Müslümanların Muhafazakâr Hastalığı: Kürtler

Müslüman olmak bir takım hususiyetleri gerektirir, bu hususiyetlere sahip olunmadan İslam'a tabi olduğunu iddia etmek, kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Öncelikle Müslümanlar İslam'ın insanlığa tanımış olduğu evrensel haklar üzerinden kendilerini tanımlamalıdırlar. Çağımız Müslümanlarının, en büyük sorunu İslam'ın değil de bağlı bulundukları düzenlerin oluşturduğu algı üzerinden kendilerini konumlandırmalarıdır. Bu sinsi algılar, Müslümanlarda öylesine bilinçaltı hasarlarına yol açmış ki, çoğunlukla bu hasarların farkına bile varılmamakta ve hatta bunlar İslam'ın önermesi olarak görülmektedir. Bu hastalıkların en barizlerinden biri de milliyetçilik hastalığıdır. Hâkim güçlerin tanımlayıp içini doldurduğu ve kendi çıkarları doğrultusunda oluşturduğu dost ve düşman algısını kanıksanması Müslümanlar için büyük bir felakettir. Olaylara gerçek tevhidî bir bakış açısıyla yaklaştığını düşünen Müslümanlar, ne yazık ki, geçmişe nazaran daha sofistike bir şekilde kurgulanan milliyetçiliğin dikenli tellerine öyle ya da böyle bir yerlerini kaptırmaktadırlar. Birinci telden geçen ikinciye, ikinciden geçen üçüncü tele takılmaktan kurtulamamaktadır.
Örneğin Kürt meselesi, hâkim güçlerin oluşturdukları ve yürüttükleri algı operasyonunun âdeta turnusol kâğıdıdır. Kürt meselesinde iki taraf vardır, birincisi hâkim güçler, ikincisi Kürt halkıdır. Müslümanlar ilk olarak burada büyük bir tuzağa düşmektedirler. Hâkim güçlerin algı operasyonları sayesinde “Kürt eşittir PKK” hatasını bir önkabul olarak bilinçaltlarında istiflemişlerdir ve ne yazık ki, bunun farkında bile değillerdir. PKK, Kürt halkının tamamını temsil etmez, ancak Kürt halkının tamamının ilahi hakkı olan bir takım taleplerini dile getirir. Dilini özgürce konuşmak, köyünün Kürtçe olan isimlerini kullanabilmek, kültürünü özgürce yaşayabilmek, genç nesillerin asimilasyonunun önüne geçebilmek, hatta bunların hepsinin de ötesinde, kendi geleceği üzerinde söz sahibi olabilmek.
Bilindiği gibi, bölgemiz coğrafyası emperyalistler tarafından kalemle çizilmiş suni sınırlardan oluşmaktadır. Müslümanlar olarak bu sınırların savunusunda gönüllü neferler şeklinde saflardaki yerimizi aldığımızın çoğu kez farkında olamıyoruz maalesef. Oysa bizim yapmamız gereken şey, İslam'ın evrensel hakları şablonunu bu meseleye tatbik etmektir.
Mesele ile ilgili tüm önyargılardan arınarak olayı yeni baştan ele almalıyız. “Tüm önyargılar” derken, buna dinî, mezhebî algılar da dâhildir. Sünni Müslümanlar genelde daha yoz bir milliyetçilik çerçevesinde olaya bakmaktadırlar, bu, geçmişten gelen hâkim güçlere boyun eğme kültürünün bir yansımadır. Şii Müslümanlar ise, bu kadar yoz bir milliyetçilikle olmasa bile hem milliyetçi bir gözle bakmakta, hem de tam doğru yorumlanamamış bir anti-Siyonist tavır sergilemektedirler. “Kürtleri ABD ve İsrail destekliyor v.s.” paranoyaları içinde, âdeta bir taraftar coşkusu ve zekâ seviyesiyle olaya yaklaşmaktadırlar. Oysa yaşadıkları coğrafyadaki hâkim güçler açıkça ve alenen İsrail ile dost olduklarını ilân etmelerine ve Siyonistler için âdeta ikinci vatan olmasına rağmen, Kürtlere sergilenen katı tavrın yarısı bile ortaya konmamaktadır.
Her milletin devleti olması bir ilahi hak mıdır? Eğer öyleyse bu hak niçin Kürtler söz konusu olunca sorun oluyor?
Şimdi her şey bir kenara, eğer mevcut durum üzerinden değerlendirme yapılacaksa, mantık şunu gerektirir; Arapların, Türklerin, Farsların, Azerilerin, Ermenilerin... devletleri varsa bu o milletlerin ilahi haklarıysa, bu hak Kürtler söz konusu olduğunda, yapılan izahların sonuna “ama, fakat, lakin” gibi kendinden önceki söylenenleri hükümsüz kılan cümleler kurulmaktadır. Yok eğer bu durum üzerinden bir değerlendirme yapılmayıp, İslam'ın evrensel hakları üzerinden bir önermede bulunulacaksa, bu önermenin açılımı yapılmalı ve var olan mevcut duruma da tatbik edilmelidir.
Ulus devlet olgusu İslam’ın önerdiği bir siyasi yapı değil. Müslümanların çözüm önerileri olmalı
Ulus devlet olgusu artık bedene dar gelen bir elbise hükmündedir ve İslam'ın önerdiği siyasi yapının bu olmadığı çok açıktır. Müslümanlar özellikle de Şii Müslümanlar, yeni sistem önermelerinde bulunmalıdırlar, Kürtlerin ve diğer milletlerin taleplerinin İslamî ve insanîliğini tartıp, bir çözüm sunmalıdırlar.
Kürt meselesinde Müslümanlar İslam ve insaf çerçevesinde bir çözüm üretemezlerse, bu ateş bütün bölgeye sıçrayacak
Kürt meselesi denilen sorun, sadece Türkiye, Irak ve Suriye ile sınırlı kalmayıp yarın İran'ın da başını ağrıtacaktır. İslam ve insaf sınırları içinde bir çözüm üretilemezse, bu ateş bütün bölgeye sıçrayacaktır. Küresel çağda, insanların bilgi ve düşünceleri gelişen teknoloji sayesinde sanıldığından çok daha hızlı bir şekilde terakki etmekte ve daha çok sorgulayan beyinler oluşturmaktadır. Bu süreç özellikle Kürt gençleri arasında çok daha hızlı bir şekilde gelişmektedir. Yıllardır hâkim güçlerin kendi sınırları içindeki Kürtlere karşı fütursuzca ve saygısızca davranışları, aşağılama ve yapmış oldukları katliamlar, Kürtlerin tarihsel hafızalarında büyük travmalar oluşturmuştur. Özellikle Türkiye ve Irak Kürtlerinin yaşadıkları toplu kıyımlar, inkârlar ve yapılan diğer hakaretler zihinlere kazınmış, Kürtlerin bir arayış ve mücadele içine girmesine neden olmuştur. Bunlar inkâr edilemez gerçekliklerdir ve amasız, fakatsız, lakinsiz ikrarları gerektirmektedir. Kürt denilince özellikle Türk Müslümanların kafasında oluşan tekinsiz imaj bir an önce kırılmalıdır. Dünyanın büyük bir değişimin sancılarını çektiği şu günlerde Müslümanlar daha mantıklı ve sağduyulu yaklaşımlar geliştirmelidirler.
İzahı zor tablo: Devletin yanında yer aldığı IŞİD fitnesiyle savaşan Kürtlere karşı devletin yanında saf bağlayan Müslümanlar
Mesela ABD ve İsrail'in projesi olan IŞİD fitnesine bir şekilde Şiilerin ve Kürtlerin dışında neredeyse bulaşmayan kalmamıştır. Müslümanlar, kutsadıkları yahut en azından Kürtlere karşı yanında saf bağladıkları devletin açıkça ve alenen IŞİD'in yanında yer almasına rağmen yine de IŞİD ile savaşan Kürtlere karşı homurdanmaktan geri durmamaktadır. Müslümanlar günümüz sorunlarına karşı, yeni söylemler ve eylemler geliştirmelidirler, yoksa yakında bedeni sıkan elbiselerin düğmeleri ve dikişleri patlamaya başlayacaktır. Tüm bu sorunlar İslam'ın bahşettiği evrensel haklar çerçevesinde çözülmezse, bölge yeni olaylara gebe olmaktan kurtulamayacaktır.
Kürt meselesinde çözüm önerisi sunamayan Müslümanlar egemen güçlerin politikaları karşısında da olması gerekeni ortaya koyamadılar
Kürtlerin bağımsızlık istemeleri, bazı kesimleri rahatsız etmektedir ve siyasal İslamcılar cansiperane bir şekilde bu kesimlerin ön saflarında yerlerini almışlardır. Aslında vicdan sahibi her insanın sürecin neden bu noktaya geldiğini çok iyi tahlil etmesi ve gerekli dersleri çıkarması ve yapılan yanlışlardan dönmesi gerekmekteyken, durum tam tersine cereyan etmiş, olayı daha fazla kanırtmalarıyla sonuçlanmıştır. Yıllardır Türkiye ve Irak'ta Kürtlere karşı uygulanan baskıcı politikaların bunda hiç mi etkisi yoktur? On binlerce faili meçhulün, yakılan köylerin, ırkçı politikaların hiç mi etkisi yoktur? Bu zulüm, baskı ve cinayetlerle büyüyen çocuklar artık boyun eğmemeye, itirazlarını yükseltmeye başladılar. Müslümanlar, devletin bu baskılarına ve zulümlerine ne zaman itiraz ettiler, ne zaman faili meçhullere kurban giden, evleri başlarına yıkılan Kürtlere sahip çıktılar? Ne zaman çözüm için, kardeşlik için ellerini taşın altına koydular? Yapılan bunca haksızlıkların bir sonucu olacağını kestirmekten bile aciz durumda, görmezden geldiler, belki de bir kısmı içlerinden iyi oluyor bu Kürtlere demekten kendilerini alamamışlardır. Şimdi Kürtler “yeter” deyince “ne oluyoruz” diye afallamanın ne anlamı var? İş bu noktaya varınca “bunlar İsrail oyunu, bizler kardeşiz” demenin, pratikte bir anlamı var mı? Son zamanlarda İsrail'in yaptığı "Kürt devleti kurulmalıdır" açıklamalarını bayraklaştıran İslamcı kesim, basiretsizliğini ve siyasi yetersizliğini sorgulayacağına, vurun abalıya dercesine saldırgan bir dil kullanmaya devam etmektedir. Tüm bunlar toplumsal hareketleri okumaktan yoksun olmanın ve gerçekten reel politika üretememenin sonucudur. Süreç iyi okunabilse, olaylara zamanında müdahale edebilecek, herkes kendine çeki düzen vererek adaletçi bir çözüm arayışına gidilebilecekti. Müslümanlar kardeşleri, komşuları ve akrabaları olan Kürtlere hiçbir şey önerememişlerdir, var olan statükoyu korumak adına ellerinden geleni yapmışlardır. Bütün bunların üzerine kendilerine yapılan haksızlıklara itiraz eden Kürtlere İslam adına hiç de adil ve kardeşçe olmayan telkinlerde bulunmuşlardır. Burada tartışılan, kurulması muhtemel devletin siyasi yapısı veya kime hizmet edeceği, kimin işine yarayacağı değildir. Onlar ayrıca tartışılması analiz edilmesi gereken konulardır. Söz konusu tartışma Kürtlerin bu noktaya gelmesinin altında yatan etkenler ve Müslümanların bu durum karşısındaki tutumlarıdır. Müslümanlar birçok konuda olduğu gibi Kürt meselesinde de kötü bir imtihan vermişlerdir.
Muhammedî İslam-Muhafazakâr İslam yol ayrımındaki Kürt etkisi
Müslümanlar İslam'ın pratiğini ve devrimci yönünü hayatlarında uygulamak ve yansıtmak durumundadırlar. Eğer bu pratikler yaşanmıyor ve kuru sözden öteye geçip eyleme dönüşmüyorsa, bunun ne kendilerine ne de davet ettikleri kitlelere bir faydası olmayacaktır. Örneğin, son zamanlarda Kürt şehirlerinde devlet tarafından oluşturulan korkunç yıkıma, nasıl bir yaklaşım sergiledikleri önemlidir. Mazlumun yanında durduklarını yüksek sesle haykırabilmişler midir? Kürtlere bu muameleyi reva görenlere itiraz etmişler midir? Eğer sen eyleminde ve söyleminde devrimci, mazlumdan yana ve zalimin karşısında duramıyorsan, sapla samanı ayırıp, hakkı söylemekten kaçınıyorsan, bu gerçek Muhammedî din değil, senin kendi dünyanda kurgulayıp, Muhammedî olarak yaftaladığın dinden öte bir şey değildir. Yani düşünsenize, Filistin'deki, Arakan'daki, yahut herhangi bir coğrafyadaki zulümlere olması gerektiği gibi, avazın çıktığı kadar bağırıp, karşı durup, kendi yanı başında, komşularına, akrabalarına yapılan zulümler karşısında üç maymunu oynamak, hangi dine, hangi imana, hangi insafa sığmaktadır? Müslümanlar her şeyden önce kendilerini sorgulamalıdırlar. Nefislerindeki hastalıkların ürettiği bütün mazeretlerden, bütün amalardan arınarak, Muhammedî bir tavır takınmalıdırlar. Kuran'da Kıyamet suresi 14-15 ayetlerde bu hususta şöyle buyrulmaktadır: “Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.” Yani ne kadar “ama, fakat, lakin” diyerek mazeretler üretsek bile vicdanımızı dinlediğimizde kendi hakikatimizi görürüz. Merhum imamın şu sözünü hayatımıza düstur edindiğimizde bütün sorunlarımız çözülmüş olacaktır: “Ben burada oturup tesbih çeken mollalardan değilim. Ben Papa değilim ki, Pazar günleri ayin yapıp, diğer vakitlerde kendim için saltanat süreyim ve diğer işlerle bir ilgim olmasın.” Bizler de kendimizden ve ucu bize dokunan işlerden gayrısıyla ilgilenmedikçe, hiçbir meselemizi halledemeyeceğiz, suya sabuna dokunmayan bir İslam'dan vazgeçmedikçe, İslam'ı ne yaşayabileceğiz ne de yaşatabileceğiz. İslam, hemen şimdi, burada bulunduğun anda ve mekânda uygulanabilirliği olan bir dindir. Nerede olursan ol, zulme karşı ol, mazlumdan yana ol, zalimlere sesini yükselt...
Problemlerin gerçekliğini tespit edip, reel pratikler ortaya koyamadıkça kimliğimizin de gerçekliğini inşa etmiş olamayız
Özetle bizler, toplumdaki var olan problemlerin vasfına göre çözüm üretemedikçe, reel pratikler ortaya koyamadıkça, sadece kendimizi kandırmış olacağız. Başkalarının yaptıkları devrimlerle, verdikleri mücadelelerle burada ahkâm keserek, paylaşımlarda bulunarak alkış devşirmek bize bir şey kazandırmayacaktır.
“Ulus devlet”, “kutsal devlet” saçmalıklarından kurtulamazsak, Müslümanlar daha uzun süre birbirlerini boğazlamaya devam edecek
Bir diğer mevzu ise, maalesef Müslümanların bölgedeki gelişim ve dönüşümü doğru okuyamamalarıdır. Gelişmeleri, bölgedeki dinamikleri ve değişkenleri doğru okuyamamak bölgenin geleceği açısından oldukça endişe vericidir. Bölge halklarının ivedilikle görmeleri gereken gerçek Kürtlerin siyasi oluşum gerçeğidir. Kürtler öyle ya da böyle bu yola girmişlerdir, er ya da geç bu iş olacaktır ve bu, bölgenin kaçınılmaz gidişatıdır. Müslümanlar bu gidişatı çok iyi okumak ve buna göre İslam ve insaf çerçevesinde projeler üretmelidirler. Kürtlerin ve Kürt hareketlerinin şiddetle, silahla bastırılamayacağı artık görülmelidir. Türkiye'nin ve Irak'ın politikaları bunun şahididir. “Ulus devlet”, “kutsal devlet” saçmalıklarından ve bilinçaltımızda oluşan tahribatların etkisinden kurtulamazsak, Müslüman halklar birbirlerini daha çok uzun süre boğazlamaya devam edecektir.
Müslümanlar inkâr ve baskı politikalarının bir parçası olmak değil, çözüm adına yeni şeyler söyleyen taraf olmak durumundadır
Müslümanlar yönetimle ilgili, adaletle, müsavatla ilgili yeni şeyler söylemelidir, inkâr ve baskı politikalarını bırakmalı, nebevi çerçeveden olaylara yaklaşmalıdırlar. Müslümanların Kürtleri dışlamaları onları kötü emelli güçlere yakınlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Müslüman kardeşi, inkâr ve baskılarından kaçıp kendine yeni müttefikler arayacaktır ve bunu bulmakta da çok zorlanmayacağı ortadadır.
Kürt meselesi devrimci siyasal İslam için bir turnusol kâğıdı olmuştur
Dolayısıyla, Kürtler yirmi birinci yüzyılda, âdeta devrimci, siyasal İslam için de bir turnusol kâğıdı olmuşlardır. Müslümanlar eğer hakkaniyetli ve insaflı projeler üretemezlerse, şimdiki sorunlar ilerleyen yıllarda çığ gibi büyüyerek karşı konulmaz bir hal alacaktır.
Devamını oku ...

Yırtık Yelken

Kimse şaşırmasın. Üç gün önce “Taksim’e çıkmak için 15 neden” diyen DİSK’in bugün Bakırköy pazarına yelken açmasına kimse şaşırmasın. Dev Maden-Sen’deki tartışma kimseyi üzmesin. Devir artık sınıf mücadelesi değil, ilkelliğe karşı uygarlığın mücadelesidir. Ülke insanına Hindistan'daki İngiliz vali gibi bakma devridir bu devir.
Şaşırmak ve üzülmek, sınıf mücadelesinin demode, çağdışı, ilkel bir kavram olduğunu hâlâ idrak edememekle alakalıdır. Seksenlerde bedenen, doksanlarda fikren Batı’ya kaçılmıştır. Batı, bir maske takıp geri yollamıştır. O sadece kendi siyasetinin ajanlarına sahiptir. Orada sınıf mücadelesine değmeyenler, bu mücadelenin kesmediği siyaset buraya pazarlanmıştır. Bugün ezilenden, yoksuldan, işçiden yana olmak, ilkelliktir. Tek kurtuluşumuz, yüce laik cumhuriyeti korumaktır. Saflar sıklaştırılmalıdır. 28 Şubat’ın arkasındaki irade bize bu görevi tevdi etmiştir. Görevi reddetmek ihanettir.
Kimse kimseyi kandırmasın: bugün esen laiklik rüzgârı, 1 Mayıs’taki geri çekilmeyle alakalıdır. Eskiden sol şefler, “1 Mayıs’lar ülkedeki sınıflar mücadelesi açısından önemli bir göstergedir” derler ve buna göre konum almaya çalışırlardı. Artık sınıf mücadelesi basit bir akıl oyunundan, sıradan bir zekâ pratiğinden ibarettir. Bu konum, devlet içi gerilimlerin yarattığı, havanın üst katmanlarındaki rüzgâr ve o rüzgârla yelkenleri şişirmekle bağlantılıdır. 1 Mayıs “out”, laiklik “in”dir”.
Eskiden üniversitelerde bilimsel eğitim için mücadele edilmekteydi, bugünse “üniversitelerde bilimsel eğitim verilmektedir, bu gericilere karşı onu korumalıyız” denmektedir. Artık sol gazetelerde “sinemayı kırolar bastı” diyen yazılar yayınlanmakta, orta sınıfın Müslüman ve Kürd alerjisi, gene orta sınıfçı bir siyaset üzerinden örgütlenmek istenmektedir. Bu birey merkezli örgütlenme ölçüsü sınıf mücadelesine de düşmandır. Eskiden bireyin adı işçiyle alakası olmayan İşçi’ydi, o artık don değiştirmiştir. 1 Mayıs gerici, ilkel, eski kafalı işçilerin yola getirileceği zemindir. Mustafa Koç’un cenazesinde ağlayanların sınıfsal bir konum almak, mevzi örmek, sürecin geldiği aşamayı değerlendirmek gibi bir derdi yoktur.
Artık bu birey ölçüsü galiptir. Gezi’nin ilk günü Ankara’da bir toplantı yapılmış, Halkevleri o toplantıda sözünü geçirememiş, ertesi gün kadrolarını eylemde geriye çekmiş, Kızılay’da yapılan genelimsi grev çağrısında bu geri çekilme sonuç vermiştir. Sonrasında diğer örgütler, başka bir alanda çadır kurma eylemi yapmaya karar verince, Halkevleri yalandan Kızılay’a girmiş, tüm örgütler ve çadır eylemi saldırıya uğramış, süreç kırılmıştır. Bu ve benzeri pratikler forum süreçlerinde de deneyimlenmiştir.
Sonra tüm pratik seçimlere endekslenmiş, CHP ve HDP arasında pazarlık masasında önemli bir koltuk elde etmek siyaset zannedilmiş, gerekli adaylar elde edilince Kürd’e dönük öfke ve eleştiri geri plana itilmiş, ardından cumhurbaşkanlığı adaylığında başka bir yönelim içine girilmiştir. Dev Maden-Sen’de işçileri kapı dışarı eden irade bu aklın eseridir.
Aynı irade, 2014 1 Mayıs’ına bir hafta kala “Kızılay olmazsa olmaz” demiş, devrimci pozlar pazarlanmış, “Sıhhiye değil Kızılay” çağrısı ile aylardır süren seçim çalışmalarındaki günah ve zaaf örtbas edilmeye çalışılmıştır. Bugünse nasıl oluyorsa, aynı Halkevleri, “Ankara için merkez Sıhhiye’dir” demektedir. Anteplilerin tabiriyle, “kaz gibi havalanılmış, tavuk gibi yere çakılınmıştır”. En geri olanla uzlaşmak, sonra en ileriye dair imaj sunmak ama dönüp en geriye ricat etmek, siyaset bu değildir.
Bu orta sınıf şeflerin gemi sahibi olmaları, yelkenlerini devletten ve burjuvaziden esen rüzgâra göre şişirmek istemeleri ile alakalıdır. Bugünkü 28 Şubat solculuğu bunun eseridir, bugün İbrahimî hatta yönelik küfür bu yelkenlerin ürünüdür.
Bir müsamere oynandığı açıktır. Hava yukarıda başka, aşağıda başkadır. Aşağıdakilerin ezik, zavallı, küçük, değersiz görüldüğü kesindir. Siyaset bir sonuçtur, çıktıdır. Aşağısıyla ilişkilerin kopması sonucu yukarıya kaçıldığı, egemenlerin rüzgârıyla yelken şişirmenin tek dert olduğu bir dönem tüm sancısıyla işlemektedir. Yukarıda anlaşma gizli kapılar ardında sağlanmış, aşağıya boş bir edebiyat kalmıştır.
Söz konusu müsamerede demokrasinin, laikliğin başına hoş kelimeler getirildiğinde, güzel takılar takıldığında, fukara seyircinin aldatılacağı düşünülmektedir. Her şeyden azade, her şeyden münezzeh, sadece kendisinden sorumlu, bağ, bağlam gibi bir derdi olmayan, burjuva birey ölçüsü uyarınca hareket edenler, kavramlara takılar taktığında, onlara taklalar attırdığında yol alabileceğini zannetmektedirler. Bu, bir oyundur; ağza çalınan baldır. Temelde 1 Mayıs, yukarıda yapılan uzlaşma, müzakere ve teslimiyet üzerinden, egemenlere peşkeş çekilmiştir. Yeni devlet bunu emretmektedir.
Yeni devlet, zararsız Müslüman, zararsız Kürd, zararsız solcu peşindedir. Bomba patlar, çocuk istismarı belgeleri çıkar ortaya. Oyalanmamız istenmektedir. Çocuk istismarı ile yolda gördüğümüz bir çocuğun başını okşamak bile suç hâline getirilmiştir. Bu konuyla ilgili “bilim insanları”nın konuşturulduğu bir programda, “ABD’de insanların diş raporları bile arşivlenmekte, takip edilmektedir. İstismar gibi sorunların çözümü devletin gözetimine ve kontrolüne bağlıdır” denilmektedir. Taciz ve istismar üzerinden ait olduğumuz tarihsel ve toplumsal bağ ve bağlamımız bize düşman edilmektedir. AKP “bir anlamda paratoner olmak, gaz almak”tır. Anti-AKP’nin de işlevi budur. Gaz almalı, paratoner olmalıdır. “Atatürk’ün piçleri” haberleri bu sebepledir. CHP ile şişirilen yelken, CHP ve AKP’yi yırtan, yırtacak olan emekçi pratiğini de göze almış demektir.
Kimse şaşırmasın: patronlara kol kanat geren sosyalistlere, kazanılmış hakları bir bir geri verenlere, “memleket gericileşiyor” yaygarasıyla emekçi halkı burjuvaziye kul etmeye çalışanlara, birey ölçüsü üzerinden birey dışı her şeyin şeytanîleştirilmesine katkı sunanlara, kimse şaşırmasın. Bu gemi varolmak, yüzmek ve yelkenlerini şişirmek zorundadır. “Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz” ya da en azından, işyerinden tüm topluma kadar bu yalana inanmak zorundayız. O yalanın perdesini, emekçilerin, mazlumların hakikati yırtacaktır.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

İlk 1 Mayıs’lar

Türkiye’nin İlk Kitlesel 1 Mayıs’ları [1921-1922]
Bilindiği gibi, dünyada işçi ve emekçi sınıflarının ‘birlik ve mücadele’ günü olarak andıkları 1 Mayıs’ın tarihi, 1886 yılında Amerika’nın Chicago kentinde ‘8 saatlik işgünü’ için greve giden işçilerin mücadelesi ile sembolleşmiştir. Bu tarihten üç yıl sonra Paris’te Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılında (1889) toplanan 2. Enternasyonal Kongresi, 1 Mayıs’ın ‘birlik ve mücadele’ günü olarak kutlanmasını kararlaştırmıştır.
O günden sonra bütün dünyada işçiler, ‘sekiz saatlik işgünü, savaşsız ve daha adil bir dünya’ talepleriyle 1 Mayıs’ta bir araya gelmeyi gelenek haline getirmişlerdir.
İlk 1 Mayıs’lar
Türkiye’de genç kuşaklar 1 Mayıs’ın, 1976 yılında -İstanbul- Taksim’de yapılan ilk etkinlikle kutlanmaya başladığını düşünmektedirler ki, haklıdırlar. Geçmiş, türlü nedenlerle karartıldığı için işçi hareketinin neredeyse yüz yılı aşan mücadele geleneğinin kimi önemli sayfaları yeni yeni bilinebilmektedir.
Osmanlı’da, 1 Mayıs’ın ilk kutlandığı tarihler 20. yüzyılın ilk yıllarıdır. 1905’te İzmir’de 1 Mayıs’ın kutlandığı bilinmekle beraber, daha yığınsal 1 Mayıs gösterileri 1909 yılında Selanik ve Üsküp şehirlerinde yapılmıştır. 1909 yılı ilkbaharında Selanik’te; Yahudi, Rum, Bulgar ve Türkler tarafından kurulan “Selanik İşçi Federasyonu”, hem farklı milliyetten işçileri aynı çatı altında birleştirmeyi başarmış, hem de 1909 yılında Selanik, Üsküp gibi şehirlerde düzenlediği ilk kitlesel 1 Mayıs gösterisiyle adından söz ettirmiştir. Federasyon dört ayrı dilde, dört gazete çıkararak; “kanunlarda işçi haklarını iyileştiren maddeler, serbest seçimler, herkese seçme ve seçilme hakkı” istemiştir.
1910 yılında İstanbul’da, çıkardığı İştirak Gazetesi’nden dolayı ‘İştirakçi’ lakabıyla anılan Hüseyin Hilmi Bey, adı geçen -İştirak– gazetesinin 18. sayısında 1 Mayıs’la ilgili bir kutlama yazısına ilk defa yer vermiştir. 1912 yılında ise yine Hüseyin Hilmi Bey’in başkanı olduğu Osmanlı Sosyalist Fırkası, İstanbul’da işçi dernekleriyle birlikte (İstanbul) Pangaltı’daki Belvü bahçesinde 1 Mayıs kutlamaları için bir araya gelmişlerdir.
Aynı yıllarda (1922) Ankara’da ise “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası”, 1 Mayıs’ı işçiler, aydınlar ve bazı milletvekillerinin katıldığı bir törenle kutlamıştır. Partinin yayın organı olan Yeni Hayat dergisi, 1 Mayıs tarihinde ‘1 Mayıs Nüsha-ı Fevkalâdesi’ adıyla özel bir sayı çıkarmış ve şöyle yazmıştır:
“Amele kardaşım, yoldaşım, arkadaşım! Bir Mayıs gününü sana tebrik eylerim. Bu gün mefkûremiz henüz çocuk halindedir. Âti, o koca saadet-i beşer sizindir… Mecmuamız, 1 Mayıs bayramını umum cihan amelesine tebrik etmeyi, kendisine en büyük şeref bilir…” [Yeni Hayat, 1922]
1 Mayıs 1921 / İstanbul; İlk Yasak İngilizlerden
Bu yazıda asıl üzerinde duracağımız konu ise 1921 yılında İstanbul’da Türkiye Sosyalist Fırkası tarafından gerçekleştirilen ilk kitlesel 1 Mayıs kutlamalarıdır.
“İştirakçi” lakablı Hüseyin Hilmi Bey’in başkanı olduğu Türkiye Sosyalist Fırkası, o dönem İngiliz, Fransız ve İtalyan işgal orduları kumandanlığının denetiminde bulunan İstanbul’da faaliyet göstermekteydi. Türkiye Sosyalist Fırkası; 1919-1922 yılları arasında İstanbul’da önemli işçi eylemlerini ve grevlerini yönetmiş; onlar adına işveren konumundaki yabancı sermayeli kumpanyalarla görüşmeler yapmış, sözleşmeler imzalamış, işçilerin ücretlerinin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadele vermiş, İstanbul’da; Kadıköy, Şişli, Beşiktaş, Aksaray, Tünel, Silahtarağa, Ayvansaray gibi bölgelerde örgütlenmiş ve şubeler açmış bir partidir.
1921’de İstanbul’da 1 Mayıs, işgal altında kutlanmıştır. İşgal orduları kumandanlığına bağlı “Beynelmüttefikin Zabıta Komisyonu Reisi, Miralay Ballar” 30 Nisanda İkdam gazetesinde aşağıdaki bildiriyi yayımlatmış, her türlü gösteri ve kutlamaların yasaklandığını, “1 Mayıs gösterilerine izin verilmeyeceğini, emre karşı gelenlerin şiddetle cezalandırılacağını” ilan etmiştir.
Ballar’ın bildirisi şöyledir:
“Atideki talimat ahali tarafından mucibince hareket edilmek üzere neşr olunur:
Her nevi siyasi veya diğer alaylar tertibi askeri kumandanın emriyle sureti kat’iyyede yasaktır.
Bu emre her türlü muhalefetin ciddiyetle nazar-ı itibara alınarak buna cüret edenler şiddetle cezalandırılacağı ahaliye beyan edilir. Gerek 1 Mayıs münasebetiyle ve gerek herhangi bir tarih için nümayişler tertibi zımnında vuku bulacak herhangi bir müracaat nazar-ı itibare alınmayacaktır.
Miralay Ballar
Beynelmüttefikin Zabıta Komisyonu Reisi”
Osmanlı işçi sınıfı içinde ve özellikle “Tramvay Kumpanyası, Haliç Tersanesi ve Şirket-i Hayriye” gibi önemli işletmelerde örgütlü bulunan Türkiye Sosyalist Fırkası’nın, 1921 yılı 1 Mayıs kutlamalarına kapsamlı bir şekilde hazırlandığı ve örgütlü bulunduğu diğer kamu ve özel bütün işyerlerinde 1 Mayıs dolayısıyla öngördüğü programını uyguladığı anlaşılmaktadır.
Vakit gazetesi, 1 Mayıs 1921 tarihinde Türkiye Sosyalist Fırkası’nın aşağıdaki bildirisini yayımlamıştır.
Bu bildiride Türkiye Sosyalist Fırkası; müttefik komutanlığına âdeta meydan okumuş, 1 Mayıs’ı “kutsal bir bayram” olarak nitelemiş, bütün işçilerin bu bayrama katılmasını bir vazife olarak kabul etmiş ve bu hakkın kanun dairesinde kullanılacağını belirterek, sadece şehir elektriğinin kesilmemesi için “elektrik-aydınlatma amelesinin” 1 Mayıs’ta çalışmasına müsaade ettiğini duyurmuştur.
“Bilumum İstanbul Amelesine:
Türkiye Sosyalist Fırkası’ndan
Mayıs’ın birinci günü amelenin en mukaddes ‘bayram’ günüdür.
Bu mukaddes bayramın tes’idi bütün amele için bir vazifedir.
Ve bu mesut gün şerefine mes’uliyet-i kanuniyye dairesinde amele istirahat haklarını muhafaza edebilirler. Kavanin-i devlete riayet ve asayiş-i memleketi daima nazar-ı dikkatten dûr tutmamayı bir vazife edindiğini tarih-i teşekkülünden beri vuku bulan bütün harekât ve teşebbüsatıyla ispat eylemiş olan Fırka, inzibat-ı memleketle alakadar bulunan tenvirat-ı elektrikiyye amelesinin çalışmasına müsaade eylemiştir.”
Gazetelerin haberlerine göre 1921’deki 1 Mayıs nedeniyle işlerini bırakan ve kutlamalara katılan işçilerin sayısı beklentileri aşmıştır. 1 Mayıs günü; Tramvay Şirketi, Haliç ve Şirketi Hayriye vapurları, Haydarpaşa-Pendik, Sirkeci-Çekmece banliyö hatları, Baruthane, Feshane, Zeytinburnu Fabrikaları, Deri Atölyelerinde çalışan işçiler Fırka’nın çağrısına büyük ölçüde uymuşlardır.
Vakit gazetesi 1 Mayıs günü için; “Şehrimizdeki işçi sınıfı kâmilen tatil-i eşgal etmiş ve muhtelif mesirelere dağılarak amele bayramını tesid eylemiş, tramvay amelesinin yüzde doksanbeşi işi bırakmıştır” şeklinde haber yapmıştır.
İkdam gazetesinin haberi ise; “Şehrimizdeki işçi bayramı dün işçiler tarafından tesid edilmiştir. Şirket-i Hayriye, Haliç ve Tramvay amelesi çalışmadığından şehrimiz vesait-i nakliyesinin bir kısmı muattal (kullanılmaz) kalmıştır” şeklindedir ve devamında şöyle yazmaktadır; “Amelenin bir kısmı bayramlarını kutlamak için mavi işçi gömlekleri giydikleri ve kırmızı boyunbağı taktıkları gibi hemen hepsi de kırmızı rozetleri hamil idiler. Sosyalist Fırka Merkez-i Umumisine ve amelenin bindikleri bazı otomobillere kırmızı bayrak çekmişlerdi.”
1919-22 yılları Türkiye Sosyalist Fırkası’nın ‘sol’ ideolojiyi kitlelerle buluşturduğu tarihsel bir dönemdir. Nitekim 1921 yılı 1 Mayıs gösterileri de; Osmanlı işçi sınıfının, bütün dünya işçileriyle benzer taleplerle ve aynı anda, seslerini ilk kez herkesin duyacağı bir şekilde yükselttikleri bir yıl olmuştur.
Bando ve Mızıka, Divanyolu’ndaki Türkiye Sosyalist Fırkası merkezi önünde sabahtan öğlene kadar Enternasyonal Marşı’nı çalmış, işçiler heyetler halinde parti merkezine gelerek bayramlaşmışlar, mesire yerlerinde kutlamalar yapılmış, gazetelerde; “işçiler arasında dün işret (içki içmek) men edilmiş olduğu için hiç kimse sarhoş olmamış ve hiçbir vaka zuhur etmemiştir” şeklinde haberler çıkmıştır.
Refik Halit Karay, “Her daim kırmızı yelekli” Hüseyin Hilmi’yi Anlatıyor:
O dönemi anlatan en önemli tanıklardan biri yazar Refik Halit Karay’dır.
1921 yılı 1 Mayıs’ının en önemli örgütleyicisi ise kuşkusuz Türkiye Sosyalist Fırkası lideri Hüseyin Hilmi Bey’dir. Hüseyin Hilmi Bey’in Sinop, Çorum ve Bâlâ’da sürgün yıllarında arkadaşı olan Refik Halit Karay, 1921’de 1 Mayıs’ın ardından şöyle yazmaktadır:
“Evvelki gün 1 Mayıs, İstanbul’da ilk defa olarak amele bayramı yapılmış, şirket ve haliç vapurları, tramvaylar, fabrikalar işlememiş. Bunu haber aldığım vakit, kendi kendime:
Kim bilir İştirakçi şimdi ne memnundur, etekleri zil çalar! Dedim ve tanıdıklarımın arasında gayesine eren bu yegâne bahtiyar adamı, tâ yüreğimin içinden, samimiyetle tebrik ve takdir ettim.
On iki senedir sürgün, mahpus, sıkıntı içinde o buna, bugüne, bu 1 Mayısın sevincine çalışmıştı.
Onun için makam, fırka, ikbal, saadet ve gaye bir tek kelime ve bir tek hareketle hülasa ediliyordu. Bunun, bugünün, bu 1 Mayısın memlekette kabul ve temini.
İşte evvelki gün İştirakçi buna erdi, bugünü gördü. Bu 1 Mayıs, sevincinden yüreği şişmiş, gözleri parıltılı ve çehresi kırmızı, memleketinde kendi emeğinin ve kendi mukavemetinin tesiriyle ilk defa olarak tes’id etti!
(Sürgün yıllarında) İştirakçi Hilmi, 1 Mayısta kırmızı yeleğine ilaveten bir de kırmızı boyunbağı takar, yakasına da gelincik iliştirir, bir başına o gün bayram ederdi.
Derken Çorum’dan sürgününü Bâlâ kasabasına naklettiler. Mütarekeye kadar, zannederim, hayatını orada, bu kuş uçmaz kervan geçmez yüce dağ başında geçirdi. Hiç şüphesiz bir gün gelip de 1 Mayıs bayramını tes’id edebilmek hülyasıyla.
İşte o gün nihayet geldi; İştirakçi, evveli gün işlemeyen vapurlara, tütmeyen bacalara ve kırlarda gülen ve bahtiyar dolaşan amelelerini seyrederek 1 Mayıs’ı nihayet istediği gibi tes’id etti…”
1922 Yılı Kutlamaları
Bir yıl sonra, 1922’de 1 Mayıs kutlamaları daha örgütlü hale gelmiştir.
İstanbul’da ise işgal ordularının varlığı ve terörü devam etmektedir.
Beynelmüttefikin Zabıta Komisyonu Reisi Miralay Ballar, 26 Nisan’da gazetelerde yayınlattığı aşağıdaki bildiride bir yıl önceki tehdidini sürdürmüş, çalışmak isteyenlerin ‘işgal kuvvetleri zabıtası’ tarafından korunacağını, siyasi gösterinin askeri suç olarak kabul edileceğini bildirmiştir.
“Herhangi bir cemiyete mensup amele mesaiye devam hakkına maliktir. Beynelmüttefikin zabıta, bu kabillerin masuniyetini şiddetle temin edecektir. İstanbul’un beynelmüttefikin işgal altında bulunması dolayısıyla, her nevi tecavüz, siyasi nümayiş, ameleyi çalışmaktan men, askeri tecavüz şeklinde telakki edilecek, bu yolda hareket edenler mehâkim-i askeriyeye tevdi olunacaktır.
Beynelmüttefikin Zabıta Komisyonu Reisi
Miralay Ballar”
1922 yılı Nisan ayı sonlarında 1 Mayıs’ı kutlamak isteyen siyasi parti, cemiyet ve esnaf kuruluşları bir araya gelerek bir ‘Komisyon’ kurmuşlar ve ‘1 Mayıs Komisyonu’ adıyla kutlama ve eylemin organize edilmesini üstlenmişlerdir.
Türkiye Sosyalist Fırkası, Türkiye İşçiler Derneği, Beynelmilel İşçiler İttihadı, Sosyal Demokrat Fırkası, Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Partisi, Ermeni Sosyal Demokrat Fırkası ve Esnaf Cemiyetlerinden meydana gelen ‘1 Mayıs Komisyonu’ bütün İstanbulluları bayrama çağıran ilanlar yayınlamışlardır.
“1 Mayıs Komisyonu”nun Vakit gazetesinde 28 Nisan 1922’de yayımlanan ilanı şöyledir:
“İstanbul’da bulunan bütün işçiler kadın erkek ve bir teşkilata mensup olsun olmasın bu bayrama davetlidirler. Toplanma merkezi Pangaltı’dır. Bayrama iştirak edecek bütün arkadaşlar saat onbirde Pangaltı’da bulunacaklar ve kollarında kırmızı pazubentler bulunan heyet-i tertibiye tarafından istikbal edileceklerdir.
Grup halinde gelecekler şehir dâhilinde yürüyüşlerinde hiçbir türlü nümayiş yapmayacaklar ve proletarya şuuruna yakışacak bir vakar ve sükûnetle geçeceklerdir.
Bayram Pangaltı’da başlayacak ve bütün gruplar toplu olarak saat onbirbuçukta önde mızıka olduğu halde Pangaltı’dan hareketle Kâğıthane’ye azimet ve arkadaşlar mızıkayla birlikte işçi marşları terennüm edeceklerdir. Kâğıthane’de Bir Mayıs bayramının ehemmiyeti ve tarihi hakkında söz söyleyecek arkadaşların nutukları dinlenecek, bayram saat beşe kadar devam edecek sonra arkadaşlar yine sükûn ve vakarla dağılacaklardır.
Bir Mayıs Komisyonu polise karşı bütün mesuliyeti deruhte etmiş olduğundan bütün arkadaşların Heyet-i Tertibiye’nin ihtarlarına hüsn-ü telakki etmesi ve işbu program haricine çıkılmaması bilhassa rica olunur.
Bir Mayıs Komisyonu”
Yukarıda ilan edilen program gereği; “nümayiş yapmadan” yürüyüş için izin alındığından işçiler Pangaltı’da toplanmış, Pangaltı’da “kollarında kırmızı pazubentler” olan eylemin güvenliğinden sorumlu görevlilerce düzene sokulmuş, Pangaltı-Kâğıthane yürüyüş güzergâhı boyunca yürüyüşün önünde yer alan bando ve mızıka tarafından işçi marşları ve beynelmilel marşı çalınarak Kâğıthane’ye varılmış, Kâğıthane’de işçi ve sosyalistlerin ‘Amele Bayramı’nın önemine ilişkin konuşmaları dinlenmiş, akşam saat beşe kadar devam eden piknik ve şenlikten sonra işçiler “yine sükûn ve vakarla dağılmışlardır”.
Ve Yasaklı Yarım Asır
Yukarıda aktardığımız bilgilerden de görüleceği gibi, 1921 ve 1922 yıllarında 1 Mayıs etkinlikleri, İstanbul’daki yabancı ordular işgali ve yasaklamalarına rağmen Türkiye Sosyalist Fırkası ve diğer ‘emek’ten yana parti ve örgütler ile farklı milliyetten işçilerin katılımıyla kitlesel olarak kutlanmış, işçi sınıfının o dönemki talepleri dile getirilmiştir.
1923 yılı 1 Mayıs kutlamalarında ise Hüseyin Hilmi Bey’in -yaklaşık altı ay önce öldürülmüştür- ve Türkiye Sosyalist Fırkası’nın ismi geçmemektedir.
1 Mayıs (1923), Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası ve Ankara Hükümeti’ne yakın Umum Amele Birliği tarafından ayrı ayrı kutlanmıştır.
Bu tarihten sonra Cumhuriyet rejimi, işçi sınıfının üzerindeki baskı ve denetimini artırmaya başlamıştır. 1924 yılında göstermelik bir kutlamaya izin verilmiş, 4 Mart 1925’te kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu ile demokratik haklar yok edildiği gibi, 1 Mayıs’lar üzerinde on yıllar boyu devam edecek yasaklı yıllar başlamıştır. Cumhuriyetle birlikte Türkiye işçi sınıfı üzerindeki 1 Mayıs yasağı elli seneden fazla sürmüştür. 1976 yılında Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu tarafından İstanbul (Taksim’de) düzenlenen mitingle yasak sona erdirilmiştir.
Bugün, 1921 yılında Türkiye Sosyalist Fırkası’nın başlattığı 1 Mayıs’ı kitlesel kutlama geleneği büyük mücadelelerden sonra Türkiye işçi sınıfı ve dostları tarafından devam ettirilmektedir.
Kaynaklar
Zafer Toprak, “İstanbul’da Amele Bayramları I”, Tarih ve Toplum Sayı 41, Mayıs 1987.
Mete Tunçay, 1923 Amele Birliği, Sosyal Tarih Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2009.
Münir S. Çapanoğlu, Türkiye’de Sosyalizm Hareketleri ve Sosyalist Hilmi, Pınar Yayınevi, İstanbul 1964.
Hamit Erdem, İştirakçi Hilmi ve Osmanlı Sosyalist Fırkası, Sel Yayıncılık, İstanbul 2012.
Devamını oku ...

Lübnan Çöküyor

Lübnan Çökmeye Zorlanıyor/Hizbullah Niçin Hedefte?
Lübnan artık kendi ayaklarının üzerinde duramıyor. Bunalmış, korkmuş ve beş parasız halde.
Cephe hattında duran ülke, doğuda ve kuzeyde ‘İslam Devleti'ne (İD, eski adıyla IŞİD), güneyde düşman İsrail'e, batıda ise derin mavi denize bakıyor. Çoğu Suriyeli olan bir buçuk milyon insan, küçük ülke topraklarının her yerine dağılmış durumda. Ekonomisi çöküyor, altyapısı da çözülüyor. IŞİD Suriye sınırında, kelimenin gerçek anlamıyla yan kapıda; hatta bir ayağı Lübnan'ın içinde ve periyodik olarak ülkeye saldırıyor, bütün Lübnan şehirlerinde ve bütün kırsal alanlarda sayısız “uyuyan hücreler” oluşturuyor. Hizbullah IŞİD'e karşı savaşıyor, ancak görünen o ki Batı ve Suudi Arabistan IŞİD'i değil, Hizbullah'ı kendi jeopolitik çıkarlarının önündeki büyük tehdit olarak görüyor. Lübnan ordusu görece iyi eğitimli fakat iyi silahlanmış değil ve bütün ülke gibi ordusunun da para sıkıntısı çektiği biliniyor.
Bugünlerde Beyrut sokaklarında sık sık şu sözü duymak mümkün: “Bu vaziyet biraz daha devam etsin, bir darbe daha insin, bütün ülke çökecek, yanıp kül olacak.”
Batı'nın ve bölgesel müttefiklerinin istediği gerçekten bu mu?
Şimdi, üst düzey yabancı temsilciler birbiri ardınca Lübnan'ı ziyaret ediyor: BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Dünya Bankası Grubu Başkanı Jim Yong Kim ve AB dış politika şefi Federica Mogherini. Bütün yabancı ziyaretçiler, öngörülebilir bir şekilde ve soyut bir biçimde, IŞİD'in yakınlığı hakkında ve şu anda Lübnan'da yaşayan 1,5 milyon Suriyeli mültecinin kaderi hakkında “derin kaygılarını” ifade ediyor. Hepsi, “Komşu Suriye'deki savaşın küçük Lübnan üzerinde derin etkileri var” diye kabul ediyor.
Savaşı kimin tetiklediği ise hiçbir zaman ele alınmıyor.
Ve pek de çözüm getirilmiyor. Yalnızca çok az sayıda somut söz veriliyor. Söz verilen şeyler de yerine getirilmiyor.
Ban Ki-moon, Jim Yong Kim ve Beyrut'taki BM kuruluşlarının başkanları arasında gerçekleşen bir kapalı toplantıya katılan kaynaklarımdan biri “burada yeni, somut veya esin verici hemen hemen hiçbir şey tartışılmadı” yorumunu yaptı.
Sözde uluslararası toplum, Lübnan'ı derin ve süregiden krizlerden kurtarma yönünde çok az arzu gösteriyor. Nitekim pek çok ülke ve örgüt devamlı olarak Lübnan'ın boğazına sarılırken, ülkeyi “insan hakları ihlalleriyle” ve zayıf ve etkisiz bir hükümete sahip olmakla suçluyor. Onları en fazla rahatsız ediyor gibi görünen şey ise, Hizbullah'ın (yani pek çok Batı ülkesinin ve onların Arap dünyasındaki müttefiklerinin “terör listesine” koyduğu bir örgütün) ülke yönetimine katılmasına en azından bir düzeyde izin verilmesi.
Fakat Hizbullah, ülkenin kuzeydoğusunda, Suriye sınırında ve başka yerlerde IŞİD'le etkin bir şekilde savaşabilecek tek askeri güç gibi görünüyor. Aynı zamanda yüzbinlerce yoksul Lübnan vatandaşına sağlam bir sosyal ağ sunabilen tek oluşum. Mezhep çizgileri üzerinden derin bir şekilde bölünmüş bu ülkede Hizbullah ‘ötekilere' elini uzatıyor, hem Müslüman hem de Hıristiyan partilerle ve hareketlerle koalisyonlar kuruyor.
O halde neden Hizbullah'ın bu kadar üzerine gidiliyor?
Çünkü ağırlıklı olarak Şii, ve Şii Müslümanlar Batı'nın Arap dünyasındaki neredeyse bütün müttefikleri tarafından düşman görülüyor ve hedef alınıyor. Hedef alınmasının yanısıra bazen doğrudan doğruya tasfiye bile ediliyor.
Hizbullah İran'ın sağ kolu olarak görülüyor, İran ise Şii ve kararlı bir şekilde Batı emperyalizminin karşısında, Rusya'nın, Çin'in ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunun -‘İmparatorluk' ve onun yandaşı devletler tarafından şeytanlaştırılıp provoke edilen ülkelerin- yanında duruyor.
Hizbullah hem İran'ın hem de Suriye'deki Beşar Esad hükümetinin yakın müttefiki. İsrail ne zaman Lübnan'a saldırsa Hizbullah İsrail'le savaşıyor ve yürütmek zorunda bırakıldığı muharebelerin çoğunu kazanıyor. Hareket Batı'nın, İsrail'in ve Suudi Arabistan'ın yayılmacı politikalarına açık bir husumet içinde ve liderleri aşırı derecede açık sözlü.
Lübnan'da yaşayanlar da dâhil olmak üzere bölgedeki pek çok kişi, “ne olmuş yani?” diye soracaktır.
Angie Tibbs, son yıllarda Ortadoğu'da yaşanan olayları yakından izleyen Dissident Voice'un sahibi ve başyazarı. Tibbs, 2005'teki olaylarla bugünkü olaylar arasında kısa bir karşılaştırma yapmanın, durumun karmaşıklığını anlamak açısından temel önemde olduğuna inanıyor:
“1990'da iç savaşın sona ermesinden bu yana görünürdeki sükûnetin, hareket etmeye devam eden ve gerçek veya hayali eski yaraların, eski hataların unutulmadığı ve affedilmediği bir yumuşak karnı gizlediği bir ülkede, Hizbullah'ın askeri ve siyasi başarısı en istikrar sağlayıcı etki oldu. 2005 yılında, eski başbakan Refik Hariri'nin ve beraberinde 20 kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırı sonrasında ABD ve İsrail, tek bir kanıt kırıntısı sunmadan yüksek sesle ‘Suriye yaptı' demişti. Lübnan hükümetinin talebiyle ülkede bulunan Suriye askerleri, ABD'nin talimatıyla ülkeden çıkarıldı ve BM'nin 1559 sayılı kararı, Lübnan'daki bütün milis gruplarının silahsızlandırması gerektiğini de söyledi. Plan açıktı. Suriye silahlı kuvvetlerinin gitmesi ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasıyla, Lübnan'ın güney sınırını tamamen savunmasız halde bırakacak iki adım gerçekleşecekti. Şu durumda İsrail'in içeri girip burayı ele geçirmesini kim engelleyecekti?”
Tibbs aynı zamanda, sözde uluslararası toplumun Lübnan'ı kasten savunmasız halde bıraktığı kanaatinde:
“Bugün benzer bir sinsi senaryo gelişiyor. Hizbullah Suriye'de IŞİD'le savaşmakla meşgul; Lübnan ordusu iyi eğitimli halde olsa da, iyi silahlanmış halde değil. Silah anlaşmaları iptal ediliyor, BM ve IMF ve gerçekte dünya uluslar topluluğu herhangi bir destek sunmuyor ve küçük Lübnan, bir milyonu aşkın Suriyeli mültecinin ağırlığı altında nefes alamıyor. Bu, İsrail'in ve Batı'nın vekil ordusu olan IŞİD'in Lübnan'ın içine girmesi ve ülkenin egemenliğinin çökmesi için mükemmel bir fırsat.”
Bu durumlara içerlenmiş olan bazı Lübnanlı liderler yaşananlara tepki gösterdi. Dışişleri Bakanı Cibran Bassil, Ban Ki-moon'un Beyrut'a ve Bekaa Vadisi'ne yaptığı iki günlük ziyarette kendisiyle görüşmeyi reddetti.
Lübnan'ın önde gelen gazetelerinden Daily Star, 26 Mart 2016 tarihinde şunları aktardı:
“Cumartesi günü Dışişleri Bakanı Cibran Bassil, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un iki günlük bir ziyaretin ardından Beyrut'tan ayrılmasından birkaç saat sonra uluslararası toplumu Suriye mülteci krizine çifte standartla yaklaşmakla suçladı. Dışişleri Bakanı, Batrun'daki evinden telekonferans yoluyla düzenlediği basın toplantısında, ‘Savaş çıkarıyorlar, sonra da başkalarına, mültecilere insan hakları sözleşmelerine uygun şekilde evsahipliği yapma çağrısında bulunuyorlar' şeklinde konuştu.”
Lübnan çöküyor. Bir zamanların müsrif başkenti Beyrut bile daimi kararmaları, su kesintilerini ve çöp toplama dramlarını deneyimliyor. Ülke ekonomik açıdan keskin bir gerileme içinde.
Beyrut Amerikan Üniversitesi Maliye Bölümü'nde öğretim üyesi olan Dr. Salim Şahin, ülke hakkında genellikle en azından orta düzeyde iyimserdir. Ancak son gelişmeler onun iyimserliğini de aşındırdı:
“Her ne kadar Lübnan Merkez Bankası BDL tarafından yayınlanan uyum göstergeleri yakın zamanda ekonomik faaliyetlerde hafif bir iyileşme olduğunu ortaya koysa da, pek çok yetkili durumun daha fazla bozulması hakkında açık ikazlarda bulunuyor. Bölgesel jeopolitik gerilimler, Suriye'deki iç çatışma ve bunların ülke içindeki sonuçları, turizm, ticaret ve emlak sektörlerini etkiledi. HSBC'ye göre, Lübnan'ın dışarıya göç etmiş ve genellikle hükümetin borçları için gerekli nakdi temin eden en büyük topluluğu, Körfez'deki kötüleşen koşullar nedeniyle yakın gelecekte daha yavaş bir oranda büyüyebilir. Ülke ekonomik durgunlukta altıncı yılına girerken, HSBC kısa vadede gerçekleşebilecek bir iyileşme hakkında halen şüpheci. Kamu bütçesi açığı şu anda yılda yüzde 20 oranında artıyor ve GSYİH büyüme oranı sıfıra yakın.”
Bir eğitimci ve aynı zamanda UNESCO'nun Beyrut'ta bulunan Arap Bölgesel Ofisi'nde kıdemli program uzmanı olarak görev alan Yayoi Segi, hem Suriye hem de Lübnan'da yoğun çalışmalar yürütüyor. Ona göre eğitim sektörü çırpınış içinde:
“Kamusal eğitim sektörü, ülkedeki erişim anlamında çok küçük: okul çağındaki nüfusun yalnızca yüzde 35'ine erişebiliyor. Eğitime ayrılan devlet tahsisatı yüzde 10'dan daha az, oysa dünya ortalaması veya nirengi noktası yüzde 18-20 düzeyindedir. Bölgede devam eden ve Lübnan'ın büyük bir mülteci akıntısına yer bulmak zorunda kaldığı kriz, durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Kamu tarafından yapılan eğitim tedariki genişledi ve genişlemeye devam ediyor. Ancak durum kaliteyi etkiliyor ve artan sayıda korunmasız Lübnanlı öğrencinin okuldan ayrılmasına katkı yapıyor; eğitim hizmetleri Suriyeli mülteci çocukların ise ancak yüzde 50'sine ulaşabiliyor.”
BM kuruluşlarından biri için çalışan Nadine Georges Gholam (gerçek ismi bu değil), yakın zamanlarda kendini duygusuz, hatta umutsuz hissettiğini söylüyor:
“Özellikle şu son beş yılda Lübnan'da olanlar gerçekten de bunalım yaratan türden. Geçmişte öfkemi ve hayal kırıklığımı dillendirmek için aktif olarak protestolara katılırdım. Fakat artık bunun herhangi bir değişiklik yaratıp yaratmadığını, herhangi bir şeyi değiştirip değiştirmediğini bilmiyorum. Gözümüzün önünde işleyen bir hükümet yok. Sadece sekiz ayda üç yüz bin ton işlenmemiş çöp birikti. Mezhep çatışmaları var, bölgesel çatışmalar var… Daha ne olsun? Lübnan bu kadar basınca daha fazla dayanamaz. Her şey heba oluyor, çöküyor…”
“Fakat daha kötüsü henüz gelmedi. Yakın zamanda Suudi Arabistan, Lübnan'a yapacağı 4 milyar dolarlık yardım paketini iptal etti. Bu paketin Fransa'dan yapılacak büyük çaplı bir modern silah alımını finanse etmesi bekleniyordu ki, bu acil olarak ihtiyaç duyulan ve fazlasıyla gecikmiş bir şey. Tabii eğer Batı ve Suudi Arabistan IŞİD'le savaşma konusunda ciddiyse.”
“Suudi Arabistan Krallığı, Hizbullah'ın hükümette temsil edilmesi nedeniyle, Lübnan'ın (Hizbullah'ı terörist bir grup olarak tanımlayan) Arap Birliği'ndeki Batı müttefiklerini desteklemeyi reddetmesi nedeniyle ve Beyrut'un dış kısımlarındaki Refik Hariri Uluslararası Havaalanı'ndan iki ton uyuşturucu kaçırmaya çalışırken yakalanan bir Suudi prensini hâlâ hapiste tutması nedeniyle Lübnan'ı ‘cezalandırdı'.”
Bu anlar elbette, bu küçük ama onurlu ülke için en tehlikeli zamanlar. Suriye kuvvetleri, Rusya'nın büyük yardımıyla, Suriye şehirlerini birer birer IŞİD'in ve Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve öteki Batı müttefikleri tarafından desteklenen diğer terörist gruplardan kurtarıyor.
IŞİD Irak'a geçip oradaki destekçilerine katılmayı deneyebilir, fakat Irak hükümeti kendisine çekidüzen vermeye çalışıyor ve şimdi savaşmaya hazır. Aynı zamanda Moskova'yla görüşüyor ve Rusya'nın Suriye'de elde ettiği büyük başarıyı inceliyor.
IŞİD veya El Nusra için, zayıflamış ve neredeyse iflas etmiş Lübnan'a yönelmek en mantıklı adım olacaktır. Batı, Suudi Arabistan ve ötekiler de bunun kesinlikle farkında.
Aslında IŞİD hâlihazırda orada; Lübnan'ın gerçek anlamda bütün şehir ve kasabalarına ve kırsal bölgelerine sızdı. Bunu yapma ihtiyacı hissettiğinde, Şiilere, orduya ve başka hedeflere karşı saldırılar gerçekleştiriyor. He IŞİD hem de Nusra bunu yapıyor. Ve IŞİD'in hayali aşikâr: denize erişimi olan, Lübnan'ın en azından kuzey kısımlarını içine alacak bir hilafet devleti.
Eğer Batı ve müttefikleri bu planları engellemek için hiçbir şey yapmıyorsa, bu onların bunu yapmak istememesinden kaynaklı.
Küçük Lübnan kendini, bütün Ortadoğu'yu ve Körfez'i tüketen bir siyasi ve askeri fırtınanın rüzgârlarının orta yerinde buluyor.
Geride bıraktığımız on yıllarda Lübnan büyük acılar çekti. Bu kez, eğer Batı ve müttefikleri zihniyetlerini değiştirmezse, yakında varlığı son bulabilir. Lübnan'ın hayatta kalmak için Suriye hükümetiyle ve İran, Rusya ve Çin'le daha yakın bağlar kurmak zorunda olduğu aşikâr hale geliyor.
Bunu yapmaya cüret eder mi? Lübnan yönetimi içinde birleşik bir cephe yok. Batı yanlısı ve Suudi yanlısı hizipler, Batı çıkarlarına meydan okuyan bu ülkelerle kurulacak bir ittifaka karşı çıkacaktır.
Fakat zaman tükeniyor. Çok kısa süre önce Suriye'nin Palmira şehri IŞİD'den özgürleştirildi. Paradoksal bir şekilde, Lübnan'ın büyük tarihsel şehirleri Baalbek ve Biblos yakında düşebilir.
Andre Vltchek
Devamını oku ...

Yeni Cumhuriyet Muhafızları

Sol cenahta uzun süredir devam eden bir yarılmanın güncel siyasetin katkısıyla ayyuka çıkması ve önümüzdeki yıllarda yaşanacak sınıfsal konumlanmaları belli etmesi ile karşı karşıyayız. Son laiklik tartışması ve özellikle bu tartışmayla solun belli bir kesiminin, daha çok da Haziran Hareketi çizgisinde saflaşan kesimlerin verdiği siyasal tepki bu yarılmanın artık ciddi bir boyuta vardığını göstermektedir. Askerin bir devlet sınıfı olarak müesses nizamın denkleminde özgül ağırlığıyla yer tuttuğu dönemde soldaki ‘common sense’, yaratılan laik/anti-laik geriliminin yapay bir gerilim olduğu, toplumsal çelişkileri maskelediği ve buna kesinlikle angaje olunmaması gerektiği yönündeydi. Şimdi kendilerini yeni cumhuriyet muhafızları olarak tahkim eden çevrelerin laiklik naraları atarken bize açıklamaları gereken ilk nokta şudur: bu yapay gerilim artık doğallaşmış mıdır? Ya da artık temel gerilimlerden birisi haline mi gelmiştir? Eğer bu böyleyse, irtica paranoyasıyla itham edilen ordu yıllardır bize bir doğruyu anlatmaya çalışmıştır da biz mi anlamamışızdır? Eğer bu böyleyse, şu an yeni cumhuriyet muhafızları zamanında ordunun uyarılarına yeterince kulak asmadıkları ve bu yönde bir siyaset geliştirmedikleri için özeleştiri yapmalıdırlar. Ve bize, nasıl oldu da bu düzenin temel çelişkilerini yumuşatan enstrümanlardan birisi olan bu yapay gerilimin doğallaştığını, marksizmin bütüncül yöntemi içerisinde açıklamalıdırlar.
İlginç bir nokta daha göze çarpmakta. Bahsettiğimiz sol kesimlerin medyalarında ürettikleri söylem, haber seçme-yayınlama-yapma biçimleri, olaylarda odaklandıkları noktalar her yönüyle rezil 28 Şubat medyacılığını anımsatmakta. Kendilerini yeni cumhuriyet muhafızları olarak bir siyasal hatta tahkim ederlerken, medyalarını da post-28 Şubat formatıyla güncellemekten çekinmiyorlar. Nitekim ibretle gelinen nokta ülkenin komünist partisinin “yobaz takip hattı” kurarak müthiş bir siyasal öncülük örneği göstermesi, Türkiye işçi sınıfına ve emekçilerine geleceğe umutla bakabilecekleri bir siyasal ‘hat’ armağan etmiş olmasıdır. ‘Laiklik elden gidiyor’cularla ‘din elden gidiyorcular’ın yarattıkları siyasal tiyatroyu dağıtacak olan ise Müslüman, Ateist, Alevi, Kürt, Türk, Ermeni, Rum, Laz, Çerkes emekçi halklarımızın düzenin tesviyesinden geçmiş hiçbir kavramla birbirlerine seslenmeyecekleri, birbirlerini bu kavramların sopasıyla tehdit etmeyecekleri bir özgürlük mücadelesi olacaktır.
‘Gericiliğe karşı mücadeleye’ gelince. Bu mücadelenin en temel siyasi çıkış noktası her şeyden önce AKP’nin Türkiye halkında yarattığı bölünmeyi açık ya da gizli bir şekilde varsaymamak, bunu kabul etmemektir. Bunu varsayan ya da baştan a priori olarak kabul eden her tutum karşı devrimci bir tutumdur, tıpkı Gezi’yi bir Alevi ayaklanması olarak gören politik tutumun karşı devrimci olması gibi. Ve bu tutum AKP’nin yarattığı karşı devrimci toplumsal bölünmede kendisine tahsis edilen sosyolojik mekânda siyaset yapmaya mahkûmdur. Maltepe Beşçeşmeler’e hapsolup Başıbüyük’te politik faaliyet yürütememek budur.
Şu gericilikle mücadeleye kendini vakfetmiş arkadaşlara bir çift laf. Ahmet Hakan size tavsiyelerde bulundu, söyleyene değil söyletene bakmalı, ona bu tavsiyeleri söyleten şey, içinden çıkıp geldiği ve ne kadar değişirse değişsin benliğinde mutlaka yer tutan sosyolojidir. Bu sosyolojinin deneyimini çok da hor görmeyin. İkincisi, aydın, laik, bilimsel orta/üst-orta sınıf kitlenize (ki bu kitlenin içinde Celal Şengör hocanız da var) Stalin sevdanızdan pek bahsetmeyin, yoksa sizi de gerici görmeye başlarlar.
Ozan Çılgın
Devamını oku ...

Laiklik Burjuvazinin Güvencesidir

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın devletin yeniden organizasyonu ve müesses nizamın devamı için gündemde olan yeni anayasaya ve bu anayasada laikliğin yerine ilişkin sözleri gündemin baş sıralarına oturdu. Bazı sol-sosyalist, liberal demokrat çevreler “laikliğin yurttaş özgürlüğünün güvencesi” olduğunu iddia ederek bu açıklamalara karşı tepki gösterdiler, AKP’nin “gizli gerici ajandasının” ortaya çıktığını yazdılar, söylediler. Oysa AKP’nin -aynı söz öbeğini kullanacak olursak- “gizli ajandası” zaten en başından beri apaçık ortadadır ve müstekbirin dilini mazluma tercüme etmek, müesses nizamın dayanaklarını kuvvetlendirmek bu hareketin başlıca görevidir. Bu noktada, burjuva devletin temel ideolojik dayanaklarından “laikliğin yurttaş özgürlüğünün güvencesi” olduğunu söylemek kimin dilinin halk kitlelerine tercümesi olmaktadır? “Laiklik”, “yurttaşlık” veya “özgürlük” kimi, neyi ifade eden kavramlardır? Bu kavramların içi boş mudur? Althusserci bir ifadeyle söylenecek olursa, “devletin ideolojik aygıtları” olabilirler mi?
Kemalistler tarafından Türkiye’de laikliğin demokrasinin, din-devlet ayrımının, din özgürlüğünün, eşitliğin güvencesi olduğu iddia edilir. Bu iddia genel hatlarıyla -kimi farklılıklar olsa da- Türkiye sol-sosyalist hareketinin geniş kesimlerince de paylaşılır. Oysa şu soru bir türlü sorulmaz: Türkiye’de o dönem için sermaye birikiminin geldiği aşamada finans kapitalin sınıf diktatörlüğünü temsil eden ve emperyalizmle işbirliği içerisinde olan bir kurucu devlet ideolojisinin, sadece tarihsel bağlamda “ilerici” olduğu iddia edilen modern döneme ait olması, o ideolojinin sosyalist kesimlerce savunulmasını meşrulaştırır mı? Bu soru, şüphesiz başka soruları da doğuracaktır: Demokrasi, özgürlük ya da eşitlik sınıfsal, kültürel, sosyal bağlamlarından kopuk biçimde ele alınabilecek şeyler midir? Bir kavram bütününün parçası olarak laikliğin Türkiye’de sağladığı -veya sağlayacağı- iddia edilen eşitlik ya da özgürlüğün, burjuvazinin “mülk sahibi” birey için kurguladığı eşitlik ya da özgürlükten farkı var mıdır? Türkiye’de -ve dünyanın herhangi bir yerinde- laiklik, burjuva devletin ve egemen sınıf gücünün isteklerinden, stratejilerinden, sınıfsal politikalarından bağımsız işlemiş midir? Devletin modernite öncesi bir dinden arınmış olması onu burjuvazinin dinine karşı bağışık hale getirir mi? Gündemde olan tartışmayı -verili konjonktür içinde- başlatan İsmail Kahraman’ın 1969’daki Kanlı Pazar olayının düzenleyicilerinden olması, burjuva devlet ideolojisinin, Aydınlanma’nın bileşeni olan laikliği savunmayı sosyalistler için zorunlu kılar mı? Kanlı Pazar olayının görünür yüzünde Kemalist devlet ve sermaye adına çalışan, bugün de aynı devletin tepe noktalarında oturan muhafazakâr İslamcı grupların/şahısların bulunması, bu ve yaşanan sonraki kontrgerilla tertiplerinde senarist ve yönetmen olarak görev alan sermaye devletini, laik burjuvaziyi ve emperyalizmi gözden kaçırmayı gerekli kılar mı? O zaman Marx’ın “her şey göründüğü gibi olsaydı bilime gerek kalmazdı” sözünü ne tarafa koyulmalı?
Bu noktada sol-sosyalist laiklik savunucularından gelebilecek en temel itiraz, Türkiye’de laikliğin kötü ve yanlış biçimde işliyor olmasının “genel olarak laikliğin” sosyalistler ve ilericiler(!) tarafından savunulmasını haksız ve gereksiz hale getirmediği tezine dayanacaktır. Bu durumda ise ortaya daha büyük bir sorun çıkmaktadır ve aslında Türkiye sol-sosyalist hareketinin bugün gelinen noktada devlet ve burjuvazinin bir kanadıyla ideolojik zeminde yakınlaşmasına neden olan da bu sorundur. Bu sorun, sosyalist hareketin, Marksizmin ya da komünizmin burjuva tarihsel ilerlemeciliğinin mirasını sahiplenmesi gerektiğine ilişkin bir önyargının, hatta yanılgının sonucudur. Sorun, laikliğin ya da Aydınlanma’nın ideolojik ve tarihsel bağlamından kopuk bir biçimde araçsallaştırılması, başına “sosyalist” etiketi getirince sosyalizme ve kolektif mücadeleye dair dönüşüm geçireceği yanılgısıdır. Sorun, tarihsel bir gerçeklik olarak laikliğin ve Aydınlanma’nın bireycilikle, mülkiyetçilikle, sermaye egemenliği ile bağlarının görülmek istenmemesidir. Bu sorun, Mustafa Suphi hareketi ve THİF’in Kemalist burjuva önderlik tarafından tasfiye edilmesinin ardından bu coğrafyada sosyalizm adına hareket edenlerin Kemalizmi ve burjuvazinin “ilerleme” mitini bir veri ve başlangıç noktası alarak hareket etmelerinden kaynaklı bir sorundur. Bu sorun, sosyalist hareketlerin, burjuva ideolojisinin hakikati perdeleyen akıl, bilinç ve özgürlük mitlerine ezilen kitlelerin kolektif mücadele gücünden ve örgütlülüğünden daha çok inanmaları ile ilgili bir sorundur. Bu sorun, Türkiye’de sol-sosyalist hareketin ana akımının kendisini devletin iki rakip geleneksel fraksiyonundan birine her daim daha yakın hissetmesi sorunudur. Sorun, İbrahim Kaypakkaya’nın “Emekçi halkımız, büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iki kliği arasında savrulmuş durmuştur. Türkiye’nin tarihi gerçeği budur. Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz.” uyarısının göz ardı edilmesi sorunudur.
Egemen sınıf fraksiyonları ve devletin hâkim kanatları arasında yaklaşık 150 yıldır devam eden mücadele, sol-sosyalist hareketin bu topraklardaki mücadelesini biçimlendirmemelidir. Kemalist dönemi ve laikliği tarihsel kazanımlar olarak gören Aydınlanmacı sol ile, -İdris Küçükömer’in tezlerinden mülhem- bir dönem ilericiliği devletin muhafazakâr popülist kanadına ve “otantik burjuvaziye” yakıştıran liberal-sivil toplumculuk aynı ilerlemecilikten, kapitalist kalkınmacılıktan, burjuva birey kurgusunun övgüsünden, aynı liberalizmden beslenmektedir. Tarihten bir örnek olarak bunun, sözgelimi Rusya’daki Menşevik hareketten pek bir farkı bulunmamaktadır.
Bugün devletin yönetim kademelerinde ön planda bulunan muhafazakâr İslamcıların, kapitalizme ve sermayenin dinine iman edenlerin, Şeriati’nin tabiriyle “şirk dini” savunucularının “İslam” etiketi altında kodlanması, Kemalist kurucu döneme ait kültürel bir gelenektir ve devlet ideolojisinin çift taraflı yayılımını kolaylaştırıcı etki göstermektedir. Müesses nizamın birinci yayılımı, kültürel ve sınıfsal olarak dışlanan Müslüman dindar yoksul halk kitlelerinin AKP hapishanesine kapatılması yoluyla gerçekleşmektedir. Bu noktada Hikmet Kıvılcımlı’nın “[…] ‘Aklımız eriyor, gücümüz yetmiyor’ diyen sevgili çocuk halkımız, yedi bin yıllık ağız yanmışlığı ile Devletçiliğimizden ürker. Devletçiliğimize karşı en sahte çıkışları dört elle tutar: DP ve AP zaferleri ondandır. Devletçiliğimizin eleştirisi de, gene Devletçiliğimizin buyrultusuyla, demagojinin en ikiyüzlüsüne bırakılmıştır.” tespiti önemlidir. Demek ki devlet ve burjuvazi, dışarıda bıraktığı toplumsal katmanları içermek için gerektiğinde restorasyonu gündemde tutmakta, her daim ideolojik bir darbeyi işletmektedir. Müesses nizamın ikinci yayılımı ise, sol-sosyalist muhalif kitlelere gerektiğinde burjuva ideolojisinin ve devletin kurucu değerlerinin taşıyıcılığının yaptırılması yoluyla gerçekleşmektedir.
İsmail Kahraman’ın ya da AKP ileri gelenlerinin dine, İslam’a dair yaptıkları her açıklama boştur ve işin özüne dair bir şey içermemektedir. Tıpkı, laiklik adına söylenenlerin içinin boş olduğu gibi… Laiklik, kapitalizm ile, neoliberal sömürü ile, “birey” kurgusunun ve mülkiyetçiliğin yaygınlaşması ile, İslam’da mazluma ve kolektif olana dair ne varsa yok edilmeye çalışılması ile, halka ve mazluma düşman sınıf devleti gerçekliği ile birlikte bugün Kemalist devletin muhafazakâr yöneticileri tarafından zaten sürdürülmektedir. Muhafazakâr kapitalistlerin ya da laik burjuvazinin bayrağını taşımak, seslerine kulak vermek yerine devrimi, mazlumun ortak itirazı ve mücadelesini ilmek ilmek örmeye çalışmak daha anlamlıdır ve hakikat de burada, mazlumların safındadır. Sosyalistler de, Müslümanlar da müstekbirlere karşı ezilenlerin, fukaranın safında olduğunda, efendilerin çektiği sınır çizgilerini reddettiklerinde, kulaklarını ve gönüllerini mazlumun derdine, sesine açtıklarında hakikate yaklaşmış olacaklardır.
Tevfik Ziya
Devamını oku ...