Savaş Davulları

Savaş davulları mahallemizde çalmaya başladı.
Bu kimin savaşı ve esas amaçları nedir?
Emperyalistlere karşı olmadığı çok açık. Bu savaş, bölgede direnen ve yeni toplumun nüvelerini yeşerten, başta Kürtler olmak üzere, demokratik oluşuma karşıdır. IŞID bahane, Kürtleri ve demokratik oluşumu tasfiye etmek şahane!
Ortadoğu’da eski ittifaklar çökerken yeni ittifaklar kuruluyor. Aslında kimse ne istediğini tam olarak bilmiyor. Bilinen bir gerçek varsa askerî çözümlerin var olan sorunları daha karmaşık hâle getirmekten başka bir işe yaramadığıdır.
Bölgesel “ulus devlet”lerin kendi topraklarını koruma kaygısıyla yapacakları bölgesel ittifakların eskisi gibi güçlü ve kalıcı olacağı koşullar azaldı. Eski politikada ısrar, herkesin kendi alanını Kürtlere karşı korumak -bu alanlar aslında var olan Kürdistan’ın tamamıdır- günümüz koşullarında bir araya gelemeyen Kürt dinamiklerini tarihi bir karar almaya itebilir.
Dış politikası çökmüş ne olursa olsun Esad'sız Suriye ısrarından şimdilik vazgeçen Türkiye, sözde IŞID bahanesiyle Suriye topraklarında yedi gündür hedefe doğru ilerliyor. Bu hedef, direnen Kürtleri ve diğer halkların yaratmış oldukları yeni toplum nüvesinin tasfiyesidir. Bu tasfiyede baş hedef, PKK ve YPG özgürlük direnişçilerinin topyekûn fizikî tasfiyesiyle birlikte fizikî bir Kürt soykırımının yapılmasıdır.
Suriye’nin satranç tahtasında haksız bir bölgesel güç savaşı verilmektedir. Zaten yapılması düşünülen de birkaç taktik değişiklik gibi gözüküyor. Daha fazlası, adı konmamış bir dünya savaşının başlangıcı olacaktır.
Türkiye'nin tavrındaki ısrarı bir kıvılcım olabilir. Fransızlar ünlü donanmasını Akdeniz’e yolluyor ve çok iştahlılar, İngiltere Kıbrıs adasında mevcut uçak sayısını artırıyor, ikilem içinde, Almanya dengelerin dengesi politikası izlemeye devam ediyor, ABD, dünya lideri rolü gereği açıklamalar yapıyor aslında. Irak tecrübesiyle benzer bir savaşın içine direk girmek istemiyor, İran bölgenin kadim devleti olarak mezhepsel görünümlü ulusal çıkarlarını koruma peşinde, Rusya Akdeniz’e ulaşan stratejik mevzilerini koruma ve artırmanın hesapları içinde.
Emperyalistler ve bölge işbirlikçileri sahada kendisinden başka kimse yokmuş gibi davranıyor. Ortadoğu halklarının başta Kürt halkı ve Türk halkı olmak üzere tüm dünya halkları bu satranç savaşını izleyecek sanıyorlar, tam da bu noktada yanılıyorlar.
Bölgedeki mazlum halklar bu haksızlığı kabul etmezler.
Savaşın tüm acılarını her zaman olduğu gibi kadınlar ve çocuklar çekmekte, geride kapanmayacak dram ve yıkımlara yol açılarak insanlık bir kez daha katledilmektedir. Bu savaştan kim ne kazanacak ve Ortadoğu bataklığında yapılan her askerî müdahalenin daha büyük bir yıkım olduğu hâlâ görülmemekte ve gençlerimizi kaybetmekteyiz.
Bir Kürt kırımına karşı barış ve demokrasi bloğuna çok büyük görevler düşüyor. Ermeni kırımının günahına “ortak” olanlar, yeni bir Kürt kırımın günahına ortak olmasınlar. Bu savaş, emekçilerin ve halkların savaşı değildir ve Kürdistan halkının kırılmasına karşı direnilmelidir.
Tüm emperyalistler ve işbirlikçileri, savaş planlarınızdan ve bölgeden elinizi çekiniz! Savaşa ve Kürt soykırımına hayır!
Tevfik Özkorkmaz
Devamını oku ...

Suriyeleşme Riski

Cerablus operasyonu ve bağlantılı gelişmelerin, TSK’nın 15 Temmuz kalkışması etrafında oluşmuş olan muammayı büyük ölçüde ortadan kaldırdığını düşünüyorum.
1.
TSK’nın 15 Temmuz kalkışması ileri sürüldüğü gibi başarısız olmamıştır. Başarısız olanlar, bu kalkışma ile birlikte Tayyip Erdoğan’ın iktidardan tamamen düşürülmesi gerektiğini savunan askerlerdir. Kalkışmayı, askeri ve sivil bürokrasi içindeki Gülenci örgütlenmeyi tasfiye etmek üzere bir fırsata çeviren ve bunu yaparken Erdoğan’a başkanlık sevdasından vazgeçirilmesini yeterli gören TSK bileşenlerinin ise başarısız olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir.
2.
15 Temmuz kalkışmasının zamanlaması önemlidir. 13 Temmuz’da Menbiç YPG’nin kontrolüne geçmiş, 15 Temmuz’da apar topar askeri kalkışma patlak vermiştir. Kalkışma içinde öyle ya da böyle bulunan tüm askerlerin iki noktada hemfikir olduğu açıktır: (a) Kürt sorunu bahsinde askeri yöntemleri temel alan bir çizgiye geçmek, (b) Bunun mümkün olabilmesi için ise, işe yaramadığı aleni olan Esad karşıtı Suriye politikasından vazgeçmek ve sınır ötesi harekâta kalkışmak...
3.
Yine 15 Temmuz’un öyle ya da böyle içinde olan tüm askerlerin, bu iki adımın kaçınılmaz sonucunun, son 10 yılda geriletilmiş olan askeri vesayetin yeniden tesis edilmesi olacağını bildiklerini söyleyebiliriz. Metin Feyzioğlu’nun -ve benzeri çizgideki kişilerin- Erdoğan ve AKP iktidarı karşısındaki pozisyonundaki 180 derecelik değişimin anlaşılması bu çerçeve içinde mümkündür. Keza Erdoğan’ın ve AKP’lilerin başkanlık hedefi söyleminden vazgeçip, tehditlere ve saldırılara karşı yıkılmama söylemini benimsemeleri de bu durumla alakalıdır. Doğan grubunun bir anda Erdoğancı olması da, “darbe karşıtı” söylemin yerini hızla “terör karşıtı” söyleme bırakması da bu bağlamda düşünülmelidir.
4.
Darbe sonrası oluşan savaş koalisyonunun, Suriye petrollerinin paylaşımı ile ilgili önemli bir boyutu olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Suriye’de iç savaşın başlamasından bu yana petrol trafiğinden yarar sağlayan Türkiyeli egemen kesimler açısından Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt koridorunun oluşmasının yarattığı tehdit aynı zamanda ekonomik bir tehdittir de. Bu trafikte önemli bir pozisyonu işgal eden Barzani’nin Türkiye ile birlikte tutum alması da bu açıdan anlamlıdır.
5.
Darbe girişiminin görünürde başarısız olması Batı’yı ilk önce tereddüde düşürmüştür. Darbenin düzmece olduğunu ve bu düzmece operasyon sonrasında NATO’cu askerlerin tasfiye edildiğini zannetmişlerdir. Cerablus operasyonunun başlaması ve Suudi-Katar eksenli anti-Esad politikasından vazgeçmeye dönük mesajların hükümet kanadından da yüksek sesle ifade edilmesi ise durumun tam da böyle olmadığını anlamalarını sağlamıştır.
6.
ABD, Irak savaşından bu yana, TSK’nın Ortadoğu’daki operasyonlarında aktif rol almasını istemektedir. Ancak AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana bu mümkün olmamıştır. AKP’nin bu siyasi tutumu askeri vesayetle mücadele stratejisi olarak da benimsediği düşünülebilir. Reddedilen 1 Mart (2003) tezkeresi ile alınan bu pozisyon nihayet 15 Temmuz sonrasında terkedilmiş ve TSK Suriye’de sahaya inmiştir. Bu, ABD’nin Suriye stratejisi açısından önemlidir. Zira YPG, Kürt toprakları dışında, ABD operasyonlarına katılmaya çok istekli davranmamakta ve ÖSO da tek başına bu operasyonlarda yetersiz kalmaktadır. ABD tam da bu nedenle TSK’nın Cerablus operasyonu ile birlikte Türkiye ile ilişkilerini revizyondan geçirme ihtiyacı duymuştur.
7.
Bu revizyonun, kimilerinin iddia ettiği gibi “ABD’nin Kürtleri satması” anlamına geldiğini söylemek için henüz çok erkendir. ABD, TSK’nın Suriye topraklarındaki performansına bakacaktır. Türkiye (ve TSK) ilk kez gerçek anlamda IŞİD’le savaşmak ve bölgede yıllardan beri savaşan diğer güçlerle karşı karşıya gelmek durumunda kalacaktır. TSK’nın, IŞİD’le mücadelede sahaya alışkın olan YPG güçleri kadar etkinlik kurup kuramayacağı ise belli değildir. Dahası Türkiye’nin sınırları içindeki IŞİD hücrelerinin girişmesi kuvvetle muhtemel eylemlerden göreceği zarara ne ölçüde göğüs gerebileceği de bilinmemektedir. Diğer yandan kamuoyunda yaratılan beklentinin aksine, TSK’nın Suriye topraklarında IŞİD yerine YPG ile savaşa girmesine ise verili koşullarda ne ABD izin verir ne de Rusya...
8.
Bölgedeki tüm aktörler açısından sürecin nasıl sonuçlanacağı şimdilik belirsizdir. Kesin olarak söylenebilecek tek şey ise, ABD’den ve Rusya’dan farklı olarak, sınır komşusundaki savaşa resmen dâhil olmasının, Türkiye’yi bir bütün olarak Suriyeleşme riski ile karşı karşıya bıraktığıdır. Savaşa girmiş bir ülkede barışı savunmanın çok riskli ve çok zor olduğunu biliyorum ama bunu yapmadığımız takdirde kendimizi bir süre sonra giderek büyüyen bir kaosun ve şiddet ortamının tam göbeğinde bulmamız kaçınılmaz olacak.
Cem Özatalay
Devamını oku ...

Aritmetik mi Diyalektik mi?

Emperyalist tekellerin Ortadoğu’da estirdiği “demokrasi ve özgürlük” rüzgârının bu bölgenin mazlum halklarına bir hayrı var mıdır? O halklara öncülük eden, ettiği iddiasında olan örgütlerin yelkenlerini bu rüzgârla şişirmelerinin bir anlamı var mı? Sınıfsal-politik ve devrimci-politik açıdan sorgulanmamış bir “demokrasi” ve “özgürlük” kimin demokrasisi ve özgürlüğüdür? Bu süreç, kendisini özel zanneden şeflerin özel olma hâllerini korumaya dönük çırpınışları ile geçiştirilebilir mi?
CHP liderinin bulunduğu konvoya Artvin’de saldırı tertipleniyor. PKK, gelen istihbarata göre hareket edildiğini, oradaki jandarma birliğine saldırıldığını söylüyor. O istihbaratın nereden geldiğini söylemesi, o istihbaratı sorgulaması gerekmiyor mu? Ergun Babahan, “faşist CHP bu saldırıyı hak etti” diyor ardından. CHP ile “demokrasi cephesi” hesapları yapanların, o Babahan’dan ve bağlı olduğu güçten aldıkları feyzi sorgulamaları gerekmez mi? Babahan’ın “faşist”iyle, bizim “faşist”imiz nasıl bir olabilir?
HBDH, “Uzun süredir AKP ile DAİŞ'in birlikte çalıştığını, AKP iktidarının DAİŞ'i her bakımdan desteklediğini, hatta Türk MİT'i ve JİTEM'inin DAİŞ'i örgütlediğini devrimci ve demokratik güçler [i.b.a.] ifade ediyorlar ve somut belgeler ortaya koyuyorlardı.” diyor. Bu “devrimci ve demokratik güçler” Can Dündar ve onun istihbarat kaynağı batı tekelleri ve o tekellerin güttüğü Fethullahçılar olabilir mi? DAİŞ’in ABD eliyle kurulduğu tezleri HBDH müktesebatında neden yankılanmıyor? Ve HBDH neden işine gelen eylemi sahipleniyor, kendisini lağv ve tasfiye edip bu harekete dâhil olan örgütler, neden işine geldiği yerde kendince, kendi adına eylemler gerçekleştiriyor? Tekellerin ve devletin hamlelerine heba edilecek bir birikim ve miras kaldı mı ortada? O “güçler” ne vakit “devrimci” ve “demokratik” olmuş?
HBDH şu şekilde devam ediyor: “Açık ki Suriye'deki savaş çok daha karmaşık ve sert hale gelmiştir. Türk ordusunu Suriye'ye sokmaya çalışan güçler ateşle oynamaktadır. Başta ABD olmak üzere söz konusu dış güçler bu politikadan derhal vazgeçmelidir. Türk ordusu Cerablus işgaline hemen son vermeli ve Suriye topraklarından çekilmelidir.” ABD’ye karşı sertleşmeyen, basit bir uyarı ile yüklü olan bu dil neden devlete değil de AKP’ye karşı sivriltiliyor? Hangi ata oynanıyor? “Başı kapalı eşi olan biri cumhurbaşkanı olamaz” diyenlere askerî-politik destek sunmak, payanda olmak komünistlik midir? “En zayıf halka AKP, ona saldıralım” diyenler, bu hamleleriyle güçlü halkayı perçinliyor olabilir mi?
Aynı dil, ABD’nin Suriye halkının hilafına iktidarı yıkma girişimine zerre laf etmiyor. Aksine “kara gücü” olmaya da karşı çıkmıyor ve üstelik “rejimi biz yıkacağız” diyor. Suriye’ye dışarıdan gelen güçlerle aradaki fark, dildeki sosyalizm mi? “Alevi diktatörlüğü” yalanına da mı sarılınalacak? Bu kadar Kürd’cülük, emperyalist tekellerin “demokrasi ve özgürlük” mücadelesine asker olmanın kılıfı olabilir mi?
“Eski bir Ermeni kenti olan ve BAAS rejiminin Araplaştırma politikası ile Ermenilerden arındırılan Cerablus kenti” konusunda neden “bu topraklar bizim, TSK çık dışarı” deniliyor? O kasaba Kürd’ün mü Ermeni’nin mi?
Ziya Ulusoy şu tespiti yapıyor: “Yurtta Sulh karşı darbesinin başarısızlığı, hatta bazı acemilikleri ve ardından diktatör Erdoğan’ın tasfiye hamlesi bu darbe mi mizansen mi tereddüdünü akıllara getirdi. Sanıyorum yaygın. Yapanların askeri kurmay yeteneğiyle kıyaslanmayacak acemilikte. Planlayanlar, anlaşılan kuvvet komutanlarını askeri darbe anında ikna ederek katmaya, olmuyorsa etkisiz bırakmaya çok zaman harcarken, hedeflerindeki Erdoğan’ı ele geçirmek ve tutsak etmek için çok geç hareket ettiler. Ayrıca basına el koymada hem çok geç hem de yetersiz güç seferber ettiler.”
Bu örgütlerin liderlerinin darbe değil devrim konusunda ustalıklarını göstermesi gerekiyor. Darbe girişimlerinden medet uman bir partiye komünist parti denilebilir mi? O solu o medeti umacak kıvama getirmek olabilir mi o operasyonun “gayesi”? Silâhlı DSİP birlikleri olmanın kime hayrı olacak?
Bu sahnede silâhın temel bir ayıraç olarak görülmesi bir illüzyon olabilir mi? Misal, Metin Çulhaoğlu her daim ordunun elindeki silâha, kamuculuk adına iman etmiş bir solcu. 2010’daki referandumda oluşan aritmetik toplama göre siyaset yapılması gerektiğini söylüyor. Kafasında teşkil ettiği, gerçekten uzak, azade denklemlerle bakıyor siyasete. Üç akıldan biri olan Toplum Aklı, “bir toplumda sınıfları kesen ortalama aklın ülkeyi, yaşanılan süreçleri nasıl gördüğü, Devlet Aklına ve Siyasal Akla nasıl baktığı” olarak tanımlıyor. Yazısını aslolanın bu aklın yarısını örgütlemek olduğunu söyleyerek bitiriyor. Buradan örgütünün “sınıfları kesene bakıp devlet aklını ve siyasal aklı eleştirme” derneği olduğunu ikrar etmiş oluyor. Sınıfsal-politik ve devrimci-politik bir eylem içerisinde olmayacağına söz veriyor. Aynı şekilde “toplum” denilen kurgunun siyasal akıl ve devlet aklı ile yoğrularak şekillendiği gerçeğini perdeleyeceğini söylemiş oluyor. Her solcunun zihin dünyasındaki demokrasi ve özgürlük lafzı, bu sınıfsızlık ve devrimsizlik gerçeğinde yaldızlanabiliyor. AKP düşmanlığının bu konuda muazzam bir fırsat sunduğu düşünülüyor. 2010 referandumu ile ülkenin ikiye bölündüğü tespiti üzerinden hareket etmek bir komünistin temel politik dayanağı olabilir mi? Yoksa komünist, başka gerilim, çelişki ve çatışma düzlemlerine mi bakar? Burjuva siyasasının sunduğu aritmetiğe mi örgütlenmeli yoksa devrimci halkın ve sınıfın maddî diyalektiğine mi? Türk ve Müslüman’daki devleti görenlerin oradaki devrimi de görebilmeleri gerekmez mi?
Bu aşamada toplumsal solculuk için, AKP’nin uzaydan ya da feodal ve gerici geçmişten yanlışlıkla bugüne sızmış bir bakteri olarak gösterilmesi gerekiyor. Toplumsal aklın yarısını örgütlemek, ancak bu sayede mümkün oluyor.
O nedenle Erdoğan’ın laiklere, sosyalistlere ve Alevilere saldıracak özel birlikler kurduğundan bahsediliyor. Böylece her örgüt, bu kesimleri ortalığa salınan bu korku ile kendisine örgütleyebileceğini düşünüyor. Bu ortalığa salınan korkunun ardında devletin ve emperyalist tekellerin olduğunu görmek gerekiyor. Kitlelerle aritmetik kafasıyla ilişki kurulamadığı artık görülmeli.
Bizi kim kime ve neye kul etmeye çalışıyor, sorgulanması gereken mesele bu. Çulhaoğlu örneğinde bu kul edilmek istenen yer, bu “aydın”ın adam yurduna sokulmasını, “özne” olabilmesini koşullayan, kamuculuk meselesidir.
Teorideki kesin hatlarla çizilen ayrımların gerçekte bir karşılığı yoktur. Çulhaoğlu’nun “Sovyetler’in dağılması öncesi ve sonrası dünya” tespiti, hepimizi Sovyetler’in dağılması öncesi dönemin sınıf ve iktidar ilişkilerine örgütlemek içindir.
Bu zihniyet, seksenlerde en fazla, ABD’nin izniyle, Sovyetler’in açtığı nefes alma alanıyla CHP ile birlikte hükümet olmayı hedef hâline getirmiştir. PKK’nin CHP’nin yerini almasına dönük hesaplar da bu açıdan temelsizdir. Bunun için PKK’nin CHP’lileştirilmesi gerekir.
Çünkü artık solcular, Aslı Aydıntaşbaş’ın ağzından çıkan cümleleri sahiplenmekte, onun devlete yaptığı “Suriye’nin kuzeyini PYD ile birlikte özgürleştir ve burayı kendine kat” önerisinde hikmet bulabilmektedir.
Emperyalist tekellerin demokrasisini ve özgürlüğünü yirmi yıldır sorgulamayan, sorgulayamayacak hale gelen sol öznelerin ezilenlere verebileceği bir şey yoktur. Öznelerin kendi nefslerini gıdıklayan herkesin kucağına koşmamaları gerekir. Bu bağlamda sol, Fransız sahillerinde çekilen aşağıdaki fotoğrafta yer alan polisin rolünü oynuyor olmaktan utanmalıdır.
Emperyalist tekelleri ucu açık, dokunulmaz, akmaz kokmaz bir nesnellik alanına atıp, onların ideolojik ve politik talimatlarına örgütlenmek çıkışsızdır. Son yirmi yılın sol içi ideolojik ve politik tartışmaların tamamı TKP ve DSİP eksenindedir. Biri devlet; diğeri demokrasi kurgusunun ideolojik ajanları/failleridir. Bu ikisi arasındaki rekabete takılmak yanlıştır; bizim ezilenlerin kudretine ve iradesine bakmamız gerekir.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Emperyalist Feminizm ve Liberalizm

Emperyalist feminizm, kadın haklarının ABD emperyalizmine hizmet uğruna gasp edilmesi üzerine kuruludur; Ortadoğu’daki saldırganlığı meşrulaştırmak için de sıklıkla kullanılmaktadır. Peki gerçekten özgürlükçü müdür?
Güncel bir CNN röportajında gazeteci Alisyn Camerota, din âlimi Rıza Aslan’a “Müslüman ülkelerde kadınlara ve azınlıklara yönelik ilkel tutum” göz önüne alındığında İslam’ın şiddet içerikli olup olmadığını soruyor. Aslan’ın cevabı ise Müslüman nüfusun hâkim olduğu birçok ülkede, kadınların konumunun farklılık gösterdiği şeklinde oluyor. Örneğin Suudi Arabistan’da kadınlar araba kullanamazken, bir başka Müslüman ülkede 7 kez kadın devlet başkanı seçilebiliyor. Ancak o, ABD’nin henüz bir kadın başkanı olmadığına ilişkin cümlesini tamamlayamadan diğer sunucu Don Lemon tarafından sözü kesiliyor: “Yine de dürüst ol Rıza, genellikle bu tür devletlerin toplumları kadınlar için özgür ve rahat değil.”
Muhtemelen “özgür ve rahat” olan Lübnan veya Bangladeş’i hiç görmemiş ve Fas, İran ya da Mısır’daki kadın hakları mücadelesi hakkında tek satır okumamış Camerota ve Lemon gibi insanlar; nasıl oluyor da kadınlara Müslüman ülkelerde “ilkel” davranıldığından bu kadar emin olabiliyor? Lemon neye dayanarak Aslan’ın bu konuda dürüst olmadığını varsayıyor ve hangi yetkiye dayanarak onu dürüst olmaya çağırıyor? Nasıl oluyor da Müslüman ülkelerdeki kadın hakları konusunda gözleme dayalı kanıtı pek az olan veya hiç olmayan Batılı yorumcular, İslam ve kadın hakkında rahatça fikir beyan edebiliyorlar?
Cevap, gelişimi iki yüzyıldan daha eskiye dayanan, her zaman her yerde rastlanan, kanıksanmış ve sorgulanmayan ideolojik çerçevede yatıyor. Bilim insanları tarafından kolonyal feminizm olarak adlandırılan bu ideolojik çerçeve, kadın haklarının imparatorluğa hizmet uğruna gasp edilmesi üzerine kuruludur. Bu retorik, 19. yüzyılda Avrupa kolonyalizmi bağlamında doğmuş; özgürlükçü, aydınlanmış bir Batı tarafından medenileştirilmesi gereken barbar, kadın düşmanı bir İslam imgesinin inşasına dayanan, cinsiyetçi oryantalizm anlayışıdır.
Bugüne gelindiğinde, kolonyal/emperyalist feminizm ABD’de farklı şekiller almıştır. Amerika’nın 2001 yılındaki Afganistan işgali, emperyalist feminizm anlayışının kendisine bir bağlam oluşturmasına ve uyanışına da vesile olmuştur. Britanya’nın Hindistan ve Mısır’daki, Fransa’nın Cezayir’deki varlığına gönderme yapan ABD bu müdahalenin Afgan kadınlarını özgürleştireceğini iddia ediyordu. ABD’deki feministler ve liberaller Afganistan Devrimci Kadınlar Birliği (RAWA) gibi ABD müdahalesine karşı çıkan Afgan feminist örgütlerle ters düşerek, Bush yönetimi ile el ele verip Afgan Savaşı’nı desteklediler.
Obama döneminde ise liberalizm Amerikan emperyalizmi ile daha da iç içe geçti. ABD/NATO işgalinin kadın haklarına katkısının pek az olduğuna dair sayısız bulguya rağmen, Uluslararası Af Örgütü ABD temsilciliği, devam etmekte olan işgal lehine kampanya yürütüyordu. 2012’de burka giyen Afgan kadınlarının resimleri “NATO: İlerlemeye devam!” başlıklarıyla halka açık yerlerde sergileniyordu. Daha sonra Af Örgütü tarafından düzenlenen zirvede, savaşın emperyalist feminist meşrulaştırma gerekçeleri, Madeline Albright gibi güçlü kadınların fikirleri vasıtasıyla yeniden gündeme getirildi.
Liberallerin Müslüman ve/veya beyaz olmayan kadınların aleyhinde tavır alma eğilimlerini nasıl açıklayabiliriz? Birçok sebep olmakla beraber kayda değer iki sebebi: ırkçılık ve emperyalizmdir. Farklı akımlara mensup üçüncü dünya feministleri, Batı’daki liberal feminizmin tarihi zayıflığının beyaz olmayan kadınlara karşı olan ırkçı, tepeden bakan tutumu ve onları birer müttefik veya özneden ziyade kurtarılması gereken mağdurlar olarak görmesinden ileri geldiği görüşünde birleşirler. Bu tutum hem Batılı ulus devletler içerisindeki beyaz olmayan kadınlarla ilişkilerde geçerli, hem de küresel bazda Güney’deki kadınlarla olan ilişkilerde. Madeline Albright ve Hillary Clinton gibi simaların dışişleri bakanı oldukları dönemlerde ABD emperyalizmini tırmandırmalarına rağmen feminist kurtarıcılar olarak gösterilmelerine imkân tanıyan da budur. Liberalizmin devleti, kapitalizmi ve emperyalizmi geliştirmek için kullanılan baskıcı ve cebrî bir aygıt olarak değil, tarafsız bir kurum olarak görmesi ise bu tip anlayışların kökünde yatan asıl sebeptir.
Kültür alanında ise Homeland gibi televizyon programları, emperyalist feminizmi sadece hikâye çizgisiyle ve kadın ana karakteriyle (Carrie Mathison) değil, aynı zamanda reklam kampanyalarıyla da yeniden üretirler. Dördüncü sezon yaklaşırken tanıtım kampanyası bize Mathison’ı “evinden uzakta”, haklı savaşta mücadele ederken gösteriyor. Mathison, kırmızı kapüşonu, mavi elbisesi ve beyaz yüzü ile Doğu karanlığına karşı duran Amerikan halkını temsil ediyor. Özgün kıyafetleri ve etkin duruşuyla liberal bireyciliği bünyesinde cisimleştirirken; siyahlar içinde, pasif, birbirinden ayırt edilemeyen Müslüman kadınlarla tezat oluşturuyor. Büyük anlatıda “biz”, kadınlara ve onların öznelliğine saygı duyan bir toplum olarak kurgulanırken, “onlar”ın kurgulanışında ise kadın düşmanı olarak klasik “medeniyetler çatışması” kolonyal tezinin tipik yeniden üretimi mevcuttur.
Bununla birlikte, emperyalist feminizm sadece batıdaki beyaz seçkinlerin alanı değildir. Küresel Güney’in işbirlikçi entelektüelleri bu ideolojinin üretiminde her daim büyük rol oynamıştır. Bugün ırk ötesi [post-racial] dönemde, emperyalist feminizmi cesaretlendiren yalnız beyaz liberaller ve feministler değil, Batı’da ve Küresel Güney’deki orta ve yönetici sınıf koyu tenli kadınlar da emperyalist feminizme yeni formların ve aktörlerin eklemlenmesinde bilfiil rol oynamışlardır.
Emperyalist feminizmin zaman zaman özne olarak Müslüman bir kadın imgesini (nasıl) içerdiğinin güncel bir örneği ise Batı medyasının Birleşik Arap Emirlikleri’nin kadın pilotu Meryem Mansuri’ye olan yoğun ilgisidir. ABD’deki liberaller ve muhafazakârlar tarafından çokça methedilen Mansuri, körfez hükümdarlıklarındaki korkunç insan hakları sicilini örtbas eden bir araca dönüşmüştür. Müslüman bir kadın pilot imgesi standart kurban imajına sekte vuruyor olsa da büyük anlatı, ABD’nin “iyi Müslümanlarla” IŞİD’e karşı ittifak yürüterek haklı bir savaş sürdürdüğü şeklindeydi. T. E. Lawrence’ın yerinde ise Barack Obama vardı.
Liberal feminizm kadınların orduya katılımına genellikle olumlu bakmaktadır. 1991’deki ilk Körfez Savaşı’ndan sonra feminist Naomi Wolf ABD’li kadın askerleri “saygı ve hatta korku” uyandırdıkları, ayrıca kadın hakları mücadelesini ileri götürdükleri için övmüştü. Savaşta ölen 200.000’i aşkın Iraklı erkek, kadın ve çocuktan ise hiç söz etmedi. Arap kadınları nasıl kendi kurtuluşlarını Suriye’ye bomba yağdırarak sağlayamazsa, ABD‘li kadınlar da kendi kurtuluşlarını emperyalizm kurbanlarının cenazeleri üzerinden sağlayamaz. Emperyalizm özgürleştirmez, boyun eğdirir.
Deepa Kumar
5 Aralık 2014
Çeviri: Mahur Özgül
Devamını oku ...

Sefer Düştü Cerablus’a

Darbe girişimi esnasında Özel Kuvvetler bünyesinde yaşanan çatışmada öldürülen Semih Terzi’nin Eğit-Donat işinin bir parçası olduğu söyleniyordu. Terzi’yi bir emirle vurduran Zekai Paşa, bugün o Eğit-Donat bünyesinde eğitilen ÖSO unsurları ile Cerablus’a girdi.
Peki o vakit Zekai Paşa Semih Terzi’yi niçin vurdurdu? İkincisinin Fethullahçı inisiyatifin bileşeni olduğu iddia edildi. Yol neden çatallandı? O çatal milletin bağrına niçün saplandı? Suriye’ye girmek istemeyen ordu mu yoksa AKP miydi? Darbe girişimi buradaki düğümü çözmek için miydi? Devlet değiliz ki bilelim?
Bildiğimiz bir şey varsa, Menbiç’ten uzaklaştırılan IŞİD’in Cerablus’a gittiği, operasyon öncesi orayı boşalttığı. Ha bir de Antep’te patlayan bomba ve turaba verdiğimiz körpe kuzular.
Anlamadığımız ise şu: Suriye Kürdleri IŞİD’e karşı örgütlenmişken, müstakbel Kürdistan veya Rojava için varlığını armağan ediyor. “Rejimi iki günde silip atarız” diyorlar şimdilerde. Türk sosyalistleri diyor bunu. Diyorlar ki “liberaller emperyalistlerin petrol kuyularını, bizse devrimin inşasını, devrimci iradeyi görüyoruz.” Herkes başkasını kendinden biliyor, yiğit Kürd gençleri petrol kuyuları gibi bir maddi sermaye kabul ediliyor. Sonra da aslolanın “örgüt, bedel ve feda” olduğu söyleniyor. Masanın ortasına keleşi koyduğunda özneliğinin tanrı olacağını biliyor. O keleşle liberal olmaktan kurtulduğunu zannediyor. Devlet “en iyi Kürd ölü Kürd” diyor, bunlar da tersten aynı şeyi söylüyor. Küçük burjuva hezeyanlarına kurbanlar arıyorlar. IŞİD neden gelip kanlı bıçağıyla çaldı kapıyı, soran yok. Fırsatlar, rüzgârlar, batılı olan öznenin bu geri, yoz diyarda büyük görünme çabaları. Burada hiçbir şey yapamamanın kılıfı. Orada emperyalizm halklara devlet; burada devlet bireylere “emperyalizm/istila/işgal” vadediyor. Hâlâ Benjamin’ci hikâyeler anlatıyorlar. Bu devrin geçeceğini, geride acı bir yel kalacağını biliyorlar. Sorumsuzluğun, hesap sormazlığın, hesap vermezliğin adını değiştirip duruyorlar.
Sonra Fırat’ın doğusu türküsü tutturuluyor. Yola revan olunuyor. Amerikan ajanları “Kürdleri Rakka’ya sürmek lazım” diyorlar TV kanallarında. Kürd liderler “ABD bizi bu sefer satmayacak” diyorlar. Türkiye içine yönelik olarak da “ordu bizimle savaştı, siyasette pay istedi, bu yüzden darbe girişimi oldu.” tespiti dillendiriliyor. AKP-CHP-MHP koalisyonuna saldırılıyor. Bir yandan “düşmanı biz birleştirdik” deniliyor, halka da “siz de birleşin” buyuruluyor, birleşmeyeceğini bile bile. Birleştirecek olanlarsa, başka hesaplar ve hayaller peşinde. Her şeyde devlet ve burjuvazi bulanlar, bu hesap ve hayallerdeki devlete ve burjuvaziye neden kör?
Diğer yandan koridor bir türlü birleşmiyor. Eski subaylar orduda olan L şeklindeki koridorun sivil koridorla birleştirilmesi gerekliliğinden bahsediyor. El-Bab kapısına göz dikiliyor. Bilmiyoruz, dövüşüyor gibi olanlar gerçekte dövüşmüyor olabilir mi? Kürdistan edebiyatına dair kalem oynatanlar, gündelik çıkara dair yönelimleri gizliyor olabilirler mi? Aynı şekilde AKP “büyük Türkiye” derken, küçük hayatlarımızın iliğini sömürenlere hizmet ediyor olabilir mi? “Koridorlar” dedikleri, Kürdî mi, Türkî mi, İslamî mi yoksa ırk ve din olarak sermayeye mi dair? Sermayenin getireceği hürriyet hürriyet midir?
Bir “Türk-İslam sentezi”nden bahsedilip duruluyor bu fırtınada. TRT’ye milleti gaza getirecek diziler yaptırılıyor. Komik olanlarında koca sol partilerin yönetimindeki şahıslara rol düşüyor. Bu şahıslar reklâm piyasasını da boş bırakmıyor. O piyasada Erdoğan millete mücadelesi için “teşekkür” ediyor. “Virgül koyuyoruz” diyor. O mücadelenin kendisi için verildiği vehmine kapılıyor. Halklar, kavgalı yürekler arasındaki bağlar, o bağ bahçe sahipleri için kopartılmak zorunda. Onca kavmi sinesinde cem eden bu topraklarda düşmanın tefrikini her daim reddetmek gerekiyor.
Sefer Düştü Gürcistan’a bir Köroğlu türküsü. Ertuğrul-Diriliş dizisindeki AKP kodları dâhilinde bu türkünün sözleri ve ismi değiştirilip Sefer Düştü Bizans’a yapılıyor. Tarih diyor ki Ankara Savaşı sonrası yeniden kurulan Osmanlı, Bizans’ın doğulu hâli. O vakit Oğuz boylarının yiğit cengâverleri önce o Osmanlı’ya kılıç sallamalı. Solcu bir türkü zannedilen Bedreddin, o kılıç değilse nedir? O kıyamlarda hep Bizans’a direnç var. “Bizans sizin namusunuza halel getirmez” diyen Fethullah’ın peşinden gidenler bir de buradan düşünsün.
Kabzası tutulan kılıç başkasının olabilir mi bugün, fikredilsin. Sovyetler yerine Kürd’ü ikame edince şahsi sorunlarını hallettiğini düşünenler, Soğuk Savaş ve Sovyet coğrafyasının lime lime edilişinde umudu nerede görmeli? Sovyetler’le devrim değil ancak devlet dolayımı ile ilişki kurmuş olanlar, bugün Kürd’le de devlet üzerinden ilişki kuruyor olabilir mi? Gerçek Kürd’le muhabbet kurmayı zûl kabul edenlerin böylesi bir ilişki kurmaktan başka bir seçeneği var mı?
Köroğlu der dem şu demdir
Köhnelerde kalan gamdır
Gazad'isen toy bayramdır
Mal u baştan geçen gelsin
Kılıcından akan kanı
Şerbet edip içen gelsin.
Türk’te ve Müslüman’da devleti ve burjuvaziyi görenler, kendi solculuklarında-sosyalistliklerinde de devleti ve burjuvaziyi görmeyi öğrenecekler. Bu türküde ataerkillik, militarizm, bireye küfür, mülkiyet hakkına saldırı görenler, bu milletin nelerini budadığını idrak edecek. Her dem ezen-ezilen, yoksul-zengin, işçi-burjuva ayrımlarına bakacak. Belli bir yerde olduğu vakit, o ayrımlardan azade olduğu vehmine kapılmayacak. Oddan yana olduğunda yanmayacağını düşünmeyecek, yanacak.
Mazlumun-yoksulun sentezini tamama erdirelim o vakit:
Gerçek müminler […] Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlardır.” [Hucurât:15]
Bu sentez, “devlet laik olmalı” diyenlerin tüylerini diken diken edecek. O hâlde küçük burjuva tüylerden arınmak elzem. Zira devlet, AKP şartlarında, zaten laiktir. Demek ki burada kastedilen bireydir. Dinin bireyin hayatına müdahale etmesine karşı çıkılmaktadır. O bireyin hassasiyetleri örgütlenmektedir. Bu cihette, laiklik vurgusu, özünde bireyi devlet görmektedir, görmek istemektedir. Biraz geriden baktığımızda şu görülür: devlet, bu solcular eliyle, bireylerde yeniden örgütlenmektedir. Bugün her şeyiyle faş olan devlet, doğrudan bireyler eliyle, oradan teşkil edilmektedir. Teşkilât, tanzimat ve tahkimat bu amaçladır. Herkese bu yönde görevler tevdi edilmektedir. Cümlesi, siyaseti devletin ve burjuvazinin dağıttığı rol ve görevleri ifa etmek olarak anlamaktadır. Bu anlayış, ne maldan ne candan cayar, ne kılıcından akan zalime ait kanı şerbet niyetine içer.
Köroğlu, “kimseye etmen zulüm” diyendir. Bahis konusu olan, zalime karşı gazadır. Cerablus kimin yurdudur? Irak’ı, Suriye’yi ülke topraklarına katmayı hayal edenler, o toprakların insanına bu hayalden bahsetmiş midir? Veya internet köşelerinde sıkça kullanılan “Kürdistan” kimindir, nedir? Pentagon masalarında, Avrupa pazarında cari olan Kürdistan’ın bu kadîm coğrafyanın “Kürdistan”ı ile alakası var mıdır? Kim neyin mücadelesini vermektedir? AKP demek, İslam’ın cenneti ile Kürd’ün Kürdistan nam cennetini herkes için cehenneme çevirmek demektir. Köroğlu’nun kır atının nallarıyla dövdüğü toprak o cennet kavgasıyla manalıdır. Mazlumun cennet kavgası yoldaştır, gardaştır, adaştır.
Faruk Serdengeçti
Devamını oku ...

Sel Dağı

“Binalar Sel Dağı’na ulaştığı zaman, sen Medîne'den ayrıl!” demişti Peygamber efendimiz Ebu Zerr'e.
Ebu Zerr ki halife Hz. Osman'a “bu refah nedir, neden biriktiriyorsunuz, halka dağıtsanıza” diyen, ardından Medine'den ayrılan kişi, fakir bir çoban.
Şehadetini Kâbe'de bağıra bağıra getirip müşriklerden ölümcül dayak yemiş zat, zahit.
Acı da olsa, acı çekecek de olsa doğru sözü haykırmaktan çekinmeyen insan.
Şöyle demişti Peygamberimiz: “Allah Ebû Zerr’e rahmet eylesin! O yalnız yaşar, yalnız yürür, yalnız başına vefât eder ve yalnız başına haşrolunur.”
Yalnız da öldü Ebu Zerr ve hak söylemekten çekinmedi. Kimseden ve de kendimden Ebu Zerr'lik beklemiyorum. Ama Allah aşkına istikrar ve refah uğruna daha ne kadar zulüm göreceğiz?
Bizim binalarımız Sel Dağı'nı deldi de geçti.
Görüp de susanlar, susup da susturanlar, ahlakçı ahlaksızlar, hakkı bilip de Emevi tapıcılığı yapanlar, ne âlemdesiniz?
Söylediklerim önce kendime ve sonra Kitap ehline. “Sırat Köprüsünden Jeep'le Geçilmez” yazısını okuyun Dücane Cündioğlu'nun.
Kapitalizm zaten vahşiydi de, İslamî kapitalizm aynı zamanda iğrençmiş de.
Müslüman hak-hayır söyleyense, biz neyiz?
Ferhat Taşdemir
Devamını oku ...

Nefs ve Nefis

“Çok öğretici ve çok gülünç bir görünüm ile karşı karşıyayız.
Burjuva liberal fahişeler, devrim çarşafıyla örtünmeye çalışıyorlar.”
[Lenin]
Eşitlik meselesindeki küçük burjuva mayaya itiraz etmek şart. Devrimci gibi görünen bu kavram, sınıf ve sınır bahsinde burjuva lehine her şeyi düzleyen bir içerikle dolduruluyor. Ve özünde AKP, ülkenin üzerinden buldozer gibi geçtiği ölçüde solcu-sağcı tüm küçük burjuvanın içi gıdıklanıyor, içten içe kendi yolu rahatladığı için seviniyor. Ayrım, furkan, idrak açısından sınırları ve sınıfları görmek gerekiyor. Nesnel, kolektif ayrımlar ve saflaşmalar, bu düzleme pratiği ile anlamsızlaşıyor. Eşitlikçilik, bu anlamsızlaştırma siyasetinin adı. Bağlam ve anlam burada değersizleşiyor.
AKP’yle mücadele, AKP’yi kuran iradeyle mücadeleyle birlikte alınmalı. Zira küçük burjuva eşitlikçi düstur ve amel, hepimizi sadece Erdoğan’la birlikte tanımlamaya itiyor. Küçük burjuva, Erdoğan’da kendisini görüyor, siyaset sadece haset, inat ve duygusal-bireysel tepkilere indirgeniyor. İş bu ölçüde lime lime edildikçe, basitleştirildiği ölçüde, mücadele de daha büyük bir ortaklaşma ile ilerleme imkânlarını yitiriyor. Küçük burjuvanın batılı burjuvaziye dair nefsî sızlanmalarını devrimci siyasetin yerine koymamak en önemli aciliyetimiz. Buradaki kayıkçı dövüşü ifşa edilmeli. Düzleme-eşitleme pratiğinin alternatifi konusunda Kürd’ün ya da devletin ya da batının yanına koşanlara sınırlar ve sınıflar tekrar tekrar anımsatılmalı. Mazlumlar, yoksullar, yelkenlerini yüksek siyasetin rüzgârlarıyla şişirmeye çalışanların gemilerinden uzak tutulmalı. Halkın iradesine ve gücüne iman, güven, bağlılık zerre eksilmemeli.
O açıdan “yeni halklar komünü”nden dem vuranlar, bağrındaki ABD üslerini ve planlarını sürekli eleştiriyor olmalı, o üslerin ve planların halklara sorulup sorulmadığını, o halkların onayından geçip geçmediğini kesintisiz sorgulamalı. Mevkiler için mevziler terk edilmemeli. Sürekli “IŞİD ve AKP” diyerek bu gerçeklerin gizlenmesi mümkün değil. İki haftadır Menbiç’ten kaçan “IŞİD’liler Cerablus’a, oradan Türkiye’ye kaçıyor” diyenler, bugün “Cerablus’ta [Yerabluş] o kadar IŞİD’li yok, burada mesele Kürd koridoru” diyorlar. Bugün ağızlardan sıkça dökülen bir diğer cümle de şu: “TSK’nın yanındaki ÖSO’cular cihadçı-faşist çeteler.” O cihadcı çetelerin eski komutanı Ebu Leyla ise öldüğünde “kahramanlar çağının kahramanı” olarak ilân edilmişti. O hâlde kendi nefsinden yana, kendi silâhına örgütlü olunca insan bir anda “faşist” olmaktan kurtulabiliyor. Kavramlar anlam ve bağlam kaymasına, erozyonuna tanık oluyor. Burası Ortadoğu.
Çünkü Rabbimin rahmeti ile korudukları dışındaki tüm nefisler daima kötülüğü emreder.” [Yusuf:53]
Nefsimiz, Kürd, Müslüman veya sosyalist olmuş, fark etmez. Müşterek olana kör baktığı ölçüde kötülüğü emretmek zorundadır. Bu açıdan Erdoğan, eşiyle birlikte, Marmaris sahilinde mayo ve şortlu poz verse, Boğaz’a nazır bir meyhanede kadeh tokuştururken selfi çekse, küçük burjuva eşitlikçiliğin yüreği ferahlayacaktır. Her şey düzlenmiştir. Eşitlikçilik düzlemekle ilgilidir. Dümdüz olan coğrafyada ve siyaset alanında mesele sadece kişisel yaşama tehdit oluşturan şeytanî imgenin kendisidir. Onun dışında, zımnen, Erdoğan’ın yaptıklarından herkes memnundur. Düne kadar baş tacı edilen Ceyda Karan, İsmail Saymaz, Fehim Taştekin, Levent Gültekin, Hüsnü Mahalli hatta Ahmet Hakan gibi birçok ismin salvolarında şaşılacak bir yan yoktur. Herkesin gözleri önüne perde çekilmiştir. Dünyaya, hakikate kendi nefislerinden bakanların kötülükleri kaçınılmazdır.
Mazlum, yoksul Kürd ayrıdır, onun sırtına basarak ülkede ve bölgede mevkilere meyleden Kürd’cüler ayrıdır. İkincilerin üzerindeki yaldız kazındığında altında burjuvazi ve devlet sırıtmaktadır. Feministlerin eleştiriler karşısında “kadına küfredemezsin” diye kadını tekel altına alan yaklaşımı gibi, bu Kürd’cüler de her eleştiriyi “Kürd düşmanlığı” olarak kodlayabilmektedir. Sembolik isimlere, sahneye çıkartılanlara bel bağlamamak şarttır. Halkların özgür iradesi ve kudreti, aslolan budur. Gerçekteki Kürd, Kürd’cüler için piyondan, planın ucuz parçasından ibarettir.
IŞİD ve AKP perdesinin gerisinde neler döndüğü belki onlarca yıl sonra, o da kısmen ifşa olacaktır. Gördüğümüze iman etmeye zorlandığımız koşullarda, özle biçim aynı olduğundan, bilime de, akla da, fikrî mücadeleye de ihtiyaç kalmamıştır. Bize “Kürd koridoru” diyenlerin kimlerin koridorlarında gezindiklerini de anlatmaları gerekir. Sahnede sunulan karşıtlıklar, rekabet üzerine kurulu, öznel hikâyeler önemsizdir. Geri planda çırılçıplak, kan ve ter kokan bir gerçek vardır. O kan ve tere örgütlenmemiş, onu örgütlememiş hiçbir özne, burjuvaziye has, “azı çok yapma, azı çokmuş gibi yutturma” siyasetinin kölesidir.
Perde bizi boğmaktadır, bu işe yaramaktadır. Nefes alamadığımızdır bizi en yakın tutamağa tutunmaya mecbur eden. CHP, Fethullah… son dönemin tüm öncü kuvvetleri, bizi üç kâğıtçı taksiciler gibi dolaştırıp devletin AKP’sinin kucağına bırakmıştır. Burası hâlâ Türkiye’dir.
Bu koşullarda, nasıl olduysa, solun gündemine özelleştirmeler meselesi girebilmiştir. Özelleştirme İdaresi 1994’ten beri devrededir. Sol, nefis kölesi olduğu ölçüde, son on beş yıl özelleştirme ve bunun yoksula, işçiye değen boyutuna tek bir itiraz geliştirmemiştir. Bu meselenin suskunlukla geçiştirilmesinin bir sebebi solun, “ben Türk-İş’te değil DİSK’te örgütlenebiliyorum, bu işletmeler özelleşsin, işçiler bana kalsın” demesidir. Bu nefs politikasının anti-Erdoğan’cılığa örgütlenmesi kaçınılmazdır. Yoksula, emekçiye, mazluma örgütlenmemek, onları örgütlememek bu politikanın doğal sonucudur. Solcu olunca sınıflar mücadelesinden azade olduğunu zannedenlerin karşısına, sol içi sınıf mücadelesi ile çıkılmalıdır.
Brecht bir hikâye anlatır: Sovyet zamanı bir köyde halk aralarında para toplayıp ölümünün beşinci yıldönümünde Lenin’in büstünü yapmak isterler. Bir genç çıkıp “köyün altında bataklık var, çocuklarımız sıtma oluyor, o parayı bataklığı kurutmak için kullanalım” der. Bu öneriyle para bataklığın kurutulması için harcanır. Brecht, bu hikâyenin sonunda, o köydeki tek gerçek Leninistin o delikanlı olduğunu ifade eder.
Anlatılan hikâye devrim sonrasına dairdir. Peki devrim öncesinde Leninist olmak nedir? Büst dikmek midir, bayrak sallamak mıdır? Devrimin elektrik süpürgesi gibi pazarlamasını yapıp “o her şeyi temizler” demek midir? Kendini başarılı siyasetçi timsali olarak Lenin zannetmek midir? Leninizm sol siyasette devrim değilse nedir? Bu devrim, kendi nefsimizi ve nefesimizi yücelterek, tekleştirerek, muhafaza ederek mümkün müdür?
Nefsimizi yücelten, nefesimizi önemli kılan siyaset, tersinden ya da düzünden, burjuva siyasetidir. Devrimi ve devrimci siyaseti, halkın ortak derdini ve öfkesini örgütlemede ve o derde ve öfkeye örgütlenmede aramak gerekir. Gerisi yalandır. Çok olan halka, sınıfa, işi-gücü az olanı çok göstermek olanların ideolojisi ve siyasetini önermek günahtır.
Hüseyin Yusuf Kuzu
Devamını oku ...

Türkiye Nereye Gidiyor?

15 Temmuz’dan bu yana kabaran ırkçı, şovenist, milliyetçi ve İslamcı kara bulut ülkemizin tepesine çöreklendi. Toplum bireyleri özellikle iktidar yanlısı olanların gözleri kararmış ve savaş ganimeti almanın heyecanı ve kan kokusu almış köpekbalıkları gibi fırsat buldukça saldırmakta.
Bu güruhu kışkırtanlar nemalanırken ne yaptığının farkında bile olmayan gencecik insanlar koşturup durmakta ve vicdanına hesap veremeyeceği yanlış içindeler! Bunların arkasında sürekli polis ve jandarma var. Bu desteği almadan kılları bile kıpırdamaz. Tek gayeleri, bireysel çıkar elde etmek olduğu için bulanık suda balık avlamayı, yakıp yıkmayı, linç etmeyi ve komşusunun malına, mülküne, namusuna göz koymayı severler.
İnsanlıktan çıkmış ve her kötülüğü yapmaktan en ufak bir tereddüdü olmayan bu zavallı bireyler serseri mayın gibi dolaşmakta, ayaklarında kan izleriyle mezarlıkta cenazesine son görevini yapmak isteyen insanlara saldırmakta. Bunların ne İslam’la ne de insanlıkla bir alakaları var.
Yoksulluk ve cahillik hükmünü sürdürdükçe ve bu güruhu kışkırtan siyasi liderler var oldukça bunlar toplumun kanserli hücreleri olarak yaşamımızı tehdit etmeye devam edecektir. Bu güruh, Antep Katliamı’nda hayatını kaybeden ve mezarlıkta son görevini yapmak isteyen insanlara saldırırken nasıl bir alçalmanın ve nasıl bir gözü dönmüşlük içinde olmanın ve insanlıktan çıktıklarının farkında mıdırlar? Mezarlığa kadar gelip ırkçı, şovenist yüzünü gösterme ve insanlara korku salmaya çalışmak da neyin nesidir? Bu toprakların kültüründe birlikte yaşamanın az kalmış ve tükenmek üzere olan kırıntıları bitirmek mi istiyorsunuz? Durup dururken niye bu konuya girdim. Kimin haklı kimin haksız olduğundan vazgeçtim, coğrafyamızda öyle bir karmaşık ve tehlikeli bir sürece girildi ki hiç kimsenin bir yarar elde edemeyeceği ve sonuçları yüzyıllarca silinmeyecek acı ve düşmanlıkların girdabına düşmek üzereyiz.
Evet şunu biliyoruz: siyasetin çözemediğini silah çözmüştür. Savaşın acı sonuçları ve yıkımının galibi olmaz, tam da bu nedenle en kötü barış savaştan daha iyidir. Bunun için barış istiyoruz. Bunun için akan kanlar ve anaların göz yaşı dinsin.
Suriye’de IŞİD’in kontrolündeki Bap bölgesinden Kilis'e üç adet roket mermisi atıldı. Sabah saatlerinde IŞİD kontrolündeki Cerablus’tan da Antep'in Karkamış ilçesine bir havan mermisi atıldı. Bir gün önce ise “Cerablus Askerî Konseyi” ilan edildi; öğleyin 12:00 sularında konseyin başkanı Abdülsettar el-Cedir Türkiye'yi Cerablus ve Menbic'e müdahale etmemesi konusunda uyardı... Ve birkaç saat sonra suikastla öldürüldü. Menbic'teki Kürt kaynakları, bu kişilerin MİT ajanı olduğunu iddia ediyor. Daha dün suikastla öldürülen “Türkiye’nin Cerablus’a yönelik operasyon hazırlığının, Suriye’deki güvenlik sorununun daha da derinleşmesi ve Suriye halklarının kaderiyle oynanması anlamına geldiğini söyleyen Cadirî, “AKP/Türk devleti Türk MİT’inin desteği ve güdümündeki bu çete grupları aracılığıyla Cerablus’u işgal etmek istemektedir. Bunun da Türk devletinin desteklediği DAIŞ ve diğer çete grupları arasında sağlanan anlaşma sonucu hayata geçirilmeye çalışıldığı açıktır” demişti.[1] Suriye sorununda daha aktif olacağız açıklamalarından sonra bu gelişmeler oldukça önemli.
Dün ve bugünkü olaylar asıl hedefin Kürtler olduğunu göstermekte. Kargamış, Kilis’te bu sahnelerin daha kanlı olması istenseydi çok sayıda insanımızı kaybedebilirdik. Herhalde Antep Katliamı’ndan sonra arkasından aynı bölge olan Kilis’te arkası arkasına katliam yapılmak istenmedi. Daha doğrusu, dostlar alışverişte görsünler hesabı IŞID'la oynaşmaktalar(!) Tüm bunlar Eylül ayında beklenen veya ne zaman olacağı an meselesi olan harekâtın ön hazırlıkları olarak görmek gerek. Bugün gelmesi beklenen Barzani’yle yapılacak görüşmeden sonra son tango fizikî Kürt soykırımı harekâtı başlayabilir. Burada KPD'nin ve lideri Barzani’nin alacağı tavır çok önemli. Kısacası, oyun içinde oyun ve çok karmaşık tarihi bir süreç başlayabilir. Umarım böyle bir şey olmaz, zira böyle bir sürecin sonunu düşünmek bile istemiyorum! Ancak “yeni” Ergenekoncu ekibin Erdoğan’ı zayıf halka olarak görüp dayattığı ve uygulattığı politikanın özü, Gülen Cemaati’ne yönelik başlatılan sürecin doğrudan Kürtlerin tasfiye edilmesinin bir aracı haline getirilmesidir.”[2] Meclis’in üçüncü büyük partisi, fiilen ana muhalefet partisi, 6 milyon oy almış olan HDP’nin sürecin dışına itilmesi, izole edilmesi, aşağılanması ve yok hükmünde sayılması Kürtlerin bölgesel bir güç durumuna ulaşmasını istemeyen “Bu nedenle savaşın sınırlarının özellikle Suriye-Irak-Türkiye üçgeninde yoğunlaşma olasılığı artıyor. Hatta merkez çatışma üssü Türkiye olarak ön plana çıkacaktır.”[3]
Tevfik Özkorkmaz
Dipnotlar
[1] Sendika-org.
[2] Dr. Mustafa Peköz. Sendika-org. 21.08.2016.
[3] Dr. Mustafa Peköz. Sendika-org. 21.08.2016
Devamını oku ...

Parklardan Köprülere Heterotopikleşen Zaman-Mekânlarda Toplumsal Dönüşümler

Hayatımızda sadece bir kahramana yer olmalı: kendimize. Zira ne kendimizden başka bir yerde devrim yapmak mümkün, ne de bir başkasının bizde devrim yapması! İşte tam da bu yüzden, devrimi kendinde yapmaya çalışanlarla cennete, başkalarında yapmaya çalışanlarla cehenneme dönüyor dünya! Biz de bir cehennemden diğerine savurulup duruyoruz her ölçekte güzel ülkemde!
Devrimler yalnız bireysel olur ama bazen toplumsal dönüşümleri tetikleyebilecek kadar kitleselleşebilirler de. Bunun için öncelikle canlı canlı heterotopikleşen ender zaman-mekânlarda kendi halindeki bireysel devrimlerin senkronize hale ge(tiri)lmesi gerekir. Fakat heterotopyanın doğası gereği bu senkronizasyon çok uzun sür(e)mez: yan yana ge(tiri)len bireysel devrimler hızla canlılıklarını yitirirler. Aynı Gezi Parkı ya da Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde olduğu gibi…
Endişeli laiklerin ve cumhuriyetçi muhafazakârların medya ve devlet tabusu, ilk olarak Gezi Direnişi boyunca sarsılmıştı. Televizyon kanallarının oldukça önemli gelişmeler karşısında “3 maymun - 1 penguen”i oynayabileceğini, polislerin suçsuz bir çocuğu öldürebileceğini ve devlet tedhişini meşrulaştırmak için (türbanlı bacımıza saldırılması ve camide içki içilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başlamışlardı.
Muhafazakâr demokratların ve milliyetçi muhafazakârların cemaat ve askerî darbe tabusu da ilk defa Köprü Direnişi sırasında benzer bir şiddetle sarsıldı: koca hoca efendilerin birer “terörist başı” kadar tehlikeli olabileceğini, darbecilerin masum insanları öldürebileceğini ve asker tedhişini meşrulaştırmak için (askerlerin başının kesilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başladılar.
Sözün özü, muhafazakârlık şemsiyesi altında toplayabileceğimiz iki büyük topluluk da, kendi kimliksel tabularını kendilerince aşmaya kalktı ard arda Gezi Dayanışması ve Demokrasi Nöbetleri bağlamında. Maalesef bu direnişlerin arka planında bulunan bireysel devrimler, yurdum muhafazakârlığını dönüştürebilecek kadar uzun süre canlı kal(dırıl)madı ama. Öncelikle, kim toplumun hangi kesimini iyi tanıyorsa diğer kesimini homojen varsaymayı tercih etti: AKP’cilerin gözünde Erdoğan karşıtlığı Gezi Direnişi'nde tek birleştirici unsur iken, anti-AKPcilerin gözünde Erdoğan taraftarlığı darbeye direnişin tek birleştirici unsuru oldu. Devletin tüm ideolojik aygıtları da bu yanılgıları pekiştirdi. Oysa iki durum da sosyolojik olarak oldukça karmaşıktı. Geziciler, toplumun bir kesimi için ne kadar heterojen ise, aslında Nöbetçiler de toplumun geri kalanı için o kadar heterojendi.
Devrimleri iz'leyenlerin yanılgıları pek bir dirençle karşılaşmadan devrimi bizzat yapanlara da bulaştı. Geziciler kişiliklerle, Nöbetçiler kimliklerle kahramanlık tasladı. Bu tektipleşme eğilimleri yüzünden devrile devrile evrilen “kendilik”lerde kahramanlık destanları yarım kaldı. Bileşenleri kendilerini yıkmaya kalkınca heterotopyalar bileşenlerinin canına kıydı, bireysel karşı-devrimler başladı. Mazlumlar yine ayrıldı, zulümler yine sınıflandırıldı. Öl(dür(t))enin kimliği yüzünden kimileri lanetle(ye)medi kimi cinayetleri her zamanki gibi. Üstelik bu sefer eskisinden daha büyük bir ikiyüzlülükle.
* * *
İnsan hep aynı insan güzel yurdumda. Düşündüğü, inandığı farklı olsa da. Zira dini görüş “kendinden muhafazakârlık”, siyasi duruş ise “kendine Müslümanlık” çoğunlukla.
Devlet de hep aynı devlet mi acaba tüm(!) zaman-mekânlarda? Yoksa ben mi yanılıyorum yine, sadece İstanbul'da mı masum olur öl(dürül)en çocuklar? Polis bir tek Gezi Parkı'nda ya da asker yalnız Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde mi dehşet saçabilir ortalığa?
Kalın sağlıcakla. Ben unutulurum, sorum kalır; dostlar beni hatırlasın.
Onur Pusuluk
Devamını oku ...

Hür ve Müstakil

Amerikan CNN’inin Fethullah Gülen’i, Türk CNN’inin İlker Başbuğ’u ardı ardına konuk alması, aynı hamlenin parçasıdır. Bu anlamda bir “Avrasyacı kanat-Atlantikçi kanat kavgası var, AKP ikinci kanattan birincisine geçti” tespitinin gerçekle bir alakası yoktur. Yahudi mitolojisine atıfla, günahların toptan yüklenip uçurumdan aşağı atılan keçi, bugün Türkiye için Fethullah, Batı için Tayyip’tir.
TSK’ye yönelik müdahalenin ve tasarımın hikâyesi eskidir. Ordunun küçülmesi, profesyonelleştirilmesi, “sivil otorite”ye bağlanması, salt Fethullah veya bugün için AKP’nin geliştirdiği bir tez değildir. Bu tezin altında NATO imzası aranmak zorundadır. TESEV ve Soros’un tepsisiyle sunulan bir garnitürdür.
Bu açıdan 15 Temmuz, sanki bir müdahale ve tasarım için bir bahane olarak gerçekleştirilmiş gibidir. Mustafa Kemal Paşa’nın ordu yönetmeliğine soktuğu maddeyi İlker Paşa anımsatmaktadır. “Ordu her türlü tesirden uzak, her türlü ideolojinin ve siyasetin üzerinde olmalıdır.” Böylelikle, AKP’nin CHP’yle atışma gerekçesi de anlaşılır hâle gelmektedir. AKP, tesirden uzak, ideoloji ve siyasetin üzerinde bir ordunun kurulduğu momentte, halka uzak, milletin üzerinde bir yere doğru çekilmek zorundadır. Darbe hem orduya hem de AKP’yedir. Batı aydınlanmasında kilisenin boşluğuna üniversite oturtulmuşsa, buranın aydınlanmacı solu da ordunun boşluğuna oturmak derdindedir.
15 Temmuz sonrası sivilci, liberal olanlar, askeri önemsediğini ortaya koymuştur. Ergin Yıldızoğlu laiklik ve demokrasi talebinin “kapitalizmin, burjuva uygarlığın, tarihi boyunca insanlık adına geliştirdiği tüm kazanımlara sahip çıkmaya olanak vereceğini” söylemektedir. Bugün kimi Maoistler ya da oradan bir dönem için beslenmiş olanların kafalarındaki “kültür devrimi” ile İlker Başbuğ’un kafasındaki “kültür devrimi” arasında kavramsal açıdan bir fark bulunmamaktadır. Demek ki herkes, bu ülkede Atatürk ile birlikte bir devrimin gerçekleştiği konusunda oydaşma içerisindedir. Kemalist devrimler mutlak son ya da mutlak başlangıçtır. Bu ülkenin tek Kaypakkayacısı benim!” diyenlerin bile “27 Mayıs” arzusu ile yanıp tutuşması da bu gerçekle alakalıdır. Yıldızoğlu’nun “akıl, örgüt, disiplin” üzerinden sol birliğe dair yürüttüğü fikir de bu kültür devriminin ordusuna ilişkin bir tariftir ve dile getirdiği program, Başbuğ’un ordu tarifine denk düşmektedir. Kapitalizme ve burjuvaziye sahip çıkmak, ufku buradan çizmek, doğal olarak, böylesi bir yönelimi zorunlu kılmaktadır.
Buradaki yanılgı, mücadele içinde teşkil olunan kitlesel hareketlerle değil, devlet ve demokrasi katındaki gelişmelerin nabzına göre şerbet vermektedir. CHP mitingine gitmekle Yenikapı’ya katılmak içerik olarak aynıdır. CHP kitlesini “devleti biz daha iyi yönetiriz” ya da “asıl demokrat biziz” diye avlamak mümkün değildir. Çünkü o kitle, burjuva siyasetin mayası ile karılmıştır. HDP bağlamında kâh AKP’ye kâh CHP’ye yakın durmanın da bir getirisi olmayacaktır.
Fatih Yaşlı, bu bağlamda, “Önümüzdeki süreçte iktidar Türkiye’nin eksenini değiştirmeyecek, buna gücü yetmeyecek ama çoğu blöf niteliğinde yeni hamleler yapmaya, bir tür “denge siyaseti” izlemeye, Rusya ve İran’la yakınlaşmaya, Suriye siyasetini değiştirmeye çalışacak. Bu ise çözülme sürecindeki ve hem ordusu hem bürokrasisi tarumar edilmiş bir ülkenin emperyalist müdahalelere çok daha açık olması anlamına gelecek.” demektedir. Buradaki tespitin ardında yekpâre, bütün bir ülke ve devlet tasavvuru mevcuttur. O mutlak başlangıç, Yaşlı’nın belkemiğidir. Söz konusu oportünist siyasetin böylesi bir fikirden neşet ettiğini görmek gerekir. Esasında Türkiye Avrasyacı hatta meyletmemekte, Atlantik bloğundaki güç odakları Avrasya jeopolitiğine özelde Türkiye ile sızmakta ve oraya yerleşmektedir.
Fatih Yaşlı da Anıtkabir’de mermere kazınan “milli hudutlarımız dâhilinde hür ve müstakil yaşamak istiyoruz” sözü kadar kemalisttir. Herkes bu ülkenin hür ve müstakil bir iradeye sahip olduğunu düşünmekte, bu nedenle ezilen halklarla müşterek/kolektif bir geleceğe asla ve kat’a bağlanamamaktadır. Buradaki yanılsama, Kemalist devletin bir Sovyet mahsulü zannedilmesi ile ilgilidir.
Bu hür ve müstakil olma hevesi, küçük burjuva bir illüzyondur. Mikro düzeyde kimi örgütler bu vehimle hareket etmekte, halkla, gerçekle, gelecekle bu ölçü üzerinden ilişki kurabilmektedir. Kürd ve İslam alerjisi bu minvaldedir. Kürd’ü ve İslam’ı hür ve müstakil kabul eyleyen yapılarla yaşanan didişmenin politik bir anlamı yoktur. Mevcut “hür ve müstakil” olma arzusu dairesinde bugün kimi solcular, Atatürk’ün İnönü’ye “Benim için sarhoş sofralarından memleket idare ediyor, vatan zarar görüyor diye söylemişsin.” diyen ve “Şayet tekrar memleket idaresine gelirsen, bu millete zararlı olmaktan Allah seni korusun.” ifadesiyle son bulan bir mektubunu yayınlamıştır. Bu, AKP döneminde kemalizm eleştirisini İnönü’yle başlatıp bitiren ideolojik kavganın bir tezahürüdür. Dolayısıyla birkaç yıldır Kemalist bir zeminde yürütülen ama sosyalist kılıflı siyaset, darbe sonrası çöp olmuştur. AKP devleti bitmiş, devletin AKP’sine gelinmiştir ve herkes, o devletin hür ve müstakil olduğu yalanına bağlanmıştır.
Kemalizmin “hür ve müstakil” tespitinde sol anlamlar bulanlar, bu yaklaşımda Sovyetler’e çekilen seti görmemektedir. Zaten bu solun önemli bir bölümü, Sovyet karşıtı sol akımların içinden çıkmıştır. Çıkmak için kullanılan iki kapı vardır: liberalizm ve sosyal demokrasi.
Bu iki ideolojik yaklaşım, İlker Başbuğ’un CNN sohbetinde acil gördüğü “kültür devrimi”nin zeminini teşkil etmektedir. Kürd hareketi ise “AKP savaşı tırmandırınca ordu politik güç olduğunu yeniden gördü, bundan nemalanmak isteyenler ülke yönetimine el koymak istediler.” demektedir. Herkes el ele verip bu iki kapıdan içeri girmek için yarışmaktadır. Bu açıdan Murat Belge, her zaman olduğu gibi bugün de iktidar adına yalanlar söylemektedir. Solu, liberal temrinlerle yoğrulmuş bir tür popülizm yaparak AKP’nin gemisine binmeye çağırmaktadır. Dürüsttür, herkesi kendisi gibi kılmak derdindedir. "Referandumda kandırıldık, desteklediğimiz uydurma bir Erdoğan'dır" diyen Belge, Erdoğan'ın kendisinin uydurduğu, şekil verdiği helvadan bir put olduğunu itiraf etmektedir. O sadece kendisini görebilmekte, gördüğünü tek mutlak hakikat kabul etmektedir.
Murat Belge’de yansıyan “popülizm” zokası, hür ve müstakil kalmaya yeminli liberal solculara, sosyalistlere sıcak gelecektir. Bir bürokratın, askerin ya da savcının da liberal, batıcı meyle sahip olması mümkündür. Liberalizm, faşizm gibi, iktidarın kendini muhafaza ve saldırı yöntemidir. “Azım yalnızım, itaat etmeyeceğim” kâğıda yazıldığında insanı rahatlatabilir, ama iktidar zaten o en rahat hissedildiği yerden içe sızacaktır. Akademisyenlerin liberalizmle sosyal demokrasi arasındaki salınımından geleceğe ve ezilenlere dair bir şey çıkmayacaktır. “Ortadoğululardan nefret ediyorum” ya da “ben Norveçli olmak isterdim” lafları düşmanın namlusundaki mermilerdir.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Gülenizm

Gülenizm: “Dinci” Kemalizm’den Deccal’in “Darbeci Ordusu”na
Deccal’in uşaklığını yapan tetikçi ve darbeci Hizmet“kâr” çetenin 15 Temmuz 2016’da akim kalan darbe girişiminden sonra Türkiye’de şu an Gülenist hareket hemen hemen her kesim tarafından yanlış zemin ve içerikte tartışılmaktadır. Geçmişte de aynı hep aynı hataya düşülmüştür. Ne yazık ki Gülenizm, yıllardır bir “dini” hareket olarak ele alınmış ve tartışılmıştır. Buradan yola çıkarak, Gülenizm çerçevesinde teolojik tartışmalara girilmiş ve girilmektedir. Ortodoks Sünnilik ya da Ortodoks Şiilik’teki hurafeye, bid’ata, nakilciliğe, kitleleri uçuran ve afyonlayan Mehdiyet inancına, aklını kullanmayan din anlayışına ilişkin sorgulama ve tartışmaların, ontolojik, epistemolojik ve teolojik sorunlarla malûl pek çok “dini” hareket, tarikat ve cemaatler ekseninde elbette yapılması elzemdir. Ancak tüm bunların, başından beri hiç bir zaman “dini” hareket olmayan ve böyle bir derdi de olmayan Gülenizm çerçevesinde ele alınması yanlıştır. Gülenizm, “dini” bir hareket değil, “dinci” bir harekettir. Yıllar önce Milat gazetesinde yazdığım ve 2013 sonu ve 2014 başında yayınlanan, Gülenizm: “Dinci” Kemalizm ya da “Gülen” Kemalizm başlıklı kitabımda ısrarla vurguladığım gibi, “dini” ile “dinci” kavramsallaştırmaları arasında keskin bir farklılık vardır. Sözünü ettiğim kitabımın önsözünde bu durumu aynen şu şekilde ifade etmiştim:
Gülen hareketini tanımlamak için kullanılan “dinci” Kemalizm tabiri, rastgele bir kavramsallaştırmadan ibaret değildir. Uzun yılların gözlem ve deneyimi ile okuma ve anlama uğraşından çıkartılan sonuç ve iddia, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi “seküler” Kemalizm’in “zor”, “baskı” ve “darbe”si ile Batılı modern “kapitalist” değerler çerçevesinde “makbul vatandaş” yapılamayan toplum kesimlerini, “gönüllü kulluk” ve “rıza” üzerinden devşirmenin (hadım etmenin) bir aparatı olarak devreye sokulan “dinci” Kemalizm’in kullandığı “din” dili ve içersediği söylem itibariyle “seküler” Kemalizm’in “dinci” versiyonu olduğudur. Bu itibarla bilinmelidir ki Gülenizm, tüm “dinci” dil ve “dinci” görüntüye rağmen “dini” bir hareket değil, aksine oldukça “seküler” ve çıkara dayalı “dünyevi” bir harekettir. Kaynağını ve biçemini “din”den aldığı görüntüsü içinde, “seküler” amaçları haiz Mehdiyetçi bir zihniyet ve tutunumla hareket eden Gülenizm’de “din”, hikmet-i kendinden menkul “ulvi” amaçlara ulaşmak için kullanılan bir aparattan başka bir şey değildir…
[…] Kur’ani kavram ve kelimelerin içini boşaltıp, bağlamından kopartarak İslam’ın, Hıristiyanlık formuna uygun bir biçimde Protestanlaştırılmasına “hizmet” eden Gülenizm’i imlemek için “dini” Kemalizm yerine, özellikle “dinci” Kemalizm kavramı kullanılmıştır. Çünkü “dini” ile “dinci” kavramları arasında oldukça belirgin bir fark vardır. Kültürel, toplumsal, siyasal ya da ekonomik etkinliklerini “din ekseninde yerine getirmek” çabası ile “dini görüntü” ve “din dili” kullanarak “din üzerinden geçinmek” kolaycılığı birbirinden oldukça farklı ameliyelerdir. Batılı modernitenin temel paradigması ve öncüllerini “din dili ve söylemi” ile içselleştirme ve meşrulaştırmaya “hizmet” ettiğini iddia ettiğimiz “dinci” Kemalizm, “din” üzerinden geçinerek dünyevilik amacına “hizmet” ettiği ve toplumdan “rıza” devşirerek “araçsal din” yarattığı için “dinci” kavramı ile nitelendirilmiştir. Ayrıca epistemolojik ve ontolojik bakımdan paradigması belirli bir “kurulu düzeni” müstahkem hale getiren bir tür “seküler ilahiyat” yarattığı ve kurulu düzeni tevhid, ahlak, adalet ekseninde dönüştürmeyi amaçlayan “hak dini”ni bastırmaya “hizmet” ettiği için, “dine karşı din” hareketi anlamında da “dinci”dir…
Gülenizm’in bir “dini” hareket olarak tartışılması, daima Hizmetkâr şebekenin (network-mafyatik ağ) ekmeğine yağ sürmek ve onun kötü emellerine alet olmak ve ona “hizmet” etmekten başka bir şeye yaramamıştır. Hâlbuki Gülenizm, bir “dini” hareket olmaktan ziyade, “dinci” görünüm altında hokkabazlık yapan, çıkara, ilişkilere, derin bağlantılara, istihbari manipülasyonlara, aldatmalara dayanan oldukça “seküler, maddi ve pragmatist” bir harekettir.
Gülenizm, uluslararası güç odaklarının yıllar önce tezgâhlayıp Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurum ve kuruluşları hatta diğer cemaatler içinde uyuyan hücreler olarak büyüttüğü, dünyevi bir taşeron örgüt olarak beslediği, güç tanrısının isteğine göre şekilden şekle, kılıktan kılığa sokulduğu, “güç”ün “hizmet”inde sınır tanımadığı, güç odaklarının gerektiğinde istihbarat olarak kullandığı, devlet içindeki “sızıntı”ları ile “faili malum cinayetler için kullandığı, “dinci” dile ile maneviyata ve kariyere aç kitlelerin manevi “afyon”u ve somut “hap”ı olarak kandırıldığı mafyatik bir örgütlenmenin ötesinde bir şey değildir. Yıllardır bas bas bağırdığım ve yazdığım gibi Gülenizm, her daim bağlamından kopuk bir biçimde tartışılmıştır. Gülenizm, kullanıldığı uluslararası güç odaklarının yeri geldiğince Ortadoğu ve Türkiye’ye ilişkin siyasi çıkarları için kullandığı bir “terör” örgütü olması yanında, ondan daha tehlikeli, şebeke (mafyatik ağ-network) tipli, bir “yılan” örgütün, yanılsama ve yalanla dolu ideolojik formasyonundan başka bir şey değildir. Böyle ele alınmadığında, bukalemuna parmak ısırtacak “ahtapot” yapılı zehirli bir sarmaşık olan Gülenizm’i ve Hizmetkâr şebeke örgütü anlamak, takip etmek, teşhis etmek mümkün değildir. Hüsnüniyetle yaklaşıldığında, karşısında baştan kaybedenin çok olacağı, görünmeden “sokan” bir “panoptikon” sinsiliğinden başka bir şey olmayan Gülenizm’i ve onun tarzındaki hareketleri çözmenin en geçer akçesi, Kur’an’daki şeytan imgesini iyi idrak etmek ve anlamaktan geçmektedir. Karşınızda düşmanın açık ve seçik sizinle bir mücadeleye girişmediği, her daim tetikçi ve maşa kullandığı ve boşa yumruk salladığınız bir sinsiliğin üstesinden gelmenin yolu, cücükleştiren hüsn-ü zan teorisine (Bu konu ile ilgili yıllar önce Milat’ta yazdığım aynı başlıklı şu yazıya bakabilirsiniz: Milat Gazetesi) esir olmamaktan ve “fitne”yi çıkaracak “isyan ahlakı”ndan geçmektedir. Gülenizm, yıllardır böyle ele alınsa ve tartışılsaydı, kitlelerin “afyonu” olmaktan çıkacak, özellikle Müslüman kitleyi kandırma potansiyeli ortadan kalkacak ve en önemlisi de “kandırıldık” diyen siyaset, devlet ve ordu yöneticilerinin elbisesi içinden çıkarak, milletini ve halkını bombalayan ve kurşunlayan darbeci ve tetikçi Deccal’in ordusuna dönüşemeyecekti.
Yıllar önce 2011’den beri Milat gazetesinde yazdığım ve sonradan yakın arkadaş ve dostlarımın başıma bir şey gelmesinden endişe edip uyardıkları için, 2013 yılı başlarında basamadığım ancak 2014 yılı başında, Gülenizm: “Dinci” Kemalizm ya da “Gülen” Kemalizm başlığı ile ilk baskısı Murat Kitapevi, aynı yıl içinde ikinci baskısı Adam Yayınları’ndan basılan kitabımda, (her iki yayınevinden basılan kitap, tükenmiş olup ilgili yayınevleri üzerlerine düşen sorumluluklarını yerine getirmedikleri sözleşme fesh edilmiş olup, kitabın üçüncü baskısı darbe sürecini ele alan yeni yazılarla güçlendirilerek bir başka yayınevinde yayınlanacaktır) tüm “İslami” görüntüsüne ve kullandığı “din” diline rağmen Gülenizm’in bilgi, eğitim, toplum ve devlet anlayışı, “seküler” Kemalizm’in üzerine oturduğu modern zemin ve beslendiği zihniyet dünyası ile biçimsel olmasa da mahiyet itibariyle özdeş olduğu iddiası, bizzat Mustafa Kemal Atatürk ve M. Fethullah Gülen ile Kemalizm ve Gülenizm’in ideologlarından yapılan alıntı ve karşılaştırmalar ile ispatlanmıştır.
Ayrıca kitapta, “seküler” ve “dinci” Kemalizmler, kapitalist sistemi “zor” ve “rıza” üzerinden analiz eden Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramından ilham alınarak çözümlendi. Aynı yerde ve bağımsız makalelerde, Ali Şeriati’nin bakış açısından yola çıkarak, özellikle “dinci” Kemalizm’in nasıl bir “dine karşı din” hareketi olduğu teorik kısım ve bağımsız makalelerde açıkça ortaya çıkarılmıştır.
28 Şubat Darbesi’nin o karanlık günlerinde, 1990’ların sonlarına doğru, birçok arkadaş ve dostlarımın şahittirlerdir ki, Gülenizm’i “dinci” Kemalizm olarak nitelendirirdim. Daha sonra, Milat gazetesinde yazmaya başladığım 2011 yılından itibaren Hizmet”kâr” şebekeyi, “Dinci” Kemalizm olarak nitelendirdiğim çok sayıda yazı kaleme aldım. Milat’ta “Bağırsak Temizleme Operasyonu” (Milat, 09.01.2012) başlıklı yazdığımız bir yazıda(Milat Gazetesi) aynen şunları söylemiştik:
[…] Güçlü toplumsal dayanağı olmayan seküler bir ideoloji olan Kemalizme rahmet okutacak, “dinci Kemalist bir öz”ün ikamesi, muhafazakâr görüntüye rağmen “ayrımcılık” ve “tasfiye”yi ilkin Müslümanlara yöneltmesi, işin doğası gereği olup, bağlamından saptırılan “din” yüzünden daha büyük bir tehlikeyi tetikleyecektir. […] Eğer Ak Parti hükümeti ve Erdoğan, girdikleri “gerdek”in gerçek dünyasını idrak etmez ve “dinci Kemalizm”in bütün versiyonlarını elinde tutan küresel sistemin “ağa baba”ları ile hesaplaşmayı göze almazsa, kendilerinden öncekiler gibi, kendileri de sistemin bağırsak temizleme operasyonundan nasibi alabilecektir.
Yine Milat’ta, 7 Şubat darbesinden günler önce, “Hükümet “Dinci Kemalizm Kıskacında Mı?” (Milat, 16.01.2012) başlıklı bir diğer yazıda,  (Milat Gazetesi) biraz uzun bir alıntı olacak ama, aynen şunları yazmıştık:
[…] Uluslararası güç odakları ve küresel sermaye ile stratejik ittifak içinde hareket eden pragmatist ve güçten yana tavır alan “dinci Kemalist” hareket tarafından kıskaca alınan Ak Parti hükümetinin, kendi ayağına kurşun sıkacak pek çok operasyon içine sokulması, bunların en önemlisi olsa gerektir. Yargı, ordu, emniyet, üniversiteler ve bürokrasinin kimi önemli kademelerini ele geçirme yönünde Ak Parti içinde ortaya çıkan iktidar mücadelesi, yeni dönemde “dinci Kemalizm”in ekmeğine yağ sürecek gelişmeleri tetikleyebilir. Seküler Kemalizmi tasfiye etmeye uğraşan ve Arap Baharı'na ilham olan Tayyip Erdoğan çizgisi, bölge üzerinde ileriye dönük hedefleri olan güç odaklarının “ılımlı İslam” projesi ile uyumlu “dinci Kemalist” ağ tarafından istenmeyen bir çizgidir. Aslına bakılırsa, başından beri “dinci Kemalizm”le derin bir “kan uyuşmazlığı” içinde olan bu çizgi, kendini besleyen geleneğe yönelmez ve adalet duygusunu kalkınmanın yarattığı refah ile satın almaya devam ederse, seküler Kemalizm gibi kendisi de tasfiyeye maruz kalacaktır. “Dinci Kemalizm”in Ak Parti eliyle tasfiye edilmeye çalışılan Kemalizmden tek farkı, sözüm ona seküler olmamasıdır. Seküler Kemalizmin dini versiyonu olarak okunabilecek bu hareket, tek adamlığa ve hiyerarşiye dayalı Türkçü, milliyetçi ve devletçidir. Darbe ve derin yapılanmalarla “adam” edilemeyen toplum kesimlerini ve faili meçhullere kurban edilen Kürtleri, daha naif yol ve yöntemlerle “ıslah” etmek isteyen ve kendi Türkçü anlayışına bağımlı kılmak isteyen bir harekettir. Aynen seküler Kemalizmde olduğu gibi kitlelere eğitim yolu ideoloji aşılamayı önceleyen “dinci Kemalizm”, Ahmet Şık, Nedim Şener, Hanefi Avcı örneklerinde olduğu gibi, kendisine tabi olmayan ya da kendi çıkarlarına engel olabileceğini düşündüğü kişileri “madara” etmede teknolojinin en son nimetlerini kullanmada pek mahirdir.
Devam edersek, yine Milat’ta yıllar önce, “Din’e Karşı “Din” “Fidan” Biçiyor” (Milat, 13.02.2012) başlıklı yazımızda şunları aynen net yazmıştık:
[…] MİT'e yönelik operasyon başlamadan çok önce, 26 Ocak 2012 tarihli “Tayyip Erdoğan Damarını Yok Etme Operasyonu” başlıklı yazımızda açıkça vurguladığımız gibi, kim ne derse desin Hakan Fidan üzerinden yapılan operasyonun temel hedefi, Tayyip Erdoğan çizgisini yok etmektir. Olup biten, Tayyip Erdoğan'ın şahsından öte, dünya güç odakları ile bağlantılı bir “hizmet” hareketine dönüşen oldukça muhafazakâr görünümlü pragmatist/milliyetçi “ılımlı İslamcı” eğitim hareketi dışında kalan ve bugüne kadar “isyan ruhu” ile beslenen Müslüman iradenin tasfiye edilmek istenmesidir. […] Artık evelemenin gevelemenin âlemi olmasa gerektir. Türkiye, artık sözün bittiği ve siyasetin öldüğü bir noktadadır. 28 Şubat post-modern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası badirelerini aratmayacak tarihi bir dönemeçteyiz. Çünkü artık, mücadele “laisist Kemalist”lerle İslamcılar arasında değil, bizzat “Din'e karşı din” mücadelesine dönüşmüştür. En hazin ve tahripkâr olanı da budur.
“Dinci” Kemalizm’in sinsi hareketi konusunda geçmişte yazdığımız yazıdan (“Dinci” Kemalizm Meydan Okuyor!”, Milat, 09.05.2013) bir örnek daha vermek gerekirse, o yazıda kullandığımız, “ruhani militarizm” kavramının, 15 Temmuz 2016 tetikçi darbe girişiminde nasıl ete kemiğe bürüneceğini şu şekilde izah etmiştik:
[…] Yıllardan beri İslami kavram ve kurumların içini ve özünü boşaltmaya “hizmet” eden “dinci” Kemalizm'in, Kürt “çözümü”ndeki müzakereleri Hüdeybiye Sulh Anlaşması benzetmesi yanlışlığında olduğu gibi, kendi “ekmeğine yağ sürmeyenleri” de -korkunç bir benzetme ile- Sebe halkına benzetmeye hakkı yoktur. Bu tip benzetmeler, sadece İslam'ın içini boşaltmaya “hizmet” edecektir. Kendi içlerinde “abi, abla ve hoca efendi” adı altında hiçbir sorgulama ve eleştiri kültürü olmayan ve “ruhani militarist” bir hiyerarşik örgütlenmeye benzer sivil örgütlenme ağı ile (şebeke) “gönüllü kulluğa hizmet eden” sosyolojik bir hareketin, siyasette ortaya çıkması her zaman muhtemel olan “güç zehirlenmesi”ni eleştirmeye hiç hakkı olmasa gerektir.
Cumhuriyetin başından beri, uluslararası güç odakları ile bağlaşıklı “seküler” Kemalizm’in “zor”u, “baskı”sı ve “darbe”si ile bir türlü “hadım” edilemeyen toplum kesimlerini (Müslümanlar, Kürtler, Aleviler ve Kemalist olmayan sosyalist kesim gibi), “rıza” ve “gönüllülük” üzerinden “hadım” edecek ve “hiza”ya getirecek “dinci” Kemalist Gülen hareket, süreç içinde (1960’ların sonları) aynı uluslararası güçler tarafından devreye sokulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, iktidarlar, siyasi partiler ve tüm toplumsal yapıya sirayet ettirilerek yeri geldiğince tüm kirli ve puslu işlerde kullanılmıştır. Başka bir deyişle, “seküler” Kemalizm’in darbesi ile “dinci” Kemalizm’in “sinsi vuruşlar”ı, aynı ellerin farklı “hizmet”leri olarak daima işlevsel olmuştur.
Sözünü ettiğim kitabımda ispatladığım gibi, “seküler” Kemalizm ile “dinci” Kemalizm, genetik kodları aynı ve tek yumurta ikizleri kadar birbirine benzer ruh ikizleridir. Ruh ikizleri olduğu, daha önceleri “derinden”, “sessiz”, “aldatma”, “yalan”, “münafıkça gülen” bir tavırla devlet, siyaset ve toplumsallığı esir alan “dinci” Kemalizm’in, daha önceden birlikte çalıştıkları ve “aynı yağmurlarda ıslandıkları” ancak kendisine biçilen “kırmızı çizgileri” aştığı gerekçesiyle, uluslararası güç odaklarının 2013 sonrasından itibaren üstünü çizdiği ya da “imajını bozduğu” bir karizmatik, güçlü ve en önemlisi de, son yıllarda otoriterlik, kullanılan dil, siyasi söylem, gerginleştirme ve kutuplaştırma politikası ile eleştirilse de (bizim de zaman zaman yaptığımız gibi) toplumun yarısından fazlasında makes bulan bir lideri ve onun temsil ettiği ya da temsil ettiğine inanılan damarı kırmak için son çare olarak, ABD, CIA ve NATO tarafından tarlaya sürülerek halkını bombalayan ve kurşunlayan Deccal’in uşaklığını yapan “darbeci bir orduya” dönüşmesinden anlaşılmaktadır. Çünkü “seküler” Kemalizm’in ruhunda da, 1960, 1971, 1980, 28 Şubat 1997 ve diğerlerinde görüldüğü gibi, uluslararası güç odakları ile işbirliği içinde işleyen darbeci bir gelenek hep varolagelmiştir.
Yıllardır Deccal’in uşaklığını yaparak bir “imaj imparatorluğu”na dönüşen, kendisinin yıllardır tüm kurumlarda ilmek ilmek dokuduğu ve diğer toplum kesimlerinden suç ve kirliliğine alet ettiği, zayıf noktalarından esir aldığı ya da ganimet, makam ve mevki ile devşirdiği siyasetçi, bürokrat, yargı, emniyet ve ordu mensupları ile hepten güçlenen Gülenist hizmetkâr çete, sözüm ona “rıza”, “gönüllülük”, “tolerans”, “diyalog”, “barış”, “iyilik meleği” ve sırıtan “gülenyüzlülük” perdesinin ardında, uzun yıllardır bir “sızıntı” hareketi olarak güç odaklarınca devleti ve iktidarları tümüyle kontrol ettiği noktalarda, son yıllarda istediğini yapamayınca, odakların planlaması, tezgâhı ve emri ile özellikle ordu içinde uyutulan hücreler (17-25 darbesinden sonra hizmetkâr şebekenin ordu içindeki uyutulan hücrelerine yönelik hiçbir operasyonun yapılmamasının hayra alamet olmadığı ve başa büyük felaketler açacağını yazılarımızda ısrarla ifade etmemize rağmen) ve farklı saiklerle onlarla işbirliği yapan güçler harekete geçirilerek, aynı geleneğin “dinci” formülasyonu olarak son darbe “vuruş”unu gerçekleştirmek istemiştir. Ancak, farklı uluslararası dengeler, şebekeden olmayan emniyet ve esasında çoğunluğu “baldırıçıplaklar”dan oluşan toplum kesimlerinin, tank önüne yatarak, kurşunlara hedef olarak darbeye dur diyen bir karşı “halk devrimi” destanı yazması, “seküler” Kemalizm’in darbeci geleneğinin “dinci” Kemalizm’in kucağında bir bomba gibi patlamasına engel olamamıştır.
Umarım ders alınır. Ancak, bundan sonraki yazılarımızda ele alacağımız gibi, devlet içinde uluslararası güç odaklarının çıkarlarına “hizmet” eden farklı güç ve çıkar çevrelerinin, “bağırsak boşaltma”, “kan tazeleme” operasyonları konusunda gereken dikkat ve rikkat gösterilmez, kapitalist ulus-devlet mantık ve uygulamasından vaz geçilmez, “güç” devleti değil, “adalet devleti”ne geçilmez, “kurallı” toplum değil hâlâ “krallı” toplum ameliyesinden kurtulunmaz, seküler Kemalist “beden”, muhafaza”kâr” “ruh” ile tahkim edilmekten vazgeçilmezse, milliyetçi dil ve söyleme çekidüzen verilmezse, devletten ve sömürdüğü toplum kesimlerinden nemalanan ve belirli uluslararası güçlerin oyuncağı haline gelmiş “seküler” ya da “dinci” cemaatçi, tarikatçı örgüt ve hocalarla hesaplaşılmazsa, bu ülke insanının darbelerden, sessiz vuruş ve aldatmalardan daha çok çekeceği var demektir.
Adem Çaylak
12.08.2016
Devamını oku ...