Milliyetçiler, Türkçüler ve Ülkücüler

Milliyetçiler, Türkçüler ve Ülkücüler
Ülkücülüğün Politik Kırılma Anı
En başından söyleyeyim. Ülkücülerin AKP ile girdiği yeni ittifak sürecinin ülkücülüğün politik kırılma anlarından birisi olacağı kanaatindeyim.
Ülkücülük, 2000’lerin başından itibaren bir siyasal kriz içinde ve kendisini yeniden inşa sorunları ile karşı karşıya. Entelektüel olarak kendisini yenilemek zorundayken, politik olarak Kürtlerden Alevilere kadar kendisini yeniden tayin etme sorunları yaşıyor.
Bugün önüne Anayasa değişikliği yoluyla getirilen Evet-Hayır tercihleri, ülkücülüğün bütün büyük tarihsel ve güncel sorularını oldukça dar bir cevapla geçiştirmekle sonuçlanacak. Bu ittifak eğer tabanda kabullenilir ise “kadro iştahı” ve “devlet ikballeri” yoluyla “memur dünyası”nda sıkışıp kalan bir soru ve sorunlar alanı ile iştigal edip duran bir ülkücülük ile karşı karşıya kalacağız ve kriz ülkücülük açısından bütün tarihsel verimliliğini kaybedecek...
Şöyle başlayayım:
ODTÜ de Siyaset Bilimi masteri yaparken 1996 yılında bir gün o sıralarda MHP’den Afşin belediye başkanlığı yapan amcaoğullarımdan merhum Ergün Ertekin’e Enver Paşa üzerine tez hazırlamak istediğimi söyleyip fikrini sordum. O da bana “Neden Nihal Atsız üzerine çalışmıyorsun? Hem kaynaklara daha kolay ulaşırsın. Ben de bir sürü bağlantı bulabilirim” teklifinde bulunmuştu. Nihayet Atsız üzerine başladığım araştırma, en sonunda 1944 Irkçılık-Turancılık yargılamaları üzerine tez yazmaya karar kılmamla sonuçlandı ve tezimi “1944 Trials: A turning point of Turkish Movement” [1944 Yargılamaları: Türkçü Hareketin Bir Dönüm Noktası] başlığıyla verdim.
O dönemden itibaren milliyetçilik üzerine çalışmaya başladım ve milliyetçi hatta ilerleyen hareketlerin belirgin politik karakter yapılarıyla birbirinden ayrıldığını görmeye başladım. 1894’deki Ermenilerin Osmanlı Bankası baskınından sonraki “Biz Türkler…” diye başlayan bildiri ile birlikte ilk çıkış haberi verilen ittihatçı kuşak olağanüstü bir “eylem pratiği”nin içinde var etmişti kendisini. Trablusgarp’tan Bakü’ye ve Taşkent’e kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada yarı “memurin” yarı “fiili” bir hayat sürüyorlar, buna uygun bir eylem ve ruhiyat geliştiriyorlardı. Bir devlet memuru idiler ama asıl olarak bir siyasi hareket mensubu idiler. Bu kuşağın en temsil edici ismi Enver Paşa’dır ki Enver, Arif Cemil Denker’in anılarından yanlış hatırlamıyorsam Orta Asya’ya ulaşma peşinde bir gemi kazası, iki uçak kazası, iki Rusya esareti atlatmış ve nihayet Taşkent’te savaşarak ölmüştü.
Bir sonraki kuşak olan Türkçüler ise politik etkinlikleri zayıf kalmakla beraber güçlü bir entelektüel derinliğe sahip idiler. Örneğin Nihal Atsız sanıldığının tersine ciddi bir tarihçidir. Zeki Velidi Togan’ın tarih teorisi ve tetkikindeki yeri eşsizdir. Orhan Şaik Gökyay güçlü bir edebiyat tarihçisidir. Politik eylemleri devlet alanının Türkçü bir varoluşa çağrılması ve 2. Dünya Savaşı’nın politik ikliminden yararlanmak üzerine kuruluydu. Bir dönem Hasan Ali Yücel ile Reşat Şemsettin Sirer arasındaki milli eğitim bakanlığı mücadelesine Sirer tarafından girmekle beraber Türkçülük esas olarak bir “memur” ve “kadrolaşma” hareketi değildi. Özellikle Atsız’ın bu konuda Necip Fazıl’ın tersine, tavizsiz olduğu açıktır. Türkçüler, kendi onaylarını kendilerinden almayı tercih ediyorlar, devlet hizipleri bakımından işlevsellikleri azalıyordu…
Ülkücülüğe gelince… Ülkücülük, bir yandan Orta Anadolu kasabalarının şehir karşısında kendi hakikatini arama çabalarının üzerine otururken diğer yandan da devlet teşkilatının sol hareketler karşısındaki reorganizasyonu talebine tekabül ediyordu. Böylece ülkücülük bir yandan bir toplumsal dirençten besleniyor diğer yandan da bir “asayiş” meselesine cevap yetiştiriyordu. Bu durum onun bir “hakikat” ile bir “devlet memuriyeti” arasında gidip gelmesine yol açtı ve özellikle 1970’lerdeki Milliyetçi Cephe girişimi ile 1991 ve sonrasındaki seçim ittifakı ve sonrasında ise kadrolaşmanın ve kadrolaştıkça da cemaatleşmenin tehlikelerini yaşamaya başladı. 2005 sonrası devlet içindeki yerlerini Gülen Cemaati’ne terk etmek zorunda kalması, 2013 sonrası onu AKP açısından daha da işlevsel hale getirdi. Böylece kendi ülkücülüğün tarihsel krizi ile AKP’nin güncel krizi üst üste geldi. Ülkücülüğün AKP’nin güncel cevaplarına odaklanmasının ve kendi krizine oradan cevaplar bulmak istemesinin sebebi de buradadır. Oysa AKP’nin güncel soruları ile ülkücülüğün tarihsel soruları çok farklı cevapları gerektirmektedir. Sorun şu ki AKP’nin güncel krizi açısından bu cevaplar işlevsel iken ülkücülük açısından son derece dar ve kısır bir cevap olarak kalmasına yol açmaktadır. Ve ülkücülük açısından asıl sorun da tam buradadır…
Ülkücülerin nasıl bir cevabı tercih edeceklerini zaman içinde göreceğiz... Ülkücülüğün politik karakter yapısındaki kırılma da buna göre belirlenecek...
Orhan Gazi Ertekin
Devamını oku ...

Aya Çıkmak

Sanki ODTÜ’de okuyanlar aya çıktı.
Mühendislik, mimarlık fakültelerinde okuyanlar aya çıktı.
Tıp, siyasal, sosyoloji, tarih, coğrafya, edebiyat, sanat okuyanlar aya çıktı.
Öğretmenlik okuyanlar aya çıktı.
Bir İmam Hatipliler aya çıkamadı... Vah ki vah.
Kafası çalışmaz, laik kafalı biri öyle diyor.
Diyor ki; “İmam Hatip okullarından aya çıkan var mı?”
Zekâya bak... Neymiş? İmam Hatip okullarından aya çıkan olmadığı için gereksizmiş.
E kardeşim, Türkiye'deki hangi okullardan aya çıkan oldu ki?
Kapatın gitsin hepsini... Aya adam çıkaramayan okul gereksizdir madem.
İslam’a inanmış, Kur'an'ı esas alan insanlar olarak, zaten İmam Hatip okullarında verilen eğitimin Kur'an'da anlatılan İslam ile ilgili olmadığını, sırf namaz kıldırmak üzere adam yetiştirilmek için, Mustafa Kemal tarafından 1924 yılında kurulduğunu bilmiyor muyuz?
Sanki her okulun görevi, aya çıkacak adam yetiştirmek. Böyle bir algıyı bu adamlar hangi zekâyla üretiyorlar ki?
Müslüman toplum kendi camisini yapar. Kendi imamını, kendi müezzinini bulur. Eğer çok sıkıldıysanız İmam Hatip okullarından, kapatın gitsin. Tabii Mustafa Kemal'den izin alabilirseniz. Çünkü İmam Hatip okullarının kurucusu, banisi Atatürk... Derdiniz varsa, gidin Anıtkabir’e, bir bir sıralayın.
Bizi de rahat bırakın. İmam Hatiplileri de rahat bırakın.
Türkiye Cumhuriyeti’nin okullarında okuyan hiç kimse aya çıkmadı.
Kapatın gitsin hepsini… Aya adam çıkaramayan okullardan hayır mı gelir?
Mehmet Çoban
Devamını oku ...

İslamî Entelijansiyanın İkircikli Tutumu

Cumhurbaşkanlığı, Ak Partililerde (veya İslamî kesimde) kalacaksa eyvallah, başkasının eline geçecekse tövbe billâh…
Elli yedi yaşındayım. Düşüncelerin/fikirlerin bugünkü kadar ani değişimlere uğradığı, fikrin namusunun korunmadığı bir dönemi hatırlamıyorum. Zor bir dönem… Ancak, bu zorluk, iddia edilenin aksine dış etkenlerin kısmi tesirinin ötesinde, iç derunimizden (nefsî arzular, gurur, kibir, kin, husumet, bunların toplamının hâsıl ettiği adaletsizlikten) kaynaklanmaktadır. Aslında dış mahiyetli gibi görünen sorunlarımızın bile temelde iç dünyamızda tezahür eden sebeplere isnat ettiğini anlamak için âlim olmaya gerek yok.
Buyurun Allah’ın emrine bakın:
“Ey iman edenler! Allah için adaleti tam yerine getiren şahitler olun. Kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa… Zengin de olsa, fakir de bulunsa… Çünkü Allah, onlara daha yakındır. Hislerinize uyup, adaletten sapmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek hakkı olduğu gibi söylemekten çekinir ya da şahitlikten tamamen kaçınırsanız iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. [Nisâ:135]
Herhalde yeryüzünde “Adalet” adına başka bir yazılı metin olmasaydı, bu ayet tek başına adaletin icrasında temel ölçü olabilirdi. Şu mükemmelliğe bakın: Sadece kuvvetlinin karşısında zayıfın hakkını korumuyor. Aynı zamanda zayıfın karşısında güçlünün de hakkını koruyor. Genelde insanlar merhamet saiki ile güçlünün yanında zayıfın hakkını daha fazla korumaya mütemayildirler. Ayet, bunu da yanlış buluyor. Ne zayıfın hakkının kuvvetliye ne de kuvvetlinin hakkının zayıfa geçmesine rızası var. Öyle bir ölçü ki adaletin miyarı insanların merhametine bile bırakılmamış. Eksiği, gediği kapatmış tam bir adalet terazisi…
Şimdi buradan sözü nereye getireceğim?
Malum, mecliste anayasa değişikliği görüşülmektedir. Medyada ağırlıklı olarak tek taraflı bir propaganda mekanizması ile tartışılmakta ise de kimsenin içine tam olarak sindiği söylenemez. Kimileri yarım ağızla, kimileri kıyısından köşesinden de olsa yapılan değişikliklerin bir ihtiyaca binaen yapılmadığını, iktidarı dar bir grubun izan ve insafına bırakılacakları endişesini seslendirmektedirler. Onunu için de az çok bu tadilatın neyi getirip götüreceğinin farkında olanların içine bu kurt düşmüş durumda. Zaten o mahut dar çevre de, ne derseniz deyin, sadece bir ağızdan çıkacak cümlelere odaklanmış durumda.
Burada asıl merak edilen, İslamî/muhafazakâr cenahın entelektüellerinin bu değişikliğe nasıl baktığıdır.
İktidar nimetlerinden yararlanan cenahın bir kesimi, ne pahasına olursa olsun “Büyük Osmanlı Rüyası” hayalini seslendirerek, kendilerini ve çevrelerini buna inandırma telaşında.
Diğer bir kesim ise, âdeta “Türkiye’de böyle bir şey konuşulmuyor” modundalar. Kaçışı sanat, kültür ve felsefeye yoğunlaşmakta buluyorlar.
Azınlık denilecek bir kesim de, içlerine sindirememiş olmanın sıkıntısı ile birlikte bunu kamuoyuna nasıl izah edebileceğinin kabızlığını yaşıyorlar. Ehh ıkınarak da olsa dudak ucu ile şunu seslendirmektedirler: “Efendim iyi hoş güzel de her zaman orada Tayyip Erdoğan ve muadilleri oturacaksa, eyvallah. Ancak ya bizden haz etmeyenlerin eline geçerse ne yapacağız?”
Ne güzel bir soru değil mi?!
Tayyip Erdoğan ve muadillerinde kalacaksa, eyvallah. Başkasının eline geçecekse, tövbe billâh…
Şimdi gelin Nisâ 135’i tekrar okuyun. Kendinizi ayete muhatap kılın.
Nerede orada zikredilen ilahi adalet?
Adalet anlayışınızı bu ayetin hangi cümlesiyle telif edebiliyorsunuz?
Önemli olan sistem mi? Yoksa kişiler mi?
Benim olacaksa iyi, güzel, hayırlı… Bir başkasının olacaksa kötü, çirkin, günah… Ne yaman çelişki? Bunu insanlık adına, İslam adına, Müslümanlık adına izah edecek birisi var ise beri gelsin...
Fahrettin Dağlı
Devamını oku ...

BDS Nedir?

BDS Boykot Tecrit ve Yaptırımlar demektir (Netanyahu’nun iddia ettiği gibi, “Bağnazlık, Dürüst Olmama ve Sakillik demek değildir.)
BDS Hareketi’nin belirlediği üç hedef de uluslararası hukuka ve temel haklara dayanmaktadır.
Hareket, İsrail’in işgaline son vermeyi, yasadışı duvarını ve yerleşimleri söküp atmayı amaçlar, İsrail’in Filistinli yurttaşları için tam eşitlik sağlanmasını talep eder ve Filistinli mültecilerin haklarının desteklenmesi yönünde çağrıda bulunur.
Hareket Ne zaman ve Neden Çıkış Aldı?
BDS Hareketi, 170 sivil toplum örgütünün oluşturduğu koalisyon üzerinden kuruldu. Koalisyon, 9 Temmuz 2005 tarihinde tüm dünyadaki “vicdanlı insanlar”a seslenen bir bildiri ile yola koyuldu.
Filistinliler, küresel yurttaş hareketinin gerekli olduğunu düşünüyorlar. Zira onlarca yıl süren “barış süreci”ne karşın politik liderler, İsrail’in yerleşim siyasetine, etnik temizliğe ve ırk ayrımcılığına dayalı uygulamalara son vermeyi beceremediler. Gerçekte bu siyasetlerin mümkün hâle gelmesini sağlayan, bizatihi bu siyasetçilerdir.
Bu nedenle İsrail’in işlediği suçlardan ötürü ceza almama durumuna son verme ve özgürlük, adalet ve eşitlik temelinde adil bir barışın tesis edilmesine katkı sunma konusunda hükümetlere ancak sıradan insanlar uygulayacaklardır. Bu baskı, illaki aşağıdan yukarıya doğru tatbik edilecektir.
BDS Hareketi Bugüne Dek Ne Tür Başarılar Elde Etti?
Son on yıl içinde BDS Hareketi, dünya genelinde, ABD’deki kiliselerden Birleşik Krallık’taki kimi kampüslere, Mısır sendikalarından Bolivya hükümetine dek geniş bir alanda bir dizi başarı elde etmiştir.
Ekonomik alanda İsrail’in uyguladığı zulme ortak olan çokuluslu şirketler Veolia ve G4S BDS kampanyaları sayesinde milyarlarca dolar kayba uğradı ve İsrail’le ilişkiler bu süreçte kesildi. İsrail’e başka ülkelerden yapılan yatırımlar 2014 yılı itibarıyla yüzde 46 oranında düştü.
Dünya genelinde on binlerce öğrenci akademik boykot talep etti ve bu yönde çalışmalar yürüttü. Bu boykot çalışmalarına Stephen Hawking, Angela Davis ve Judith Butler gibi isimler destek verdi. Diğer yandan yazar Alice Walker, Pink Floyd grubu üyesi müzisyen Roger Waters ve ünlü yönetmen Ken Loach kültürel boykota destek verdi.
Diğer önemli bir husus da BDS Hareketi’nin yerleşim siyasetine karşı İsraillilerin, diğer Yahudi gruplarının aynı zamanda Siyahların Hayatları Önemlidir Hareketi’nin desteğini görmesiydi.
BDS Irkçı mı?
İsrail’i savunan bazı isimler, BDS’nin ırkçı olduğunu iddia ediyorlar. Oysa tam tersi doğrudur. Irkçı olan İsrail’dir.
Etnisite veya milliyet temelinde kimseyi hedefe koymayan BDS, tüm ırkçılık biçimlerine açıktan karşıdır ve kurumları insan hakları ihlalleri temelinde hedef almaktadır. İsrail’in ırk ayrımcılığı ve etnik imtiyaza dayalı sisteme son vermeye çalışmasının sebebi budur.
Bu anlamda BDS, Güney Afrika devletinin dünya genelinde tecrit edilmesinde ve beyaz idaresinin son bulmasında katkı sunan tarihî öneme sahip ırk ayrımcılığı karşıtı hareketle kıyaslanabilecek, ilhamını bu hareketten alan bir çalışmadır.
BDS’ye Kimler Karşı?
2010 yılından beri İsrail, BDS ile mücadele için çeşitli adımlar atıyor ve hareketin “gayrimeşru” olduğunu söylüyor. 2011 yılında İsrail meclisi İsrail içinde boykotları savunmaya karşı bir kanun çıkarttı. Uluslararası düzeyde bu girişimin kimi sonuçları oldu.
2015 yılının ortasında panikleyen İsrailli liderler “şiddet dışı hareket”in “stratejik bir tehdit” olduğunu söylediler. Strateji İşleri Bakanı Gilad Erdan’a boykot karşıtı faaliyetler yürütme görevi verildi. Askerî istihbarat kurumlarının desteğini arkasına alan bu çalışma için yıllık 25 milyon dolar tahsis edildi.
Erdan, yurtdışındaki Siyonist grupları ile işbirliğine vurgu yapan bir isim. Zira bağımsız gruplar sivil toplum nezdinde daha muteber. Bakanın açıklamasına göre, “bu savaşın ön cephesinde hükümetin olması hiç hayırlı değil.”
Bu sebeple birçoğu BDS karşıtı çalışmalar yürüten İsrail büyükelçileri perde arkasında İsrailli lobi grupları ile birlikte çalışıyor. İncelemelere göre, ortada resmî düzeyde uygulanan bir başka taktik daha var: İsrail, doğal halk hareketiymiş görünen ama aslında tümüyle suni olan grupları ve kurumları ön cepheye yerleştiriyor.
İsrail’in ABD’deki Sheldon Adelson ve Haim Saban, Birleşik Krallık’taki Trevor Pears gibi zengin destekçileri, boykot karşıtı çalışmalara tonlarca para akıttı. İsrail hükümeti ve İsrail yanlısı gruplar, BDS karşıtı özel-kamu ortaklıkları kurdular.
BDS Karşıtı Hareket Ne Tür Başarılar Elde Etti?
Politik düzeyde yürüyen tartışmaları kesinlikle kazanamayan İsrail ve müttefikleri “hukukî girişimler” üzerine kurulu saldırgan bir kampanya yürütüyor.
Yüksek mevkilerdeki dostları sayesinde İsrail ve müttefikleri BDS’nin yasadışı hâle getirilmesi için önemli başarılar elde etti. ABD’deki yirmi civarında eyalet boykot karşıtı kanunlar çıkarttı. Ayrıca Avustralya’dan Fransa’ya birçok ülkede aktivistler yargılamalarla yüzleştiler.
Gelgelelim BDS hızla büyümeyi bildi. Hukuk uzmanları ve Avrupa Birliği boykot hakkını “ifade hürriyeti” kapsamında değerlendirip desteklediğini açıkladı. Birçok İsrail yanlısı kesimlerin hukukî girişimleri Birleşik Krallık’ta görüldüğü biçimiyle başarısız oldu. Birleşik Krallık’ta İsrail yanlıları hukukî kimi güçlüklerle yüzleşti.
Gelecek Ne Getirecek?
Topla paraya sahip, devletin öncülük ettiği, seçkinlerin yönettiği saldırılara karşı gönüllü halk hareketi nasıl ayakta kalacak?
McCarthyizm, “siyah karşıtı faaliyetler” ve karalama kampanyaları gibi örneklerden görebildiğimiz üzere, gizli istihbarat toplama ve sınırlama türünden kimi müdahalelerle karşılaşmak büyük bir olasılıktır. Uluslararası Af Örgütü’nün endişeyle dile getirdiği biçimiyle, BDS’ye yönelik “doğrudan belirli isimleri hedefe koyan bertaraf etme” girişimlerine tanık olmamız olasıdır.
İsrail’in bildiği en iyi şey, askerî gücün kullanmasıdır. İsrailli diplomatlar da BDS hareketini savaşın parçası olarak değerlendirmektedirler. İsrail, ahlâkî düzlemde ikna girişimi yönünde bir mücadele yürüten, hiyerarşik olmayan bir toplumsal hareketle nasıl başa çıkacağını bilmemektedir.
İsrail, uluslararası hukuku ayaklar altına aldığı sürece, onca para, baskı veya “İsrail Markası” üzerine kurulu propagandanın BDS Hareketi’ni durdurması asla mümkün değildir. Bu hareket, Filistinlilerin adalet mücadelesine önemli katkılar sunmaya ve giderek büyümeye devam edecektir.
Hilary Aked
Devamını oku ...

Aydınlanmış Laik Solcular

“Laiklik Türkiye’de ezilenler için bir mevzi midir?” sorusu bugünlerde daha da canlanmış bulanmakta. Özellikle sol çevrenin savunduğu ve halk açısından önemli bir mevzi olarak gördüğü laiklik gerçekten de halkın mevzii midir?
Laiklik kavramını tarihsel olarak biraz incelersek belki bir sonuca varabiliriz. Laikliğin çıkış noktası, aslında belli bir güçlü ideolojiyi başka bir ideoloji ile sınırlandırma operasyonudur. Örneğin Fransa’da laiklik, burjuvazinin kilisenin etki alanını daraltıp kendi iktidarını güçlendirmek için kullandığı bir ideolojiydi. Burjuvazinin tarihsel karakterini sorguladığımız zaman bu güçlendirdiği ideolojiyi, yani laikliği halkın çıkarları için kullanacağını düşünmek politik bir saflık olacaktır. Burjuvazi; halk dinini rahat yaşasın diye değil, kendi zulüm aygıtını; devletini güçlendirmek için laikliği, halkın bir mevzii olarak göstermiştir. İlk aşamada kısmî olarak devrimci bir nitelik taşıyan burjuvazi ile birlikte olan ezilen kitleler kilisenin otoritesine ve baskısına başkaldırmışlardı. Ancak burjuvazi, otorite ve baskının adını değiştirmiş ve işçi öncülerine düşmanca davranmaya başlamakta gecikmedi. Tabii burjuvazinin kendi iktidarlarına tehdit gördüğü bir güce karşı aldığı önlemleri tarihsel olarak eleştirme hakkımız olamaz. Burjuva elbette işçilerin ve öteki ezilenlerin devrimci öncülerini ezmeye çalışacaktı. Buna rağmen burjuvazinin temsilcileri, bu dönemde ağırlıklı olarak aristokrasi ve kiliseye karşı, sol aydınlanmanın ideolojik argümanları eşliğinde mücadele yürüttüler.
Bu geçmiş, sosyalist harekete “kötü” bir miras olarak kaldı. Sosyalist hareket, burjuvazinin kiliseye karşı mücadelesinde kullandığı ideolojik araçları benimsedi. Sosyalistler de kilisenin simgelerine karşı mücadeleyi sosyalist olmanın belirteci saydı ve bunu ilkeselleştirme eğilimine girdi. Ateizm, sosyalist olmanın önkoşullarından biri olarak algılandı.
19. yüzyılda batılı aydınlık güçlerin(!) gerici boş inançlara sahip sürülerin topraklarına saldırdı ve temel amaçları, sürülerin inançlarına kendi aydınlık çağdaş düşüncelerini dayatmak oldu. Böylece yapmış oldukları işgaller, aydınlık ve bilim götürülen bir geziymiş gibi gösterildi. Bugün ülkemizde aydınlıkçı solcuların yapmış olduğu da bu okulları bilim yuvası olarak göstermek. Okullar bilim yuvası değil, devlet aygıtının kendine resmî ideolojisini benimsemiş insanlar yetiştirdiği yerlerdir. Aydınlıkçı solcuların böyle bir yanılgı ile Afrika’da kurulmuş bir İngiliz okulunun bilim götürdüğüne inanması pek uzak bir ihtimal değildir. Batının aydınlık güçleri ve aydınlanmış solcular, ideolojik, teknik ve felsefî olarak el ele vermiş, geri kalmış sürülerin akıllarını doldurmaya çalışıyorlar. Bu durumdan yalnızca iki adım uzaklaştığımızda durumun abesliğini iki gözümüzle görmemiz pek de zor olmayacaktır. Bu “boş inançlı sürüler”e(!) karşı, kendi “hakiki inançları” yanında aydınlanmacı laik argümanı da gayretle kullandıkları bastırma operasyonları tertiplediler. Bu yüzyılda “dünyanın merkezi”nde gerçekleşen işçi devrimlerinde, laik burjuvazinin mirası 1830’larda ve ardından ‘40’larda sorgulanmaya başlandı. Ama sosyalist hareket, Aydınlanma’nın hegemonik etkisinden sıyrılmayı başaramadı. Marx-Engels’in uyarıları bir kopmaya yetecek ölçüde olamadı.
Avrupa-merkezli sosyalist hareketler, genel olarak Aydınlanmacılığı benimsediler. Burjuvazinin laiklik ideolojisiyle, kapitalizm-öncesi egemen güçlerin dinsel ideolojilerine karşı mücadelesini argümanlarıyla birlikte benimsediler ve kendine, bu mücadeleyi daha da ilerletme amacını belirlediler. Bu öykünün “burjuva uygarlığı”nı aşamayacağı teorik olarak belliydi ve artık tarihsel olarak açıktır. Sorun, bunu politik olarak da saptamaktır.  Türkiye’de ise 1920’lerde, İslam bayrakları da dalgalandıran Kürt isyanlarına kör ve sağır olmaktan öte, düşman olan TKP’ye kadar uzanmaktadır bu sapma.
Türkiye’de aydınlanmış ve ışık saçan solcuların görmek istemedikleri olgu, halkın gerici olmadığıdır. Dinsel argümanları külliyen çöpe atmak, devrimci argümanın en büyük kısmını çöpe atmaktır. Bu nokta aydınlıkçı solcuların en büyük eleştirisi ise “bu ne kadar samimi?” sorusu etrafında dönüyor. “Halkların dininin doğruluğuna inanmadığımız ve onu gerici gördüğümüz halde neden olumlu karşılayalım?” diye soruyorlar. Burada gerici tanımınızı düzeltmeniz gerektiğini söylemeliyim. Gerici; halkın çıkarlarını emek-sermaye ve kültürel boyutta karşılamayan ve ezen sınıfın kültürel ve ekonomik yapısını yükseltmeye yönelik yapılan iştir. Yani din, kendi başına ve kendi varlığında egemenlerin bir aracı değildir. Bilhassa burjuvaziye karşı halkın bir aracıdır. Tarihteki onca devrimci mücadelenin bayrağında da dinler yazıyordu.
Her güçlü iktidar, kendi ideolojisi haricindekileri, dışındakileri “boş inanç” olarak damgalayarak varlığını sürdürür ve laik olur. İktidarını paylaşmamış her politik güç, kendi benimsediğinin toplumsal gerçeği açıklamaya ve düzenlemeye yeterli biricik doktrin olduğunu ileri sürer. Hayatta, toplumda, politikada, “kamusal alan”da biricik yol gösterici kendi anlayışıdır. Öteki doktrinler, hakiki değildir; yalandır, boştur, eksiktir. İktidar etme anlamında laiklik bundan ibarettir. Ötekinin düşüncesini yok saymak ise bir marksistin görevi değildir. Toplumsal muhalefet alanlarının iyi incelemesi gereken bir görüşün İslam ve Alevilik gibi inanışları içi boş, mantıksız olarak görmesi başlı başına körlüktür.
Ali Eren Demir
Devamını oku ...

Eşarp ve Şapka

Sur’da on yaşındaki kız çocuğu üst baş soyulan milletin ecdadı, yüzyıl önce anasının, kızının başındaki örtü zorla alınıp yere çalındığında dağı taşı ateşe vermiş idi. O milleti bugün lal edenlerin yüreği yansın o görüntüler karşısında.
Vitali Hakko, “zenginliğimi şapka ve kıyafet devrimine borçluyum” diyor. Bugün solu, sosyalizmi o Hakko aşkına lal edenler utansın. Hakko’nun doksanlarla beraber eşarp ürettiğini görmeyen gözler körlüklerine yansın.
Suudi Arabistan’dan Fas’a çarşafın hem kadın bedeni hem de “terör” edebiyatı üzerinden sökülüp atılmasına fazla sevinmesinler. On yıl o on yaşındaki kız çocuğuna mini etek giydirip uyduruk şarkılar söylettiren, ağzına bir parmak bal niyetine TV ekranlarında yarıştıranlar, o özgürlükten nasipleneceklerini düşünmesinler. Ne veriyorsan onu alırsın, ne alırsan onu verirsin.
Devlet Hakko’dan çok mu ötedir? Sanmayın ki devlet nötr, sivil topluma karşı, STK’lara sadece alerji geliştiriyor. Bir bir oralarda örgütleniyor. Lazım neyse onu yapıyor. Engels, “Bonapartizm modern burjuvazinin gerçek dinidir” diyor ve burjuvazinin kendisini yöneten bir yapı olmadığını belirtiyor.
O hâlde bugün güvenliğe vurgu yapanlar, İslam düşmanlığı kılıfı ardında “modern burjuvazinin dini”ne örgütleniyorlar. Çünkü problem, şahıslar düzeyinde devrimler tarihinde belirli momentlere dair bilginin abartılmasında tezahür ediyor. Yani düşünce âleminde devrimin o devrim bilgisiyle olduğu zannediliyor. Dolayısıyla devrim kafada zaten bitmiş bir olgu. O günde bitirilen bir şeyin geleceğe taşınma ihtimali de kalmıyor. Gerçeği güçlüler tayin ediyorlar. Güçsüzlere o güçlülere dair, geçmişe ait bir edebiyat kalıyor. Bugüne ve yarına ne eylem ne söz kalıyor.  Buradan da “bu ülkede zaten devrim oldu, yenisi gereksiz, yanlış, fazla ya da tehlikeli” diyenlerle aynı çizgiye geliniyor. “Modern burjuvazinin gerçek dini” bunu emrediyor.
Şahıslar, kendilerini önemli kıldıklarını düşündükleri güce abanıyorlar. Her şey zıddı ile kaimse, devlet de bir tür zıtlıkla kaim. O zıtlığın ardında var/kaim olan, devlet oluyor. Dolayısıyla devlet, belirli momentlerde herkese varoluşunu kendisine bağlamayı emrediyor.
Şahıslar bu düzlemde önemsiz. Kimin ne kılıkta bildiri dağıttığının o an için önemi yok. O bildiride “fuhşa, zinaya, kumara” karşı ifadeler yer alıyor. Ve eğer birileri polise seslenip ya da polis gibi ses edip “o bildirinin izni var mı?” diye soruyorsa, devlet güvenlik mahkemelerinin ilga edildiğini söylemek mümkün görünmüyor. Çünkü Hakko, hem şapka hem başörtüsü satmak zorunda. Kabaca şapka mı başörtüsü mü diye kavga ederken, o Hakko’ya karşı bir mevzi asla örülemiyor.
“15-16 Haziran direnişinde o güne dek sol hareketi desteklemiş, sosyalist olmuş Bedri Rahmi Eyüboğlu, direnişin içinde, fabrikasında mahsur kalan Yahudi işadamı Vitali Hakko’yu kurtarmaya gidiyor. Hakko bunu anılarında anlatıyor. Saflar net değil mi? […] Vitali Hakko oğluna vasiyet ediyor: “Sakın bu ülkeyi terk etme, buradan daha güvenli bir yer bulamazsın”. [Cevap Niyetine]
O Eyüboğlu ailesinin şiirlerine, resimlerine takıldığımızda kardeşlerden birinin hangi sermaye ilişkileriyle altmışlarda Sosyalist Kültür Derneği’ne para yatırdığını görmek gerekiyor. Dolayısıyla altmış darbesi ile analoji/paralellik kuranların, orada ne diyetler ödendiğini, hangi güç karşılığında nelerin terk edildiğini dikkate alması gerekiyor. İlki trajediydi, ikincisinin komedi olması kaçınılmaz.
Olası darbe, müdahale sonrası AKP’nin devrilişine, burjuvaziden, emperyalistten veya devletten yana omuz verenlerin, o paralelliği belirli bir muhasebe ile kurması gerekiyor. Bugün “hükümet eleştirilir, devlet eleştirilmez” noktasına gelenlerin devrim ve sosyalizm mücadelesi verdiklerini iddia etmeleri mümkün görünmüyor.
Mecliste yaşananın belli ölçüde bir mizansen olduğu anlaşılıyor. AKP, bir Müslüman’ın durduk yere dayak yediğini ama onun aklıselim bir tavır sergilediğini gösteren kurmaca videolar dolaştırıyor. Eren Erdem, “sakin olun, bir şey yapmayın, Nisan’da gidecek” diyor. “Soykırım” çıkışının bu mizansenin dışında olup olmadığını, gene zaman gösterecek. Meclisin itibarı, itibarsızlığı, kuliste içilen çaylar, her öznenin çürümesini, dişinin sökülmesini, daha da geriye savrulmasını beraberinde getiriyor. Bugün bu geriye çekiliş, alanları, kitleleri küfürlerine konu edinenlerin, ucuz sivil toplum, sivil itaatsizlik veya sivil birey eylemleri ile ayağa kalkacaklarını düşünmeleri büyük bir yanılsama. Devlet asla boşa saran kayış, dişleri takılan bir çark değil.
Sur’daki kız çocuğu ile birlikte üşümeyen bir siyasetin bugüne değeceği bir yüreği, yarına uzanacağı bir eli yok.
Mehmet Pervari
Devamını oku ...

İstanbul

Garip bir şehir İstanbul.
Farklı medeniyetlerin bütün ekonomik, sosyal ve kültürel yükünü döke saça iki kıtanın kesişen ucuna yıktığı, tanımsız ve tarifsiz bir varlık bolluğuyla, yapışkan ve yoran bir yokluğun adım farkı iç içe geçtiği, sınıfların öldüğünü söyleyen gökdelenlerle kuşatılmış alnında bir tur atsın, ortaçağın bir kalem işçiliğiyle beş yüzyıl aşımında modernizme ulaşamadan post modernizmin bütün kirine bulaşmış, yine de baş döndüren bir tarih ve kültür merkezi…
En bilge ellerin narin dokunuşlarıyla yeşermiş en etkileyici sanatın izdüşümü, en kanlı diktatörlerin buyruğuyla köreltilen insan değerinin iş cinayeti kapsamında belirlenip sokaklara hapsolduğu bir şiir İstanbul.
Bu coğrafyada hangi kalem boğaza dokunmadan bir çizgi çekebilir? Günlük hayatta kalma uğraşımızda algımızın bir türlü seçemediği güzelliğiyle deli divane âşık edebilecek bir işveli dilber İstanbul.
Mavi gözlerinde dalgalanmaya hazır olun! Dudaklarını doldurmak için avucunuzu açtığınızda saçlarından yanaklarına doğru bir çağ düşümüne her an kapılabilirsiniz. Yahut Nâzım'ın dediği gibi güzel şeyler için cephede ilk saldırıda ölecek kadar bile şanslı olamayabilirsiniz, bir yanlış adımla belediye çukurunda ölmek de pek mümkün…
Ölüm, güzelliğinin üstüne çökmüş karanlık bir sır değil de nedir İstanbul?
Adına en güzel cümleleri kuramadığımı biliyorum İstanbul. Ol cümlenin en güzel sıfatlarını ustalar çoktan adına taktılar çünkü... Adına yazılmış serenatlar, Bağdat'ları kıskandırır.
Adına yeni bir acı çalamayacağım İstanbul.
Her gece ölen bir başka umudun gölgesinde kocaman bir ömrü 'hayı huyu, kığıntısı'na katıp, bu altüst oluşla dolduran şehre fırlatacak başka bir kelamım da yok…
Sadece sorularım olabilir sana İstanbul: Kaç kere yıkıldın? Kaç işgalci keyfince yorabildi vücudunu? Kaç fatihini kendi yurdunun toprağına gömdün? Her gece boylu boyunca uzandığın şu dalgalı yatakta kaç farklı ismini soyunuyorsun İstanbul: Yeni Roma, Konstantiniye, İstanbul… Kaç çılgın seni yakacak kibriti çakacağını sandı? Sahi seni yakabilecek kişi insan zihninin terazisinde galip mi çeker, mağlup mu? Yahut kaç fatihin sana sahip olmak isterken sadece âşık oldu? Bir bakışla kaç serseme kelam oynattırdın İstanbul...
Anneannemin elimden tutup bir tutam yeşile götürdüğü şehirdin İstanbul. Bilincimde o anlar hâlâ gölgeli durur. Dostlarla, yoldaşlarla eşit ve özgür bir gelecek için buluşma mekânımız oldun sonra İstanbul. Gel de şiir okuma...
İsyan edişini gördüm, hiç bu kadar dalgalı ve alımlı bir başka deniz görmemiştim. Şimdi pazarının kenarına iliştim İstanbul. Daha hangi yüzün dönecek bana…
Can Deniz Eraldemir
Devamını oku ...

Müslüman Olmak

Ben bir Müslüman olarak kendim için istediğimi Müslüman olan veya Müslüman olmayan ülkemdeki tüm insan kardeşlerim için de istiyorum.
Bu yüzden eğer bir referandum olacaksa, adalet, yargı bağımsızlığı ve yargıya güven, onurluca beraber yaşama, din ve vicdan özgürlüğü, inanç ve düşünceyi özgürce ifade edebilme, tüm farklı kimlik ve yerel kültürel öğelerin korunması, eşit yurttaşlık, fırsat eşitliği, nimetlerin adil bölüşümü ve hem ülkedeki vatandaşların birbirleri arasında hem de onların diğer ülke vatandaşları ile arasında güven ve kardeşliğin tesisi ve pekiştirilmesi gibi hususlarda adı cumhurbaşkanlığı olacak Türk tipi başkanlık sistemi ile şu an uygulanmakta olan parlamenter sistem arasında bir fark olacak mı olmayacak mı diye kendime soruyor ve bugün için mecbur kılındığımız bu iki sistemden hangisi bu söylenenlere daha çok sahip çıkacaksa, oyum o sisteme diye cevap veriyorum.
Zira Müslüman -başkaları ne yaparsa yapsın, nasıl olursa olsun- herkese Müslüman ve her zaman Müslüman olmalıdır.
Yani sonuçta mağdur olsa bile Müslüman, herkesin her zaman elinden ve dilinden emin olduğu bir şahsiyet olmalıdır.
Yani Müslüman haklı veya güçlü olma, aldatma veya aldanma durumlarından birini seçmek zorunda kalırsa, aldanmayı, haklı olmayı tercih etmeli ve haksızlığın, aldatmanın her çeşidine karşı olmalıdır.
İbrahim Barca
Devamını oku ...

Devrimci

Türkiye’de egemen sınıfları en çok korkutan sözcüklerden biridir “devrimci”.
Bu nedenle okul kitaplarından çıkarılmış, yıllarca gazetelerde geçmesi, radyoda, televizyonda söylenmesi yasaklanmıştır.
“Devrim” yerine Arapça “inkılap” sözcüğünü devşiren egemenler, devrimci yerine de Osmanlı’nın yaptığı gibi bir ek takıp inkılapçı sözcüğünü uydurmuşlardır.
Çünkü devrim ya da devrimci onlara “kötü” şeyler hatırlatmış, korkulu düşler görmelerine neden olmuştur.
Korkmakta haksız değillerdir.
Kaybedecek çok şeyleri vardır…
Fabrikaları, şirketleri, uçsuz bucaksız toprakları, gemileri, yatları, malikâneleri, yalıları, lüks arabaları… Her gün, her gece bir başka “âlem”de süren eğlenceleri, baloları, davetleri ve milyonların rahatsızlığı üzerine yükselen rahatları ve keyifleri vardır…
Rıdvan Altınçınar
Devamını oku ...

İfsad

Muhafazakârların bizden istedikleri kalın bir halı üzerinde sıcacık bir ortamda teheccüd namazları kılıp, doyasıya yemek yiyerek satranç gibi boş konularda ahkâm kesmek ve etliye, sütlüye karışmamaktır.
Bizim onlardan istediğimiz ise kiremidi kırık olduğu için evine su damlayan, soğukta titreyen, aç kalan mazlumların hakkını savunmak.
Kâr rekoru kıran bankalara düşman olmak, neslimizi ve ekinlerimizi ifsad edenler hakkında eylem yapmak, mezhep savaşı tamtamları çalmaktan vazgeçmek veya çenelerini hiç ama hiç açmamalarıdır.
Onlar, düzenlerini devam ettirmek için bizi yok etmek üzere bayrak açtılar, bizde onların ve evlatlarının kurtuluşu için bayrak açtık. Rabbimiz canımızı rızası yolunda alsın inşaallah. Âmin...
Ferhat Taşdemir
Devamını oku ...

La

Evet, karşısında durduğumuz güç hiçbir ahlâkî değeri olmayan, her şeyi yapabilecek kötülük potansiyeline sahip, iktidarın zehirlediği bir insan topluluğu!
Ağızlarından Hakk'ı düşürmüyorlar ama yalandan feyz alıyorlar, bu yüzden gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar.
Hakk'ın ismi hiçbir ağızda bu kadar eğreti durmamıştır, Hakk'ın değil küfrün ortağıdır onlar. Gözümüzün içine baka baka yalanlarına ve küfürlerine ortak olalım istiyorlar.
Bütün Hak dinler yalandan men eder kendisine inananları, o yüzden hiçbir Hak dinle uzaktan yakından ilgisi yoktur onların!
Hakk'a vakfedilen bir hayatın sahibi ortak olmaz bezirganın yalanına. Hatırlayın, Dolmabahçe Cami İmamı Halil Necipoğlu'nu ve müezzin Fuat Yıldırım'ı. Söyledikleri büyük yalanın ortağı olmayı reddedip “ben görmedim camide içki içeni, nasıl yalan söylerim?” demişti.
Dillerinden düşürmedikleri kitap “Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele” diyordu. [Tevbe:34] Onların evlerinden para sayma makineleri çıktı.
Dillerinden düşürmedikleri kitap “Allâh isrâf edenleri sevmez.” [A'râf:31] diye buyururken, onlar Ebuzer Gıfari'yi değil de Muaviye'yi kendilerine örnek aldılar. İsraf olduğunu bile bile 1000 odalı saray yaptırdılar kendilerine.
Dillerinden düşürmedikleri kitap öldürmeyi yasaklıyor, “birbirinizle tanışmanız için sizi ırklara ve boylara ayırdık." [Hucurât:13] diye buyuruyor. Onlar o kitabın ayetlerini yoka sayıp, kendileriyle aynı dili konuşmayanların evlerini başlarına yıktılar, ölülerini sokak ortasında çırılçıplak teşhir ettiler.
Dillerinden düşürmedikleri kitap “Kesinlikle Allâh, insanlara zerrece zulmetmez!”, "zulmetmeyin" diyordu [Yunus:44], onlar zulmün cisim bulduğu vücut oldular, artık zulümle eşanlamlıdır isimleri.
Ve o zulüm düzeni ebedi olsun diye ülkenin üzerinde durduğu taşları yerinden oynatıyorlar şimdi. İstedikleri hiçbir şeyin, hiçbir hak dinle uzaktan ya da yakından ilgisi yoktur.
Bizim okuyup inandığımız kitap “Zulme sapanlar için hiçbir yardımcı yoktur” [Hacc:71] diye buyuruyor, bizim inandığımız kitabı getiren Peygamber “Allah'ın laneti; gücü ile halka musallat olanın üzerinde olsun" diyor.
Onların dillerinden düşürmedikleri kitap ile bizim sözcüklerini insanda aradığımız kitap, aynı sözcüklerle, aynı sayfalarda yazılmıştır ama aynı değildir ve bizim inandığımız kitap zulme ve zulmün sahibine ortak olmaya “Hayır” diyor!
İsmail Edre
Devamını oku ...

Suç Ortaklarıma Selam

Huzursuz bir sene geçirdim. Tehditler aldım. Hakkımda soruşturma açıldı, açığa alındım, memuriyetten çıkarma kararı ile dosyam YÖK'e gönderildi ve nihayet 29 Ekim kararnamesi ile ihraç edildim. Attığım bir imzanın epey ağır bir maliyeti oldu yani.
Ancak bu coğrafyada akan kanı, gözyaşını durdurabilmek adına attığımız mütevazı adım, beni çok sayıda güzel insanla tanıştırdı, bana dayanışmanın, direnmenin ne olduğunu en güzel haliyle deneyimleme imkânı sundu.
Elbette attığım imzanın ve barış sözümün arkasındayım.
Güneşli günlere duyduğum inançla, bildirinin ilânının yıl dönümünde “suç ortaklarım” başta olmak üzere bu zorlu süreçte omuz başımda duran herkesi selamlıyorum, hepinize çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız...
Serdar Başçetin
Devamını oku ...

Kudüs Operasyonu

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Kudüs’te, işgal gücünün işlediği suçlara karşı halkın bir tepkisi olarak meydana gelen, Siyonist işgalci askerlere yönelik kahramanca operasyonu selamlayan Filistinli halk kitleleriyle birliktedir.
Cephe, bu eylemin Filistin intifadasının devam ettiğini ve ona karşı kurulan komploların başarılı olamayacağını kanıtladığını ifade eder. Cephe, bir şehid ve kahraman olan, Kudüs’ün Mükebbir semtinden Fadi Kanber’i selamlamakta ve yasını tutmaktadır.
Cephe, tüm ulusal kurumları, ev yıkımlarıyla ve hedef gözetilerek gerçekleştirilen saldırılarla yüzleşen şehid aileleri de dâhil, Kudüs’te saldırı altında olan Filistin halkının azmine omuz vermeye davet eder.
Bunun dışında FHKC, Filistinlilerin işgale karşı direnme ve işgal altındaki topraklarda işgalci gücün varlığına karşı koymakla ilgili o sorgulanamaz hakkına karşın, Kudüs’teki bu kahramanca operasyonu eleştiren ve onu “terörist” bir eylem olarak tarif eden Türkiye Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in açıklamalarını sert bir dile kınamaktadır. Cephe’nin ifadesiyle, Filistin direnişi, dünyadaki tüm halk hareketleri için önemli bir ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.
Cephe, bu açıklamanın Türkiye’nin resmi konumuna ilişkin gerçeği bir kez daha açığa çıkarttığını, Türk devletinin Filistin davasını kendisinin bölgede güttüğü çıkarlarına hizmet etmek için kullandığını tespit etmektedir. Ayrıca, Cephe’nin aktarımıyla, bu operasyon, Şimşek’in açıklamalarına veya kınamalarına nedense mazhar olamayan, Filistin halkına yönelik sürekli işlenen suçlara tepki olarak gerçekleştirilmiştir.
FHKC
Devamını oku ...

Muhaliflerin Mahiyeti

Astana Süreci Öncesi Suriye’de Yaşanan Ateşkes İhlalleri ve Suriyeli Muhaliflerin Mahiyeti
Rusya, Türkiye ve İran'ın, Batı’yı ve özellikle de Amerika'yı devre dışı bırakarak ortaya koydukları iradeleri doğrultusunda Suriye'de ilan edilen ateşkese dair birçok ihlal gerçekleştiği iddia ediliyor. Ateşkesin ilan edilmesinde Batı’nın, özellikle Amerika'nın ve bölgesel ortaklarının devre dışı bırakılması bu ihlallerin en önemli sebeplerinden biri olmalı. Çünkü ateşkes ihlalleri terör gruplarından ve bu yapıların insanî olmayan yöntemlerinin dayattığı şartlar sebebiyle ortaya çıkıyor.
Bu çerçevede Şam'da yaşayan 6 milyona yakın sivilin su ihtiyacını karşılayan Barada Vadisi'nde terör örgütleri tarafından suyun kesilmesi, Suriye ordusu tarafından bu bölgeye operasyon yapılmasına sebep oldu.
Terör örgütlerinin amacının; başkent Şam'ın susuz bırakılarak 6 milyona yakın insanın mağduriyeti üzerinden bir baskının oluşması ile birlikte Suriye ordusunu müdahale etmek zorunda bırakmak ve Batılı ve onların bölgesel ortaklarının desteği ile Suriye yönetimini ve ordusunu ateşkesi ihlal ile suçlamak olduğu gayet açık.
Suriye ordusunun operasyon gerçekleştirdiği örgütlerin ateşkes dışında kalan örgütler olması ve milyonlarca insanın susuz bırakılmasının bir savaş ve insanlık suçu olması bu çerçevede yapılan propagandayı etkisiz bıraktı.
Milyonlarca İnsanın Susuz Kalmasını Dayatan “İnsanî Yardım STK"sı!
Bu noktada bir başka olay da dikkat çekti. Voltairenet'te yer alan bir habere göre, Şam'ın susuz bırakılmasına sebep olan söz konusu örgütler bir bildiri yayınladı ve bu bildiri ile bir takım şartlar ileri sürdüler. Bu bildiriye göre söz konusu örgütler, Suriye Cumhuriyeti ve Hizbullah çatışmalara son vermedikçe (yani Suriye Cumhuriyeti teslim olmadıkça) mühendislerin tahrip edilen su kaynaklarını temizlemesine ve onarmasına izin vermeyecekler. Zaten Suriye ordusu, bu sunulan şartları kabul etmeyip gayet tabii olarak operasyon yapmak durumunda kalmıştır.
Bütün bunların bahse konu edilmesinin sebebi, bu örgütlerin nasıl, hangi ölçülere göre iş gördüklerinin, bu örgütlerin nasıl bir mahiyete sahip olduklarının anlaşılması içindir. Zira mevzubahis habere göre, yukarıda konu edilen bildiriye imza atan grupların arasında “Beyaz Kasklılar” olarak meşhur olan, güya insanî yardım STK'sı da var. Hem insanî yardım ve hem de milyonlarca insanın susuz bırakılması eyleminin içinde olmak…
Bu güya insanî yardım STK'sı ile ilgili Voltairenet'in bahsi geçen haberinde oldukça ilginç bilgiler veriliyor. Haberin o kısmı şu şekilde verilmiş:
“Bildiriyi imzalayan yedi cihatçı grup arasında « Suriye Sivil Savunması » olarak adlandırılan « Beyaz Kaskılar » da yer alıyor. Bu « insanî yardım STK'sı », Kraliçe Elizabeth tarafından eğitilen James Le Mesurier adında Britanya İmparatorluğu subayı sıfatına sahip bir MI6 ajanı tarafından 2016 yılında oluşturulmuş ve bu şahıs tarafından yönetilmektedir. Bu kuruluş « rejimin işlediği suçları » kanıtlamak için çektiği ve çoğu propaganda amaçlı basit mizansenler olduğu ortaya çıkan çarpıcı görüntüleri medyalara servis etmektedir.
Bu « insanî yardım STK'sının » çatışmalara bizzat katıldığı kanıtlanmıştır. Rusya Savunma Bakanlığı bu kuruluşu « El Kaide'ye yakın » olarak tanımlamaktadır.
Beyaz Kaskılar Almanya, Danimarka, ABD, Fransa, Japonya, Hollanda ve Birleşik Krallık tarafından finanse edilmektedir.
[…]
Fransa, Beyaz Kasklılar'ı Nobel Barış Ödülü'ne nafile aday göstermişti.”
Suriye'de vekâlet savaşı veren bu örgütlerin vekili oldukları Batılı ülkeler ve onların bölgesel ortakları ile aynı karakterde iş görmeleri dikkat çekici. Aşikâr bir şekilde insanî hakların çiğnenmesi, ne olursa olsun sonuca ulaşmak için her şeyin kullanılması, hatta bunun için milyonlarca insanın susuz bırakılmasının bile göze alınması bu örgütler için hiçbir anlam ifade etmiyor. Oysaki Uluslararası Hukukta, sivilleri sudan mahrum bırakmak bir savaş suçu olarak kabul edilmektedir.
Suriye'ye Özgürlük Getirmek İddiasındaki Terör Örgütlerinin Bölgedeki Esaretin Kaynağı Olan Siyonist İsrail ile İşbirliği
Tesnim Haber Ajansı'nın bir haberi, yine bu örgütlerin mahiyetlerinin anlaşılabilmesine imkân verecek içeriğe sahip. Mevzubahis habere göre; “Suriyeli muhaliflerden oluşan bir grup 17 Ocak'ta Tel Aviv'e gidip, Truman isimli Siyonist bir merkezdeki toplantıya katılacak ve Suriye krizi hakkında konuşma yapacaklar.” Haberde bir kısım muhalifin de video konferans yöntemi ile bu konferansa katılacağı bilgisi ile birlikte, daha önce de Özgür Suriye Ordusu olarak adlandırılan grubun temsilcisi Asım Zeytun'un Siyonist Rejim'in başkenti Tel Aviv'e giderek Herzliya güvenlik konferansına katıldığına dair bilgiler yer alıyor.
Aynı haberde Suriye'deki terör gruplarının Siyonist İsrail ile ilişkilerine dair başka örneklere de yer veriliyor. Mesela: “İsrail'in daha önce de üç defa Suriyeli Muhalifler Komisyonu olarak adlandırılan grubun üyesi olan Kemal Levani'yi ağırlaması ve Suriyeli bu muhalif Siyonist Rejim’e, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'ın devrilmesi karşılığında Golan Tepeleri’nin Siyonistlere verilmesi önerisinde bulunması veya Suriye Ulusal Kurtuluş Cephesi adlı örgütün koordinasyon sorumlusu Fahad Mısri “yeni Suriye İsrail'e düşman olmayacaktır” açıklamasında bulunması.”
Biraz eskiye gidersek, bundan daha açık örneklere de şahit olunduğu hatırlanacaktır. Suriye'nin Golan Tepeleri bölgesindeki terör gruplarının Siyonist İsrail tarafından çeşitli vasıtalarla desteklenmesi gizli saklı bir durum değildi. Hatta o kadar ki Siyonist İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tedavi ettiklari bu terör örgütü mensuplarını ziyaretten sonra bulundukları hastanenin önünde çıkıp basın açıklaması yapmıştı.
Aslında her şey çok açık bir şekilde ortada. Bu terör örgütlerinin Batılı ülkelerle, özellikle de Amerika ve onların bölgesel ortakları ile bütün bu denklemin en vazgeçilmesi olan Siyonist İsrail ile aynı takımın parçaları oldukları çok net. Bir başka ifade ile Suriye'deki bu terör örgütleri, lokomotifi Amerika olan Batı ve onların bölgesel ortaklarının, ama aynı zamanda Siyonist İsrail'in vekilleri olarak iş görüyorlar.
Devamını oku ...

Devrimci Kibir

Devrimci öğretinin ilk kuralları arasında “Eleştiri, Öz-eleştiri” mekanizması yer alır. Bu temelde, devenin boyun eğriliğini sual etmeyi bir borç bilirim. Evvela yaşanmış kısa bir hikâyeyi aktarayım: Otopark görevlisi beş arkadaş, mesailerinin başlamasına yarım saat kala hazırlıklarını tamamlamış, çay içip o an oynanan bir futbol karşılaşması hakkında iştahlı ve derin sohbet ediyorlar, bir tanesi “akıllı” telefonundan sosyal medyaya göz atarken uzun süredir yazılarını takip ettiği sözüm ona moderatör, gazeteci gibi kartviziti kalabalık bir zatın/hesabın şu yazısı dikkatini çeker ve tebessüm ederek yüksek bir ses ile araya girip arkadaşlarının kendisini dinlemesini ister ve telefondan yazılanı okumaya başlar; “en aklıselim, düzgün adamlar bir anda hanzoya dönüşüp otopark değnekçisi jargonuna dayandığına göre maç falan olmalı!” Kısa bir seslikten sonra otopark görevlisi arkadaşların neler hissettiği ve nasıl incindiği konusunda herkesi tahmin etmeye çağırıyorum.
Ülke tarihi boyunca elle tutulur bir kazanımı olmamış, bu siyasi beceriksizliği ve yenilgisinin nedenleri konusunda kafa yormamış sol, ülkenin yarısını da (AKP seçmeni) “koyun” diye adlandırıp küçümsemekte beis görmemiştir. Peki bu rehavet ve hadsizliğin cesareti nereden geliyor? Koyunun olmadığı yerde keçiye abdurrahman çelebi diyoruz.
AKP neden iktidar oldu?
Çünkü Erdoğan vardı, Erdoğan’ın yürümesinden tutun konuşmasına kadar “halkın” (ki o halk ağırlıklı olarak Sol’un hitap edeceği, örgütleyeceği gecekondu mahallelerindeki emekçi insanlar) sempatisini ve beğenisi kazandı, hayatları boyunca ilk defa bir “lider, siyasetçi” kendileri gibi konuşuyor, gülüyor ve reaksiyon gösteriyordu, insanlar buna mest oldular ve çılgınca alkışladılar. Erdoğan’ın Mersin’de bir çiftçiye “ananı da al git!” demesine dahi “ne kadar güzel sinirleniyor!” gibi bir ruh hali ile karşılanıp takdir edilmiştir. Bu durumun anormal olduğu, sosyolojik, psikolojik ve bilimsel olarak yanlış olduğu tartışması fikrini şimdilik rafa kaldıralım. Vaziyet böyle iken 12 Eylül cuntasının uzun yıllar süren askerî ve kültürel saldırısı karşısında mutasyona uğrayan sol, söylem ve ideolojik olarak uğruna savaştığını, mücadele ettiğini iddia ettiği halktan uzaklaşmıştır. Halkın duygularını görmezlikten gelerek âdeta belirli bir burjuva sınıfına hitap edip marjinalleşmiştir.
Bu tespit elbette can sıkıcı, sinir bozucu ama acı gerçeğimiz ile yüzleşme cesareti göstermez ve solun köşe başlarını tutmuş, işgal etmiş kibirli, üstenci bir dile sahip, hayatı boyunca sokağa çıkmamış, bir çay ocağına gidip insanlar ile sohbet etmemiş sözüm ona aydın, gazeteci, yazar etiketini yakasına iliştirmiş unsurlara bırakırsak daha çok küçülür ve kaybolur gideriz.
Son olarak bu arkadaşlar AKP’ye oy verenleri cahil, çomar kendilerini müthiş entelektüel sanıyorlar. Bunlara denk gelirseniz sorun, Cumhuriyet’in kuruluş sürecine, ulusal mücadeleye ilişkin bilgileri inkılâp tarihi dersinden öteye geçmez örneğin. Ya da “Lozan’ı anlat bana” deyin. Üç cümleyi geçmez bildikleri. Daha bunun 600 yıllık Osmanlı’sı var, onu soramazsınız korkudan, ezberledikleri (tarih dersinden) anlaşma isimleri dökülür hemen, sınavda sorulduğu için bin defa tarihlerini bilirler.
Akın Kaya
Devamını oku ...