Erdoğan Umre'de

Cumhurbaşkanı'nın Silahlı Korumalarla Umre Görüntüleri Üzerine
Tayyip Erdoğan'ın umre görüntülerini hepimiz gördük. Bu görüntüler bize Cenâb-ı Hakk'ın yüce kitâbı olan Kur'ân-ı Kerîm'den 2 ayeti akla getirdi.
Bakara 198 ve 199. Ayetler...
Hacc çok kapsamlı ve birçok kısımdan oluşan bir ibadettir. Kur'ân-ı Kerîm'de, Hacc ibadetinin rükunlarıyla ilgili birçok kısım detaylandırılır. Bu detayları, sarayda üretilen fıkıh ekolü sadece şeklî boyutuyla ele almıştır. Oysa bu detayların özünde; topluma inşa edilmek üzere idealize edilmiş siyasal-sosyal ve ekonomik karşılıklar vardır.
Kur'ân-ı Kerîm Hacc için de, birçok ibadet biçiminde olduğu gibi, büyük ölçüde geçmiş dönem topluluklarının biçimsel özelliklerini korumuş ama mülkiyetçi sınıflara imtiyaz tanıyan yönlerini, eşitlikçi bir biçimde yeniden yorumlamıştır.
Biz buna; “Formu korurken normu dönüştürmek” diyoruz.
Hacc'da herkesin malumu olan bir ibadet biçimi vardır. Hacılar Arafat'tan döndüklerinde, Müzdelife'ye gelirler. Orada sabaha kadar bekledikten sonra (Vakfe durmak) Mina’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Sonra da Mina'da şeytan taşlarlar. Şeytan taşlama dâhil, bu ibadet biçimi bugün uygulandığı gibi, Hz. Peygamber döneminden önce de bu biçimleriyle uygulanıyordu. Yalnızca bir sınıf vardı ki, bu ibadet biçimini bütünüyle uygulamıyordu.
İşte Bakara 198 ve 199. ayetler tam da buna yönelik birer eleştiri niteliğindedir:
Rabb'inizden bir lütuf ve bereket istemenizde hiç bir sakınca yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde, Mes'ar-ı Haram'da Allah'ı zikredin. O'nu, O'nun size gösterdiği gibi anın. Siz bundan önce gerçekten sapıklardan idiniz. Sonra, insanların akın edip döndüğü yerden siz de dönün ve Allah'tan af dileyin. Çünkü Allah çok affedicidir, çok merhametlidir.
Yukarıda geçen Bakara 198-199. ayetlerde; “Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde” ve “İnsanların akın edip döndüğü yerden siz de dönün” ifadesi dikkat çekici bir ayrıntıya işaret etmektedir.
Ayette geçen bu ifadenin sözlük anlamı “şiddetli itişme, koşma”dır. Terim olarak anlamı ise; Arafat'tan, Vakfe süresi bittikten sonra dönüş yapmaktır. Her 2 ayetin içeriğinden de anlaşıldığı üzere, 2 dönüş şekli vardır. Biri Arafat'tan yapılan dönüş, diğeri Mes'ar-ı Haram’dan yapılan dönüştür.
Her iki dönüş de, geçmiş dönemlerde olduğu gibi İslam'a aynı şekilde dâhil edilmiş ve pratik olarak günümüzde de yaşanmaktadır. Hacılar Arafat'tan döndüklerinde, Ayette Mes'ar-ı Haram olarak adlandırılan, bugün ise Müzdelife diye bilinen yere gelirler. Hacılar orada sabaha kadar beklerler. Sonra oradan Mina’ya doğru akın ederler.
Meşhur tarihçi İbn-i Hişam, Hz. Peygamber öncesi Hacc geleneklerinden olan bu iki dönüş şekliyle ilgili bazı rivayetlerinden ve 199. ayetteki “insanların akın edip döndüğü yerden siz de dönün” ifadesinden de anlaşılıyor ki, bazı insanlar, tüm insanların dönüş yaptığı yerden dönüş yapmıyor; başka taraftan, kendilerine özgü bir yol izleyerek Mina’ya akın ediyorlardı.
Kureyş'in üst düzey yetkilileri (Araplar bunlara Ahmas ve Hums sınıfı diyorlar. Ahmas; zengin-yönetici sınıf; Hums ise savaşçı, kahraman sınıf demektir) Mes'ar-ı Haram yakınındaki Müzdelife’de durmakla yetiniyor, insanlarla birlikte Arafatta Vakfe’ye katılmıyor ve buradan dönüşleri için kendilerine özgü bir yol kullanıyorlardı. Yani Hacc ibadetinin eşitlikçi yapısını hiyerarşik bir yapıya dönüştürüyorlardı. Cenâb-ı Allah'ın 198. ayette ifade ettiği sapıklık, işte tam da bu hiyerarşik sınıflı bakış açısına yöneliktir.
Vahiy; birçok ibadet biçiminde olduğu gibi, yukarıda vermeye çalıştığımız örnekte de, Hacc'ın onlarca ibadet biçiminden biri olan Vakfe’ye durma gibi ibadet biçimlerini aktarırken, formu yani şekli büyük ölçüde koruyor ama normu da yani özünü tam manasıyla dönüştürmüş oluyor.
Yazıya konu olan Umre’de, Cumhurbaşkanı onlarca silahlı koruma ile hepimizin gördüğü üzere Hacc ziyaretini gerçekleştiriyor. Oysa kendisi dışında herkes korumasız.
Cumhurbaşkanı Hacc'a katılsa, belki Arafat’ta herkesin döndüğü yerden dönüş yapıyor olacak. Bu haliyle formu koruduğunu düşünecek ama Umre’de verdiği görüntüyle, hiyerarşik ve sınıflı anlayışı farklı bir biçimde üretmiş oluyor. Kendine özgü bir koruma ordusu eşliğinde Umre'de tavaf ederek, bu biçimiyle Allah'ın "sapıklık" olarak ifade ettiği davranışı yerine getirmiş oluyor.
Dinin eşitlikçi bakış açısı içselleştirilemediği müddetçe, din egemen sınıfların aracı olmaktan çıkamayacaktır. Hacc'daki bir ibadet biçiminde dahî; Kur'ân-ı Kerîm, egemen sınıfın hiyerarşik yapılarını deşifre ediyor ve bir ibadetin biçimiyle uğraşma yerine, o biçime egemen sınıf tarafından giydirilmiş altyapısal formu yerle bir ediyor. Üstelik bu formu ve normu sapıklık olarak niteliyor.
Rabbimiz, hepimize bu yaklaşımı anlamayı ve ona göre hayatımıza tatbik etmeyi nasip etsin inşaallah...
Kapitalizmle Mücadele Derneği

Luay Hüseyin

Suriye’de demokratik değişim talep eden ve ‘iç siyasi muhalefet’ olarak adlandırılan yurtsever demokratik muhalefetin önemli bileşenlerinden biri olan Suriye Devletini İnşa Hareketi’nin lideri Luay Hüseyin, Suriye rejimini eleştirdiği bir makalesi nedeniyle 12 Kasım 2014’te tutuklandı. ‘Milli duyguları zayıflatmak’ ve ‘yalan haber yaymak’ ile suçlanan Luay Hüseyin 25 Şubat Çarşamba günü kefaletle tahliye edildi. İlk duruşması ise gelecek hafta görülecek. 1960 Şam doğumlu Luay Hüseyin, 1984 yılında Suriye Komünist İşçi Partisi’ne üye olmaktan tutuklandı ve 1991’e kadar yargılanmaksızın hapis tutuldu. Luay Hüseyin’in tutuklanması, Suriye krizine siyasi çözüm yönünde girişimlerin arttığı bir dönemde, Suriye’de iç savaşa dönüşen halk ayaklanmasının başından itibaren krize siyasi çözüm ve demokratik değişim talep eden ülke içindeki yurtsever demokratik muhalefete bir gözdağı olarak görüldü. Yurtsever demokratik muhalefetin en önemli bileşeni Suriye’de Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Kurulu’nun liderlerinden komünist Abdulaziz el-Hayir 2012 yılından beri Suriye rejiminin elinde tutsak ve akıbeti belirsiz.
Luay Hüseyin’in lideri olduğu Suriye Devletini İnşa Hareketi’nden Muna Ğanem ile Syria Deeply adlı haber-analiz sitesinin yaptığı röportajı yayınevimiz çevirisiyle sunuyoruz.
1 Mart 2015
Önde Gelen Muhalefet Lideri Luay Hüseyin Suriye’de Yargılanıyor
20 Şubat 2015 – Kinda Jayoush
‘Hüseyin tutuklandığında bunu Suriye krizine ilişkin siyasi çözüm yollarını kapamaya yönelik bir girişim olarak yorumladık.’
Suriye savaşı sürdükçe binlerce siyasi mahkûmun kaderi büyük bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Şimdi özellikle bir mahkûm, Luay Hüseyin bu konuyu gündeme taşıyor.
İyi tanınan bir muhalefet lideri olan Hüseyin, 2014’ün sonlarında Suriye hükümeti tarafından tutuklandı. Kendisi ülkedeki demokrasi yanlısı bir muhalefet grubu olan Suriye Devletini İnşa Hareketi’nin lideri. Hüseyin, rejimi sertçe eleştirdiği ve Suriye devletinin yıkılmakta olduğu uyarısında bulunduğu makalesinin yayımlanmasının ardından tutuklandı.
Bugün Hüseyin’in mahkemesi yaklaşırken yoldaşları onun salıverilmesi için çağrıda bulunuyor.
Hüseyin, geçmişte de Suriye’de demokrasiyi savunduğu için rejim tarafından birkaç sene hapse atılmıştı. Kendisine yöneltilmiş güncel suçlamalar ise Hüseyin’in söz ve eylemlerinin milli duyguları zayıflattığı yönünde, bu da cezalandırılması gereken bir suç addediliyor. Hüseyin, Başkan Beşar el-Esad gibi bir Alevi, bu da onu mevcut sistem için potansiyel olarak çok daha büyük bir siyasi tehdit haline getiriyor.
Luay Hüseyin’le birlikte partinin başkan yardımcısı olarak çalışan muhalif kadın lider Muna Ğanem, Syria Deeply’ye Hüseyin’in tutuklanması hakkında konuştu.
Syria Deeply: Sizce yetkililer Luay Hüseyin’i neden tutukladı? Mesaj nedir?
Ğanem: Şu ana kadar bize mantıklı bir sebep gösterilmedi. Tutuklanmasına gerekçe olarak el-Hayat gazetesinde yayımlanan makalesiyle milli duyguları zayıflattığı yasal suçlaması gösterildi. Makalesinde rejimi ve liderliği eleştirmişti. Devletin artık vatandaşlarını koruyan bir devlet olmadığı uyarısında bulunmuştu. Şu anda 3 aydır hapiste bulunuyor. Soruşturma ve sorgulamaya devam etmek üzere içeride tutuluyor. Biz de duruşma gününün belirlenmesini bekliyoruz.
Adliyede tutuklanmasının ardından sorgu hâkimi davasını dinledi. Bundan sonra Adra Hapishanesi olarak bilinen merkezi hapishaneye transfer edildi. Avukatı onu her hafta ziyaret ediyor. Eşi ve ben birkaç kere kendisiyle telefonda konuştuk.
Onu ziyaret ettim. Olup bitenlerden ve genel politik gelişmelerden onu hep haberdar etmeye çalışıyoruz. Avukatı da ona ayrıca bilgi aktarıyor.
Syria Deeply: Bu durum partinizi ve genel olarak muhalefeti nasıl etkiliyor? Herhangi bir eyleme geçmeyi planlıyor musunuz? Üyelerinizden yurtdışına kaçan oldu mu?
Ğanem: Hüseyin tutuklandığında bunu Suriye krizine ilişkin siyasi çözüm yollarını kapamaya yönelik bir girişim olarak yorumladık. Suriye krizinin en başından beri tek çıkışın siyasi çözüm olduğunu ifade ediyoruz.
Parti olarak büyük bir zorlukla karşı karşıya olduğumuza inanıyorum, çünkü Hüseyin öncü bir figür ve her alanda bıraktığı boşluğu doldurmak herkes için zor.
Hüseyin etkisini ve önderliğini ispatlamış, güvenirliliğini hem muhalefete hem de rejim yanlısı gruplara kanıtlamıştır. Suriye krizine ve çözümüne dair vizyonunun ve analizinin doğru olduğunu ortaya koydu; Suriye krizinden çıkış ancak siyasi yolla olabilir ve siyasi çözümden uzaklaşmak ve silaha yönelmek hatadır. Aynı zamanda Suriye’nin içinde çalışmanın önemini savunuyordu. Ülkeyi terk etmeye karşıydı.
Şu anda muhalefetin birçok farklı siyasi tabandan gelen Suriyelileri etrafında toplayabilecek önderlikten yoksun kaldığına inanıyorum.
Syria Deeply: Salıverilmesini sağlayacak herhangi bir girişim var mı? Hükümetin tepkisi ne oldu?
Ğanem: Hüseyin’in salıverilmesi için defalarca çağrıda bulunduk. Yurtiçinde onun salıverilmesinin önemine dair çok şey söyledik. Salıverilmesine ilişkin talebimizi Rusya’nın arabuluculuk girişimleri esnasında ve bütün diplomatik toplantılarda dile getirdik, ancak hâlâ ne zaman salınacağını bilmiyoruz. Hakkındaki suçlamalara karşılık gelen asgari ceza olan 3 sene hapse mahkûm edilip edilmeyeceğini de hâlâ bilmiyoruz.
Syria Deeply: Luay Hüseyin’in davasını özel kılan ne? Neyi temsil ediyor?
Ğanem: Bence onunla ilgili özel olan şey gerçekte onun fikirlerinin Suriye’deki birçok Suriyelinin fikirlerini yansıtmasıdır. O aynı zamanda rejimi onaylamayan, ancak Suriye’yi rejime muhalefet etmelerinden veya desteklemelerinden bağımsız olarak Suriyelilerin vatanı olarak görenleri temsil ediyor. Onlar demokratik değişim talebinde bulunan Suriyeliler. Olayları iki farklı perspektiften de değerlendirmeliyiz.
Suriye’deki gelişmelerin henüz başında iken bizler ihanetle suçlanmıştık. Ama insanlar sonrasında bizim halkımızı korumak için çalıştığımızı ve bunun rejimi yok etmekten çok daha büyük bir amaç olduğunu fark ettiler. Hüseyin Suriyelilerin daha iyi bir hayatı hak ettiklerine ve buna ulaşabileceklerine inanıyor.
Syria Deeply: Peki sizce bu davada ne olacak? Yakında salıverileceğine dair umudunuz var mı?
Ğanem: Savaş ortamında yaşayanlar için karamsar ya da iyimser olmak zor ama mücadeleye devam edeceğiz.
Syria Deeply: Sizce bundan sonra ne olacak?
Ğanem: Temaslarımız ve diplomatik görüşmelerimiz sonucunda 2015′te siyasi bir çözüme ulaşılabileceğine inanıyorum. Ve bundan sonra da hükümet ile muhalefetin koalisyon kurabilmesi için bir çözüm yolu bulunacağını düşünüyorum. Bu tek çözüm. Suriye halkının yüzde 98′i siyasi özgürlük istiyor. Suriyelilerin yüzde 54′ü Esad’ın geleceğini önemsiyor. Bunlar insanların öncelikli endişeleri. Halk [bu şiddeti sona erdirmek için] siyasi çözüm talep ediyor.
Uluslararası kamuoyu Suriye devletinin çökmesi durumunda doğacak tehlikeleri öngörüyor. Bizim Moskova’da gördüğümüz buydu, Hüseyin ile birlikte diğer tutsakların salıverilmesi de bu çerçevede değerlendirilmeli.
Syria Deeply: Bugün Suriye’deki en can alıcı sorun nedir ve nasıl çözülebilir?
Ğanem: Suriyeliler bu durumdan kurtulmak istiyor. İki tehlike ile karşı karşıyalar: ölüm ve ekonomik kriz. Durumu değerlendirip mücadelenin iki tarafını da düşünmek zorundalar.
Rejimin önceliği, muhalefete diyalog konusunda samimi olduğunu göstermek olmalı. Muhalefetin Suriye içinde var olmasına, çalışmasına izin vermeli. Rejim özgürlüklere alan tanımalı. Uluslararası toplumla birlikte mülteci sorununu çözmek için çalışmalı. Tüm Suriyelilerin çıkarlarını gözetmeliyiz. Örneğin Suriye muhalefeti üyelerine pasaport verilmemesi kabul edilemez. Rejim, devletin çekirdeğini yeniden yapılandırmak için çalışmalı.
Syria Deeply: Hükümette herhangi bir değişim görüyor musunuz? Görüyorsanız hangi yönde?
Ğanem: Uluslararası toplum Suriye’deki savaşla ilgili gelişmeleri ve politikalarını gözden geçiriyor. Onlar da sahadaki askeri kazanımlarla bu sorunu çözmeye kalkışmanın hata olduğunu fark ettiler. Esad’ın çekilmesini istemek hataydı. Suriye’deki sessiz çoğunluk, siyasi demokratik bir çözüm talep ediyor. Bugün Suriye’de yoksulluk var ve bunun bir sebebi de ekonomik yaptırımlar.
Bugün Suriye’deki krizi bitirmenin yolu silahlı mücadeleyi durdurmak. Politik pragmatizm bize gerçek Suriye devletine ulaşmak için bir geçiş sürecine ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Bu süreçte hükümetin yetkilerini sınırlandırmalı ve gücü mümkün olduğunca eşit dağıtmalıyız. Güven telkin edici adımlarla işe girişmeli ve müzakere etmeliyiz. En önemlisi bu ikisinin aynı anda ve birlikte ilerlemesi.
Ben hiçbir zaman hükümetin demokratik değişim için hazır olacağını düşünmedim, ancak uluslararası baskılar ve sahadaki durum hükümeti buna zorluyor.
Kaynak: Syria Deeply
Çeviri: İntifada Yayınları

Yeşilordu

YEŞİLORDU BEYANNÂMESİ
Eski dünyâ, birkaç zenginin, milyonlarca insanları esir gibi çalıştırarak, bu milyonlarca insanın açlık ve sefaletine karşı kendi rahatlıklarını te’min etmesinden başka bir şey değildir.
Köylüler, çiftçiler, bağcılar, bahçeciler, kunduracılar, yemeniciler, duvarcılar, marangozlar, arabacılar velhâsıl ayağı ile ve kolu ile çalışan bütün işçiler, geceyi gündüze katarak çalışır çabalarlar, pek zorlukla karınlarını ancak kuru ekmekle doyurabilirler. Hasta olurlar, aç ve ilâçsız kalırlar, onlara ne ekmek veren olur, ne de ilâç veren ne de hekim getiren bulunur.
Dünyâda yenen, giyilen her şeyi fukara meydana getirir. Evleri, konakları, sarayları amele çalışarak yapar. Fakat kendi aç, çıplak, sefil, evsiz, yurdsuzdur. Aşar diye alırlar, vergi diye alırlar, iade diye alırlar. Zavallı köylü her türlü vergilere katlanır, ne yolu yapılır, ne mektebi yapılır, ne çocuğu okutulur…
Fukaranın hayrına hiçbir iş görülmez. Ne dâvasına bakan olur, ne de kimse ona, insan diye bakar. Sanki Allah köylüyü, ameleyi fukarayı, zenginlere kul köle olmak için yaratmıştır.
Ey köylüler, fukaralar, ey çalışkan çiftçiler, namuslu ırgatlar ve ameleler gözlerinizi açınız, etrafınıza dikkatle bakınız!.. Etrafınızda bulunan beyler, ağalar kimlerdir bilir misiniz? Onlar da sizin gibi insandır. Allah’ın indinde aranızda hiçbir fark yokdur. Allah insanları hep eşit yaratmışdır. Sizi fukara yapan, câhil yapan bu zâlim adamların şerrinden kurtulmak için, başınızı biraz kaldırınız, sesinizi yükseltiniz, onlardan korkmayınız! Onlar kendi kendilerine size bir şey yapamazlar. Rusya’dan gelen haberlerden, Rusya’da çiftçi ve askerin yaptıkları işleri herkes yavaş yavaş öğreniyor. Onlar yeni bir dünya yapıyorlar. Eski idareleri, eski hükümetleri tamamen değiştirmişler, yeni idare, yeni hükümetler yapıyorlar.
Yeni dünyâ bambaşka oluyor. Yeni dünyâda hükümet hep fukaranın eline geçti. Hükümet adamlarını fukara seçiyor. Valiler, mutasarrıflar, kaymakamlar hep ortadan kalktı. Zengin, fakir, büyük, küçük bey, ağa hep eşit oldu. Rütbeler hep lağvoldu.
Bütün insanlar kardeş ve arkadaş gibi çalışıyor, geçiniyor. Döğmek, söğmek gibi şeyler ortadan kalktı. Hep kardeş ve arkadaş oldu. Nefer, neferliğini ve vazifesini biliyor. Zabitinden ne emir alırsa derhâl ifa ediyor. Çünkü o emri neferin ifâ etmesi, vazifedir. Zabitin vazifesi söylemek, neferin de yapmaktır.
İşte o kadar… Vazifesini yapmayan her kim olursa olsun, mutlaka şiddetle cezalandırılıyor. Mal, mülk sahibi olmak da yasak olduğu için rüşvet, anafor, hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık, kâmilen ortadan kalkmıştır. Herkes insanlığı anlamış, herkes birbirine eşit olmuş… Biz de böyle olacağız, biz de bu yola gidiyoruz.
YEŞİLORDU TALİMATNAMESİ
1- Asya’nın saf ve nezih ahlâk ve maişetini, emperyalist, kapitalist namları altında Avrupa sefahetle ihlâl etmek için her vakitten ziyâde Şark’a taarruz ederek zavallı Asya halkını ezip yutmaya çalışan bugünkü asker, tüccar ve politikacı Avrupa’nın bu yoldaki çalışmalarına karşı durarak Asya ‘da ahlâki ve insanî bir yaşama ve Şark’da da Şark’ın kendisine mahsus olan temiz ve saf ahlâkını tesbit edip koruyacak bir İttihad vücuda getirmek gayesiyle çalışan fikir sahiplerinin vücuda getirecekleri mesai silsilesine ve içtihad saflarına Yeşilordu nâmı verilmiştir.
2- Yeşilordu ihtikâr, hırsızlık demek olan sermayeyi, Allah’ın kulları arasında ağır, elîm fakr-ü servet ihdas eden temellükleri mazlum insanları birbirine kırdıran ve tüccar Avrupa’nın muhtekir ve sarraf diplomatları elinde cihanın bir oyuncak ve insanların birer esir olmasını istilzamdan başka neticeler vermeyen her muharebeyi ve her askerliği nefretle karşılar ve bunlarla mücadele eder. Yeşilordu’nun bütün safları ve bütün çalışmaları bir noktaya müteveccihdir: Beşerin saadeti ve buna varmak için samimi bir Asya halk ittihadı… Yeşilordu’nun yeşil cihat bayrağında şu cümleyi aynen nakşedilmiş bilmelidir: Asya, Asyalılarındır. Asya artık kapılarını muharebe, sermaye, ihtikâr, sınıflar, ihtiraslar facialarına ebediyen kapamıştır.
3- Yeşilordu, bir Umûmi Merkez ile Vilâyetler, Liva merkezleri olan şehirlerde, kaza merkezi olan kasabalarda, nahiye ve köylerde kurulmuş Merkez Hey’etleriyle idare olunur. Umûmi Merkezler, halkın saadeti, beşeriyetin kemâl, refah müsavatını kendisi için umde edinmiş insanlardan teşekkül eder. Bunların arasına sermâye sahihlerinden, faizcilerden, büyük emlâk sahihlerinden, bilhassa şehirlerde, kasabalarda oturup, köylerde köylüleri çalıştırarak arazi ve değirmen işletenler ve bu suretle köylüyü ortakçılık ve murabahacılık adları altında ezmeye alışmış olan kimseler bulunamaz. Büyük tüccardan, komisyonculuk, dellâllık, sarraflık gibi müstahsillerle müstehlikler arasında ihtikâra alışmış, gayri insanî kazançlar peşinde koşmuş adamların merkezlerde yeri yoktur.
Merkezlerde çalışacak arkadaşlar, beşer arasında sınıf, fakirlik, zenginlik farklarını gözeten kanunlarla meşbu olmasın, hakikî insanlık saadetini görecek derecelerde ruhen yükselmiş memurlar, doktorlar, muallimler, sanatkârlar, rençperler, yarıcılar, hizmetçiler velhasıl aylık ve gündelik ücretlerle çalışan ve yaşayan fikir ve beden kuvvetleriyle meşgul insanlardan seçilirler ve bunlar merkezlerde inkılâp nüvesini teşkil ederler.
Merkezler teşekkül eder etmez, bütün arkadaşlar gayelerine sâdık kalacaklarına ve inkılâbın fiilen tahakkukuna kadar bütün teşkilat ve icraatta son derece gizliliğe ve son derece samimiyete bağlı ve riayatkâr olacaklarına yemin edeceklerdir.
4- Yeşilordu, âlemde başlayan sosyalist ve bilhassa bolşevik harekâtının yanlış olarak bir şekavet ve yağmacılık suretinde telâkki olunmasından çıkacak karışıklığın önüne geçecek ve bu babdaki efkâr ve temayülleri kendi gayesine doğru çekecek ve kendi maksadı dairesinde temerküz ettirecektir. Bilhassa Rusya’dan bizini tarafa geçecek her hangi bir adam, ehemmiyetle tetkit nazarı altına alınacak ve bu hâle göre el altında bulundurulacaktır.
5- Merkez dışında arkadaş bulup fikir ve teşebbüs ordusunu çoğaltmak en mühim bir işdir. Namusuna, fikrine emniyet olunacak her kimse diğer maddede tasrih olunan (tüccar, komisyoncu, sarraf ve ihtikâra alışmış kimse) içinde bulunsalar da gayelerimize sâdık kalacağına Merkez Hey’etlerince tam kanaat bulunmak şartıyle efrad meyanına alınırlar.
Alınacak her kimsenin, efraddan bir rehberi ve iki şahidi bulunur ve bunlardan başkasını tanımaz. Efrad, merkezlerden verilecek emirlere âid düşüncelerini rehberlere bildirmek hakkı da efrad için kabul edilmişdir.
7- Yeminini tutmayıp gayelerimize varmamıza âid teşebbüslerimizi baltalamak suretiyle ihanetleri, merkezlerin şâhidlere ve delillere dayanan tahkikatı ile sabit olanlar idam olunurlar. İdam kararını her hey’et kendi mes’uliyeti altında icra eder. Her merkezin ehemmiyetine göre, ikiden on ‘a kadar fedaisi ve icra adamları vardır. Yeşilordu’nun pîş-i azmine dikilecek engelleri cebren kırarak, istihsali zaruri görülen maksatlar hakkında, merkezlerden verilen kararı, gizlice ve geciktirmeden icra ederler. Fedailer, merkezlerinin verecekleri kararlar ile gerektiğinde birleşirler. Meselâ köylerin ikişerden ibaret olan fedaileri, köyün tâbi olduğu nahiyenin fedaileri ile ve sırasiyle kasaba fedâileriyle birleşerek, takım, bölük, tabur hâlinde toplanırlar. Takım, bölük, tabur sancakları yeşildir. Fedailer, umumiyetle askerlik etmiş pişkin babayiğitlerden seçilir. Fedai, yazıldığı günden itibaren yanında bir mavzerle üç yüz fişek bulundurur.
8- Yeşilordu bir “Beşer Saadeti” teşkilatıdır. Onun nazarında kan dökmek, kadınları, dul ve sefil, evlâdları kimsesiz ve yetim bırakmak dünyanın en büyük fenalığıdır. Ancak halkı muharebe gibi siyasi musibetlerden, fakirlik ve sermayedarlık gibi sosyal sefahat ve sefaletlerden kurtarmak, büyük te’sisleri yıkmak ile kabil olacağından, gayemizin husulüne kadar maattesüf bu yolda bâzı icraatta bulunmaya muztar kalacağız.
9- Gayelerimize fikren karşı olanlar, kendilerinden fiilî zararlar gelmedikçe, ıslah ve idaresi kabil unsurlar sayılır ve bunların fikrî muhalefetlerine, fikrî müdafaa ve teşebbüslerle mukabele edilir. Fiilen muhalefette bulunanlar faaliyetlerini, ö yerin merkez hey’etini maksat uğrunda, zorluğa düşürecek dereceye vardırdıkları takdirde, ilk defa uyuşturucu usullerle ıslâha çalışılır, ıslâhdan ümid kesildiği zaman, nâçar imha olunurlar.
10- Servet ve sermaye sahihlerinden ve büyük emlak ve akar erbabından olup da fikrindeki yükseklik, ruhundaki necabet saikası ile gayelerimizi kendisi için de bir ideal edinenlerin, Yeşilordu’ya girmek teşebbüsündeki ciddiyeti, servet ve sermayesinden Ordu’ya edeceği fedâkârlıkla ölçülür ve ilk tecrübe bu fedakârlıkla başlar.
11- İnkılâba başlamak zamanı gelinceye kadar, hükümetlerin bu günkü teşkilâtlarını muhafaza lâzım geleceğinden ve âdi şekavetten ibaret olan her nevi hırsızlık, yağmacılık kat’iyyen memnu’ ve menfur olduğundan merkezler, hükümetlerin her türlü meşru” ve kanunî çalışmalarına müzahir olacak, şekavetin önüne geçebilmek için elden gelen çabayı yapmakda kusur etmeyecektir. Her merkez, bulunduğu yerin en nüfuzlu ve en aydın hükümet memurlarını elde ederek, gayemize yararlı kılmağa çalışacaktır. Şu kadar var ki: Bunun için biraz fazla dikkat ve fazla ihtiyat lâzımdır.
12- Umûmi Merkez, nezaret ve murakabesini, murahhasları vasıtasıyla yapar. Yeşilordu’nun fikirlerini yaymağa mahsus bir gazetesi olacakdır.
NETİCE
Âlem, bir büyük inkılâp karşısındadır. Avrupa’da bir kısım ilim adamları, “Sosyalizm” mesleği dâiresinde, Batı’nın medeniyet perdesi altındaki redâet ve cinayetlerini yıkmak, ortadan kaldırmak için “Burjuvazi” denilen muhtekir ve muhterislerle mücâdele ediyor. Bunların en büyük gayesi, çok zenginlerin taşkın sefâhatleriyle, fukara takımını yoksulluktan doğan sefaletine bir had tâyin etmekdir. “İslâmiyet ve Şer-i Muhammedi” bu esasları bin üç yüz yıl önce, Zekât, Fitre ve Kurban gibi vecibelerle koymuş ve terviç etmiş olduğundan, Müslümanlar bu âlemin terviç etmiş olduğu bu sosyal inkılâptan zarar görmek değil, aksine faydalanacaklardır. Bunun içindir ki, teşkilâtımızın bir umdesi de sosyalizm harekâtından istifade etmek ve onlara yardım etmekdir. Her merkez hey’eti, bu umdeyi göz önünde ehemmiyetle tutacak ve inkılâbın tamamiyle husulüne kadar Zekât, Fitre ve Kurban gibi şeriatın fukara hakkı olmak üzere zenginlere yüklediği vecibelerle münasib surette toplatarak, çalışma gücünü kaybetmiş olanlara dağıtacakdır.
YEŞİLORDU NİZÂMNÂMESİ
1- Türkiye Yeşilordu Teşkilatı, Avrupa emperyalizminin hülûl ve istilâ siyâsetini Asya’dan tard etmek üzere teşekkül etmiş bir mücâdele kuruluşudur.
2- Yeşilordu, umum Türkiye’de dahi her nevi emperyalizm cereyanlarını ve sermayelerin haksız tegallüp ve tahakkümlerini ref ve izâle etmekte tereddüt etmez.
3- Yeşilordu, arazi ve umumî servetten bütün efrâd-ı ahâlinin, ancak zati saîleri ve maddi ve mânevi kabiliyetleri nisbetinde faydalanmasını te’mine çalışır.
4- Su, hava, ışık ve hararet gibi hayati menfaatlerden sayılan ve umumî olan toprağın hükümetçe idaresini ve halkın meccanen müşterek mesaisine tahsisini esaslı ıslâhat cümlesinden sayar.
5- Menkul ve servet sağlayan sermayelerden hâsıl olacak faydanın şahıslara ve ailelere değil, bütün efrâd-ı ahâliye te’mini için iktisadî idarede hükümetin şiddetli müdahalesine taraftardır.
6- Yeşilordu, servet tevlid etmeyen süs ve kullanma eşyasının bugüne kadar devam edip gelen tasarruf haklarına riayet etmekle beraber bundan sonra birikmesine mani olacak tedbirleri vazifelerinin en ehemmiyetlisi olarak telâkki eder.
7- Yeşilordu, cemiyet hayatında Halk Hükümeti’ni ve tam bir “iştirâk-i mesaî” usulünü kabul eder.
8- Yeşilordu, harb ve askerlikden, kuvvetin kaynak olduğu temellük hakkı dâvalarından nefret eder. Muharebe ve mücâdeleyi, ancak bu dâvalara mâni olmak için emperyalizmi imha edinceye kadar meşru’ görebilir.
9- Yeşilordu, yığılmış veya miras kalmış altunların gölgesinde dâima âmir ve mütehakkim yaşayan azınlıklara mukabil, zarurî ihtiyaçlarını bile te’min edemeyerek mütemadiyen azınlıklar hesabına çalışan eşit insanların teşkil edeceği çoğunluk ordusudur ve hedef bu çoğunluğun refah ve saadeti, hürriyet ve selâmetidir.
10- Yeşilordu, yalnız adalı ve fikri emeğinin karşılığı olarak yaşayan rençber, amele, hademe, memur gibi beşeriyetin hakiki hadimlerini teşkilatının en sağlam unsurları olarak bilir.
11- Yeşilordu, zatî sa’y ile cemiyet hayâtında yer bulamıyacak acezeyi ve ihtiyar, malûl ve mariz olanları, umumu hayâtın ortaklaşa ve eşit menfaatlerinden ayıramaz.
12- Yeşilordu, aile hayatına saygılıdır.
13- Yeşilordu, İslâmiyetin bütün içtimaî esaslarına dayanarak asr-ı saadetin müşterek samimiyetini iadeye ve Batıdan gelen kendini beğenmiş ihtirasları Asya’dan atmağa çalışmakla yolunu Hak yolu, Allah yolu bilir.
14- Yeşilordu, terbiyede, geleceği hazırlama işlerinde, kardeşliği her şeye hâkim kılmak umdesini kabul eder.
15- Okul eğitimini cemiyetin müşterek hayatındaki esaslara göre, parasız mecburî ve yatılı olarak sağlamaya taraftardır.
16- Yeşilordu, adalet esaslarında, neticeler ve hâdiseler ile değil, sebebler ve te’sirlerle mücâdelenin verimli ve tesirli olduğuna inanır. Bu sebeble, her nevi ihtiraslarla rüçhan ve tefevvuk iddialarını, ruhî marazları, irsî illetleri ıslâh edecek müesseselere mahkemelerden, hapishanelerden ve bunlara müntehi olan bütün cürüm ve ceza hakkındaki nazariyelerden ziyâde ehemmiyet verir.
17- Yeşilordu, en ağır cürmü emperyalizm olarak telâkki ve idam cezasını yalnız bunun taraftarları hakkında meşru mukabele olarak kabul eder.
18- Yeşilordu, ahlâk işlerinde içtimaî fayda esasını takip eder. Hayır ve şer ancak cemiyetin ve beşeriyetin müşterek saadeti itiyadiyle kabil-i tefrikdir.
19- Yeşilordu, kızıl inkılâp ordularının samimi bir kardeşlik ile ebediyen bağlısı ve müttefikidir.
20- Yeşilordu’nun fârik alâmeti, yeşil bayraktır. İslâm kardeşliği bu bayrak altında teessüs ve insanlar arasında kızıl ve yeşil bayrakların ittihadı, mes’ud inkılâba ve gerçek saadete yönelen çalışmaları tamamlayacaktır.
21- Yeşilordu, Türkiye’de gizli bir Umumi Merkez ile idare olunur. Umumî Merkez, bütün Yeşilordu teşkilâtına mâlik memleketlerle bağlı olduğu gibi, Moskova ve Kızılordu’ları merkezi ile de münasebettedir.
22- Köylere kadar her memlekette, Yeşilordu’nun Umumi Merkez’ine bağlı gizli merkez Hey’etleri vardır.
23- Teşkilâtın şimdilik vazifesi, işbu programdaki esasların halka neşir ve tamimi ile gelecekteki faaliyet zemininin hızla hazırlanmasıdır.
24- Umumî Merkez, fiilen harekete geçmek zamanını, dış merkezlerle haberleşme ile tesbit ederek büyük faaliyet merkezlerini ta’yin ve murahhaslarını izam eyleyecektir.
25- Yeşilordu’nun inkılâp hareketi, tahmin olunduğundan daha yakındır ve beşerin saadet ve kurtuluşu bu harekettedir. Yeşilordu’nun teşkilâtına mensub olup da emperyalizm lehinde gayemize hıyanet eden derhâl idam olunur.
27- İdam hükmü, Umum Merkez’ce verilir ve şimdilik gizli ve hususî vâsıtalarla icra edilir.
28- Yeşilordu’nun umumî masrafları, gizli surette toplanacak ianelerle, mensuplarının vereceği aidattan tedârik olunur.
29- İane toplamakda şikayetlere ve Yeşilordu’nun teşkilâtının genişletilmesine mâni ‘olacak baskılar ile, aleyhtarı cereyanları arttırmağa sebeb olacak zor ve tehditler kat’iyyen yasakdır.
30- Umumî Merkez ve gelirleri, Merkez Hey’eti’nden gönderilecek yüzde yirmi hisse ile, kendi hususi teşebbüslerinin sağlayacağı menfaatlerden terekküp eder.
31- Yeşilordu umdelerinin neşr ve tamimi için makale, risale ve kitaplar yazan fikir ve kalem erbabı, Umumî Merkez’ce taltif edilir.
32- Yeşilordu, umdelerinin aleyhinde neşriyat ve teşvikatta bulunanlara, şimdilik beşerin saadetine râci olan büyük inkılâbın mâhiyeti ihtiyatlı bir lisanla anlatılarak fikirlerini düzeltmeye gayret edilir.

3. Dünya Savaşı'nın Merkezi Ortadoğu ve Kürt Dinamiğinin Gücü

Kapitalizmin yapısal krizi sarsıcı ve yıkıcı sonuçlar yaratıyor. Emperyalist özneler arasında hegemonya savaşları bu sürecin bir yansıması olarak şiddetleniyor. Krizin multi karakterinden biri olan bu yön, kriz ve savaş diyalektiğini beraberinde getiriyor.
Bugün I. ve II. paylaşım savaşından farklı olarak ama en az o kadar yıkıcı ve tahrip edici bölgesel savaşlar yaşanıyor. Özellikle 1990'lardan sonra bölgesel savaşlar yaygın bir karakter gösterdi. Rosa Lüksemburg'un tanımıyla, yeni “düzeltici savaşlar”, bölgesel savaşlar şeklinde tezahür ediyor.
Kapitalizmin ruhu kendini en iyi şekilde savaşlarda dışavurur. Savaşlar, sermaye birikiminin tıkandığı konjonktürlerde, aşırı birikimi engelleyici "vazgeçilmez" bir yöntemdir.
Yeni paylaşım savaşlarının biçimi bölgesel savaşlar şeklinde biçim alırken, Ortadoğu bir nevi 3. dünya savaşının merkezi olarak öne çıkıyor.
ABD emperyalizminin 2001 sonrası izlediği hegemonyasını restore etme operasyonlarının odağı Ortadoğu oldu. Ortadoğu, küresel hegemonya hamlelerinin en stratejik coğrafyası olarak öne çıktı. ABD imparatorluk projesini bu zemin üzerinden realize etmeye çalıştı. Bu amaçla Ortadoğu'yu yıktı, yağma ve talan etti. Ama Ortadoğu bataklığına da saplandı.
Diğer emperyalist güçlerin emperyal ataklarının merkezi de Ortadoğu oldu.
BOP'un evrimi ve izlenen konseptleri bir yanıyla da ABD'nin kendinden sonraki emperyal güçleri etkisizleştirme, bloke etme hamleleri olarak değerlendirilebilir.
Ortadoğu kaynak savaşlarının temel alanı olurken, aynı zamanda küresel karşı devrimin odağı haline geldi.
Emperyalist güçlerin hegemonya savaşları Ortadoğu merkezli biçim aldı. Büyük gerilim ve enerji sıkışması, geniş bir coğrafyayı etkileyen yıkıcı fay hatları oluşturdu. Suriye'deki savaşın ve güçler korelasyonunun kendisini Ukrayna'da iç savaş olarak göstermesi buna tipik bir örnektir.
Benzer bir şeyi Libya için söyleyebiliriz. Nato'nun Kaddafi operasyonunun amacı, bir yanıyla Çin'in Afrika'daki nüfuzunu kırmak ve Rusya'nın Akdeniz'de jeo-politik ataklarını engellemektir.
Ortadoğu Kaynak Savaşlarının Odağı
Yeni jeo-politiği enerji kaynakları, enerji yolları, kıymetli madenler, kıymetli topraklar ve su kaynakları belirliyor. Ortadoğu kaynak savaşlarının merkezi olurken, sarsıcı etkilerini Kuzey Afrika'dan, Pakistan ve Afganistan'a, Ukrayna'dan Afrika kıtasına kadar gösteriyor.
Bu coğrafyalardaki sıcak savaşlar ya da iç savaşlarda ABD, Rusya, Çin, AB arasındaki çelişkileri, çatışkıları, nüfuz ve ekonomik alan mücadelelerini çıplak bir biçimde görebiliyoruz.
Ortadoğu, içinde bulunduğumuz yüksek konjonktürün etkisiyle dünyanın "merkezine" dönüştü. Buradaki bir kırılma olağanüstü salınımlara yol açıyor.
Kapitalizm genelleşmiş krizi koşullarında, jeo-ekonomik kaynakların ele geçirilmesine ve kontrol edilmesine yönelik bölgesel savaşlar artıyor, aynı zamanda birçok coğrafyada savaş ya da iç savaş riski yükseliyor.
Suriye, Libya, Irak, Ukrayna, Somali, Yemen, Sudan, Güney Sudan, Mali, Kongo, Nijerya, Pakistan, Afganistan savaşların, iç savaşın veya çatışma ortamının anaforunda alt üst oluyor.
Destabilize coğrafyalara dönüşen bu ülkeler, emperyalizmin her düzeydeki müdahalesine açık hale getirildi. IŞİD, Boko Haram, Yemen El-Kaide’si gibi yapılarla bir nevi savaş ağalığı sistemi kuruldu. Böylece sürekli istikrarsızlık, sürekli çatışma ortamıyla sürekli yıkımın önü açıldı.
Kürt Dinamiği, Rojava Devrimi ve Kobanê Direnişi
Küresel karşı devrimin laboratuarı olan Ortadoğu'da çok boyutlu bir yıkım yaşıyor. Emperyalizmin av sahası haline gelen Ortadoğu, yaratıcı kaosla etnik, mezhebî, dinsel polarizasyonun içinde enkaz haline geliyor. Başta Irak, Suriye, Libya'da bu sürecin (vekâlet savaşlarının) en sarsıcı sonuçları yaşandı. Yaşanmaya da devam ediyor.
Ortadoğu'daki bu katastrofik tabloyu bozan temel ve etkili dinamik Kürt özgürlük hareketidir.
Kürt özgürlük hareketinin çok boyutlu ve çok yönlü mücadelesi, Rojava Devrimi'yle yeni momente girdi. Bakuri Kürdistan'da kendi özgünlüğündeki ikili iktidar durumunun yaşanması, kır-kent diyalektiğinin ulaştığı aşama, büyük kitle mobilizyasyonu, uzun yılları kapsayan zengin mücadele deneyimi ve birikimi, olağanüstü taktik ve stratejik hamle ve manevra kabiliyeti, Suriye'ye emperyalizmin müdahalesi ve vekâlet savaşlarıyla yeni bir aşamaya ulaştı.
Devrimin diyalektiği ve güncelliği Rojava Devrimi'yle somut bir olgu haline geldi. Rojava Devrimi bir yandan Sykes-Picot anlaşmasının fiilen bitimi anlamına gelirken, Kürdistan ve "Ortadoğu devrimci çemberinin" önünü açtı. Kobanê direnişi ve zaferi devrimin ruhunun ayağa kalkışı oldu. Özellikle Rojava'nın bir kadın devrimi mahiyeti kazanması, Kürt özgürlük hareketi içinde kadın özgürlük mücadelesinin boyutunu ortaya çıkardı.
YPJ, Kürdistan Kadın Partisi- PAJK ve kadın gerilla birliği- YPJ-Star'ın bir yansıması oldu ve kadın özgürlük mücadelesinin olağanüstü yıkıcılığını ortaya koydu. Bu süreç devrimde devrim içeriğinde gelişmelerdir. Özellikle bir başka Ortadoğu'nun somut ve alt üst edici örnekledir. Şengal direnişi ve Ezidi soykırımını engellemesi, Kürt özgürlük hareketine muazzam bir aura yüklemiştir.
Bugün küresel karşı devrim merkezine dönüşen Ortadoğu, yerel, bölgesel, küresel karşı devrimci, gerici, faşist güçler tarafından bir soykırım, cins kıyımı, tarih, kültür soykırımı ve mezbahasına dönüştürülüyor.
Bu katastrofik döngüye karşı Kürt özgürlük hareketi bir Ortadoğu gücü haline gelerek yanıt veriyor. Birikimleri, deneyimleri Ortadoğu'daki devrimci, demokrat, komünalite geleneğiyle birleşiyor. Ve bu güçleri besliyor ve bu güçlerden besleniyor.
3. dünya savaşının merkezi olan Ortadoğu'da, Mezopotamya ve Anadolu topraklarında devrimin olanakları artıyor. Rojava Devrimi ve Kürdistan dağlarında "kızıl siyasi üsler", kendi özgünlüğünde ikili iktidar durumu bunun somut göstergeleridir.
Artık bu dinamiği sınıf dinamiğiyle birleştirmek yaşamsal önem taşıyor.
Karşı devrimci bir süreci ancak böyle aşabiliriz.
Volkan Yaraşır

Gök Gürültüsü

Suyun yüzeyindeki tüm köpük kenara itilir ve yok olur. Yeryüzünde geriye kalan, insanların yararına olan olacaktır.” [Kur’an: Ra’d: 17]
“Kadın Allah’ın emanetidir” sözünü Tayyip kendi sözüymüş gibi söyledi. Hapisten çıktığı vakit Hz. Yusuf mertebesinde görülen bu zat, şimdi kimilerince Hz. Muhammed mertebesinde görülüyor ve Tayyip de bu algıyı kendince yönettiğini düşünüyor. Hz. Yusuf benzetmesi kadınlara dair, onlara yönelik bir mesaj içeriyor. İkincisi ise egemen sistemin ürettiği erkek ideolojisine denk düşüyor. Buradaki terbiyesizlik, Peygamber’in sözünü doğrudan mülk edinmekte. Mülkün dinini İslam zannetmek, dini mülk edinenlerin ortalığa saldığı bir vesvese.
Allah, kadını ümmete emanet ediyor olmalı. Ümmetin iktidardaki erkeklerce mülk edinilmesi, Allah’ın inkârı. İslam öncesi erkek kibrini törpüleyen İslam, müstekbir erkeklerin elinde mızrağa dönüşünce, kadının sofradaki yeri öküzden sonra geliyor. Buna karşılık, “kadın kibri”ni örgütlemekse, sola düşüyor.
Burjuva kapitalist ilişkilerin hüküm sürdüğü koşullarda söz konusu mülk edinme, Müslümanların belli bir bütünlüğe, tevhide ait olma bilincini de törpülüyor. Bugün Tayyip’e “hırsız” diyen Cehepeliler ve bilumum solcular, önce Rum ve Ermeni mallarının, sonra kentlere göç edildiğinde hazine arazilerinin üzerine konmuş bir millete de dolaylı olarak “hırsız” demiş oluyorlar, oysa bu millet, hırsızlığını doğallaştırdığı, onayladığı için Tayyip’e oy veriyor. Cehepelilerin ve solcuların “hırsız”dan kastettiği ise şu: “Bu devlet bizimdi, sizin gibi aşağılık insanlar bu devleti bizden çaldılar” “Hırsız” sloganlarının mealen yorumu bu. Doğalında millet, bu sloganda kendisine edilmiş bir küfür görüyor. AKP, milletin bu küfürden iman yoluyla arınması, tevbe etmesi imkânı karşısında iktidara getiriliyor. Esasında mülkiyet, AKP’yle kendisini koruyor. Buna Avrupa Sol Partisi ya da Avrupa sol enternasyonali ile cevap yetiştirmek mümkün değil. AKP tabanı, bu zillete karşı kendi iradesini ortaya koymak zorunda.
Eskiden bir ormancı ormandan odun kesmek için evinden çıktığında, “yaş ağaçları incitirim” hassasiyetiyle baltasını, nacağını bir bezle örtüyordu. Burada belirleyici olan, İslam’ın verdiği tevhid bilinciydi. Artık üç-beş patronun çıkarı için ağaçların pervasızca katledildiği bir momentte bu bilincin susması, öfkelenmemesi için var AKP.
Selahattin Demirtaş’ın geç de olsa, dile getirdiği gibi: “AKP'nin ana referansının İslam olduğunu da düşünmüyorum. Onu motive eden temel mesele, ekonomik çıkarlar, bu çıkarlar etrafında birleşiyorlar. Neoliberal ekonomiyi savunan, kapitalizmin nimetlerinden faydalanan bir koalisyon bu.” O koalisyonun liberal bir koalisyonla geriletilmesi çıkışsız ama. “Biz yenisini istemiyoruz, eskisi iyiydi” demenin bir anlamı yok bu koşullarda. Bir şeyi gizlemenin en iyi yolu, onu açıktan yapmak. Bu açıdan mesele, kendi liberalliğini aşikâr kılmak, herkesi bu liberal şemsiye altında toplamak olmamalı.
AKP, şer kadar hayra da vesile oluyor. Milletin bu denli politikleştiği momentte mazlumdan-sömürülenden yana siyasetin nefes kanalları bulması daha muhtemel. Ancak liberalizm, bu tehdidi gördüğü için “laiklik, ilericilik” vaveylasıyla çıkıyor sokağa. Hemen bu küfür düzenini kendince pekiştiriyor, örtü oluyor ona. Daha önce masada birlikte olduğu efendilerine işmar ediyor, sözler veriliyor, oluşacak boşlukta gene onların hizmetinde olunacağı söyleniyor. Efendilerden dilenilerek elde edilecek bir devrim, devrim vasfını, niteliğini asla taşımıyor.
AKP’nin sofrasında olmakla onunla aynı masada oturmak arasında niteliksel bir fark yok. Mazlumların-sömürülenlerin kendi iradelerini ortaya koyacakları kanallar burada tıkanıyor.
Ahmet Örs’ün dile getirdiği “kurucu hareket”, bu küfür düzeninin kenarından dolanıyor. Onu karşıya alamıyor. Aynı şekilde İhsan Eliaçık’ın “inşa” vurgusu da AKP şahsında oluşan “politik Müslüman”a sırtını yaslıyor. Taif’te taşlanmayı göze almadan “kuruculuk” mümkün değil. Aynı şekilde, mazlumları-sömürülenleri “kurtarılacak güruh” olarak görmek de aynı yanılsamanın ürünü. AKP gerçekliğine yaslanmak, ister istemez bu tür yanılsamalar üretiyor. Zira AKP devletle masaya oturacak, liberalleştirilmiş bir “Müslüman” kurgusunu temsil ediyor. Bu kurgunun İhsan Eliaçık eliyle CHP, başkaları eliyle AKP tabanına kaydırılması hiçbir sonuç vermeyecektir.
Eliaçık’ın siyasî hamlelerine bakıldığında, onun CHP’ye esasen AKP tabanını parçalamamak, ona dokunmamak amacıyla yöneldiği görülmektedir. Yıllar önce MÜSİAD başkanına “biz, siz zengin olasınız diye mücadele etmedik” diyen öfkenin adı olarak Eliaçık, ülke ekonomisinin ancak yüzde onunu elinde bulunduran bu derneğe kafa tuttuktan sonra TÜSİAD çizgisine kayıyor. Antikapitalist Müslümanlar hareketinin sekteye uğradığı moment de Mehmet Ali Birand’ın onları kendi burjuva sofrasında ağırladığı, TV’ye çıkarttığı gündür. Dolayısıyla hareket, kendinden menkul, kendisine özel bir odaya doğalında hapsedilmiştir.
AKP, bugün mevcut iktidarının her an tehlikede olduğunu söyleyerek tabanına yağmaya, kervana koş emri vermektedir. İleride en azından maddî açıdan ayakta durabilecekleri bir zemin örülmek istenmektedir. Kişilerin özel imanlarına çekilen İslam, toplumsal hayatı terk etmektedir.
Dolayısıyla bu terk edişe, İslam’ı, Kemalist bir kurgu olarak, kişiyle Allah arasındaki muhabbete kapatma girişimi eşlik etmektedir. Her iki isim de AKP tabanındaki sınıflar mücadelesinden kaçmanın imkânlarına bakmakta; oradaki mücadeleyi gene kendinden menkul belirli sıfatlar altına toplamaya çalışmaktadır. Esasen Metin Yüksel yürüyüşünde taşınan “Müslümanlar Birleşin” sloganı da bu mücadeleye karşı bir önlem almakla ilgilidir. Oysa bu küfür düzeninde Müslümanların görevi, kendi özel dünyalarında bir olmak değil, putlar şahsında paramparça edilmiş ümmeti birlemektir. Bu, doğalında AKP’yi de karşıya atmayı gerektirecektir. Müslümanlar, CHP çıktısı tüm Demokrat Parti ve türevlerini batılın safına atmadıkça haksöz kendisine dil bulamayacaktır. Kurtarıcılık veya kendini kurtarma, özgürleştirme girişimlerinin bir hayrı olmayacaktır.
Liberalizm devletle; sosyal demokrasi burjuvaziyle aynı masaya oturma iradesidir. Masayı parçalayacak müşterek iradeye bakmak zorunludur. Müslüman’ın liberalleştirilmesi, AKP şahsında Kemalist devletle masada bir olmayı sağlıyor. Sendika kurmak, böylelikle burjuvaziyle eşit bir masada buluşmak da benzer bir yanılgıya neden oluyor. İmralı’da kurulan masa da buraya dâhil.
Kuruculuk, ister İslamî, ister “adalet devleti”, isterse “demokratik halk iktidarı” başlığı altında olsun, bu masaya dönük güvenle dile getiriliyor. Birileri masada olma hâlini tüm zamana-mekâna teşmil ediyorlar. Ra’d suresi 11. ayette, “hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez.” buyruluyor. “Gök gürültüsü” anlamına gelen bu sure, suyun çözücülüğüne, yıkıcılığına vurgu yapıyor. Mesele demek ki o suya karışabilmekte. Suyun kıyısına kurulmuş masada olanlar, suyun fiziğinden, kimyasından azade oldukları yanılgısına kapılıyorlar ama onun şiddeti her şeyi yutacak güçte.
O hâlde kuruculuk vurgusu, rububiyete ve tevhide aykırı. Yani o masada olmak adına hareketi, mücadeleyi belirli kalıplara dökmek, sıfatlara hapsetmek, iç dünyayı dondurup onu efendilerin beğeneceği kıvama getirmek yanlış. “Müslüman mahalle”deki sınıfî yarılmaya karşı sigortalar döşemek, bu sistemin kendinden menkul Müslüman’ının birliği adına, o mahalleyi koruyup kollamak, döne dolaşa AKP’ye hizmet etmektedir. O Müslüman’ın iç dünyası dışarının kavgasıyla harlanmadığı, ümmetin kavgasından düşen alaz o diyarı yakmadıkça, hakiki bir İslamî kavga vermek de mümkün değildir. IŞİD yangını yangınla söndürmekse; bu türden teşebbüsler de sistemin köpüğüyle söz konusu yangını boğmaktadırlar.
Dağlarımızdaki kuşlar, “elâlem bizi fakir sanmasın” diye değil, onların açlığı bizim açlığımız, onların sefilliği bizim sefilliğimiz olduğu, biz “biz” olduğumuz için aç kalmamalı. Yem satanlarla ve kendilerini dağların mutlak sahibi zannedenlerle aynı masada oturmuş olmak kandırmasın bizi. Gırtlağımızdan aşağı inen iman, onların kursağına düşen aşa bağlı zira.
Ra’d suresinde Allah’ın kudreti gök gürültüsü mecazıyla anlatılıyor. Münkirlere ve müşriklere kendi sınırlı varlıklarının ötesi gösteriliyor. Sınırlı varlığımız mutlaklaştırıldığı ölçüde Allah’tan uzaklaşıyoruz. Bu sınırlılık köpük gibi birikiyor suyun yüzünde.
Bugün düşman, mazlum-sömürülen Müslüman’ı sınırlandırıyor. O sınırlarda AKP bir mevzi değil, mevki olarak varoluyor. Dolayısıyla AKP o köpüğün parçası. Demek ki halk mücadele ettikçe suya kavuşacak. Müslüman, köpüğe aldanan değil, suya susayandır.
Cidal Haksoy

Patlama Cinayetin Habercisidir

3.02.2015 günü İvedik Organize Sanayi Bölgesi’nde yer alan Nokta LPG Otogaz Dönüşüm Sistemleri Toptan Satış Servisi’nde meydana gelen bir patlama sonucunda işyerinin çatısı çökmüş, 5 işçi yaralanmıştır. Basına yansıyan bilgilerden patlamanın şiddetinin civarda yer alan arabaların camlarını kıracak kadar yüksek olduğu ve yaralıların bir kısmının 3. derecede yanıklarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Görgü tanıkları patlamayı 10-15 adet başka patlamanın takip ettiğini aktarmaktadır. Daha önce OSTİM’de benzeri patlamaların meydana geldiği ve bu patlamalarda çok sayıda işçinin yaralandığı ve öldüğü bilinmektedir. Bu son patlama da bölgede yer alan sanayi tesislerinde iş güvenliği bakımından gerekli ve yeterli önlemlerin halen alınmadığını göstermektedir.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) verilerine göre, Türkiye’de her yıl 1.000’i aşkın insan yaşanan iş kazaları sonucunda hayatını kaybetmektedir. Yine ILO’nun verilerine göre, Türkiye El Salvador ve Cezayir’in ardından ölümlü iş kazalarının nüfusa oranı bakımından dünyada üçüncü, Avrupa’da ise 1. sırada yer almaktadır.
Soma, Ermenek ve Torunlar isimleriyle simgeleşen ve 2014 yılını adeta kana bulayan ölümlü iş kazalarına rağmen konu hakkında oluşan hassasiyete karşılık olarak hazırlandığı iddia edilen “iş güvenliği tasarısı” halen meclise sunulmamıştır. Üstelik yapılan eklemeler sonucunda tanınmaz hale gelen tasarıda iş güvenliği ve sağlığı uzmanı çalıştırmayan işverenlere de af öngörülmektedir. Komisyonda yapılan son bir değişiklikle işverenlere ‘ödül’ mahiyetinde bir düzenleme daha yapılmış, işyerinde iş kazası yaşanan işverenlere getirilen ek ödeme yükümlülükleri de tasarıdan kaldırılmıştır.
Bu gelişmelerden de anlaşılabileceği üzere, söz konusu tasarı katliama dönüşen iş kazalarına yönelik gerçekçi bir çözüm öngörmemektedir. Meclis işçiden değil patrondan yana olan tarihsel ve sınıfsal tavrını sürdürmektedir. Oysa sosyal devlet ilkesi gereği ve bir bütün olarak ikinci kuşak insan haklarının temin edilebilmesi için çalışma koşullarının düzeltilmesi ve öncelikle çalışma esnasındaki can güvenliğinin sağlanması devletin asli sorumluluğudur. Elde edilen gelirin hakça bölüşümü, kula kulluğun engellenmesi ve sömürünün giderilmesi İslamî ve insanî bakımdan hepimizin görevidir.
Biz Mazlumder Ankara Şubesi olarak OSTİM’de meydana gelen söz konusu kaza gibi kazaların önüne geçebilmek ve iş kazalarından kaynaklanan ölümlerin ortadan kaldırılmasını sağlamak için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve hükümeti emekten yana tavır almaya davet ediyoruz. Toplam gelirin adilce bölüşüldüğü ve hakça paylaşıldığı bir dünya için verdiğimiz mücadele çerçevesinde OSTİM başta olmak üzere Ankara’da ve Türkiye’de yaşanan iş kazalarının ve işçi haklarına yönelik ihlallerin takipçisi olmaya devam edeceğimizi bu vesileyle tüm kamuoyuna duyuruyoruz.
MAZLUMDER Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi

Babam Malcolm X

Elli yıl önce bugün, babam Malcolm X, New York’ta Audubon Balo Salonu’nda konuştuğu esnada suikasta uğradı. Her gün aklıma düşüyor, ama son bir yıl içerisinde Staten Adası’nda, Ferguson’da ve ülkenin daha birçok yerinde yaşanan trajik olaylardan sonra, insan hakları aktivizmi ruhunun yenilendiği koşullarda, onu daha fazla hatırlıyorum. Bu yaşananlara o ne derdi acaba?
Üslubu sert bir aktivizm için o hâlâ bir model olarak görülüyor. İnsanlar, ırka dair modern bir diyalog dâhilinde, onun gibi önemli, sesi güçlü bir insanın yokluğunun acısını çekiyorlar hâlâ. Ama belki de bu insanlar, bugünün eylemcilerinin stratejileri hakkında dile getireceği eleştirel sözlerden pek hoşlanmayacaklardı.
Elbette kurumsal zorbalığa cevaben ülke genelinde ve ülke dışında gençliğin öncülüğünde yürütülen hareket babama can katacaktı. O, göstericilerin coşkusunu ve hızla örgütlenme, derhal harekete geçme ve eğitim amacıyla sosyal medyayı ehil bir biçimde kullanmalarını da takdir edecekti muhtemelen. Bu anlamda acı gerçekleri güçlü ifadeler dâhilinde özetleme ve akılda kalıcı ifadeler kullanma becerisi bugünkü etiket (hashtag) eylemciliğimizi önceden haber verir nitelikte.
Ancak belki de o, sloganların eylemin ta kendisi olmadığını söyleyen ilk kişidir. Sloganlar onları hiç mi hiç umursamayan bir sisteme karşı sunulmuş şikâyet dilekçelerinden başka bir şey değildir. Konuşmalarında o sadece “eşitsizlik var!” diye bağırmakla yetinmez, adalet talep eder ve onu elde etmek için gerekli adımları ortaya koyar.
Malcolm, sistemsel adaletsizliğin kaçınılmaz sonuçlarının üstesinden gelmek için gerekli olan, zekice geliştirilmiş eylemlerde bulunulmasını öğütler. O, “oy pusulası mı yoksa mermi mi?” dediğinde, Amerika doğrulup insanı yakan bu gerçekliği dile döken o adamı dinler. Burada eğer siyah yurttaşlara sisteme katılım hakkı verilmezse, onların hiçbir yere başvurmadan savaşma kararlılığında olduğuna dair bir anlam yatmaktadır. Uzun süredir siyah toplulukları içerisinde kaynayan öfke bu uyarıyı destekleyecek bir gerçekliktir. Oy kullanma hakları ve uygulamaları değiştiğinde bu katılımı gerçekleştirmedikleri takdirde beyaz Amerikalıları bir korku kaplamasının nedeni budur.
Malcolm, ayrıca eylemcilerin başvurdukları retoriği de eleştirir. Tahminim şu ki, eğer yaşasaydı muhtemelen bugün kullanılan “Eller Yukarı” hareketini alkışlardı ama aynı zamanda polis zulmünün güttüğü amaca ironik bir biçimde uyum sağlayan bir teslimiyet biçimi olduğu için de bu hareketi şiddetle eleştirirdi. Zira polis siyahlara “hayatta kalmak istiyorsanız, savunmasız bir durumda olun” diyor, onları yıldırıyor ve felç etmek istiyor. “Siyahların Hayatı Önemlidir” sloganına hayırhah bir tutum sergileyebilirdi ama buna ek olarak üniformalı polis memurlarının da bir hashtag’le ikna edilemeyeceğini de söylerdi.
Her şeyin ötesinde o sürdürülebilir, hedefi olan bir eylemciliğin eksikliğinden yakınırdı. Evet, Ferguson’dan sonra başlamış olan o zor işi sürdüren birçok insan mevcut ama daha gidilecek çok yolun olduğu belli. Bugün insanlar, ırkçılıkla nasıl mücadele etmemiz gerektiğinden bahsediyorlar, “tehditler” süreç içerisinde boşa düşüyor. Ama gene de öylesine yumuşadık ki belirli bir kayıtsızlık noktasına gelip dayandık, pop kültürü ve ileri teknoloji tüketimi aklımızı başımızdan aldı. Büyük jüriler ve bölge savcıları dâhil kimseden adaletin sağlanması konusunda hesap sorulamadığı koşullarda herhangi bir değişim yaşanabileceğini ummak mümkün mü?
Babam bir çözüm sunmaksızın eleştirilerde bulunan bir insan değildi. İlkin o, bugünün genç göstericilerine itiraz eder, onlardan ülkenin eylemcilik tarihini öğrenmelerini ve kendilerinden önce gelenlerin yaptıkları katkıları takdir etmelerini isterdi. Selma’da, Şikago’da, Watts’ta işe yarayan bugün neden işe yaramıyor? Bugün göstericiler sanki sıfırdan başlıyorlarmış gibi hareket ediyorlar. Bu bağlantısızlık gençliğin kibridir diye kenara atılamaz; bu, siyahların tarihini bu kuşağa öğretememiş olmamızın, ekonomik ve sosyal sistemlerin nasıl işlediğini anlatamamış olmamızın bir dışavurumu.
Aynı şekilde Malcolm, muhtemelen bugünün eylemcilerinden, eylemciliğin akıldışı, geçici ve amaçsız bir biçimde şiddete meyilli bir şey olmadığını beyaz Amerika’ya izah etmeleri ve haber kanallarındaki bu türden argümanlara karşılık vermeleri noktasında kendi irfanlarına başvurmalarını isterdi. Onun gününde Malcolm mikrofona yaklaşır ve tüm ırksal ayaklanmaların, başkaldırının ve şiddetin beyaz dünyada nefretle karşılandığını, bu olaylarınsa “tavukların eve gelip tünemesi” anlamına geldiğini söylerdi. Ferguson’dan sonra da birçok haber kanalı isyanları kınayan bir dizi tavır içerisine girdi, isyanın itici gücünün nereden kaynaklandığını izah etmek isteyen insanların sayısı ise çok azdı.
Ayrıca Malcolm, polis şiddeti gibi birçok şeyin elli yıl içerisinde değişmediğini kabul ederdi ama öte yandan birçok konunun da değiştiğini söylerdi. Azınlıkların bugün sisteme giriş imkânı daha fazla. Bizim savcı ya da hâkim olmamız mümkün. Kütüğe kaydolabiliyoruz, oy da kullanabiliyoruz. Muhtemelen o, eylemcileri bu giriş imkânlarından istifade etme, sistem içerisinde ve de dışında güç sahibi olma konusunda yüreklendirirdi.
Örneğin oy kullanmak hem bir eylem hem de hitap şekli. Bu sebeple eğitim alma imkânı, ekonomik fırsatlar ve politik katılıma vurgu yapan bir yerel örgütlenme zemini mevcut. Halk içerisinde yürütülen çalışma, ulusal medya düzeyinde pek bir karşılık bulmuyor ama gene de değişimin başlayacağı yer de orası.
Son olarak Malcolm, muhtemelen tek başına hareket eden birisi olmadığına vurgu yapardı. Malcolm, konuşmalarıyla siyahlar arasında öfkeyi yaratan kişi değildi; o söz konusu öfkeyi örgütleyip ona yön verendi. Tek başına bir modern kahraman bize sihirli çözümü getirmeyecek. Değişimi koşullamada önemli olan, haberlerin akışı ile azalıp geçmeyen bir tutkuya sahip hazır ve öfkeli bir halk kitlesinin olmasıdır.
Eric Garner, Michael Brown, Trayvon Martin ve Tamir Rice’ın ölümleri bizi çok sarstı ama bizde çözümsüzlük hissi de uyandırmadı. Onların kayıplarını belirli bir bağlam içerisine oturtmak, sistemi değiştirme konusunda ilham veren bu insanlar karşısında etrafımızdaki insanların derinlemesine rahatsız olmasını sağlamak zorundayız.
Eğer babam bugün yaşıyor olsaydı, ortaya çıkan bu yeni kuşakla onur duyardı ama kendi hayatı ve kelimeleriyle gene o coşku ve heyecana dâhil olurdu. Onları savunur, ama onları asgari direniş yolunu almamaları konusunda uyarır, kendi yürüdüğü yolu takip etmeleri hususunda bu kuşağa cesaret verirdi.
İlyasa Şabaz