Eşitlik-Özgürlük Kurgusunun Devrimci Eleştirisi İçin Önnotlar -I

1
İç-Dış
Doğal, nesnel, maddî ilişkilerin seyri, insanları iç ve dış ayrımı yapmaya mecbûr eder. Belli bir bütün’e âit olma, içeride oluş, düşman olarak tasavvur edilen neyse onun sınırlarına tâbidir. İnsanların verili bütünlüklü ilişkilerinin parçalanmaya karşı direnişi tümüyle doğaldır. Evrim sürecinin yasaları da bu doğallığa uygundur. İnsan denilen canlı türü canlı doğanın iç hiyerarşisine tâbidir. Akıl, ruh, idea ya da enerji gibi önkabuller dışarısına karşı bir isyanmış gibi görünse de, bu isyan esâsında dışarı ile hemhâl, bir, olunması amacına dönüktür. İnsan bir canlı türü olarak bu bir’in yanında iki değil, bir’in içindeki hiyerarşinin bir basamağı olma derdindedir. İç’in dışsal mücadelesi, dış’ın içsel mücadelesidir. Dış dünya-iç dünya ayrımı iki dünyanın varlığını anlatmaz. Aksine insanın dünya algısı, bilgisi ve simgeselliği de dünyevîdir.
Yan yana gelme ya da hiyerarşiye tâbi olma durumu iç’in dış’a karşı savunma ve saldırı yöntemleridir. “Her savunma saldırı amaçlıdır” sözü kabul edilirse, iç’in savunmacı yaklaşımı dış’ın saldırısına içkindir. Yatayda, yani yan yana oluşta, eşitlenmede insanî ilişkiler kendi içinde yukarı doğru çıkışın zeminini de örüyordur. Esâsında bu düzlenme rekâbetin, yukarıya çıkışın imkânlarının eşitlenmesidir bir bakıma. Kitleler her şeyin ve herkesin kendisi kadar düz olabilmesini arzularlar ve eyleme geçerler ancak buradaki düzleme eylemi içinde kitlelerin kimi bileşenleri yukarıya bir kol çıkartır. Bu kol dış dünyanın iç’le denklendiği noktadır. İktidarın yerle yeksân olduğu bu noktada nesnellik “yeni” bir hiyerarşiyi zoraki çıkartacaktır. Hiyerarşi iç’in, kitlelerin iç dinamizminin altında ezilmek istemeyenlerin “özgürlük” çığlığıdır. Özgürlük ve rekâbet Siyam ikizleridir.
Bu gerilim ancak somut, maddî pratiğin bizzat kendisi tarafından belli bir durumda askıya alınır. İç ve dış geriliminin askıya alındığı bu noktaya sonradan eşitlikten beslenenler “eşitlikçi”, özgürlükten nemalananlar “özgürlükçü” kimi anlamlar yükleyeceklerdir. Ancak bu anlamlar da o durum gibi geçicidir.
Aklî, düşünsel, imgesel ve teorik/bilişsel kurgular da bu iç-dış ayrımına tâbidir. Genel yanılgı, bu ayrımı yapan öznenin bu eylemin “nesnelliğini”, “doğallığını” ve “maddîliğini” nesneye, doğaya ve maddeye kabul ettirebileceğini zannetmesidir. Esâsında özne ayrımı, yaratanın kendisi ya da (akıl, imge, düşünce, bilgi, inanç gibi) kendisine âit kimi içsel unsurlar olduğunu iddia ederek bu ayrımın nesnel, doğal ve maddî oluşunu gizlemek ister. Bu istem, irâde, temelde bu ayrımı etkisizleştirmeye yöneliktir. Özne, “bu ayrımı kafamın içinde kodlarsam ondan kurtulurum” der. İç-dış ayrımı ile kafasıyla ilişki kuranlar, özgürlükçü bir tepkiyle onun üzerine çıkmak ve ona hükmetmek isterler. Ayrımla bedeni ile ilişki kuranlar, eşitlikçi bir tepkiyle onu kendisi ile dengelemeye niyetlenirler.
Her devrimin bu ayrımı silen ve onu aksi yönde belirginleştiren iki ayrı yönü vardır. Devrimlerin evlâtlarını yemesi esâsı buraya dayanır.
Her türlü gerilimin, çelişkinin ve çatışmanın ana yatağı olan iç-dış ayrımına öznelci yaklaşanlar gerilimlere, çelişkilere ve çatışmalara da öznelci yaklaşacaklardır. Öznelci yaklaşmak ayrımdan özgürleşmek, ayrışmak, kurtulmak isteyenlerin doğal, nesnel ve maddî bir tepkisidir. Öznelciliğin belli bir dönemde kendisini güçlü hissetmesi durumunda bu özgürlük, ayrışma ve kurtuluş esârete, bütünlükçü bir ideolojiye ve zulme yol açacak, özne, kendi konumunu korumak adına her şeyi düzleyecektir.
İç-dış ayrımını kafasıyla hâllettiğini düşünenler, özgürlükçü bir yönelime mecbûrî olarak girerler. Buradaki özgürlük, kafanın bedenden özgürlüğüdür. Kafanın özgürlüğü, kendisini kafasının mutlak sahibi zannedenlerin mülkiyet tutkusunu rekâbet piyasasına sokma derdinde olanların hedefidir. O rekâbet piyasasında hangi kurtların kimi kapacağı belirsizdir.
Ayrımı yapan da, ona göre konum alan da, sonradan bir tarafı öne çıkartan ya da öze yerleştiren de, nihayetinde ayrımın sıfırlandığı, dengelendiği noktanın kendisi olduğunu varsayan da kafalı, düşünen, hayâl kuran ve bilen insandır. “İnsan insanın kurdudur” ve “tüm insanlar kardeştir” diyen de aynı insandır. İlki, maddî, doğal ve nesnel gerçeğin bir yönünü, ikincisi diğer yönünü vurgulamaktadır. İlk yön özgürlükçü, ikincisi eşitlikçidir. İlki eşitlenmek, ikincisi özgürleşmek niyetindedir. Oysa Hâbil ve Kâbil’den beri bilinmektedir ki “kurtlar sâdece kuzuları kovalarken kardeşleşir.”
2
Yer-Gök
Bir bütünün parçası olunduğu imge ve bilgisi bütün’ün seyri ile ilişkilidir. Bütün’den koptuğunu zanneden öznellik esâsında bütün’ün genleşme, genişleme istîdâdının bir yansımasıdır. Aynı şekilde parça olunduğu tespiti üzerinden belli bir bütün’e tamamlanma eğilimi de bütün’e dâirdir.
İnsanî hayat pratiği açısından iki imgesel bütünlük mekânı vardır: yer ve gök. Özneler ya yerde ya da gökte bütünlenme, eğer parçalanma eğiliminde ise kendilerince “yeni” olan bütünü yerde ya da gökte kurma derdindedirler. Bir bütün’ün parçası olunduğu bilinci ve imgesi ile kopuşma pratiğini ve parçanın bütünlenme ihtiyacını belirleyen iç-dış geriliminin seyridir. Geçmişteki tüm ütopyalar bütün’ün ideolojisine, tüm ütopyacılar bütünsel iktidâra hizmet etmişlerdir. İçteki tasarımlar, tasavvurlar ve tahayyüller dışarısı olarak kodladıkları dünyaya bir zaman sonra teslim olmuşlardır. Bunun nedeni, iç kurguların bedene inat ya da bedensel-maddî oluşun statik-monoton seyrinden kopuş esprisi içinde biçimlenmiş olmasıdır. Tüm teori ya yerdeki ya da gökteki bir’in hizmetindedir.
Yer eşitlenmek, gök özgürleşmek demektir. DİSK’in eski 1 Mayıs afişindeki sloganda işçiler birleşip yerden göğe yükselmeye çağrılmaktadır. Sınıf özgülleştirilmek ve oradan da birilerinin özgürlük tutkusu adına basamak olarak kullanılmak istenmiştir.
Dinî akımlarda da benzer bir sorun mevcuttur. Ancak sınıfta ya da herhangi bir dinî cemaatte göğe yükseliş arzusunun içinde eşitleyici bir pratik de fiiliyatta işler. Hz. Muhammed hem bizim kadar kuldur hem de Allah’ın elçisidir. Bu formül uyarınca eşitlikçiler O’nunla eşitlenerek kullukta birleşmek istiyor da olabilirler, elçiliği üzerinden Allah’la ilişki kurabileceklerini zannediyor da olabilirler.
Özgürlükçü eğilimlerin bir kısmı Allâh-Muhammed-ümmet arasındaki hiyerarşiyi tanıyacak, burada ümmette peygamber ya da hattâ Allâh sıfatında dolaşmak isteyenler de çıkacaktır. Mevlânâ’nın hocası olduğu söylenen Cüneydi Bağdadî bir konuşmasında “dün gece Allâh on dört yaşında bir sübyan olarak koynuma girdi ve ben onunla cimâ ettim” diyebilmiştir.
Özgürlükçü mezheplerin temel derdi Allâh’la bir olabilme ve O’nunla eşitlenmedir. Ümmet olarak yerde, zulümde ve sömürüde, bir olanlar bu bir olma hâline isyan ederek, bu durumu Allâh’la bir olma fikri ile ezmek istemişlerdir. Bu noktada iktidârda olanlar hiyerarşiyi, ast-üst ilişkisini, eşitsizliği ve esâreti dayattıkları için hedef tahtasındadırlar. Allâh’la gökte buluşmayı engelleyen tüm unsurlar yıkılmalıdır.
Eşitlikçilerin tanrısı yerde, özgürlükçülerinki göktedir.
Eşitlikçiler giderek tanrıları da yerde bir’lemek zorundadırlar. Aynı şekilde özgürlükçüler de göğün birliğini hedeflemelidirler. Oysa eşitlikçiler teoride, özgürlükçüler pratikte tanrılarına yakınlaştıkça ayrışmalar yoğunlaşır.
İslâm’a göre, tüm diğer dinlerin tanrısı aynı ve birdir. Ama yere indikçe tanrılar birbirleriyle kavga eder hâle gelmişlerdir. Özgürlükçü bir hareket olan Alevîlikte tanrının bir oluşu onun Hıristiyanlık, Yahudîlik ve diğer dinlerden beslenmesini getirmiştir. Tanrı fikriyatta eşdüzleme yatırılınca alışveriş de kolay olmuştur.
Otonom dergi çevresi “tüm topraklar kardeştir” deyip, ortak bir pazarın oluşturduğu son dönem Osmanlı’sına methiye düzmektedir. Özgürlükçüler, gökteki tanrıları ile yerin parçalılığını ama lafta kardeşliğini dillendirmek zorundadırlar.
Özgürlükçüler eşitleyici teorilerini gökte, özgürleştirici pratiklerini yerde; eşitlikçiler ise eşitleyici teorilerini yerde, özgürleştirici pratiklerini gökte kurarlar.
3
Parça-Bütün
“Zaman öncedir, mekân sonradır” / “zaman ve mekân yan yanadır”. İlk görüş hiyerarşiyi, ikincisi eşitliği verir. “Beden mi ruh mu önce?” sorusu hangisinin tarihsel olduğu ile ilgili bir sorudur. Beynin hiyerarşik anlamda üstte oluşunun onun diğer bedensel organlarla yan yanalığına halel getirmemelidir. Teorik anlamda bütünden söz edilmesi maddiyatta böylesi bir bütünün olduğu anlamına gelmez. Teorik bütünlük yoktur, çünkü bütünlük zâten teoriktir.
“Beynin görece bağımsızlaşması, insan türünün diğer canlı türlerinden bağımsızlaşmasını getirmiştir” tespiti, insanın canlı doğa denilen bütünlüğe âit olmadığını söylemez. Teori bütünlüğe, pratik parçalılığa meyyâldir. İlki için önsel olan ikinci için sonsaldır (Tersi de geçerlidir). Teorinin önsel hedefi parçalamak, pratiğin sonsal hedefi bütünlemektir.
Pratiğe geçen özneler bir parça olduğunun bilinciyle hareket ederler. Özel değil, genel anlamda tüm insanların tanrıya âit olduğunu ve buradaki âitliğin gökte değil, yerde tanımlı olması gerektiğini söyleyen mezhep ve tarikatlar genişleyen bütüne âit olmanın kavgasını vermişlerdir. Kavga parça oluşun farkına varma, parça oluşun önünde engel olan ortak bütünsel varlığın parçalanması ve tekrar bütünsel oluşa âit olma aşamalarından geçer.
Beyin, bilinç ve akıl Hıristiyanlarda insana âitken Yahudîler’de doğaya âittir. Birinciler göğe çıkıp bütünlüğü orada kurmak isterken, ikinciler yere inip orada tamamlanmak niyetindedirler. Bu anlamda Hıristiyanların kafası eşitlikçi, bedenleri özgürlükçü; Yahudîlerin kafası özgürlükçü, bedenleri eşitlikçidir. Sünnetle ilâhî anlamda işaretlenmiş Yahudî bedeni her yerde olabilir ama Hıristiyanlar her yerde bedenen İsa’nın kanı ve eti anlamında vaftizle ayrışmak zorundadırlar. Yahudî için tek önemli giysi gökyüzü olduğundan herkesin elbisesini giymekte beis görmezken, Hıristiyan’ın tek elbisesi yeryüzüdür.
Madde bütünü kabul etmez ama her gerçek kendine tamamlanmış bir bütündür. Madde ya da tanrı tek değişmeyen “gerçek”tir. O zaman-mekândan münezzehtir, bu anlamda, bütün değildir. Algısal anlamda tersi doğruymuş gibi görünür: değişim-dönüşüm durumları maddenin tamamlandığına, insanî bir kurgu olan gerçeğin ise bütünsel olmadığına işaret eder. Akıl ters yönde ilerler: onun için madde veya tanrı mutlak değildir ve gerçek bütün’dür.
Zaman-mekânı algılayan akıl/beden ile zaman-mekânın aklı/bedeni ayrıdır. İkincisi çoğunlukla “nesne” olarak tanımlanıp içeride/dışarıda ayrıştırılır. Akıl, teoloji-sanat-felsefe-bilim-politika ile ilişkide farklı bağlamlara kavuşur. Bunlar inanç-imge-düşünce-bilgi-gerçektir. Bu belirlenim yukarı ile ilgilidir. Aşağıda ise mit-sezgi-tahayyül-varsayım-madde sıralanır. Akıl nesnesiz özne, beden öznesiz nesnedir.
Yukarıdan aşağıya, arkadan öne doğru hareket tarzları farklı gerilim, çelişki ve çatışma biçimleri üretir. Bedenin çıplak, dört yönlü hareketi kendisine ihtiyaç duymayan aklı imhaya yöneliktir. Buradaki ikinci bir yönelim de aklı her yere yayarak onu yok etmektir. Her yerde olan hiçbir yerdedir. Her zaman olan yoktur.
Aynı şekilde aklın macerası kendisine ihtiyaç duymayan bedeni imha etmeye yazgılıdır. Akıl her şeyi ortak, tek ve bütünsel bedene bağlama gayretindedir. Her şey bedenselleşirse özgül beden yok olur. Aklın “beden”i maddî bedeni yukarı çekerken, bedenin aklı gerçek aklı aşağıya çeker. İlki inancı, imgeyi, düşünceyi, bilgiyi ve gerçeği kullanırken, ikincisi miti, sezgiyi, tahayyülü ve maddeyi kullanır. İlki özgürlükçü iken, ikincisi eşitlikçidir. Bu anlamda birinci kendi eşitselliği, ikinci kendi özgürlüğü adına hareket eder.
Akıllılar ve akılcılar aklın beden dolayımıyla yaşadığı macerayı göğe yükselen bir merdiven, bedenciler ise bedenin akıl dolayımıyla yaşadığı macerayı yere yayılan bir kan olarak resmederler.
Aklın bedenle ilişkisi noktasında biçimlenen madde-ruh ayrımı aklın aşağı ve yukarıya yönelik zorunlu yönelimini ifâde eder. Aşağıya giden maddeye, yukarıya (Olimpos’a) çıkan ruha atıfta bulunur. Akıl (mind) burada beynin iç, genel nöral faaliyeti anlamında kullanılmaktadır.
Astronomi ile matematik ilişkilidir ancak ikincisinin maddeye, ilkinin ruha etki ettiğini söyleyen genel anlayış bu ilişkiyi bölmüştür. Mısır’da birlik varken, Grek’te ayrışma vardır. Madde ile ruhun yekpâreliği ancak akılda/bedende mümkündür ki bu akıl/beden tanrının kendisidir. Akılcı olan Grek iken, bedenci olan Mısır’dır. İlki Hıristiyanlığı, ikincisi Yahudîliği koşullamıştır. Terse zorlayan bir süreç yaşanmaktadır. Yahudî’nin özgürleştirici edimi yerdeki ortak bedene yönelik iken, Hıristiyan’ın eşitleyici edimi gökteki ortak akla yöneliktir. Burada her ikisi de hemhâl olma arzusuyla ortaklaşır. İslâm ise bu arzuyu reddeder.
Araf önemli bir ayraçtır: Hıristiyan gelenekte Araf bu dünya ile öte dünya arası iken, İslâm’da cennet ile cehennemi ayıran dağın adıdır. İslâm’da Tanrı ile ilişki O’nun uhdesinde olan, tümüyle özel bir durumdur.
Teoride “Müslüman” olmak Marksist devrimciliğe önemli açılımlar sunacak, Hıristiyan ya da Yahudî teolojisinden kaynaklanan yönelimlere mesafe alınması sağlanacaktır.
Fikret Çakmak

Lanet

Akdeniz’in kıyılarında
İnsanlığı gördüm, tuza bulanmış
Yüzükoyun
Ölü
Gözleri oyuk,
Elleri semaya doğru, dua ediyor
Ya da titriyor korkudan.
Tek kelime dökülemedi ağzımdan.
Deniz, bir Arab’ın yüreğinden daha haşin,
Kana boğulmuş
Dalgaları.
Sadece çakıl taşları ağladı.
Sadece çakıl taşları.
“Arabistan’ın tüm kokularını sıksan ne olur”
Bu Ümmet’in eti çürüdükten sonra.
Gaza Writes Back

Barış Yolu

Barış; en temel yaşam hakkına saygı gösterilmesidir. Bu saygı biçimi tüm canlılar arasında gelişen doğal bir durum/hâldir. Doğasına ve kendine yabancı ‘uygar insan’ dışında kalan tüm canlılar ‘sözlü ve yazılı’ olmaksızın doğal bir dil ile birbirlerinin yaşama hakkına saygı duyarlar ve bu temelde gerçekleşen tüm fiilleri dürüstlük içerir.
İnsan; kendisi dışında tüm canlıların fiillerini kendine (insana) benzemediği için korkunç bulur. İnsanın özünden (doğal yasalar) kopuşu yine insanı barıştan ve bu doğal süreçten koparmış; insan bırakın barışı, barışın yolunu bile unutmuştur.
Barış, “doğal yasaların” kendisi içinde yer alan tüm fiillere teslim olan ‘doğal bilincin’ yine bu doğal bilinç ile yaşayan canlılara karşı doğal geliştirdiği davranışların tümüdür.
Kainat ve içinde yer alan dünyada olan biten doğal durumlar (insana göre çelişki içerse dahi) mükemmelliğin ta kendisidir. Yani doğal yasalar ve doğal bilinç, yaşamın ta kendisini ve yaşamın kaynağını ifade eder, dolayısıyla kusursuz ve tüm övgülere layıktır.
İnsan, ilk olarak ‘hayvanları’ evcilleştirmekle başlattığı, sonrasında; mülkiyet, sahip olmak duygusu, toplumsal cinsiyetçilik, devlet ve toplumsal ego ile devam ettirdiği trajedisinin bir sonucu olarak; doğal bilinçten (barış) kopmuştur. İnsan, doğal yasalara yabancılaşmasıyla doğanın efendiliğine (uygarlık) soyunmuş ve doğa üzerinde hâkimiyet kurmaya değin ilerlettiği akılsızlığı ile barışla olan bağlarını onarılamayacak şekilde kökünden koparmıştır.
İçinde yaşadığımız ‘aptallık, fast-food ve tüketim çağı’nda ‘barış’ bizim için uzak ve sarp bir yokuştur. Barışa ulaşmak için her zaman bir şansımız bulunmaktadır. Kaldırım taşlarının, zift dökülmüş yolların altındaki ‘kumsal’ kadar yakın ve bir o kadar da meşakkatli bir yol olarak şahdamarımızdan (kendisi olan insan için) daha yakın bir şekilde yanı başımızda duran barış, kör gözler (sahte benlik taşıyanlar) içinde çok uzaklarda bir yerlerde bulunmaktadır.
Doğal bilinç, tüm canlıların görünmez bir ağ ile birbirlerine bağlı olmanın diğer adıdır. Biçim olarak ‘rizom ağı’ şeklindedir. Tüm gerçekliği ile yaşamın her anında hatta kendisine yabancı insanda dahi bulunan (ama insan bunun farkında değil) bir şeydir. En basiti insandaki hâli, olmak duygusunun (bu duyguya ulaşan insan) kendisidir ve bu duygu ile yaşamı içselleştiren zihnin yine duygularla olan dengesindedir. Aklın ve kalbin birlikteliğinden ortaya çıkan dengenin fiillerimiz, yani yaşamdaki pratiklerimizde görülebilecek bir durumdur. Sevgi, merhamet, paylaşma ve dayanışma gibi olgular bu ağın en belirgin dışavurumudur.
Barış, nefsini ve kendini bilen insanın yine kalbin aklı ve aklın kalbiyle, yani sezgileriyle buluşan insanın yaşam içinde kendi dışındaki tüm canlı hayata karşı geliştirdiği sevgi ve saygı ile gireceği yolun diğer adıdır.
Barışın yolu uzun ve zorluklara dolu bir yoldur. Sorumluluk ve bilinç isteyen bu yola; paylaşarak, güvenerek, severek, dayanışma içinde olarak ve bedeli ne olursa olsun ‘dürüst’ olarak adım atabiliriz. Adım attıkça yol bizi barışa götürecektir, lakin dediğimiz gibi, önce bu yola girmek ve bu yolda doğal yasalara teslim olmamız gerekmektedir.
Bu yola adım atanların erdemli olduğunu, bu yolda olanların Hakk’ın nefesiyle nasiplendiğini ve hakikat bilinci ile yaşadığını belirtmemize gerek yok!
İnsan, doğa ile barışmadığı sürece savaşlar sürecektir; acı ama gerçek...
Yolda olanlardan ‘olmak’ dileğiyle; yolun sonu O’na çıkıyor, ölmeden önce ‘olmak’ dileğiyle...
Selamlar ve hürmetler.
Mehmet Lütfü Özdemir

Aylan Kürdi

Aylan Kürdi Avrupa’daki mülteci krizinin sembolü hâline geldi. Cesedi Türkiye’nin güneybatısındaki Bodrum ilçesinin sahiline vurdu. Üç yaşındaki bebeğin yanında beş yaşındaki ağabeyi Galip ve annesi Rihan da Akdeniz’de boğularak öldü. Babası Abdullah ise kurtuldu. Aylan’ın sahile vurmuş cesedine ait fotoğraflar sosyal medyada hızla yayıldı ve Avrupa’daki mülteci krizinin bir sembolü hâline geldi.
Çocuklar Çarşamba günü erken saatlerde Bodrum’dan çıkıp Yunanistan’ın adası Kos’a giden iki tekneden birinde idi. Denizden beşi çocuk 12 kişi çıkartıldı. Dokuz kişi kurtuldu, iki kişi hâlâ kayıp ve boğuldukları düşünülüyor.
Kuzey Suriye’deki Kobanê kasabasından gelen Kürdler bu yılın başında IŞİD tarafından kuşatılan evlerinden kaçmışlardı.
İddiaya göre aile önce Avrupa’ya oradan da Kanada’ya gitme arzusunda idi. Bu yılın başında ailenin iltica başvurusu Kanada makamlarınca reddedilmişti. Reddedilmesinin nedeni, ailenin Suriye’den Türkiye’ye kaçmasına sebep olan kimi güçlüklerle ilgiliydi.
Birleşmiş Milletler’in raporuna göre, Suriye iç savaşında en az 230.000 kişi öldü. Muhtemelen gerçek sayı bundan daha fazla. 22 milyonluk Suriye’de 6,5 milyondan fazla insan ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Sadece bu yıl içerisinde Akdeniz’i aşıp Avrupa’ya gitmeye çalışırken ölenlerin sayısı 2.600’ü aşmış durumda.
Bu yıl savaş ya da zulüm sebebiyle Avrupa’ya sığınma talep edenlerin sayısı ise 350.000’i aştı. Sığınma talep eden insanlar ağırlıklı olarak iki ülkeden geliyor ve bu iki ülke de ABD ve NATO’daki müttefiklerince imha edildi: Libya ve Suriye.
Counter Currents

Andre Malraux ile Mülâkat

[…] Mao düşüncelerini şu şekilde aktardı:
“Plehanof ve Menşevikler Marksistti, hatta Leninistti. Kendilerini kitlelerden kopardılar ve sonuçta Bolşeviklere karşı ele silâh aldılar ya da sürgün edildiler veya vuruldular.
[…] Bugün her komünistin önünde iki yol var: ya sosyalist inşa yolu ya da revizyonizm yolu. Artık ağaçların kabuklarını kemirdiğimiz aşamanın ötesine geçtik, ama bugün elimizde sadece bir kâse pirinç var. Revizyonizmi benimsemek bu kâseyi de kaldırıp atmak demek. Daha önce size söylediğim gibi, biz köylü isyancılarla yaptık devrimi. Sonra onların kavgasını Komintang’ın yönettiği kentlere yönelttik. Ama Komintang’ın halefi Çin Komünist Partisi değildi, önemli mi değil mi bilmiyorum ama, Yeni Demokrasi idi. Büyük kentlerdeki proletaryanın zayıf olması sebebiyle devrimin tarihi komünistleri küçük burjuvazi ile işbirliğine itti. Bu sebeple son tahlilde artık devrimimiz Rus Devrimi’nin bizim devrimimize benzediğinden daha fazla benzemiyor o devrime. Bugün bile toplumumuzun geniş katmanları zorunlu olarak yüzünü, faaliyetleri dairesinde, revizyonizme çevirmesi gereken fiilî koşullarda yaşıyor. Ellerindeki sadece kitlelerden dilediklerinde aldıklarından ibaret.”
O an aklıma Stalin geldi: “Biz Ekim Devrimi’ni iktidarı kulaklara vermek için yapmadık!”
“Yolsuzluk, kanuna itaatsizlik, aydınların kibri, beyaz yakalı işçi olup ailesini onurlandırma isteği, bunun dışında kimsenin elini taşın altına koymaması, tüm bu aptallıklar sadece birer semptom. Parti içerisinde de dışında da karşılaştığımız durumlar. Bunların sebebi söz konusu semptomların görüldükleri tarihsel koşullar. Ama aynı zamanda politik koşullar.”
Onun teorisini biliyorum: siz eleştiriye tahammül etmiyorsunuz, sonra özeleştiriyi terk ediyorsunuz, ardından da kitlelerden kopuyorsunuz, oysa parti devrimci gücünü ancak kitlelerden alabilir, yeni bir sınıfın oluşmasını hoşgörüyle karşılıyorsunuz; sonuçta da Kruşçef gibi sağlam temeller üzerinde ABD ile barış içerisinde bir arada yaşayacağınızı ilân ediyorsunuz ama sonra Amerikalılar Vietnam’a ayak basıyorlar. Onun şu eskiden söylediği sözü hiç çıkmaz aklımdan: “Burada halkın yüzde yetmişi yoksul köylü, onların devrim anlayışında hiç kusur yok.” Bu sözü şu şekilde yorumluyor: “Kitleleri eğitebilmek için onlardan öğrenmek zorundasınız.”
Mao bu noktada şu tespiti yapıyor: “O nedenle Sovyet revizyonizmi […] bir tür döneklik.”
* * *
“Camp David’den dönüşünde Kruşçef buraya geldi ve Amerikan emperyalizmiyle uzlaşılabileceğine inandığını söyledi. Tahayyülüne göre orada çelişkiler neredeyse silinmişti. Oysa hakikat şu ki zafere bağlı oluşan çelişkiler eski çelişkilere nazaran daha sancılıydı ama şansları şuydu ki bu çelişkiler henüz tam derinleşmemişti. İnsanlığı elindeki araçlara bıraksak o zorunlu olarak kapitalizm yeniden inşa etmez (insanların üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete geri dönmeyeceklerini söylerken belki de haklısınız) ama onun eşitsizliği yeniden tesis edeceği açık. Yeni sınıflar oluşturma eğilimindeki güçler kudretli. Ordudaki unvanları ve rozetleri kaldırıp attık. Her ‘kadro’ yeniden işçi oldu, en azından haftada bir gün. Şehirlerden binlerce insan trenlere binip halk komünlerine gidiyorlar. Kruşçef bir komünist parti iktidarı aldığında devrimin yapıldığını zannediyor. Meseleyi ulusal kurtuluş meselesi olarak ele alıyor.
[…] Lenin o momentte devrimin sadece bir başlangıç olduğunun gayet net farkındaydı. Bahsettiği güçler ve gelenekler sadece burjuvaziden miras kalmış değillerdi. Bunlar ayrıca bizim kaderimizdi. […] Revizyonistler sebep ve sonucu birbirine karıştırıyorlar. Eşitlik kendi içerisinde önemli değildir, kitlelerle temasını kesmemiş olanlar için doğal olduğu için önemlidir. […] 23. Kongre’de Kosigin’in söylediklerini anımsıyorsunuz! ‘Komünizm hayat standartlarını yükseltmek demektir!’ Öyle ya yüzmek de üzerine mayo giymek demektir! Stalin kulakları yok etti. Bu, basit manada kendisine komünist bile dese, bir burjuvanın yerine başka bir burjuva geçirme, Kruşçef’i Çar’ın yerine ikame etme meselesi değildi. Çin’e getirilen düşünce, kültür ve gelenekler bulduğumuz yerde yok edilmeli, proleter Çin’in henüz varolmayan düşüncesi, gelenekleri ve kültürü ortaya çıkmalıdır.”
* * *
“Sık sık dile getirilen bu ‘revizyonizm’ terimi, esasında devrimin ölümünü ifade eder. Bizim bugün orduda yaptıklarımızın her yerde yapılması gerekir. Daha önce ifade ettiğim üzere, devrim de her yerdedir. Devrim aynı zamanda bir duygudur. Bugün Rusların yaptıkları ‘geçmişe ait bir duygu’dan ibarettir. Eğer biz bunu yapmaya karar verirsek, her şey dağılır. Bizim devrimimiz sadece geçmişin istikrara kavuşturulmasından ibaret olamaz.
* * *
Kitlelerle başbaşayım. Bekliyorum…
Andre Malraux[1]
[Anti-Memoirs (Karşı Hatırat) isimli çalışmasından alıntı]
Dipnot
[1] Andre Malraux, ünlü Fransız romancı. 1965 yılında de Gaulle hükümetinde kültür bakanıydı. 

Ateş Altındaki Kürdistan

Devletin AKP eliyle başlatmış olduğu “süreç” 7 Haziran seçimleri sonrasında Tayyip Erdoğan’ın ifadesiyle buzdolabına kaldırılmıştır. Süreç bitmiş değil fakat dondurulmuştur. Gelişmelere bağlı olarak yeniden fırına verilmeyi beklemektedir. Bu haliyle beklemede olan “süreç” yeni bir “süreci” doğurmuştur. “Yeni süreç” topyekûn saldırı ve yıldırma politikalarıyla hayata geçirilmek istenmekte, Kürt Özgürlük Hareketi’nin kazanımlarına ket vurmayı, mümkünse bu kazanımları yok etmeyi hedeflemektedir. “Barış süreci” olarak ifade edilen sürecin taraflarından biri olan TC devleti “tek dil, tek millet” olarak kodlanmış resmi ideolojisinden taviz vermeden oyalama ve aldatma üzerine kurduğu politikalarıyla masaya oturmuştur. Nihai hedefi ise çeşitli kırıntılarla Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme, Rojava ulusal demokratik devriminin kazanımlarını engellemektir. Rojava’da savaş halinde, Kuzey Kürdistan’ın da ise “barış” halinde olma durumunun uzun vadede sürmesi mümkün değildi. Bunun mümkün olmadığı da gelişen “yeni süreç”le birlikte ortaya çıkmıştır. Özünde Kürt Özgürlük Hareketi ve TC devleti her iki alanda da savaş halindeydi ve bu savaş hali tüm şiddeti ve diplomatik alandaki girişimleriyle devam etmektedir. TC devletinin esas kaygısı Rojava ulusal demokratik devrimi sonucu ortaya çıkan kazanımların kalıcılaşması ve bunun Kuzey Kürdistan topraklarına olan etkisidir. Masada ve sahada süren savaş durumu nihai sonuca ulaşmış olmasa da TC devleti zararlı çıkmakta, Kürt Özgürlük Hareketi ise kazanımlarla ilerlemektedir. Bu haliyle yeni taktik politikalarla her iki alanda da savaş durumu sürmektedir.
Savaşın Nedenleri ve Tarafları Kimlerdir?
Bu savaş kendiliğinden ortaya çıkmamış ve kendiliğinden ilerlememektedir. TC devletinin kurulduğu günden bu yana Kürt Ulusu’na yönelik baskı-imha-yok sayma ve asimile etme üzerine kurulu resmi ideolojisi bu savaşı başlatmıştır. Bundan dolayı savaşı başlatan TC devletidir. Kim bu savaşı başlattı ya da ilk kim ateş etti saflığına düşmeden bu gerçeklik kabul edilmelidir. Tek dil, tek millet, tek devlet ile kodlanan TC devlet geleneği savaşın başlatan taraf durumundadır. Kürt Özgürlük Hareketi ise uygulanan bu ulusal baskı ve imha politikalarına karşı ezilen ulusun temsilcisi, milli zulme karşı savaşan taraftır. İki tarafın da savaştığı doğrudur fakat biri haksız bir savaş yürütürken diğeri haklı ve meşru bir savaş yürütmektedir. Genel bir kavram/olgu olarak savaşa karşı çıkmak ve barış talebinde bulunmak kimsenin karşı çıkamayacağı bir durumdur. Akli dengesi yerinde olan kimse savaş istemez ve kimse barış olmasın demez. Fakat ulusal ve sosyal kurtuluş savaşları yaşadığımız dünyanın gerçeğidir. Bu gerçeğe gözünü kapatıp salt “savaşa hayır” demek hâkim sınıfların değirmenine su taşımaktır. Somut durumda TC devleti ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında süren savaşta ulusal demokratik talepler ifade edilmeden ve desteklenmeden yapılan “barış çağrıları” ezen ulusun imtiyazlarını, ezilen Kürt ulusunun uğradığı milli zulmü dolaylı yollardan desteklemek anlamına gelir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ezilen ulusun çıkarları doğrultusunda ortaya koyduğu kimi pratikler ve onun uzlaşmacı niteliği eleştiri konusu olmaktan öteye bir şey ifade etmez. Kimi kesimlerin bu durumu sosyal-şoven kimliklerine kalkan etmeye çalışmaları yanıltıcı olmamalıdır. Kürt Özgürlük Hareketi handikaplarına ve tutarsızlıklarına rağmen yaşadığımız coğrafyada özgürlük ve demokrasi mücadelesinin önemli ve en etkin gücü konumundadır. TC devleti açısından en tehlikeli ve onu en fazla zorlayan hareket Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Kürt Özgürlük Hareketi Rojava’da ciddi kazanımlar elde etmiş, Kuzey Kürdistan’daki örgütlülüklerini büyüterek eskiye göre daha kitlesel bir güce ulaşmıştır. Hariçten gazel okuyan “çokbilmiş solcular”ın “teslim olacaklar”, “tasfiye edilecekler” kehanetleri tutmamıştır. “Barışa da Savaşa da Hazırız” sloganı pratikte ispatlanmıştır.
Barışa da Savaşa da Hazırlıksız Türkiye Solu
Savaş ve barış tartışmaları devam ederken, Kürt Halkı katliamlardan geçirilirken Türkiye Solu bir bütün olarak sınıfta kalmayı yine ve yeniden başarmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi’ne barışması, silah bırakması, düzen içerisinde, “siyaseten” sorunların çözülebileceği aklını veren reformist kesimler suskunluk içerisindedir. Reformist kesimler, devletin zulmü karşısında toplumun önemli bir kesiminde AKP’nin seçimlerden istediği sonucu alamadığından dolayı savaşı başlattığı algısı güçlüyken bunu örgütleyecek ve barış talebini kitlesel bir güce dönüştürecek politik varlığı gösterememiştir. Tersinden “sürecin” tasfiye, aldatma üzerine kurulu olduğu gerçeğini ifade ederek temkinli ve kaygılı yaklaşan Devrimci Hareket ise savaş durumunda varlık gösterememektedir. Demokratik alan sınırlarını aşamayan, yetersiz, kitlelerin öfkesini sokağa, eyleme taşıyacak, hesap sorma pratiği anlamında ciddi bir varlık gösterememektedir. Kürt halkı zulüm ve katliam altında kuşatılmışken, K. Kürdistan’ın küçük ilçelerinde muazzam bir direniş örgütlenirken bu sessizliğin, biz söylemiştik ukalalığını geçemeyen pratiğin, kimin hangi sürece nasıl hazırladığı gerçeğini ortaya çıkarmıştır.
7 Haziran Sonrası ve HDP
7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan tablo devletin tüm kurumlarında kendi kliğinin denetimine sokan AKP’ye istediği sonuçları vermemiştir. Birinci parti olmasına rağmen tek başına “iktidar” olmayı sağlayamamıştır. Bu sonucun ortaya çıkmasında Kürt Özgürlük Hareketi’nin önderliğinde oluşturulan Halkların Demokratik Partisi’nin başarısı vardır. Ülkemizin koşullarında kitleleri peşinden sürükleyen, ona önderlik eden komünist-devrimci bir hareket olmadığından HDP çizgisi bile kabul edilebilir bir noktada görülmemektedir. Halkların Demokratik Partisi’nin reformist bir niteliğe sahip olması bu gerçeği değiştirmemektedir. HDP’yi ne kadar geriye çekebilirse ne kadar daraltırsa kendini o kadar başarılı olacaktır. Bu mecliste oluşacak sayısal hesaplarla sınırlı bir durum olarak görülmemelidir. HDP Kürdistan’da AKP’yi sandığa gömmeyi başarmıştır. TC devletinin Kürdistan’da ki varlığı AKP eliyle hayat buluyorken onun sandığa gömülmüş olması, önceki seçimlere göre dip noktasına varması, bir bütün olarak TC devletini büyük ve içinden çıkılmaz bir kaygının içerisine sokmuştur. Kaygılarında haklılar çünkü Kürt halkı uzun yıllardır süren oyalama, aldatma politikalarına tepkisini sandığa yansıtmış, tarafını Kürt Özgürlük Hareketi’nden yana ortaya koymuştur. K. Kürdistan’da 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan tablo ve Rojava’daki gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde sonu hâkim sınıflar açısından tam bir kâbus anlamına gelmektedir. Aldatma, oyalama ve tasfiye olarak planladıkları süreç tutmamıştır. HDP, 7 Haziran seçimlerinde ortaya koyduğu performansı ve başarıyı seçim sonrasına taşıyamamıştır. Onlarca devrimci-yurtseverin katledilmesine rağmen yeterli bir karşı koyuş örgütleyememesi onun niteliğiyle bağlantılıdır. Kuzey Kürdistan’da katliam ve direniş yaşanırken saldırılardan HDP’de payını almıştır. Ciddi çatışmaların yaşandığı bu süreçte özellikle batıda üstlenmesi gereken misyonunu yerine getirememiştir. TC devletinin Kuzey Kürdistan’da uyguladığı tüm saldırganlık ve vahşetine rağmen batıda adeta bir sessizlik söz konusudur. HDP, 7 Haziran seçimlerinde ortaya koyduğu kitleselliği ve mücadeleyi sokağa yansıtamamış kitlelerde karşılığını bulacak barış talebini bile etkili bir politika olarak örememiştir. Seçimlere, meclise olduğundan farklı misyonlar biçenlerin yaşadığı “şok”, “Bizler Meclise” girince sorunları çözeceğiz boş iddiası, bir kez daha faşist devlet gerçeğiyle karşılaşmıştır. Koalisyon tartışmaları sürecinde “ülkeyi hükümetsiz bırakmayız” , “CHP-MHP hükümetine destek veririz”, “AKP-MHP hükümeti savaş hükümeti olur”, “AKP-CHP hükümeti makul olandır” vb. açıklamalar HDP’nin niteliğini ve gerçeğini göremeyen gözlere, duyamayan kulaklara bir kez daha kendini göstermiş ve duyurmuştur. HDP’nin 7 Haziran seçimlerinden sonra meclis başkanlığı, koalisyon ve bakanlık gibi meselelerde gösterdiği tavırların 1 Kasım seçimlerinde bu partiye yönelik tavrımızı belirleyecek esaslı etkenler olarak görmemek gerekiyor. HDP’nin bahsini ettiğimiz meselelere dair yaklaşımı onun reformist niteliğiyle uyumludur.
1 Kasım Seçimlerinde Ne Yapmalıyız?
Seçimlere katılma ya da katılmama kararını taktik bir politika olarak ele alanlar açısından üç yol bulunmaktadır. Birincisi; boykot, İkincisi; bağımsız adaylar, Üçüncüsü; HDP’nin desteklenmesi/ittifak kurulmasıdır. İlk ikisinin, sübjektif güçler ve objektif durum değerlendirildiğinde kitlelerde karşılığı bulunmamaktadır. Sorunu “ilkesel” olarak ele alanlar açısından 1 Kasım seçimleri, ‘örgütü koruma’, teşhir ve propagandayla sınırlı bir faaliyeti tercih etmekten öteye bir anlamı ve karşılığı olmayacaktır. Her iki tavrın sistemi sıkıştıracak, onu krize sokacak etkisi bulunmamaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi açısından hâlihazırda boykot gündemi bulunmamaktadır. Türkiye Solu’nun, Kürt Özgürlük Hareketi’ni hesaba katmadan alacağı boykot ya da bağımsız adaylar çabalarının somut koşullarda bir kazanımı olamayacaktır. 1 Kasım seçimlerinde tavrımızı belirleyecek olan Kürt Özgürlük Hareketi’nin yürüttüğü mücadele ve ortaya koyduğu talepler olmalıdır. Belirleyici olan esas nokta Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokratik muhtevasıdır. Onun, hâkim ulusun imtiyazlarına ve ulusal baskısına karşı savaşması ve mücadele etmesi desteklemek için yeterlidir. Mecliste HDP’nin oluşturacağı grup, ezilen Kürt ulusunun maruz kaldığı ulusal baskı ve haksızlığa karşı yürüttüğü mücadelenin bir alanıdır. Demokratik alan olarak ifade edilen mücadele alanının önemli bir parçası, Kürt özgürlük mücadelesinin önemli bir bileşenidir. Ezilen ulusun haklı ve meşru mücadelesinin bir parçası olarak parlamento kürsüsü kullanılmaktadır. Kürt halkı büyük bedeller ödeyerek burayı mücadelenin bir mevzisi haline getirmiştir. Bu alanın korunması ve ileri taşınması önemlidir. 1 Kasım seçimlerine giden süreçte TC devletinin baskı ve katliamlarını yoğunlaştırarak sürdüreceği açıktır. Kürdistan’ın çeşitli illerinde tutsaklar hapishanelerin doluluğu gerekçe gösterilerek hiçbir masraftan kaçınmadan uçaklarla Karadeniz bölgesinde bulunan hapishanelere taşınmaktadır. Şuan devam eden tutuklama terörünün artarak devam edeceğinin işareti olarak görülmelidir. Şehir ve gerilla merkezlerinde yurtsever güçlere yönelik operasyonlar tüm hızıyla sürmektedir ve seçim süreci boyunca bu operasyonlar devam edecektir. Devam eden infazlar, gözaltılar, tutuklamalar ve imhaya yönelik operasyonlar karşısında Kürt halkının direnişi ve karşı koyuşu da buna paralel yükselecektir. 1 Kasım seçimlerinde seçim çalışmalarından, oy kullanmaya, oyların sayılmasına kadar her türlü provokasyon ve saldırı denenecektir. Her gün çocukları katledilen, sokağa çıkma yasakları, köy boşaltmalarla, infaz ve tutuklama terörüyle ateş altındaki Kürt halkının yanında olmak devrimci bir görevdir. Bu dayanışma ve mücadeleye sahip çıkmak, demokratik alanlarla sınırlı olmamalı, ne kadar olanak varsa dayanışma ve mücadeleye seferber edilmelidir. Tüm bu gerçekler düşünüldüğünde Kürt Özgürlük Hareketi’nin 1 Kasım seçimlerine yönelik tavrı devrimci-demokratik tüm güçler tarafından belirleyici olmalıdır. Bu bağımsız politika belirleyememe, kuyrukçuluk anlamına gelmemektedir. Türkiye Solu’nun reformist ve devrimci tüm kesimleri belirleyecekleri politikada Kürt Özgürlük Hareketi’ni hesaba katarak, onun yanında ve tüm alanlarda dayanışma içerisinde olması gerekmektedir.
Umut Munzur

Duyarcanlar

Ne kavrammış arkadaş 'duyar'. Bu kelime olmasa üzerine muhabbet edilebilecek tek konu bulamayacağımız, herkesin birbirini duyarsızlıkla suçladıktan sonra şiddetle duyarsızlığa devam ettiği, iktidar kalemli abla-abilerimizin hem mağdur edip hem de o mağduriyet üzerinden mağdur edebiyatı yapıp tonlarca para kazandığı günleri yaşıyoruz. “Bu günler ölsün” diyoruz ama dibine kadar yaşıyoruz. Hele medya, sağlıklı değil, hiç olmadı ki. Evcilik oynayan çocuklar gibi canı ne isterse onu yazan, gereksiz abartıp gereksiz susan pazarlama şirketleri hepsi. Sağlıklı birkaçı da, devletin angaje ettiği normlar adedince harcanıp kapatılmaya maruz kalıyor. Yıl olmuş 2015. “Doğruyu söyleyen kurumlar kapatılıyor.”
Hemen her gün acı bir haber alıyoruz. Kalbimiz de, gözlerimiz de ziyadesiyle alıştı kamyonun arka kasasının soğuk hava deposunda havasızlıktan ölen mülteciler başlıklı 3. sayfa haberlerden, asker kurşununa maruz kalıp ölen çocuk haberlerine. Sanalın hızına acılara tepki verememek eklenince artık duyarsız oluyor ismimiz zira öyleyiz de. “Bugün canım üzülmek istemiyor, nasılsa yarın yine birileri öl(dürüle)ecek ve ben bugünkü hüznümü ona saklayayım, azıcık da yarın üzülürüm” dercesine bakan göz yığınlarıyla dolu her yer. Yine Baudrillard'ın tabiriyle 'sessiz yığınlar'.
Baudrillard bunu simülasyon kavramıyla açıklamıştı yıllar önce. O bu kuramı ortaya koyarken de yine bir sürü çocuk ölüyordu. İroni olan ne biliyor musunuz? Acılardan popülizm devşiren yüzlerce köşe yazarı var bu ülkede. Geçen sene Soma faciasında göçüğün önünde rayban gözlüğüyle poz verip 'Tanrım, bir sürü çocuğu öldürdüler' temalı tivitleriyle 29.352 tane rt alan yazarlar bunlar. Acının da mağduriyetin de edebiyatı olmuyor be ablam. Her şeyi öğrendiniz bir bu kaldı. Ya da Roboski katliamından iki gün sonra yılbaşı kutlamalarına katılıp hunharca eğlenen beyaz Kürd abilerimizin duyduğu acılar da Berfo Ana’nın acısına eşdeğer değildi, bunu da biliyorduk.
Kan değil duyar akıtan bir silah yapmışlardı, adı siber silah'tı evet. En az bir kalaşnikof kadar basabiliyordu vicdanlara. İnstagramın zengin çocukları da havuz başındayken aniden duyarlaşıyorlardı ve acılarını yazarak vicdanlara seslenip bir güzel mastüre ediyorlardı. Artık istediği beğeni sayısına ulaşmıştı. Artık dayayabilirdi kafasını şezlonga.
Feysbuk’ta kolu parçalanmış bebek fotoğrafı paylaşınca da duyarlı olmuyorduk. Baydı bu söylemler evet, ama gün geçtikçe akıllanma oranımız daha bir azalıyor. Ve bence bıktırana kadar klişe cümle kurmak işe yarayabiliyor arada.
On sene önce polis kurşunuyla öldürülen çocuğun babası, bugün Cizre’de ölen çocuğun abisini teselli ediyor. Ya akraba çıkıyorlar, ya ahbab ya dost. Dünya çünkü bu.
Bizlere önce acı yaşatıp duyar diye bir kavram ortaya atan, sonra acı sayısı arttıkça duyarlılığımızı yitirmemize neden olan iktidardı, bürokratlardı. Armine Aker’li bakan eşleri ablalarımızdı. Zehre panzehir üreten doktorlar gibi, acıyı yeşertip duyarlaşmamızı bekleyen sizin çakma herkül yazarlığınız ilahiyatçılığınız, bürokratlığınız, sosyologluğunuzdu.
Amerika kadar sanaldan yarıştırılan acılar da büyük bir şaka sevgili Alfred. Peki buna ne kadar gülebiliriz.
Sümeyye Öztürk

Tuhaf

Sosyal âlemde “erken seçimde oylarını artırmak için bu savaşı Erdoğan çıkarttı” cümlesi ile “savaş Erdoğan’ın oylarını düşürüyor” cümlesini birlikte paylaşanları görmek ne tuhaf. Bu tuhaflığa, “Erdoğan Kürdistan’da seçim yaptırmazsa, Brüksel ve Washington nezdinde seçimin meşruiyeti kalmaz.” diyen “Marksistlerin” yaklaşımlarını da eklemek gerek. Onca IŞİD güzellemesinin ardından bu “Marksistler” “ya aslında biz laikiz” dediklerinin ertesi günü İMC TV’ye çıkartılmışlardı.
İMC TV’nin ise sırtını nereye dayadığı belli (değil). Patronu olduğu söylenen Osman Kavala, geçmişte doğuda kullanılmış silâhları, uçakları modernize eden kişi. Erdoğan’ın tabiriyle, “kişi laik olmuyor, devlet oluyor” gibi, burada da kişi “sosyalist” oluyor ama icraatı olmayabiliyor. İMC’nin “aktivist-iş adamı” olarak takdim ettiği Osman Kavala’nın, siyaseti her telde oynadığı iktisadî yatırım alanlarından biri olarak gördüğü açık. Geçmişte ordu ihalelerinde ismi geçen bir sermayedarın özgürlük nutuklarına ve Kürd sevdasına aldananlar, ne tuhaf!
PKK’nin “ordu hedefimiz değil” deyip aslolarak jandarma ve polise saldırması, AKP binalarını hedef alması, özerklik ilân edip, “devleti tanıyoruz” demesi, bir başka tuhaflık. Vicdanî red hakkı, profesyonel ordu talepleri, jandarmanın ilga edilmesi, polisteki fethullahçılık hep sanki iç içe.
Dolayısıyla seçim hükümetinde başkasının “Alevi bakan” gördüğü yerde Avrupa Birliği’ni görmek, başkasının bilmem ne bakanını gördüğü yerde İsrail’i görmek mesele. Bir de buna eski devlet kalıntılarının merkeze çekilmesini de eklemek gerek. Seçim hükümetinin özeti bu değil mi?
Mursi’nin son konuşmasında “Mısır devrimi açların devrimi değildir.” [2 Temmuz 2013] demesi ile devrimin ilk günlerinde Haksöz’ün benzer bir laf etmesi, “bu devrim değil, inkılâp” demesi tesadüf mü? Haksöz’ün, 12 Mart darbesine her Müslüman karşı çıkarken, tek itiraz etmeyen örgütün devamcısı olması şaşırtıcı mı? Devletin İslamî hareketi maniple ve kontrol etmek için yerleştirdiği unsurların bugün AKP merkezinde olması tesadüf mü? O kendisini biricikmiş, vahiyle gelmiş gibi sunarken, solun aynı şekilde mukabele etmesi, belirli bir devlet geleneğinden onu tecrit etmesi ne tuhaf. Laik, din karşıtı, liberal özgürlükçü üç-beş kişiyi çıkınına atacağım diye bu siyasî körlük hiç hayra alamet değil oysa. Tabiatıyla bu siyaset, AKP’nin varlığına muhtaç. Onu “muktedir” kılan, söz konusu yaklaşım.
Ya da Mursi’nin kabinesine eski rejimden bir generali alması, toplumsal huzursuzluğu bastırma yönünde ordunun imkânlarını muhafaza edip güncellemesi ile Tayyip Erdoğan’ın Eylül 2011’de “laik olun” emri arasında bir bağ yok mu? İhvancıların, “bizi tüm güçlerimizle ortalığa çıkıp hükümet olmamız konusunda gazı Erdoğan verdi” demesinde bir gariplikten söz edilemez mi? 2010 referandumundaki yetmez ama evetçilerin, miting meydanlarında Erdoğan’ın teşekkürünü hakkedenlerin bugün Erdoğan düşmanlığının şampiyonluğunu yapması garip değil mi? Postal yerine ikame edilen konversler çarşı iznindeki askerlere denk düşmüyor mu? Askerî vesayet vasi askerler türetmedi mi? Neoliberal siyasetin ana aktörü olarak ordunun Mısır’daki tahakkümüne eklemlenip rejimin restorasyonuna hizmetkârlık etmek almadı mı Mursi’nin kellesini? Erdoğan’ın Rabia işaretini devletin kadîm ideolojisine malzeme kılması bir alamet değil mi? “Esma’yı görünce kızım aklıma geldi” diyen Erdoğan, tabanı tahkim etmiş olmuyor muydu? Gözünden dökülen bir damla yaşın bile Esma ile alakası yokken, buradan bölgedeki İslamcılaşmaya dair tezler üfürmek ne tuhaf.
Mezarlık evlerde oturanların çığlıklarını orta sınıf snoplara has bir biçimde küçümseyen Haksözcülerin Suriyeli mazlumları ağzına alması bir samimiyet terazisine muhtaç değil mi? Bugün “PKK düşmanlığı” ile neye hizmet ettiklerinin farkındalar mı?
Mağdurun, mazlumun, yoksulun müşterek çığlığı olarak İslam’ı, efendilerin sofrasında bir mezeye indirgeyenler utanmıyorlar mı?
Filmi geriye sarıp baktığımızda; AKP’nin iktidar değil ama hükümet olmasının ordudan cevaz almadan gerçekleşmesi mümkün mü? Erdoğan’ın 2011’de “laik olun” mesajı içeri verilmiş bir emir değil mi? Laik olmak orduya eklemlenmek, emir eri olmak demek değil midir? Erdoğan’ın ağzındaki Türkiye’nin doksan yıldır ordu ve uzantılarınca kurulan cümlelerdeki “Türkiye”den farkı ne?
Mısır’da yüzlerce ihvancının Rabia Meydanı’nda katledilmesinin altında Millî Selamet Cephesi’nin imzası var. Ordu dışı ve orduya karşı tüm halk dinamiklerinin öfkesini “gericilik” eksenine oturtma çabası, orduyu siyasî özne olarak belirginleştiriyor, Mübarek gidiyor, tüm yapı tekrar dirilip solcuların, liberallerin üflediği nefesle ayağa kalkıyor, tekrar siyasete hükmünü koyuyor, olan fukara Müslüman Mısırlılara oluyor.
Erdoğan Eylül 2011’de “laik olun” derken, kendi yönelimini de anlatmakta. Önemli bir kitle tabanının bulunduğu “doğu vilayetleri”ni bu eklemlenme ile boşaltıyor. Barış süreci Kürd ve Müslüman direncin tasfiyesi olarak tecessüm ediyor. Bunu yaparken Erdoğan, geçmişten çıkarttığı dersle, kalıcı, yerleşik, sağlam bir kitle tabanı oluşturmaya gayret ediyor. Doğalında, Mısır’daki liberallerin de alıcısı olduğu, “İslam faşisttir” tezleri ülkeye giriş yapıyor.
Dün Kürd hareketini destekleyen Diken, T24, Cumhuriyet gibi yapılar, bu faşizm tahlillerine PKK’yi de katacak şekilde bir hamle gerçekleştiriyorlar. Ordunun makul düzeye, kışlasına çekildiği bir “cennet Türkiye” hayallerinin esasında onların sivil askerler olarak siyaset arenasında arz-ı endam etme istekleriyle bağlantılı olduğu anlaşılıyor. İşte bu yüzden, Osman Kavala İMC TV’de “PKK’nin silâhı bölge insanını irite ediyor” diyor. Seçim sürecinde söz hakkı elde eden işte bu liberallere dönük eleştirileri, “bizim müttefiklerimize saldırıdır bu, eleştiri yapanların tiz kelleleri vurula!” diyerek karşılayanlar, bu dönemi susarak geçirmeyi tercih ediyorlar. Ne tuhaf! Başlarını seçimden seçime çıkartanlara “devrimci” deniliyor bu ülkede, ne acayip!
Bebeği yıkadığımız suyu dökerken bebeği de atıyor olabilir miyiz? Osman Kavalaların nizamına halel gelmesin diye ileride Hz. Musa olacak o bebeği öldürüyor olabilir miyiz? AKP’yi, İslam’ı bu topraklara yabancı varlıklar olarak işaretlerken toprağın sahibi olduğunu iddia edenlere hizmet ediyor olabilir miyiz? Erdoğan 2011’de büyük projelerini aktarırken, Kartal’dan Şile’ye kadar uzanan bölgeyi ranta açacağını söylüyor. Oradaki askerî araziler konusunda ordudan gerekli izni aldığını da sözlerine ekliyor. Kim kime kimin toprağını veriyor, kim kime hizmet ediyor, ne tuhaf!
Analizler niyetleri de ele veriyor. “Mısır devrimi açların devrimi değildir” demek, “öyle olmasa keşke” anlamını taşıyor. Ve esas olarak karnı tok olanların şiş göbeklerindeki gazı almayı amaçlıyor. Erdoğan’ın da bu düzen nezdinde bundan gayrı bir işlevi bulunmuyor.
Türkçe mesaj yayınlayan IŞİD’li ile Yalçın Küçük’ün aynı şeyi söylemesi ne tuhaf. İkisi de “ülkenin batısını ABD, doğusunu PKK yönetiyor” diyor. Akıl, zihin bayırdan aşağı yuvarlandığında aynı yere düşüyor. Küçük cehepelileri, IŞİD Müslümanları galeyana getirmek istiyor. Bu galeyan emrini verenleri ise kimse sorgulamıyor.
Erdoğan ve çevresi bir “üst akıl” edebiyatına sarılmış görünüyor. Kimsenin alt aklı, bu ülkeyi kuran iradenin aklını görmemesi ne tuhaf. Kestaneleri yiyenler başkaları oysa, birilerinin maşa olmayı bu kadar sevmeleri ne garip.
Erdoğan’ın Atatürk arazisine saray inşa etmesi, basit kişisel bir hırsın ürünü olabilir mi? Buna tek başına karar verebilir mi? “Atatürk”ün izni olmaksızın o koca bina inşa edilebilir mi? Tek siyaseti Erdoğan’ı Çankaya’ya döndürmek olanların bunu “görmemeleri”, zaten elindeki yetkileri kullandığını “anlamamaları” ne tuhaf!
“Devrim açların devrimi değildir” demek, “ben devrimi açlarla birlikte toprağa gömeceğim” demek, efendilere işmar etmek, “emrinize amadeyim” demek. Tahrir’de mermilere siper olan onca ihvancının iradesini toprağa gömenlerin bugün “AKP İslamî tabanından uzaklaşıp muhafazakâr parti oluyor” demesinin ne anlamı var?
Başta belirttiğimiz “Marksistler” o Tahrir’de toplananları o günlerde “çapulcu ilân etmişti. Bir-iki sene sonra Taksim’de toplananlara Erdoğan “çapulcu” dedi. Devlet gibi düşünmeyi Marksistlik, devlet olduğunu zannetmeyi devrimcilik saymak, ne tuhaf!
Mısır’da bir fabrikada işçiler greve gidiyor, grevi kıranlar İhvan milletvekilleri oluyor. Ülkede eski rejimin kalıntılarını temizlemeye dönük yoğun bir kampanya var, bunu boğan, boşa düşüren gene İhvan. Ölçü, Mısır devletinden çekilince, her şey anlam kaymasına uğruyor. Garibim ihvancı işçi liderleri de selefî olmak durumunda kalıyorlar. Çünkü sol, özgürlük saplantısı yüzünden atalarını da redde tabi tuttuğu için “selefî” de olamıyor.
AKP düzenin krize verdiği cevabın ürünü. Krizi fırsat gören orta sınıf yatırımcıların aklıyla ona karşı mücadele etmek mümkün değil. Mursi’de dil bulduğu biçimiyle, mesele “açların devrimini yapmak, devrimi açlara ait kılmak.”
Faruk Serdengeçti

Ebu Ali Mustafa: Filistinli Bir Devrimcinin Mirası

“Biz direnmek için buradayız, uzlaşmak için değil.”
[Ebu Ali Mustafa/1938-2001]
Ebu Ali Mustafa Filistinli bir lider, bir şehid ve Filistin devriminin tüm aşamalarında muhafaza edilen azim ve ısrarın sembolüdür. 27 Ağustos 2001’de ABD’nin imal edip İsrail’in işgal ordusunun ellerine teslim ettiği bir helikopterden atılan füze ile vurularak katledilen Ebu Ali Mustafa’nın bir devrimci olarak hayatı yeni yeni ayağa kalmaya başlayan El-Aksa İntifadası’nın orta yerinde sona ermiştir.
Ancak onun mirası ve kurduğu okul bugün hâlâ yaşamaktadır. Lübnan’daki Filistinli mülteci kamplarında düzenlenen Ebu Ali Mustafa futbol turnuvasından Cenin yakında bulunan ve kendisinin de memleketi olan Arraba’daki Ebu Ali Mustafa ilkokuluna ve oradan Halk Kurtuluş Cephesi silâhlı kanadına kadar birçok yerde ismi hâlâ capcanlıdır ve o, adil bir dava uğruna ölenlerin halkının hayatı dâhilinde ölümsüz olduğunun açık bir delilidir.
Bir Filistinli devrimci olarak Ebu Ali Mustafa’nın geride bıraktığı miras sadece isminden ibaret de değildir. O bir savaşçı, stratejist, mücadeleci ve FHKC’nin genel sekreteridir. Peki o neyi temsil etmektedir? Adaletsizlik ve zulüm karşısında sürdürülen uzlaşmaz mücadeleyi. Açık, devrimci ve enternasyonalist bir vizyonu. Kapitalizme, ırkçılığa ve emperyalizme karşı küresel mücadeleyi. Merkezine her daim işçi sınıfını, mazlumları ve mültecileri alan, geri dönüş ve kurtuluşa dair tüm mücadele biçimlerini. Her şeyden öte, özgürleşmiş bir Filistin’i.
Mücadele içerisindeki insanlara ilham vermeye devam eden bu vizyon üzerinden o insanlar yürüyüşlerde Ebu Ali Mustafa’nın resimlerini taşımaktadırlar. Onların yüklendiği, sadece Ebu Ali Mustafa’nın resimleri değil, onun vizyonu ve hedefidir. Bizim de paylaştığımız bu hedef geri dönme hakkı, kurtuluş, sosyalizm ve devrime dairdir.

Medeniyet-Şehir ve Diğer Kavramlar

Türk düşüncesinde “medeniyet” kavramı önemli bir düşünsel parçalanmanın, kimlik çatlamasının tam ortasındadır. İstiklâl Marşı’nda “Medeniyet dediğin tek dışı kalmış canavar” diyen şair, Safahat’ta “Alınız ilmini garbın alınız san’atını; Veriniz hem de mesainize son süratini. Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız; Çünkü milliyeti yok san’atın ilmin” diyerek reddettiği “medeniyet”in Müslüman topluma aktarılmasından bahseder.
Türkiye’de on yıllardır talebeler bir yandan İstiklal Marşı’nın “medeniyeti canavar gösteren” dizesine ve diğer yandan Onuncu Yıl Nutku’nun muasır medeniyet seviyesini hedef gösteren söylemine muhatap edilmiştir[1]. İki retorik birbiriyle çelişkilidir. Bu bir zihni çatlama oluşturmaktadır.
Bu kavram nedeniyle Türk düşüncesi bölünmüş ve farklı eğilimler ortaya çıkmıştır. Sezai Karakoç, “İslâm’da medeniyet vardır” diyerek Safahat ile ünsiyet kurmuş, İsmet Özel “Medeniyet dinin dondurulmasıdır” diyerek İstiklâl Marşı’na intisap etmiştir. Yahya Kemal-Ahmet Hamdi Tanpınar-Hilmi Yavuz ise maziden beslenen “estetik bir medeniyet tasavvuru” ile Batı arasında gerçekleşen karşılaşmanın “iki aradalığı”nı dile getirmiştir. Rasim Özdenören ise Hece Dergisi’nin Mehmet Akif Özel sayısında “İlhamı Kur’an’dan aldıktan sonra İslâm’ı asrın idrakine söyletmek, belirleyiciliği İslâm’dan uzaklaştırmak demektir […] asrın idraki denilen şey; o asra damgasını vuran insanların görüşleridir” (Özdenören, Hece, 133, 2008: 75) diyecek, Safahat ve İstiklâl Marşı’nda mündemiç iki Mehmet Akif’i birbirinden koparıp ayıracaktır. Rasim Özdenören bundan sonra Akif’e karşı Elmalılı Hamdi’nin “Gül Yetiştiren Adam”ına işaret etmiş ve Müslüman hassasiyeti korumak adına “kendine çekilişi” işlemiştir.
Sezai Karakoç Bey’in “Diriliş” düşüncesi Malik Bin Nebi’nin “Nahda” fikrinden ilham alarak inşa edilecektir. İsmet Özel ise “Güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı, Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?” sorusunu “Önce Müslüman topluma ulaşalım” şeklinde cevaplar ise de bunun nasıl gerçekleşeceğini ortaya koyamaz ve üst kimlik halinde bir “Türk” kimliği inşa eder. İsmet Özel, “Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?” sorusunun cevabını eksen değiştirerek “Bir Türk Dünyaya Bedeldir” şeklinde vermiştir. 04 Temmuz 2015 tarihli Konya konuşmasında “Önce Müslüman topluma ulaşalım sonra güçlü oluruz” yargısını “Türk Dünyaya Bedeldir” söyleminin içinden inşa eder:
“Türk neden dünyaya bedeldir meselesi bugün yaşadığımız hayatla alakalı bir şey. Dünyada eğer bir zulüm varsa, bir tahakküm varsa, bir yozlaşma varsa, bir lanet insanlığın üzerine çökmüş halde ise bunun def'i için elde Türk’ten başka bir eleman, unsur, mevcudiyet kalmamıştır. Bu yüzden ‘Bir Türk Dünyaya Bedeldir.’ Neden Türk bu kadar çok önemli? Çünkü Türk mücerred bir şeydir. ‘Dünyada çeşitli kavimler var, bunlardan bir tanesi de Türk’ böyle bir şey yok. Türklük tercih edilen bir şeydir. Küfürle çatışmayı göze almakla ilgili bir şeydir. Bu, yakın tarihte hepimizin anlayacağı bir şeydir. Türkleri tarihten silmek, Türk yurdunu ortadan kaldırmak için Birinci Cihan Harbi ile başlayan bir süreç var. Bu süreçte Türkler pek muvaffakiyet elde edemediler. Seferberlik dedik biz Birinci Cihan Harbi’ne. Tarihten silinmemek, yurdumuzu kâfirlere kaptırmamak için biz seferber olduk fakat bunda bir muvaffakiyet elde edemedik. Her ne kadar Çanakkale gibi, Kut’ül Amare gibi başarılarımız olsa dahi. Sonunda 1918 yılına gelindiği zaman Türk bayrağı can ve mal emniyeti bakımından en belalı yerdi. O yüzden bu topraklarda yaşayan insanlar Yunan, İtalyan, Fransız, İngiliz, Amerikan bayrakları altında selamet aradılar. Ama Allah bize nasip etti, bir İstiklâl Harbi verdik. Daha doğrusu bir Sakarya Meydan Muharebesi yaşadık ve topraklarımızı yağmalanmaktan kurtarabildik. Topraklarımızın yağmalanmaktan kurtulması meselesi dünya tarihiyle alakalı bir mesele. Biz ikinci kez dünya tarihinin istikametine tesir ettik. Birincisi Türkler olarak bu toprakları Darü’l İslâm kılarak vatan haline getirmemiz; ikincisi İstiklâl Harbi vererek bu vatanı elde tutmamız. Bu, duaların sonucunda doğmuş bir şeydir.”
İsmet Özel bu anlamda “medeniyet karşıtı” konumlanmış fikri mecraında tutarlı kalmıştır. Ancak İsmet Özel’in fikri cehdinin iktisadî-içtimaî nizâma açılmadığı da işaret edilmelidir. Hz. Peygamber (asv)’in Hicret ile Medine’ye gelişini de tarih perspektifine dâhil eden İsmet Özel, Medine’nin iktisadî-içtimaî-müessesevî inşası ile ilgili bir değinmede bulunmaz. Sadece “kâfirle çatışmayı göze alan bu Türk” nasıl geçinecek, eğitim, adalet, üretim, meslek, din-heteredoksi gibi sahalarda ne gibi siyasetler geliştirecektir?
Diğer taraftan Müslümanlar “medeniyet” terimini anlamlandırmakta ihtilaflarına rağmen “Önce ahlâklı sanayileşme” diyecekleri bir terkipte karar kıldılar. Fakat okullara gönderdikleri ilk mektep talebesi evlatlarının zihnine “Medeniyet dediğin tek dışı kalmış canavar” mısraını da kazıdılar. Türkiye’de aydın çevresi ve özellikle edebiyat mahfilleri şairler arasındaki fikir farklılıklarının nedenlerini kavramayı mümkün kılacak bir açıklama şeması, analiz metodu geliştirmemiştir. Bu nedenle gerek siyaset ve gerek fikir dünyası Mehmet Akif-Yahya Kemal-Ahmet Hamdi Tanpınar-Sezai Karakoç-İsmet Özel-Rasim Özdenören gibi isimlerin “medeniyet” terimine göre aldıkları konumu tanımlayamamıştır.
İsmet Özel, “medeniyetsizlik” fikri nedeniyle Yahya Kemal-Ahmet Hamdi Tanpınar-Sezai Karakoç-İsmet Özel-Rasim Özdenören’den ayrılmıştır. “Medeniyet fikrine tutunan” yazarların ise aslında Renan’a cevap olan “İslâm mâni-î terakkî değildir” cümlesini şerh ettikleri söylenmelidir. Böylece mesele “Batı’dan neyi ve ne kadar alalım” noktasında sıkışıp kalmış gözükmektedir. Müslümanlar da son tahlilde Batı’dan ithal ettikleri teknik-bilim ürünleri ile bir şekilde Batılılaştıklarının farkındadırlar. Bunun zarureti itiraf edilmiş ve “Müslüman zengin olmalı” denilmiştir. Zengin olmanın yolu kapitalist toplumla ilişki kurmaktır.
Böylece Türkiye’de Terakki, Refah, Kalkınma isimli partiler kurulmuştur. Bütün bu süreç, aydınların Renan’a cevaptan vazgeçmeyi mümkün kılacak başka bir perspektifi keşfedememelerinin neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Namık Kemâl’den beri aydınlar “İslâm ahlâkı & Batı’nın ilim ve medeniyeti” şeklinde oluşturdukları bir terkiple fikir üretmişlerdir.
Bu yaklaşım “Önce ahlâk ve maneviyat” diyerek ortaya çıkan bir “Sanayi Toplumu Partisi” tarafından da “sanayileşmeye niçin mecburuz?” sorusunun cevabında yeniden kendine yer bulmuştur. Söz konusu parti kapatılmış başka isimlerle yeniden açılmış ancak görüşü değiştirecek fikri hamle yapılamamıştır. Görülüyor ki “medeniyet” kavramının anlamlandırılması merkezî ve hayatî öneme sahiptir.
Bu kısa yazıda “medeniyet” ve bağlı kavramların tanımlanması oldukça zor ise de başlangıç sayılabilecek bazı kavramlara ve anlamlandırmalara yer verilecektir.
Uygarlık (Civilisation): İngilizcede civics olarak geçen kelimenin anlamı “yurt bilgisi” dediğimiz şeydir. Civil ve civics arasında bağlantı bulunuyor. Citizen-City de aynı kökten geliyor. Batı dillerinde bütün bunlar (civil ve civics) cityden geliyor. Civics, citizen-city’deki “t”nin “v”ye dönüşmesi; civil kelimesini türetince “civilisation” çıkıyor. Batılı anlamda “civilisation”, “burjuva kentli” demek. İslâm kenti bir “city” değil, zira İslâm toplumunda 1) Sınıf yoktur, 2) Burjuva yoktur, 3) Sermayeye bağlı bir iktisadî biçimlenme yoktur, 4) Sınıf savaşı yoktur, 5) Kent-city yoktur.
Dolayısıyla “Medine kent devletiydi” diyen Batılı ve yerli aydınların civilisation’u medeniyet terimi ile karşılamaları doğru değildir. Uygarlıkta yurttaşlar “sözleşme” ile birbirlerine bağlıdır. Bu borç doğurur. Medine kelimesinin de “deyn: borç” teriminden geldiğini işaret eden yazarlar citizen-city’deki “borçlu yurttaşlar” ile medine’deki borçlu mü’minlerin birbirine benzerliğini kurmaya çalıştılar. Oysa “Uygarlık (civilisation)” durumunun burjuvalar arası “contrat social-[toplumsal sözleşme]” niteliği ile insanın kâl û belâ’da Allah ile misakından gelen din/deynin borç niteliği birbirinden farklıdır. Medine’de bir ahd varsa bile bu ahd sınıflı toplum olan city’deki sözleşme ile aynı değildir. İki sözleşmenin ortaya çıkardığı organik toplumsallaşma da farklılaşacaktır. Bu nedenle burjuvalar arasında (bourg) akdedilen sözleşmelerle kurulan “kent- city- civic” ile İslam ahkâmının tatbiki için inşa edilen “medine-şehir” aynı dinamiklere haiz olmamıştır. Cemil Meriç Civilisation’u medeniyet diye kullanıyor. Bu problemlidir. Çünkü başka bir yerde civilisation’u Yunan “police” anlamında kullanır. Mehmet Ali Kılıçbay da diyor ki, “Batı dillerinde civitas’tan (kent) türeme civilis(z)ation kelimesi uygarlığı ifade etmektedir. Aynı zihinsel iklim Arapçada da vardır ve bu dilin medine’si (kent), medeniyet kelimesine can vermiştir.” Bu yaklaşım da yukardan beri yanlış olduğunu ifade etmeye çalıştığımız bir anlamlandırmadır.
Sezai Karakoç’ta da kent, medeniyet için başat bir kavramdır. “Diriliş Muştusu” kitabında yazdığına göre uygarlıkların mutlaka siteleri vardır. Kentler ve siteler uygarlıksız varolamaz. “Kent, site, medine doğurma düzeyine varmamış bir uygarlık, henüz tam bir uygarlık olamamış demektir” (s: 185). Sezai Karakoç “İslâm medeniyeti” terimini kabul ettiği halde bu terimi “uygarlık” ve “site-city” terimlerinin baskısından kendisini kurtaramamıştır. Bunun nedeni Malik Bin Nebi’nin “nahda” fikrinin“mütehaddir-hadarat” kelimesine dayanmasından gelen kirliliktir. Uygarlık hadarat-umran gibi kelimelerle izah edilebilir ise de içinde “medine” barındırmaz. Müslümanların uygarlık kurmayacağı, medeniyet tesis edebileceği meselesi Karakoç’un yazı veriminde yeterince izah edilememiştir.
Medine-Şehir: Bir getto olmamak kaydıyla Müslüman şehirlerin “medeniyet” kavramı ile açıklanacağı düşüncesindeyiz. Eğer tüm zamanlar tarihi için İslam nebevî zincirle aynı ilkelerle insanlığa ulaştırılmışsa Hz. Âdem (as)’in medeniyeti ile modern zamanlarda ortaya çıkacak İslam Medeniyeti’nin tek bir medeniyet başlığında incelenmesi gerekeceği açıktır. Elmalılı Hamdi Yazır medeniyet kavramı bakımından değerlendirilebilecek bir izah getirir: “Medâin”; medeniyet kelimesinin aslı olan medinenin çoğuludur ki, büyük şehir demektir. Ve bu kelimenin iştikakında başlıca iki görüş vardır: Birincisi medine, başındaki mîm harfi kelimenin aslından olmak üzere “feîle” vezninde olup “medene, yemdinu, mudunen” maddesinden me’huzdur. Ve müdun bir mekânda mukim olmak demektir. Fakat dea ve zera kelimeleri gibi çekimi terk edilmiştir. Bu şekilde medine insan hayatına ilişkin her türlü ihtiyacın karşılanmasını içine alan yer veya böyle bu özellikteki bir yerde ikâmet eden sosyal topluluk kavramıyla büyük şehirlere isim olmuştur. İkincisi başındaki “mîm” harfi zâit ve “yâ” harfi asıl olmak üzere “dane, yedini, dinen” kökünden alınmış olup, “ma'îşet” gibi “mef'ile” vezninde veya medyûnenin muhaffefi olmakla aslında “mef’ûle” veznindedir. “Dine” maddesi ise mülk ve taat, ceza ve siyaset mânâsına olduğundan bu şekilde medîne, mülk ve taat yeri, memleket veya inzibat ve siyaset altında, memlûke anlamıyla büyük şehirlere isim olmuş olur” (Elmalılı Araf Suresi 111. Ayet tefsiri). Hz. Peygamber (asv) Yesrib’e geldiğinde üç meseleyi öncelikle temin etti: 1) Mescid inşası, 2) Müslüman pazarı, 3) Muahat-Kardeşlik. Önemli hususlardan biri müstakil pazar kurmaktı. Hz. Peygamber (sas) Nebit pazarına giderek bir göz attı ve “bu asla sizin pazarınız olamaz” buyurdu. Sonra ileride (Medine pazarı adını alan) bu pazara döndü, etrafını dolaştı ve “(İşte) sizin pazarınız budur; bu (Pazar) daraltılmayacak ve burada vergi alınmayacaktır” buyurdu. Bu nedenle İslâm şehir teorisinde “Cum’a kılınur, pazar kurulur” ilkesi hâkim olmuştur. Cami, şehrin merkezini oluşturmaktaydı ve birkaç mahalleyi birleştiriyordu. Camisi olmayan iskân bölgelerinde yaşayan insanlar Cuma namazı için buraya gelirdi. Cami ticari hayatla doğrudan ilgilidir. Kapitalist birikime uğratılmasına izin verilemez. Çünkü Cuma hür insanların kıldığı bir namaz olup, başkasına ömür boyu ücret karşılığı sözleşme ile bağlanan kişi hür değildir. Din-ticaret ilişkisi nedeniyle İslâm insanı küçük esnaf, köylü, çoban, zanaatkâr olarak “kendi elinin emeği” ile helal yoldan geçinir. Cami çevresinde bedesten, pazarlar, kapalı çarşılar bulunur ve bunlar vakıfların mülkiyetinde kalır. Cuma kılınan yer İslam toplumunda “şehir” hükmündedir. Medine / medeniyet algısının ed-din olan İslam’ın ve nebevî geleneğin bir yansıması olduğu söylenebilecektir. 
Diğer taraftan Yasin suresinde “Ve şehrin (medineti) en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. “Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!” dedi.” (36 Yasin 20) ifadesi yer alır. Bu ifade Mısır’da yaşayan İsrailoğullarına yönelik bir emirdir. Ancak Mısır, ayetin bahsettiği zamanda Firavun tarafından kontrol altındadır. Sadece risalet çağrısı ve bir paygamberin şehirde dolaşması bir beldeyi medîneti kılsa idi Mekke şehri hakkında da hakkında Zuhruf 31 ayeti medîneti diyecekti. Oysa Hz. Peygamber’in Mekke’den çıkarılması sonrası Yesrib’e “Medine denilmiş olması gerçeği malumdur. Başka bir kriter olmalıdır:
Kur’an topluca namaz kılınan Musa zamanı Mısır’da Müslümanların yaşadığı beldeyi “medinetî” kavramı ile tavsif etmiştir. Musa (as), Mısır’da bir emirle muhatap ediliyor: “Ve Mûsa ile kardeşine vahyettik ki, Mısır’da kavminiz için evler ittihaz ediniz ve evlerinizi namazgâh kılınız ve namazı dosdoğru eda ediniz ve mü’minleri tebşir et” (10 Yunus 87). Bu emir nedeniyle Musa (as)’nın şartları Hz. Peygamber’in Mekke’deki şartlarından farklıdır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’e (asv) Mekke’de Cum’a emri verilmemiştir. Oysa Musa (as), Mısır’a geldiği ilk gün, halkının topluca namaz kılması için emr almıştır. Bunun nedeni Mısır toplumunun içinde İsrailoğullarının müstakil dinî bir topluluk halinde bulunmasıydı. Dolayısıyla “medeniyet” kavramını “Müslüman şehri”nin özelliği olarak Kur’an’î bir ıstılah olarak görmek gerekmektedir. Bu kavramın civilitycivilisation gibi kavramlarla bir ilintisi bulunmamaktadır.
Medeniyet, ed-din olan İslam’ın Âdem (as)’den beri gelen “şehir” telakkisidir. Ahkâmın uygulandığı, topluca namazın kılındığı bir belde olduğu için Medeniyet, yalnızca İslam’a ait bir olgudur. İslam dışı toplumsal yapıların kurumsal/ beledî/ içtimaî oluşumlarının “medeniyet” şeklinde tanımlanması kavramın Kur’an’daki beyan ediliş biçimi nedeniyle mümkün görünmemektedir.
Medeniyet Görüşümüz: Bizim çalışmalarımızda “medeniyet” çift anlam ağı oluşturmaktadır.
Bunlardan ilki şudur: medeniyet, Müslüman toplumun fıkıhla inşasıdır. Toplumun dindarlığıdır. Bu anlamıyla medeniyet, yol-köprü-baraj-teknik-bilim-silah malzemeleri değildir. Yani umran ya da hadaret kavramlarıyla ilgisi bulunmamaktadır. Toplumlar imar çalışmaları yapabilir ama medeni sayılmayabilirler. Kur’an önceki kavimlerin bazılarının dağları oydukları halde mücrim olduklarını beyan eder. Bu medeniyet değildir: “Hatırlayın ki; Allah Âd kavminden sonra, sizi onların yerine getirdi ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Yerin ovalarında köşkler kuruyor, dağları oyup evler yapıyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini anın da, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın” (7 Araf 74).
İkinci olarak: Farabi’nin yaklaşımından hareket ediyoruz. Farabi “Fusûlü’l Medenî- Tenbîh Alâ Sebîli’s- Sa’âde Farabi’nin İki Eseri” adlı eserinde diyor ki: “Eskiler ‘şehir (el-medîne)’ ve ‘ev (el-menzil)’ terimleriyle sadece meskeni kastetmediler. Fakat, her ne tür mesken olursa olsun, maddesi her ne şeyden olursa olsun, her nerede bulunursa bulunsun- yerin altında veya üstünde, ister tahtadan, ister çamurdan, ister yünden ve kıldan, isterse kendisinden, insanları içinde barındıran evlerin yapıldığı başka başka bir şeyden yapılmış olsun- insanları barındıran (yahvî) meskeni ve meskenlerin barındırdığı insanları kastettiler.” Demek ki ev-mesken kıldan olabilir. Bilindiği üzere kıl çadır, keçi ile ilgilidir. Demek ki şehir=medine çamur, kıl, yünden inşa edilebilir. Farabi’nin bu yaklaşımı Müslüman şehrinin beton-demir ile inşa edilme ezberini bozmaktadır.
Bu durumda “medeniyet yoldur” telakkisi için İslâm düşüncesinde bir delil yoktur. Medeni olmak için Batı tekniği-ilimi alınmak zorunda değildir. Tam aksine ahlâk-adalet-uhuvvet tesis eden bir toplum inşa etmek gereklidir. Bu yaklaşım kabul edildiğinde günümüzde “medeniyetin mimarisi” şeklinde kabul edilen bazı sembollerin aslında “kültür ürünü” olduğu ortaya çıkacaktır. Örneğin Süleymaniye Camii bir kültürdür. Yol, kültürdür. Baraj, Yüksek Hızlı Tren, savaş aletleri, betonarme yapılar kültürdür. O halde, Müslüman toplum, “medeni olacağız!” diyerek Batı ya da Doğu’dan kültür ürünlerini doğrudan ithal edemez. Öncelikle “medeni bir toplum olmalı”dır; bu da ahlâk-adalet-uhuvvet tesis ederek gerçekleşebilir. Her toplum ahlâk-adalet-uhuvvet tesis ettiğinde kendi ihtiyaçlarına münasip bir tekniği kullanarak kültür ürünleri verebilir. Buna göre Süleymaniye Camii, önceki Müslüman toplumun ahlâk-adalet-uhuvvet tesisi ile münasip tekniğinin ürettiği bir kültürdür.
Türkiye’de entelektüel zemin medeniyeti Batı’ya üstünlük sağlayan cihaz ve teknikleri ithal etmekle tanımladı. Biz bu yaklaşımdan artık vazgeçilmesi gerekliliğini vurguluyoruz. Müslümanlar medeniyet tesis edemeyebilir. Nitekim, İsa (as) dindar-ahlâklı-adil-uhuvvet içinde yaşayan bir toplum inşa edemediği için medeniyet tesis edememiştir. Kezâ, İbrahim (as) “tek başına ümmet” olması itibariyle medeniyet tesis edememiştir.
Medeniyet, Müslüman bir toplum ortaya çıkıp şehir=medine inşa ettiği anda husule gelecektir. Müslümanlar içinde yaşadıkları kentsel düzende “medeniyet” tesis edemezler. Kent toplumlar sınıflı yapıları nedeniyle isar ahlâkını, karz-ı hasen’i, muahat tesisini gerçekleştiremezler. Medeniyet fikri mutlaka hane-mahalle-şehir zinciri oluşturmalıdır. Mahalleler mahalleyi oluşturan tüm haneleri birbirine bağlayan bir idari sistemdir. Fertler zengin ya da fakir olmakla mahalle dışına çıkamaz / çıkarılamaz. Bilindiği gibi dört halife devrinde sahabelerin Medine’yi terk etmesine izin verilmemişti.
Medine “adalet yurdu” demektir. Medeniyet, Müslümanların adalet yaptığı toplum demektir. Kavramı böyle tanımlamak Türkiye’nin Batı’dan geri kalmışlığının verdiği ezikliği ortadan kaldıracağı gibi bu ülkenin insanlarının sanayi toplumuna uğratılmasına da mani olacaktır.
Dipnot
[1] Onuncu Yıl Nutku’nun ilgili kısmında şöyle deniyordu: Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir.”