini ifşa etmektedir. Gene de çalışma, birçok soruyu cevapsız bırakmakta, bir dizi meselenin çözümsüz kalmasına neden olmaktadır. Filistin sosyalizminin kıdemli isimlerinden biri olan editör bunlara açıklık getirmemektedir. Örneğin genç Sıdqi, milliyetçi bir temayülü olmasına karşın, yirmilerde neden komünist harekete katılmıştır? Sonrasında, kırklarda neden ihraç edilmiştir? Onunla birlikte Moskova’da yaşamış, kendisi de parti militanı olan ağabeyi Ahmed, Sıdqi Manda döneminde İngiliz polisince tutuklandığında, onun aleyhinde neden tanıklık etmiştir? Sıdqi’nin hayatına ait kişisel boyut bu hatıratta eksiktir.
Ebu Hanna’nın takdimi, Sıdqi’nin hayat hikâyesini oldukça şematik bir üslupla takdim ediyor, bu da hatıratı alabildiğine ruhsuz ve gizemli kılıyor. Öyle ki Sıdqi’nin gizli bolşevik hayat tarzı, onun öldükten sonra teşhir olma kaygısına bağlı olarak, fikriyatını ortaya dökmekten alıkoyuyormuş gibi görünüyor.
Sıdqi, 1905’te orta sınıf Kudüslü bir aileye doğar. Türkçe öğretmeni olan babası Bekri Sıdqi, Vahabi hareketine karşı Hicaz’da kampanya yürüten Prens Faysal’a katılmıştır. Annesi Nazire Murad, Kudüs’ün önde gelen tüccar ailelerinden birine mensuptur. Necati, çocukluğunu Cidde ve Kahire’de geçirir, sonrasında ailesi Faysal’ın kral olması ile Şam’a göç eder. Yirmilerin başlarında Kudüs’e geri döner ve Posta Telgraf Dairesi’nde işe başlar. Burada henüz oluşma aşamasındaki Filistin Komünist Partisi’ne katılır. O günlerde parti, Doğu Avrupa’dan gelen Yahudi göçmenlerin ve solcu Siyonistlerin hâkimiyetindedir.
1921’de, parti tarafından, eğitim alması için Moskova’ya, KUTV’a (Doğulu Emekçiler Komünist Üniversitesi) gönderilir. Burada Türk şair Nazım Hikmet ve Nehru ailesinin mensupları ile arkadaşlık kurar. Üniversite tezi, Osmanlı’ya karşı gerçekleştirilen Birlikçi Ayaklanma’dan Millî Blok’un oluşumuna kadar geçen sürede Arap millî hareketi üzerinedir. Hatırat’a da eklenmiş bulunan bu tez, KUTV’daki akademik düzeye ilişkin ışık tutar. İlgili tez sayesinde Sıdqi marksist bir akademisyen unvanı kazanır (Ebu Hanna’nın takdim bölümünde söylediği biçimiyle, bu tespit her ne kadar şüpheli ise de üç farklı kaynaktan derlenen ilgili tezin elyazmaları hâlen eksiktir.).
Moskova’da Sıdqi, Ukraynalı bir komünistle evlenir. Günlüklerde kadının ismine ve cismine ilişkin hiçbir şey yoktur. Ona ait tek bir söze bile rastlanmaz. Paradoksal biçimde hatıratta ismi bir kez geçer. O da Lübnan jandarmasına aile mensubu bir kişinin kaçamağı yüzünden yakalandığında kılık değiştirmek için çarşafa girmiş hâliyle ve sadece kafasını sorulan sorulara cevap vermek için kaldırırken duyarız ismini. Aynı şekilde oğlunun ve kızlarının (birisi sonradan Sovyetler’de doktor olmuştur.) isimlerini, sadece geçerken, duyarız.
Akademik eğitimini tamamlayan Sıdqi ülkeye döner. Aslında onun temelde Yahudi partisi olan KP’yi Araplaştırması için gönderildiğini söylemek gerekir. Otuzlarda İngiliz polisince tutuklanır ve üç yılını Kudüs, Yafa ve Akka’daki hapishanelerde geçirir. Komintern onu ülkeden kaçırır ve Paris’e gönderir. Burada Komintern’e bağlı olarak yayımlanan Arabî Doğu isimli gazetenin editörlüğünü yapar. Gazetenin Kuzey Afrika ve Maşrik’te (Mısır’ın doğusundan İran’a, Anadolu’dan güneyde Arap Yarımadası’na kadar uzanan bölge) gizlice dağıtılması görevini üstlenir. Sonrasında Fransız yetkililer, muhtemelen Cezayir’deki sömürgecilik karşıtı mücadeleye destek veren içeriği sebebiyle, gazeteyi kapatır. 1936’da Komintern, Sıdqi’yi Faslı askerleri Franco’ya karşı harekete geçirmek için bu ülkeye gönderir. (Faşist ayaklanmanın ilk günlerinde Franco’nun Malaga’da konuşlanmış bulunan ordusunun önemli bir bölümü Faslı paralı askerlerden, onun karşısında duran Enternasyonal Tugaylar ise Avrupalı solcu gönüllülerden oluşmaktadır. Bu sebeple komünist hareketin Faslılarla ilişki kurması zorunludur.)
Sıdqi, Barselona ve Madrid’deki Cumhuriyetçi hareket saflarında bir süre bulunur. Faşist harekete mensup Kuzey Afrikalı askerlere Arapça bildiriler dağıtır. (Sıdqi’nin Filistin Arapçası ile yazıyor olması ve Franco komutasındaki Fas birlikleri arasında okuryazar oranın düşüklüğü, bildirilerin etkisini epey düşürmüştür.). 1937 yılı başında Sıdqi, Arapça yayın yapacak bir radyo kurmak için Cezayir’e gider. Niyeti, bu radyodan Faslılara yönelik Franco karşıtı propaganda yapmaktır. Ancak bilinmeyen bir dizi sebebe bağlı olarak bu çalışma akamete uğrar. Bu aşamada Komintern ona Lübnan’a yerleşme emri verir. Bu ülkede Sıdqi, solcu gazetelerde yazılar yazmaya başlar.
Bu dönemde Sıdqi ile Halid Bektaş arasındaki ilişki gerilir ve sonuç olarak Sıdqi partiden ihraç edilir. Ebu Hanna’nın iddiasına göre, ihracın sebebi, Sıdqi’nin Hitler-Stalin saldırmazlık paktına itiraz etmesidir. Ancak buna ilişkin Sıdqi’nin ağzından çıkmış tek bir laf bile yoktur. Hattizatında yazarın Bektaş ile Sıdqi arasındaki farklılıklara ilişkin değerlendirmesi, günlükler boyunca hüküm süren bir politik saflığın sonucudur. Örneğin yazarın iddiasına göre, pakt, partiye sadık isimlerce hoş karşılanmıştır, zira bu anlaşma sayesinde enternasyonal komünizm ile Alman millî sosyalizmi arasında yakınlaşma vuku bulmuştur. Sıdqi’ye göreyse o, “(Stalin lehine) zaman kazanmak için yapılmış” bir anlaşmadır. (s. 165-166). Oysa muhtemelen aksi geçerlidir: Sovyet yanlısı Arap komünistler anlaşmayı, kimi tereddütlerle birlikte, Rusya’yı küresel tecrit karşısında bir miktar rahatlattığı için desteklemişlerdir. Sıdqi’nin Arap komünistlerinin iki hareket arasında belli bir sempatinin olduğuna ilişkin değerlendirmede bulunduğu tespiti kesinlikle yersizdir.
Sıdqi, bu tartışma sürecinden, sosyalizme sempati duyan bir Arap milliyetçisi olarak çıkar. Komintern ve Bektaş’tan kopuşu, onun sola karşı konum almaya itmez. Aksine o edebî eleştiri ile Lübnan ve Kıbrıs’taki radyo yayıncılığı alanlarında önemli bir birikim elde eder. Atina’da, 1979’da ölene dek Rus edebiyatı, oyunlar ve edebî eleştiri üzerine bir düzine kitap yazar. Bu kitaplardan biri olan ve anti-faşist mücadele deneyimini anlatan İspanya’da Bir Arap isimli çalışması yanlışlıkla Bektaş’ın ismi ile basılır. Bu, Sıdqi’nin hem Bektaş’a hem de partiye karşı öfkelenmesine neden olur. Nazi hareketine karşı Müslümanları harekete geçirmek için kaleme aldığı, İngilizceye de çevrilen, Nazizm ve İslam isimli kitabı, Fransız ve İngiliz hükümetlerince başvurulan bir kaynak olur. Kitap, Sıdqi’nin partiden ihraç edilmesinde en önemli etmenlerden birisidir (s. 167), zira o partili laik yoldaşlarının nazarında, İslamî metinlere gereğinden fazla atıfta bulunmuştur.
Tüm bu rezervlere rağmen Necati Sıdqi Hatıratı, Filistin biyografi yazınına önemli bir katkı sunmuş, günümüz tarihçilerine savaş öncesi dönemde Arap ve Filistin sosyalizminin oluşum aşamasına dair kıymetli veriler takdim etmiştir.
Bolşevizm Kudüs’e Giriyor
Aşağıda takdim edilen, günlüklere ait alıntılarda, Sıdqi yirmilerde, manda hükümetine bağlı bir memur iken Kudüs’te bolşevik harekete nasıl katıldığını anlatıyor.
Filistin’e göç eden Yahudiler ülkeye Arap Filistin’i ile uyuşmayan kendi ideolojilerini, geleneklerini ve hayat tarzlarını getirdiler. Yirmilerin başlarında bolşevizmi, anarşizmi, Marx’ı, Lenin’i Troçki’yi ve Herzl’i işitmeye başladık. Ayrıca Yahudi işçileri sendikası Histadrut gibi, Yahudi göçmenler arasında mevcut olan işçi hareketleriyle, Histadrut içinde sol muhalefet yürüten Fraktsia’yla, Poale Zion Partisi’yle ve yeni göçmenlerin yarı sosyalist kampları olan kibbutz’larla tanıştık.
Solcu göçmenler Araplar arasında da ajitasyon çalışmalarına başladılar. İlk gösterilerini 1921 1 Mayıs’ında, Yafa sokaklarında düzenlediler. Manşiye mahallelerinde kızıl bayraklarla yürüyüp İbranice ve (kırık bir) Arapça ile sloganlar attılar. Araplar meraklı gözlerle izlediler onları. Bu işçilerin ne diye bağırdıklarını ya da kendilerinden ne istediklerini hiç anlamadılar.
1921’de ben, Kudüs’teki Posta Telgraf Dairesi’nde genç bir memurdum. Çalıştığımız bina, bugün (1939) Barclays Bankası’nın karşısındaki cadde üzerinde bulunan İtalyan Elçiliği’ne ait eski bir binada idi. Burası şehir duvarlarının dışında, Arap bölgesini Yahudi bölgesinden ayıran sınırdı.
Posta Dairesi’nde hem Arap hem de Yahudi çalışanlar mevcuttu. Farklı etnik özellikler ve hayat tarzlarına sahne olan bir yerdi burası. İşyerinde Arap kıyafeti giyen yerli halktan kişileri, renkli kadife paltolar içinde, kürklü şapkalar giyen Aşkenazi Yahudilerini görebilirdiniz. Halutsim (“öncü” Yahudi göçmenler) erkek ve kadınlarının kıyafetleri kısa olurdu. Sefaradlar (Araplaşmış, kökenleri İspanya’ya dayanan Yahudiler) ve milattan önce sekizinci yüzyılda Babil’den sürgün edilen Yahudilerin bakiyesi olan Kurgilere rastlamanız mümkündü.
İşyerinde Yahudi göçmenlerle iş ya da farklı toplumsallaşma pratikleri üzerinden kaynaşıyorduk. Bugün Barclays Bankası’nın bulunduğu binanın arkasında küçük bir kafe vardı. Hemen hemen her gün gittiğimiz bu kafenin sahibi iri yapılı Rus bir Yahudi idi. Sürekli beyaz pantolon ve siyah gömlek giyer, Yaz aylarında kafasını serin tutsun diye, saçlarını jiletle tıraş ederdi. Rus tarzı, kıvrımlı bir bıyığı ve her daim taralı sakalları olan bu adamın yanında al yanakları, mavi gözleriyle, sarışın ve gayet çekici Polonyalı bir kadın çalışıyordu.
Bu kafede arkadaşlarımla birlikte, akşamları biraraya geliyor ve diğer müşterilerle sohbet ediyorduk. O günlerden, Odessa’daki gemisine bolşeviklerin el koyduğunu anlatan, Çar yanlısı, beyaz sakallı adamı, babası Rus, annesi Arap olan genç bir belediye işçisini, birkaç kuruşa müşteriler için resim yapan göçmen ressamı, sürekli Ukrayna’da yitirdiği evinden söz eden zarif kadını ve Yaz aylarında susuzluklarını gidermek için soda alıp içen genç göçmenleri hatırlıyorum.
Ayrıca Yahudi göçü ile Arap direnişi etrafında dönüp duran tartışmalar da kalmış aklımda. Kuzey Filistin’deki Tell Hai’da Jabotinski’nin gerçekleştirdiği isyanı (1921) (…) Yafa isyanını (1921) ve Jabotinski’nin taraftarlarını Ağlama Duvarı’na yürütmesi sonrası Kudüs’te Yahudilerle Araplar arasında yaşanan silâhlı çatışmaları da hatırlıyorum. Bu tartışmaların önemli bir bölümüne gündelik Arapçayı bilen göçmenlerce bize tercüme edilen ideolojik münakaşalar da eşlik ediyordu. Buralardan sosyalizmin amacının işçi konseylerinin iktidarını tesis etmek olduğunu ve anarşizmin devlet otoritesini tanımadığını, onun amacının sendikalar üzerinden halkın kendi özyönetimini talep ettiğini öğrendim. Diğer öğrendiğim bir husus da bolşevizmin (o günlerde komünizm yerine Arapça bir kelime olan şuyuyiyye kelimesi kullanılırdı.) devrim ve Kızıl Ordu aracılığıyla Rusya’da sosyalist bir devlet tesis etmiş olduğuydu.
Bu tartışmalar, bizim gibi mevzua yabancı olanları sarsıyor ve bizleri yerel meselelerden uzaklaştırıyordu. Bizim aslî meselemiz İngiliz işgali, Balfour Deklarasyonu ve meçhul geleceğimizdi. Ailemden, görünüşte İngilizlerin ve Fransızların bizi Osmanlı idaresinden kurtarmak için geldiklerini ve Lawrence’ın Arap dostu olduğunu ve (Şerif) Hüseyin bin Ali’nin başlattığı isyanın amacının birleşik bir Arap devleti kurmak olduğunu işitmiştim. Böylesi bir atmosferde büyüdük (…) sömürgeci ve Siyonist güruh Filistin’i işgal ediyor, bir yandan da milletlerarası öğretiler bizim duyarlı fikriyatımıza sızıyordu. Her şeyi duymaya ve Türk idaresini takip eden yeni işgal durumunu ortadan kaldıracak her türden öneriyi kabul etmeye hazırdık.
Posta Kafe’de Fraktsia ve Filistin İşçi Partisi mensubu, Rusya’dan yeni göç etmiş bir grupla arkadaşlık kurdum. Propagandaları esas olarak şu merkezde ilerliyordu:
İlk olarak, İngiliz sömürgeciliği hem Yahudilerin hem de Arapların düşmanıydı, bu siyasetin temeli “böl ve yönet”ti.
İkinci olarak, bu Yahudi göçmenler varlıklı burjuvaziden ve fakir işçilerden müteşekkildi, Siyonizm bir burjuva hareketiydi ve sadece zengin Yahudilerin hayrınaydı. Yahudi işçilerin ortak çıkarı, milletlerarası sosyalizmle ittifak kurmakta ve kendi efendilerinden kurtulmaktaydı.
Üçüncü olarak, Arap efendiler, sömürge idaresi ile işbirliği hâlinde olan, güvenilmez birer oportünistti.
Dördüncü olarak, sadece tüm Filistinlilerin ortak işçi partisi, Filistin meselesinin kökünden çözülmesi noktasında, her halka mensup işçilerin çıkarlarını birbirine bağlayabilirdi.
Bu gayet yeni ve merak uyandırıcı fikirler beni sözkonusu gruba yakınlaştırdı. Bu göçmenler, Kudüs’teki Alman hastanesinin arkasında bulunan kulüplerine davet ettiler beni. Orada yoldaşlarının Mısır’da tutuklandığını, Lübnanlı Arap bir militanın açlık grevi sonrası öldüğünü öğrendim. Yusif Yazbek tarafından Beyrut’ta İnsaniye isimli Arapça bir gazete çıkartıyorlardı. Ayrıca bana Prens Kropotkin’in anarşizmle ilgili bir broşürünü vermişlerdi.
Kulüp dışında bir de Shniller ormanında buluşuyorduk kimi vakitler. Nadiren de Ratzbone tepelerine gidiyorduk. Bir gün, 1924 yılının sonlarında, henüz on dokuz yaşında olan benden yoldaşlarım Moskova’ya gidip üniversite okumamı istediler. Eğitim, seyahat ve orada kalacağım süre boyunca yapacağım tüm harcamalar onlar tarafından karşılanacaktı. Bu teklif karşısında bir ân bile tereddüt etmedim. Kabul etmem üzerine, benden altı ay içinde seyahat için hazırlanmamı istediler.
Sonrasında, az da olsa Arapça bilen genç bir Rus göçmenden temel düzeyde Rusça dersleri almaya başladım. Ondan alfabeyi ve gündelik konuşmaya ait kimi kalıpları öğrendim. Bu dönem süresince üyesi olduğum grup beni Hayfa’daki gençlik konferansına davet etti. Burada partinin gençlik seksiyonunun merkez komitesine seçildim. Bu benim Filistin’deki bolşevik harekete kabulümün resmî ifadesi idi. O günden itibaren hareketin tüm gizli toplantılarına katıldım, parti bildirilerini ve broşürlerini dağıttım.
(…)
İlgili dönemde Nebi Musa festivaline aktif olarak katıldım. Bu kutlama, Selahattin Eyyübi’nin İslâmî fetihlerin halka hatırlatılması amacıyla Yafa’daki Nebi Rubin festivali ile birleştirdiği bir kutlamaydı. Kutlamalar esnasında partili yoldaşlarım beni omuzlarına aldılar. Kafamda kefiye ve iqal (şerit), siyah gözlüklerimle, davulların ve trampetlerin çaldığı, türkülerin söylendiği, dabkelerin (Arap halk oyunu) oynandığı bir ortamda, dinî tarikatların bayrakları arasından yukarı kaldırıldım. Aklıma ilk gelen sloganları atmaya başladım. Yoldaşlar kızıl bayrakları yükselttiler göğe ve bağımsızlık mücadelesini selâmlayan sloganlar atılmaya başladı kalabalığın arasından. Göstericiler coşku ve heyecan içindeydiler. O ândan itibaren şu cümle yayılmaya başladı: “Arap bolşevikleri geldi!”
Bu olay, İngiliz yöneticilerin beni tutuklamak için bir kampanya başlatmasına sebep oldu. Muhbirler, benimle ilgili, çelişkili bir yığın istihbarat taşıyorlardı. Kimileri beni yüzümde siyah bir peçeyle, abeya (yüz dışında her yeri örten uzun çarşaf) giymiş olarak, başkaları ise beni takma uzun sakalla, Ortodoks bir rahip kıyafeti içinde Hıristiyan mahallesinde gördüklerini iddia ettiler. Diğer bir muhbir ise benim Haramül Şerif’in karşısında duran dilenci olduğumu söyledi. Tüm bu söylentiler, İngiliz istihbaratının benim yakın zamana ait bir resmimi edinmeye mecbur etti. Eski bir arkadaşımı buldular ve ondan benim yüzümü polis ressamlarına tarif etmesini istediler. Eşkâlimi tüm güvenlik birimlerine dağıttılar. O günlerde bir öğretmeni, emlakçiyi ve seyyar bir kumaş satıcısını gözaltına aldılarsa da sonradan hepsini serbest bıraktılar.
Selim Tamari

Hiç yorum yok: