Korku Değil Umut

AKP iktidarı, Türkiye tarihinin makro ve mikro düzeyde yaşadığı en radikal dönüşümünün de icracısı konumunda. Bu cihetle Türkiye’nin tarihsel sürekliliğinden bir kopuş metaforu olarak kullanılan parantezin 15 Temmuz’da gerçekten de kapandığını söylemek mümkün. Bunun müspet ve menfi sonuçlarını da birlikte deneyimleyeceğiz. Ama en azından modernleşmenin zorakiliğinin faturasını nasıl ödediysek, bundan sonra memleket topyekün fabrika ayarlarına dönerken, bu dönüşün de toplumsal maliyetini karşılamamız gerecek. Kısa vadede idrak etmemiz gerekenin, Türkiye’nin zannettiğimiz ve varsaydığımız yer her neresiyse orada olmadığıdır.
Kentsel dönüşümden insan hakları ihlallerine, eğitim politikalarından çevre felaketlerine kadar Türkiye’nin yaşadığı tüm sorunlarda müşterek olan, hesap sorma ve verme mekanizmasının yoksunluğudur. Demokrasi tuhaf bir şekilde bir sorumsuzluk rejimi olarak işler. Hesap verilebilirlik silsile içerisinde değil, kimin günah keçisi ilan edilip sistem dışına çıkartılacağı kararında uygulanır. 15 Temmuz gecesi yaşadıklarımızın da mesuliyetinin sadece Fethullah Gülen cemaatinde olduğu kanaati hakim gibi duruyor. Oysa her toplumsal fenomen gibi burada bir ilişkiler ağı ve çoğul aktörler mevzubahis.
Roboski’yi bombalayan Akın Öztürk, Cizre ve Sur’u yerle bir eden Adem Huduti, KCK davalarından binlerce siyasetçiyi tutuklayan, onlarca hak ihlalinin birinci elden failleri bugün darbe teşebbüsünden tutuklanmaktalar. Peki ya emir verenler, bu fiillere altyapı oluşturanlar, kalemleriyle meşrulaştıranlar, alkış tutanlar, yargılanmalarını engelleyenler? Onlara bir sorumuz yok mu? Masumlar mı, yoksa şer’en cezai ehliletlerini yitirecek kadar akl-ı baliğ değiller mi? Kandırılmışlar mı yoksa kullanışlı aptallar mı?
İktidara geldiği yıllarda, kadrosuzluktan yakınan neoliberal/muhafazakar demokrat iktidarın eleman havuzu olarak imdada yetişmişti Gülen cemaati. Dönemin başbakanının tabiriyle, ne istediyse verilmiş ve her fırsatta önleri açılmış, kadroları terfi etmişti. İktidarın pragmatik doğası bu tür ilişkileri dayatabilir. Fakat pragmatizmi ilke haline getirenler, sonuçlarına katlanacak mıdır? Dükkanına Zaman gazetesi alan esnaftan çocuğunu koleje yollayan ebeveyne, terfi almak için cemaate intisab eden polis memurundan, Türkçe Olimpiyatları’nı alkışlayan milli eğitim bürokratına şu veya bu şekilde bu yükselişe su taşıyan her kimsenin 15 Temmuz gecesi sıkılan kurşunlarda, kaybettiğimiz canlarda vebali olduğunu idrak etmesi elzem.
Sıradan yurdum insanından kelimenin tam anlamıyla bir terör aygıtı yaratan, darbe karşıtı bütün sol literatürü kolonileştirerek “darbe” kelimesini son on beş yılda en çok kullanan, ama nihayetinde kendini Asya’yı Avrupa’ya bağlayan köprüde silahsız sivil insanlara kurşun yağdırırken bulan bu fenomeni en başta Müslümanlar olarak sorgulamamız gerekiyor. Nihayetinde Cemaat fenomeni, tıpkı IŞİD gibi Müslümanların yeterince tartışmayıp tüketmediği problematiklerinden türemiş bir anomali; fakat esas olan, bugün korkunç sonuçlarını tecrübe ettiğimiz bu anomalinin nasıl normalleştirildiğidir. Dindar Anadolu çocuklarından darbeci yaratan bu karanlığı sorgulamadıkça yenilerine hedef olmamız kaçınılmazdır.
Türkiye toplumunun Sünni Türk vasatı, 15 Temmuz gecesi, “benim askerim bana sıkıyor” tecrübesini yaşadı, tıpkı Gezi’de “benim TOMA’m bana sıkıyor” diye hayret eden seküler Türkler gibi. Askeri ve polisi kendi malı olarak gören bu mülkiyet ilişkisinin sorunlu olduğu aşikar. Fakat 15 Temmuz’da bu sahiplik tavrı, “hem severim, hem döverim” fazına terfi etti. Dolayısıyla pasif sevme ve sahiplenme proaktif bir öfke ve terbiye hattına makas açtı. Kendi malı üzerinden, terbiye edici bir şiddet tasarrufunda bulunmaya cesaret eden bir halktan daha fazlasını bekleyebilir miyiz? Davul ve zurnayla askere uğurladığı Mehmetçiği elde silah karşısında görünce üstüne yürümekten çekinmeyen insanlar, başka toplumsal hak ve adalet mücadelelerinde bu refleksi gösterebilecekler mi? Tanka karşı sokağa çıkmanın bilgisi, toplumsal barış ve adalet için seferber edilecek bir müştereğe dönüştürülebilir mi?
15 Temmuz sabahı Fatih sokaklarında “Darbeye Hayır, Savaşa Hayır, Yaşasın Barış” yazılamaları gördük. Dün gece de yoldaşlarımız Boğaziçi Köprüsü’nde yegane müştereğimiz olan Türk bayrakları, tekbirler ve militarist sloganlarla ölenleri anmak için yürüyenler arasında “Darbeye Hayır, Yaşasın Toplumsal Barış” pankartı arkasında yürüdüler. Kimilerine fazlaca iyimser gelebilecek bu tavır, toplumsal yarılma anında, kriz ikliminde kurucu ve müspet bir iradeyi ortaya koyma çabasından ibaret. Kitleler nasıl dünden bugüne faşist olmadıysa, barış iradesi de kriz anından yanyana gelen insanların kurabileceği müzakere zemininin örgütlenmesinde saklı.
Kimilerinin korktuğu gibi, şimdikinden daha şedid bir faşizm gelecekse, zaten kaybedecek bir şeyimiz yok. Bu uğradığımız ilk hayal kırıklığı olmaz. Öte yandan bu iklimin dağılması, toplumsal barışın tesis imkanı varsa, ancak şimdi ve burada müzakerenin inşası için söz ve ses alanlarının yaratılmasıyla mümkün. Korku doğal ve insani bir duygu. Her mahallenin ötekinin korkusuyla yönetilebilir olduğu bir ülke ise, egemenler için en kolay yönetişim alanı olsa gerek. Failiyetimizden vazgeçmek istemiyorsak korkularımızın esiri olmayalım. Şahsiyetimizi sürdürmek için yanyana durmaya, müzakere ve umut alanlarını birlikte kurmaya ihtiyacımız var. Korkuya karşı umudu, cuntaya karşı toplumsal barışı yükseltelim!
Devamını oku ...

OHAL: AKP, Üç Ay Karşı Tatbikat Yapacak

En başından söyleyelim. Olağanüstü hal ilanının askeri ayaklanmanın bastırılması ve Cemaat’in kalkışması ile bir alakası yoktur. Cemaat’in “askeri ayaklanması” zaten bastırılmış durumda. Geriye kalan askeri unsurların tek yaşam alanı “gerilla harbi” olabilir. Fakat, Cemaat’in bunu yürütebilecek hazırlıkları yoktur. Diğer yandan, hükümet Cemaat’e karşı önlemlerini herhangi bir hukuki kaygı duymaksızın, fiilen yürütmeyi tercih ettiğini 15 Temmuz’dan itibaren zaten göstermiştir.
OHAL ilanının arkasındaki asıl saik ise, hükümetin, askeri ayaklanma sürecindeki kurumsal zayıflığını somut olarak tecrübe etmesi ve böyle bir müdahale karşısında kurumsal dinamiklerin kendi dışında ilerlediğini fark etmiş olmasıdır. Tam da bundan dolayı, hükümet OHAL ile devlet alanını yeni bir cephe anlayışı içinde örgütlenmeye girişmektedir. Nitekim, ayaklanma, tam tekmil bir darbe tatbikatına denk düşmüştü ve bu haliyle darbenin "başarılabilir" bir siyasi hedef olduğunu somut olarak gösterdiği gibi, ordunun diğer kanatlarının ayaklanmaya katılmaması nedeniyle akim kalması ise hükümetin varlık ve gelecek kaygısını daha da besledi. Şunu da ekleyelim: Ayaklanma sürecinde hükümet, ordunun ulusalcı grubuna, merkez medyaya ve geleneksel siyasal partilere olan "borcu"nu dehşetle gördü. Her borç hükümeti kendi bağımsız varlığı ve geleceği konusunda kaygıya düşürür kuşkusuz. Özetle şunu söylemeye çalışıyoruz. Hükümet, olağanüstü hali, zaten yenilmiş olan Cemaat’in tasfiyesi için ilan etmiyor. Tam tersine, kendisini yeniden örgütlemek ve kurumsal dinamikleri kendi lehine dönüştürmek için ilan ediyor. Başkanlık sistemini de tam bunun için istiyordu zaten. Kabaca bakıldığında OHAL, geniş bir kitlesel mobilizasyon ile kurumsal bir reorganizasyonun üzerine oturuyor ve bu haliyle de devlet içindeki müttefikler karşısında AKP'nin çıkarlarına denk düşüyor. Şu hususu da görmeden geçmeyelim: kurumsal planda ulusalcı-Kemalist grupların giderek merkeze yerleşmesi karşısında, AKP, halka dayanmaktan ve halkın silahlandırılmasından söz ederek bundan sonra benzer bir askeri ayaklanmaya tevessül edebilecek gruplara "gözdağı" vermeye çalışıyor. Bundan dolayı kendi topluluğunu sürekli hazır ve nazır bir halde, sürekli karşı tatbikata çağırıyor...
Kürtlere Niye İlan Etmedi?
İkna olmakta zorlananlar için Kürt bağlamını açmakta yarar var: Hükümet, daha çok yakın zamanda Kürt bölgelerinde her tür hukuksuz şiddeti olağanüstü hal ilan etmeksizin yürütebildi. Olağanüstü hale yönelik tek bir ihtiyaç hissetmedi. Çünkü zaten buna ihtiyacı olmadığını çok iyi biliyordu ve bugün Cemaat’e yönelik uyguladığı şiddetin birkaç yüz katını olağanüstü durum ilan etmeksizin gerçekleştirebildi. Bu da hükümetin olağanüstü hal ilanı ile asıl olarak bugünkü müttefiklerine karşı kendi gücünü yeniden örgütlemek istediğini gösteriyor.
Nihayetinde OHAL ile, AKP, ülkenin her yerinde kendisini aynı anda ve hızlıca örgütleme tatbikatı yapıyor ve böylece devlet kurumları içerisindeki muhtemel "tehdit ve tehlike"lerin valiler, kaymakamlar, MİT vb. gibi kurumlar ile AKP tabanı arasındaki siyasi bağın içinde karşılanarak tenkil edilmesi provaları yapıyor. Bunun sonucunda ise kurumsal dinamiklerin AKP'nin tamamen eline geçmesi bekleniyor...
Süreç hiçbir grup için kolay değil.
İktidar oyunları sürüyor...
Orhan Gazi Ertekin
Devamını oku ...

Darbe, Devrim, Perspektif

Darbe, dünya ölçeğinde etkisini günden güne kaybeden mali-finans sermaye fraksiyonunun Türkiye'deki ayağının bir girişimidir. Bu fraksiyon, Türkiye'den evvel son sarsıntıyı bizzat anayurdu İngiltere'nin AB'den çıkmasıyla yaşadı. Küresel sermaye ya da "ulus-üstü" sermaye olarak tanımlayabileceğimiz mali-finans sermayesi yeniden yapılanan, güçlenen ulus devletlerin duvarına toslamaktadır. Ulus devletler; yerel/ulusal sermaye toprak bağımlı sermaye fraksiyonuyla tanımlıdır. Dünyanın ulus devletleri son 20 yıldır küresel sermayeyi etkisizleştirmeye, en ilkel formuna geri döndürmeye çalışmaktadır. Ve geldiğimiz noktada da bu yolda büyük aşama kaydetmektedirler. İki fraksiyon arasında yürüyen kavga yüzyıllar öncesine dayanmakta, belli tarihsel momentlerde de aralarında büyük hesaplaşmalar yaşanmaktadır.
***
Mali-finans sermayesinin kökeni Asur Ticaret Kolonileri Cağı’ndan Fenikelilere, oradan İtalyan site devletleri olarak tarif edilen Venediklilere, Cenevizlilere kadar uzanmaktadır. Tarihsel veriler, mali sermayenin, varlığını güvende hissettiği yerlerde yoğunlaştığını ve buralarda faaliyet içinde olduğunu göstermektedir. Ticari-mali sermaye sınıfının faaliyet yürüttüğü yerlerde hukuksal ve fiziksel güvenlik ihtiyacını devlet karşılamakta, devletin parasal ihtiyaçlarını da mali sermaye sınıfı sağlamaktadır. Devlet ve mali sermaye sınıfı arasında oluşan bu münasebet zamanla organik bir ilişkiye dönüşmüştür. Mali sermaye başlangıçta yalnızca ticaretle tanımlı bir sınıftır. Bu sınıfın işbirliği yaptığı kesimler ise toprak ve ülke bağımlı yerel güç oluşumlardır ve çoğunlukla ticaret yapmazlar. Kapitalizmin gelişme kaydettiği momentlerde bu iki sermaye fraksiyonu arasında büyük sürtüşme ve çatışmalar yaşanmıştır. Mali-finans sermayesi ile tanımlı ticaret burjuvazisi kapitalizm öncesi dönemler dâhil yerel kurumsal iktidarların ve güç odaklarının tahakkümünü sınırlamaya yönelik bir pratik sergilemiş, böylece özgür ticaret merkezlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ticaret sermayesinin ana sloganı "tüketim için üretim", ulusal sermayelerin sloganı ise "üretim için üretimdir". İlki kapitalizm öncesi ticaret burjuvazisinin karakteri iken ikincisi üretim sermayesinin temel özelliğidir. Bu iki anlayış arasında yüzeyde asla görülmeyen, ancak dipte, derinde cereyan eden bir mücadele yaşanmaktadır. Bu mücadele, belli tarihsel momentlerde büyük boğazlaşmalara ve dünya savaşlarına yol açmıştır.
***
Kapitalizm, genellikle yekvücut bir yapı olarak algılanmakta, temel işleyişinin, mekanizmalarının ve hükmetme biçiminin mutlak bir iç tutarlılığa sahip olduğu sanılmaktadır. Oysa kompleks bir yapı olarak kapitalist sistem zaman zaman birbiriyle entegre olabilen, zaman zaman da amansızca çatışan/çelişen eğilimlere ve fraksiyonlara sahiptir. Bu yanıyla kapitalist sistemin yekvücut, masif bir yapı olduğu algısı oldukça hatalıdır. Bu yöndeki bir önkabul yapının işleyiş mantığını ve mekaniğini anlamayı zorlaştırmakta, yapı ile ilgili net ve berrak bir resim ortaya koymayı ise imkânsız kılmaktadır. Bununla birlikte eksiltili bütün analizler ve tanımlamalar ona karşı mücadele ederken handikaplı bir pratiği koşullamaktadır.
***
Sermaye’nin farklı fraksiyonlarını kapitalizm başlığı altında bütünleyip ve sonuçta ortaya mutlak uyumlu tek bir düşman çıkarmak gayet kolaycı bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım Marksistlerin en büyük tarihsel yanlışıdır. Bu yanlışın tarihte neredeyse tek istisnası Lenin'dir. Marks ve Lenin arasında görülen belirgin farklardan biri kapitalistlerarası rekabet yahut sermaye blokları/fraksiyonları arasında gerçeklesen mücadeleye dair yaklaşımlarıdır. Marks ve Engels sermaye blokları arasında derinde seyreden gerilimin ve örtük mücadelenin farkındadır, ancak pratik politikada bu alanlara girmeyi önermez, bir anlamda seyircidirler. Oysa Lenin sermaye bloklarının bütün gerilimlerini, salınımlarını, oluşan fay hatlarını dikkatle izlemiş ve buralara yönelik devrimci politikalar üretmiştir. Bloklar arasında oluşan çatlaklara kama sokarak devrimi olanaklı kılmaya çalışmış ve nihayetinde başarılı da olmuştur. Özünde Marks'a yöneltilen determinizm eleştirisinin kaynağı da bu temele dayanmaktadır.
***
Adına "emperyalistlerarası paylaşım savaşları" dediğimiz olgu sermaye fraksiyonları arasındaki hesaplaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Her iki hesaplaşmanın da temelde iki faili vardır, mali-finans sermayesinin Venedik'ten kovulduktan sonra kendisine yurt olarak seçtiği İngiltere ile ulus devlet'in yeryüzünde en güçlü olduğu ülke Almanya. Sovyetler Birliği bu iki fraksiyon arasında yaşanan kavganın ortasında doğmuştur. Lenin, tarihte Marks'tan bile daha keskin bir politik teorik-politik hamle ile sermaye fraksiyonları arasında yaşanan savaştan sosyalizmin inşasına zemin oluşturabilmiştir. Lenin'in düşman tarafından "Alman ajanı" olarak nitelenmesi mali-finans sermaye bloğunun temsilcisi İngiltere'yi sosyalizmin inşası için daha büyük düşman görmesi ve Almanya'ya dönemsel belli taktik-strateji gereği olumlu yaklaşmasıdır. Leninizm esasında her iki sermaye fraksiyonuna da amansızca düşmandır. Lenin, "sermaye ve üretimin uluslararası dikey örgütlenmesinde ultra-emperyalist bir dünya birliği kuramadan yani tek bir dünya tröstü oluşmadan (süper tekeller, emperyalizm, bir dünya birliğinde birleşmeden) önce yok olur, kapitalizm karşıtına dönüşür" demektedir. Lenin, bu ifadede özünde "küreselleşme" denilen mefhumun tek bir dünya devleti kurma projeksiyonun sınırını belirtmektedir ve bu sınırın da ancak yok edilerek aşılabileceğini söylemektedir.
***
Mali-finans sermayesi yapısal olarak ekonomik büyümeye bağımlıdır. Ekonomik büyümenin olmazsa olmazı ve tetikleyicisi/ lokomotifi durumundaki enerji kaynaklarını "azgelişmiş" ülkelere açmaya çalışmaktadır. Bu nedenle Çin, Hindistan gibi ülkeler mali-finans sermayesi tarafından sıcak para akışı pompalanarak büyütülmektedir. Ulus devletler ve toprak bağımlı sermayelerin bir ülkesi/vatanı vardır, bu yüzden kontrolsüz ekonomik büyümeyi dizginlemeye çalışmakta, dünyanın sınırlı kaynaklarını özellikle petrol, doğal gaz gibi enerji kaynaklarının az gelişmiş ülkelere naklini sınırlamak istemektedir. Afganistan, Irak işgalleri bir anlamda ekonomik büyümesi dizginlenemeyen Çin'in enerji kaynaklarına erişiminin engellenmesini, bir anlamda Çin'in kuşatılmasının bir aşamasını ifade etmektedir. Türkiye ise tarihsel olarak bir denge ülkesi durumundadır. Türkiye'nin jeopolitiği yüzlerce yıldır Küresel Sermaye ile Ulus Devletler arasında yürüyen kavganın en önemli savaş alanıdır. Osmanlı'nın yıkılışı, Türkiye'nin kuruluşu, darbeler ve benzeri süreçler bu kavganın toprağa kazınmış adıdır. Bu bağlamıyla 15 Temmuz esasında halihazırda yapılmış bir darbenin karşı darbe girişimi, mali-finans sermayesinin son çırpınışıdır. Yaşanan hadiseler bakıldığında devlet darbeyi önceden bilmekte, hazırlık yapmakta hatta darbecileri hamle yapması için teşvik etmektedir. Devlet en nihayetinde hadiseyi bir "keriz silkeleme" operasyonuna çevirmeyi başarmıştır. Dolayısıyla algılandığı şekliyle darbeyi yapmaya çalışan, destekleyen NATO/Pentagon değil, NATO'cu komuta kademesi vasıtasıyla bizzat engelleyen NATO ve Pentagon'dur. Ancak darbenin daha başlangıcında engellenmesi yapının diğer bileşenlerinin geri çekilmesine neden olmuş, ittifakı oluşturan diğer unsurların görülmesini engellemiştir. Bu harekatta başından sonuna devlet her şeyin farkında ve her şeye hazırlıklıdır. Yani genel sol'un anladığı biçimde olup biten her şey ne bir tiyatrodur ne de kurgudur. Yalnızca devletin öngördüğü ve başladıktan sonra gayet "başarılı" yönettiği bir girişimdir.
***
Gezi direnişi adı verilen hadiseye bu boyuttan bakma ihtiyacı bulunmaktadır. Gezi sürecinde yaşanan anomalilere, irrasyonel bazı olaylara bu perspektiften bakmak zaruridir. Bu yazının kapsamında detaylarına girmek mümkün değil ancak Gezi'yi ikiye ayırmak gerekiyor. Bunlardan birinin adı "Gezi Direnişi" diğeri "Haziran Direnişi"dir. Gezi hadisesinin bir bölümünde mali-finans sermayesinin önemli bir dahlinin bulunduğu görülmelidir. Zira yıllardır sol, küresel sermayenin bir aparatı olarak iş görmektedir. Solun her türden özgürlük, çok renklilik, çok seslilik, çok cinslilik, bireycilik vb. değerleri küresel sermayenin değerleriyle uyumludur. Kapalı pazarların açılması, paranın ve malların “özgürce” dolaşımı ve batı tipi “tüketim” alışkanlığının yerleşmesi için “katı” dini-milli toplumsal değerler liberal sol değerler enjekte edilerek seyreltilmektedir. Bu yanıyla solun büyük kısmı amelde Fethullahçı ve Sorosçudur.
***
Demokrasi mekaniği bütün kapitalist ülkelerde sermaye ve sermaye fraksiyonlarını gizlemek için işletilmektedir. Bu yolla çıplak sömürü düzeni perdelenir. Belli momentlerde, bu perdeleme faaliyetine ihtiyaç kalmadığı durumlarda ise askıya alınabilirdir. Yani adi demokrasi ve hangi türevi olursa olsun kolaylıkla faşizme ve iç savaşa dönüşebilir bir sahnenin adıdır. Örneğin kapitalizmin amiral gemileri olan Amerika ve Almanya’da demokrasi semboliktir. Yakın geçmişte küresel sermayenin anayurdu olarak adlandırabileceğimiz İngiltere’de kraliçe değil demokrasi semboliktir ya da daha doğru bir ifadeyle göstermeliktir. En nihayetinde bütün olup bitenler çok köklü bir derin devlet pratiği tarafından belirlenmektedir. Türkiye'de ise böyle bir derin devlet geleneği yoktur. Derin devlet yapılanmaları olarak görülenler ise batılı derin devlet mekanizmalarının birer aparatından ibarettir.
***
Somut durumda ise sol ya mikro alanlara kapanmakta ya da yüksek siyaset kompartımanında yol almaktadır. Bu bağlamda sol genel planda, mikro alanlarda mali-finans sermayesinin, yüksek siyaset kompartımanında ise ulus devlet mekanizmasının bir aparatı olarak iş görmektedir. İlkinde demokrasiye bağlanarak evrensellik, özgürlük, feminizm, çok renklilik, bireycilik vb. ideolojiler, ikincisin de ise devletçiliğe bağlanılarak ulusalcılık, faşizm vb. ideolojiler seslendirilmektedir. Her iki yönelimde de sol, attığı bütün adımlarda, sergilediği bütün pratiklerde sermaye fraksiyonlarından birinin adına nefes almakta, onlardan birinin canına can katmaktadır. Günümüzde yaşanan bütün gelişmelerde, alt-üst oluşlarda en büyük eksik Lenin'in perspektifine sahip devrimci politikadır. Zira Marksizm'i içinde bulunduğu cendereden çıkaracak olan bizzat Leninizm pratiğidir. Bu durum 1917 gerçeğinde böyle olmuş, küçük burjuvalaşan Marksizm, Lenin'in yürüttüğü teorik-politik hamlelerle devrimcileştirilmiş ve devamında Ekim Devrimi ortaya çıkarılmıştır.
İrfan Özgül
Devamını oku ...

"Darbeye ve Diktaya Karşı Birlikte Mücadele Çağrısıdır"

Halklarımız yaşamlarını, günlük geçimlerini sürdürebilmek için talep ve inançlarını dillendirebilmek istedikleri “yasaklı” sokak ve meydanlar şimdi sıkıyönetim koşulları altında. Şimdi yayınlanan her emir ve talimat, yapılacak olan her yeni yasal düzenleme ile halklarımızın sofrasına, hukukuna, yaşamına, kimliğine darbe inmektedir.
Bizler, her türlü darbe eylemine ve emekçilerin iradesini gasp eden darbe yönetimlerine karşıyız, mücadele içindeyiz. “Yurtta Sulh Konseyi” adıyla darbe girişiminde bulunanlar, açıkça NATO’ya bağlılık beyanında bulunan ve yıllardır, işçi eylemlerinde, doğaya sahip çıkma direnişlerinde, cezaevlerinde, Kürt illerinde ve Türkiye’nin emekçi semtlerinde devrimcilere ve halklarımıza yönelik silahlı saldırı ve katliamların faili olan, halkın ve emekçilerin düşmanı patronların bekçiliğini yapan paşalardır.
Ve tabii ki darbecilerin saldırısının demokrasiyi hedef aldığı söylemi koca bir yalandır. Zira ülkemizde bir demokrasi yoktur; halklarımızın iradesi on yıllardır, içinde askeri yapılanmaların, gerici siyasi çetelerin ve TÜSİAD – MÜSİAD gibi emek düşmanı sermaye güçlerinin olduğu bir avuç darbeci güç tarafından gasp edilmiştir.
Yaşananlar, halk ve emek düşmanı gerici bir yönetime karşı, başka bir gerici gücün eyleminden ibarettir, bir siyasi hesaplaşmadır. Darbe girişiminin ertesi günü, sadece darbeci askerlerin değil, önceden listeleri hazırlanmış, binlerce hâkim, savcı ve kamu görevlisinin tasfiyesi, bu hesaplaşmanın ve karşı darbenin açık göstergesidir. Her iki grup açısından da helikopterle taranarak katledilen yurttaşların ve boğazı kesilerek katledilen erlerin hiç bir değeri yoktur. Her iki güç açısından da NATO’ya, emperyalizme ve emek düşmanı sermaye güçlerine bağlılık esastır. Onlar için, emperyalizm ve siyonizmle imzalanan anlaşmaların mürekkebi, yurttaşlarımızın akan kanından daha değerlidir.
Hükümete destek için sokağa çıkan kitlelerin daha ilk günden demokratların, devrimcilerin bulunduğu, alevi yurttaşların yaşadığı mahallelere yönlendirilmeye çalışıldığı, yer yer emekçi mahallelere saldırılar düzenlendiği ortadadır. Bu durumun boyutlanarak tekrar etme tehlikesi de mevcuttur.
Bu itibarla bizler, halklarımızın iradesini gasp etmiş mevcut gerici ve baskıcı siyasal iktidara ve ona karşı harekete geçen darbeci girişimlere karşı olduğumuzu açıkça ifade ediyor; tüm insanlığa özgürlük, barış ve insanca yaşamayı ancak ezilen tüm toplumsal kesimlerin, işçi ve emekçilerin kendi mücadelesinin sağlayacağını biliyoruz. Devrimci, demokrat, yurtsever tüm muhalif güçlerin bir araya gelmesinin acil bir sorumluluk olduğunu hatırlatıyor, bu mücadelenin bir parçası olduğumuzu yineliyoruz. 

Devamını oku ...

15 Temmuz Üzerine Yazılar: Liberal-reformist Ezilenciliğin Vargısı, Kurbanlık Koyun Psikolojisi

Askeri darbe girişimini, reformist solun, sol sosyal medya trollerinin geniş bir kesimi, Erdoğan’ın iktidarını pekiştirmek, başkanlık sistemine ve tek adam diktatörlüğüne geçmek için tezgahladığı bir komplo ya da mizansen olarak değerlendirdi. “ABD ve TÜSİAD’ın desteklemediği, bu kadar acemi, bu kadar amatör darbe mi olur?” sorusunu, yani darbe girişiminin başarısızlığını, gerçekte bir darbe olmadığının yeterli kanıtı olarak lanse ettiler. AKP ise, askeri darbe girişimini, TSK içinde ama gerçekte ona dışsal çok küçük bir azınlığın, bir terör örgütünün (FETÖ) işi olarak lanse ediyor.
Her ikisinin de buluştuğu nokta, rejim ve devlet krizini örtbas etmektir. Kapitalist mali oligarşik egemenlik sisteminin, şiddetlenen iç çelişki ve çatışmalarını dışsallaştıran idealist metafizik düşünce tarzıdır. Burjuva idealist-metafizik düşünce tarzına göre, devlet içinde iç savaş manzalarına varan güç ve iktidar çatışmalarının tarihsel bir dinamiği, siyasal-toplumsal bir zemini yoktur, bu olsa olsa şeytani güçlerin bir komplosudur.
AKP’nin rejim/devlet krizini, iç çatışmalarını “çok küçük bir azınlık, bir terör örgütü, Pennsylvania” ile kodlayıp örtmeye çalışmasında şaşılacak bir şey yok. Burjuva ideolojisi, her zaman, kapitalist toplumsal ve siyasal ilişkiler sisteminin iç çelişki ve çatışmalarını, dış etkenlere atfederek gizlemeye çalışır. Kriz, sarsıntı, çöküntü, patlama ve çatışmaların kaynağı, ya “dış mihraklara” ya “teröre” ya “beceriksiz yöneticilere”, ama her zaman bir takım dış etken ya da “küçük arızalara” atfedilir. Burjuva idealizmi, sisteminin yapısal sorun ve çelişkilerini, basit “arızalar”a indirgeyerek, gerçekte sistemini düşmez kalkmazmış gibi ezeli ve ebedi gösterir, idealize etmiş olur. Bu “dışsal etkenler”, “arızalar” giderilince her şey yoluna girecektir! Çünkü kapitalist toplumsal-siyasal ilişkiler sisteminin kriz ve sarsıntılarının da bizzat bu iç çelişkilerden kaynaklandığı kitleler tarafından bir kez görülürse, bu sermaye ve devletinin fetişizm zırhını ortadan kaldırır. Bunların ebedi değil sonlu kategoriler olduğu da açığa çıkar. Örneğin Erdoğan sıkıştığı her konuda, neye güç yetiremiyorsa bir “üst akıl”a göndermede bulunur, bu kendisini hep mağdur konumda göstermeninin de gizemci bir yoludur.
Solun, özellikle de devrimci ve sosyalist iddiasında olanların, ideolojik mücadeleki önemli görevlerinden biri sermaye, meta ve devlet üzerindeki fetişistik haleleri kaldırmaktır. Bu da, somut durumları, bir takım kişilere ya da yüzeysel pozitivist nedenciklere atfederek değil, tarihsel-stratejik iç çelişki, süreç ve bağıntıları temelinde analiz edilerek yapılabilir. Ne var ki küçük burjuva sol, tarihsel-diyalektik somut tahlil yeteneğine öylesine yabancılaşmış durumdaki, TV’de maç seyreder gibi izlediği bir darbe girişimi üzerine, bir maç spikerinden fazla düşünme yeteneğinden fazlasına ihtiyaç duymuyor. Ona göre, 40 askerin helikopterle Erdoğan’ın kaldığı otele indirme yapıp korumalarıyla çatışmaya girmesinden Genelkurmay önünde onlarca kişiyi askerlerin tarayıp tanklarla ezmesine, 200 kişinin ölmesine kadar bu darbe girişimi, başından sonuna Erdoğan’ın “üst aklı” tarafından tasarlanıp yönetilen bir projeden ibaret. Bunun bir düşünmeden çok, her türlü “zahmetli” düşünme ve tahlil çabasından yan çizen bir ruh hali, içgüdüsel bir korku ve acz duygusunun ifadesi olduğu belirtilmelidir.
Eskiden her taşın altında CİA parmağı aramak, bir “sömürge aydını” psikolojisiydi. Örneğin Erol Toy’un romanlarına bakılabilir. Bugün ise solun geniş bir kesimi, bu ülkede Erdoğan’ın izni ve tezgahı olmadan kuş bile uçmayacağına inanmış durumda. Erdoğan’ı tarih ile açıklayacağına artık tarihi bir Erdoğan projesi olarak açıkladığını sanıyor. İlk ve tek refleks, kurbanlık koyun kaderciliği oluyor. Bunun arka planında ise, kafadaki (seçimlere ve parlamentarizme havale edilmiş olan) meşruluğun tamamen yitirilmiş olması, derin bir yenilgi psikolojisi var. Bu moral kırılmanın ötesinde düşünsel ve psikolojik acizlik ve çürüme, liberal-reformist ezilenciliğin kaçınılmaz bir sonucu. Liberal reformist ezilenciliğin kaçınılmaz sonucu, fetişleştirdiği “bir ezen”ini içselleştirmesi, aklını ve ruhunu da ona teslim etmesidir.

Devamını oku ...

Cemaat "Z Planı'nı" Uyguladı ve Çöktü - 1

Ordu içindeki konumunun, tıpkı emniyet ve yargıda olduğu üzere kabaca % 40’lar düzeyinde olduğu tahmin edilen Gülen Hareketi’nin , geldiğimiz iktidar çatışması anında “askeri sahada”ki eylem ve planlarının çapı ve hedeflerinin ne olacağı konusu esaslı sorulardan birisiydi. Emniyet ve Yargıdaki “politik risk”leri ardı ardına üstlenen, fakat hepsinde başarısız olarak bedelini ödeyen hareketin aynı riski bu kez de Ordu içinde üstlenmeyeceğini düşünmek politik mantıkla bağdaşmaz. Bu noktada politika, daima “risk” ile yapılır ve sadece ve sadece yenilgi alınan bu "risk"i mantık dışına düşürür ve o andan itibaren bir “intihar” olarak adlandırılmaya başlanır. "Zafer" ise aynı harekete yüksek bir "mantık" yüklememize yol açar. Bu noktada nihayetinde Cemaat bu politik riski üstlenmiş veya üstlenmek zorunda kalmıştır. Sonuçta da devlet içindeki Cizvityen bir politik bir hareket olarak yenilmiş ve bugün itibariyle sadece tarihsel bir bilgi ve anlamanın konusu haline düşmüştür. Bu süreçte, Cemaatin tavrını "akıl dışı" bulmak politikayı anlamamakla eşdeğerdir. Olayda bir "Erdoğan Prodüksiyonu" aramak ise politik aktörleri (özellikle Erdoğan'ı) "herşeye kadir bir tanrı" mertebesine yerleştirmektir.
Olay açısından iki noktanın altını çizmek isteriz: Birinci olarak 15 Temmuz 2016 günlü “askeri olay” nedeniyle, aslında, darbe tatbikatı görüntülü bir askeri ayaklanma ile karşı karşıyayız. Ayaklanma, 7 Şubat 2012 ile başlayan ve 17-25 Aralık 2013 ile devam eden iktidar çatışmasının en son askeri sahaya yansımış halidir. Cemaatin, ayaklanma ile beraber ilk hedefine MİT ve Özel Hareket Merkezini yerleştirmesi, yeni iktidarın hangi noktalarda kurulduğunu iyi bildiğini göstermektedir. Fakat, bu durum aynı zamanda ülkücü, milliyetçi ve ulusalcı bir ideolojik tabanı da karşıya almak demektir. Buna karşılık medya ve ulaşım alanı ile ekonomi ve bankacılık sistemi konusundaki zayıflığı acınacak düzeydedir. İkinci nokta ise Cemaatin, 17-25 Aralık ile birlikte yürüttüğü Emniyet ve Yargı operasyonlarında hükümet dışındaki geniş kesimlerle ittifak ve işbirliği içine girebilmekle beraber bu askeri ayaklanma nezdinde tamamen yalnız kaldığı ve bütün ittifaklarından uzak düştüğü anlaşılmaktadır. Dahası sadece hükümet değil, aynı zamanda hem ordu içindeki ulusalcı-milliyetçi-Kemalist üst kademenin hem geleneksel merkez medyanın hem de diğer politik partilerin ortak karşı koyduğu bir "ayaklanma" ile karşı karşıya bulunuyoruz. Ayaklanmanın etkisiz kalmasının temel sebebi de zaten 2013 sonrası hükümet ile geleneksel milliyetçi-ulusalcı-Kemalist güçler arasındaki ittifakı hedefine dönüştürmüş olmasıdır... Ayaklanmadan Hükümet, Ordu ve Geleneksel politik güçler sağ ve salim çıkmıştır. Fakat, geleneksel oyunu bozan Cemaatin artık bütün varlığıyla safdışı bırakılması ile beraber bundan sonraki iktidar çatışmasının içerde devam edeceğinden hiç bir kuşku yoktur...
Bu olay, Hükümet ile Geleneksel ulusalcı-milliyetçi güçler arasındaki gerilimli ittifakın sürdüğünü ve bundan sonraki çatışma ve uyum sürecinin bu noktada devam edeceğini göstermektedir. Cemaat "Z planı"nı en nihayet uygulamış ve artık çökmüştür. İktidar ilişkilerinden tamamen dışlanmış, ittifak eğilimlerinin de dışında bırakılmıştır. Fakat, ülkede iktidar mücadelesi sürmektedir. Erdoğan da dahil hiç bir politik grubun güvenli bir politik ortamda olmadıkları ve olmayacakları açıktır. Çünkü, Cemaat ayaklanması, Türkiye'deki geleneksel iktidar çatışmasının Alevilik-Sünnilik, sağ-sol, laik-dindar vs. ayrımlarını daha da kaşıyarak şiddetin toplumsallaşmasının önünü açıcı etkilerde göstermekle bugünün ittifak unsurlarının birbirlerine karşı derin güvensizliğini daha da pekiştirecek ve tıpkı 15 temmuz ayaklanması gibi yeni "sürprizler" getirecektir. Ayrıca Ortadoğu'nun özellikle Cihatçı şiddet faillerinin bu çatışmaları daha da derinlere taşımaması mümkün değildir...
Biz geçmişte olduğu gibi bugün de herkes için hukuk istemeye devam edeceğiz...

Devamını oku ...

Paylaşmak İradeleşmektir

Kur’an’ın daha ilk girişinde meşhur bir ayet vardır; “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler” diye. Burada rızık veren kimdir? Demek asıl infak eden yani ‘veren el’ bizzat Allah’tır. Allah’ın aracı yaptığı insandan da infak etmesi beklenmektedir. Paylaşmak, dayanışmak ve yardımlaşmak bir anlamda “Allah’ın zekatı olan kainatın olmazsa olmaz özelliğidir. Nitekim yeryüzü ve tabiat ile beraber şu koca evren birbiri içinde inanılmaz bir yardımlaşma örneğidir.
Bütün bu tabiatın sınırları içinde rüzgârı havaya katan, yağmuru toprak ile buluşturan, ateşi ışığa ve enerjiye dönüştüren hep bu dayanışma ilkesidir. Kâinatı insanla buluşturan ve ‘Bismillah’ın sırlarını açığa çıkaran işte bu muhteşem ilişkiler bütünüdür. Allah, en başta kendisi insanla paylaşıyor. Sonra da “vermeden alamazsın” diyor!
İrade odur ki; Allah’tan geleni halkla yine Hakk için paylaşmaktır. Hakk için halktan da, mülkten de vazgeçmektir. Allah ahlakıyla ahlaklanmanın yoludur infak.
İslam’ın vazgeçilmez şartlarından biri olan zekatın da hikmeti burada yatıyor. Kendi malından vermeli ve verdiğinle minnet etmemelisin. Kesinlikle karşılıksız vermelisin. Hiçbir menfaat araya girmemeli. Çünkü bilmelisin ki mal ve mülk yalnızca Allah’ındır. Sende emanetçi olana seninmiş gibi bakma. Hakiki Malik’in kim olduğunu hatırla. Cümle âlemi senin için şenlendiren ve ‘Rezzak’ ismi ile sana veren zat, bizden mallarımızı ve canlarımızı cennet karşılığında satın almıştır. Bu bilinçle infak et ki, nefsin ve kalbin razı olsun. Verdikçe senden azalacak zannetme. Fakirlik korkusuyla paylaşmaktan korkma. Asıl verdiklerin senindir. Güç ve kudret sahibi olan kendi mülkünde istediği gibi tasarruf eder.
Hem paylaşmak sadece mal ve mülkte olmaz. İlimde, fikirde ve fiilde de olur. Hem sadece maddi şeylerde değil, manevi olarakta paylaşabilmelidir insan. Şüphesiz Hz. Muhammed’in buyurduğu gibi, her makbul şey sadakadır. Selam vermekle esenlik dilemek sadakadır. Tebessüm etmek dahi sadakadır.
Yine Kur’an’da “Her neyi Allah yolunda infak ederseniz, onun yerine size başkasını verir” denilmiştir. Allah içindekilerle beraber kainatı insana infak edip paylaşmış ise, insanda kendini infak etmeli!
Bir başka ayette “sevdiğiniz şeylerden karşılıksız olarak bağışlamadıkça hayra edemezsiniz” diyor. Sevdiğimiz şeyler genelde dünyaya ait olanlar. Sahiplenmeye çalıştığımız her şey. Kalbimizi sürekli dünyevi sevgiler üzerine inşa ettiğimiz için benliğimizden vazgeçemiyoruz. Hz. İsa’nın bu konudaki söylemi oldukça önemlidir: “İnsanın kalbi sahiplendiği şeylerledir. Öyle ise sahip olduklarınızı Allah için bağışlayınız ki, kalbiniz onlarla birlikte göklerin melekutunda yer alsın.”
Zekat ve paylaşmak, kişinin benliğine açılan bu sırlarla beraber toplumsal adalete dair bir köprü vazifesi görür. Sosyal hayatında en doğru yolu ve maddi hayatın rabıtasıdır.
İslam’ın paylaşmaya dair verdiği öneme karşılık israfa ve faize olan tutumu da bunu dengelemek içindir. Medeni insanlardan canavarlar doğuran bu kapitalist modernite başkasının emeğinden çalarak büyük bir hırsla kendini var eder. Bunun yegâne çaresi infak, paylaşmak ve zekattır. Servetin bencil ellerde toplanmasına karşılık bankalara sed çekmekle, sosyal adaletin ekonomik dengesini inşa etmek zorundayız.
Paylaşmayı iradeleşmeye çeviren özellik, bireysel olarak kişide kendi ‘’varlığını’’ halka hizmet için Allah yolunda bağışlamaktır. Bu daha çok manevi yönüdür. Kişisel cüzi iradenin ortaya çıkışı insanlararası toplumsal iradeye evrilmelidir. Şüphesiz dinimiz kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayı değil, iyilik ve kardeşlik üzerine dayanışmayı emrediyor. İslam toplum ideali için bugün evleri ve şehirleri yıkılan kardeşlerimize uzattığımız ellerimizle, paylaşmayı toplumsal irade boyutuna çıkarabiliriz.
Zulme karşı adalet için dayanışmalı, savaş ve şiddet üzerine değil, barış ve huzur için el ele vermeliyiz. Acımızla beraber aşımızı da paylaşmalı, kalbimizle beraber sevgimizi çoğaltmalıyız. İşte aklımızı kalbimizle birleştirerek, paylaşarak ve verdikçe çoğalan infak etmenin sırrıyla şüphesiz toplumsal irade ortaya çıkacaktır.
Sefa Mehmetoğlu
Devamını oku ...

İki Liman Tek Siyaset

Aşdod, Mersin
İki Liman Tek Siyaset
Ey müminler, yolculuğa çıkan ya da savaşa katılan kardeşleri hakkında «Eğer onlar yanımızda olsalardı ölmezler ya da öldürülmezlerdi» diyen kâfirler gibi olmayınız.”
[Ali İmran/156]
Abluka Altında Nefes: Mersin
İsrail’in kuruluşu ve genişlemesi, Filistin topraklarında giriştiği çetin bir terör faaliyeti kadar etrafındaki kuşatmayı yarması ile mümkün olmuştur. İsrail’in çevresindeki Arap devletlerince tanınması fiilen kurulmasından çok sonradır. Sırası ile 48 ve 67 savaşlarını kazanmasına, 70’lerde diplomatik açıdan Arap devletlerini dize getirmesine kadar Ortadoğu’da etkisi giderek azalan bir abluka altındadır.
Kuşatma altında gıda ve temel ihtiyaç malzemelerinin temini Mersin Limanı’ndan sağlanmıştır. Mersin Limanı, özellikle erken dönemde İsrail’in sıkıştığı yerde ona nefes olmuştur.
Mersin Limanı’nın yeniden imarı 1950’lerdedir. Bu yıllar Akdeniz’de başka bir limanın yeniden imarına tanıklık edilmektedir: Aşdod. İsrail kendisini güvende hissetmeye başladığında, Hayfa gibi ilk dönem limanlarına ek olarak daha geniş kapasiteli ve işlevli Aşdod Limanı’nın yapımına girişti.
Gazze’nin Ablukası: Aşdod
Aşdod, İsrail’in temel temin ve yabancı kabul noktalarından oldu. Gazze için gelen ithalat ürünleri de buraya indirilip, aranıp, uygun görülürse geçirilmeye başlandı. Aşdod günümüzde, İsrail için hâkimiyet ve güvenlik; Gazze için bağımlılık ve gelecek kaygısını sembolize ediyor. Bu hali ile Aşdod, Gazze ablukasının merkezi haline geliyor.
Ablukanın kırılması için hareket eden Mavi Marmara gemisi, 2010 Mayıs’ında Gazze’ye varamadan, İsrail terörüne maruz kaldı. İsrail, geminin Gazze’ye değil, Aşdod limanına yanaşması istiyordu. Müdahale sonrası, içindeki şehitler ve yardım malzemeleri ile birlikte gemiyi oraya çekti.
Gözümüzdeki Perdeye Kesik, Kesiğe Yama
2010 Mayıs’ına gelirken, 2010’dan geriye doğru beş yıla kabaca bakacak olursak: Ortadoğu’da emperyalist/siyonist sistemi zorlayacak gelişmeler yaşanıyor, İsrail, Hizbullah’a yeniliyor; Gazze İsrail’in var olmasını tanıyan El-Fetih’i reddediyor, ceremesine katlanıyor, artan ablukaya direniyor; İran bölgede giderek belirleyici oluyordu. Bölge halklarının gözünün önündeki perdenin yırtıldığı yıllardan söz ediyoruz.
Ortadoğu’da halk isyanları bu yıllarda mayalanmaktadır. İsyan’ın Tunus’ta patlaması 2010 yılı Aralık ayındadır. Emperyalist/siyonist sistem ise 2010’a gelirken önlem almakla meşguldür; yırtılan perde yamanmak istemektedir. “Siyah” Obama’nın başkanlığa gelişi; Türkiye’nin bölgede “imajının” parlatılması, Ortadoğu’nun besleme medya kanallarında Türkiye’nin yükseltilmesi, Müslüman Kardeşler’in isyan günlerinde öne çıkarılması bu önlemlerdendir. Halkların işbirlikçi “önderlerin” arkasına takılması, isyanın ve kurtuluşun panzeri olarak düşünülmüştür.
Türkiye’nin bu rolü, elbette geleneksel “tampon” olma rolünü zorlayan hareketler yapmasını zorunlu kılıyordu. “Tampon” Türkiye, 200 yıllık Devlet siyasetinin devamcısıydı: Ortadoğu’da rol alan güçlü devletlerin karşıtlıklarından faydalanarak ayakta duruyor, özellikle de Doğu’dan gelen sosyalizm tehdidini Batı’ya sızdırmamak karşılığında Batı’dan mali destek görüyor; ordusu modernize ediliyor, hukuk sistemi modern ve seküler tutuluyordu. Ortadoğu’da aktör olmaya falan da kalkışmıyordu. Yurtta sulh cihanda sulh budur. Sanki Türkiye için Ortadoğu yoktu, orada değildi.
2010’a doğru Türkiye, Ortadoğu’yu hatırladı. Sonra Davos’ta coştu, Filistin’in hamiliğine soyundu; Arap isyanlarına müdahale etti, taraf tuttu; Gazze ablukasını delmeye çalıştı; hâsılı yönetim kademelerindekilerin popülizmi kullanma tarzıyla da birleşince kendisine verilen rolü abarttı. Burada hatırlatmak isteriz ki halkımızın Filistin konusunda samimi gayret gösterenleri müstesnadır.
Rücu
2010 yılı sonrasında, Arap isyanlarının kimisi maniple edilip yenildi, kimisi bir denge/demokrasi durumuna evirildi, Yemen/Suriye örneğinde kimisi İran ve Rusya’nın etkinliğinin iyiden iyiye artmasına sebep oldu. Bu arada İran kendi üzerindeki ambargoyu kırdı. Neticede bu işler İsrail’in lehine olmadı; yıllar sonra yeniden çevrelendi, nefesi daraldı. İsrail’in kadim güvenlik kaygısı yıllar sonra yeniden realize oldu.
2010 sonrası işler Türkiye açısından da iyi gitmedi. Rusya’nın ve İran’ın bölge politikasında geldiği nokta, örneğin Rusya’nın ve ABD’nin Suriye’de aracısız fiziki teması; İran’ın dünya ticaret sistemine aracısız dahli, Türkiye’nin “tampon” olma özelliğini, yani temel varoluş biçimini anlamsızlaştırma tehlikesi doğurdu.
Tüm bunlardan dolayı, “tamponculuğa” ricat edildi. Tabiri caiz ise, hoplayıp zıplamaktan vazgeçildi. 200 yıllık Devlet politikası devreye sokuldu: Rusya ve İsrail ile aynı günde barışıldı. Rusya’ya karşı İsrail kozu ele alınmaya çalışıldı. Buna karşın Aşdod düzeni teyit edildi.
Tercih
Şimdi bir gemi “yeniden” Mersin Limanı’ndan Aşdod Limanı’na yol almak, İsrail’in kuruluşundaki olduğu gibi daralan nefesi açmak için hazırlanıyor.
Bu hazırlık halklarımıza Gazze’ye nefes olarak takdim ediliyor. Halkların gözünü kaplarken 2010 ve devamında Mavi Marmara, Arap isyanları ile yırtılan perdeler yamanmaya çalışılıyor.
Perdeye kesik atan şehitler sıfatları gibi her şeye şahit oluyor.
Geride kalanlara iki tercih kalıyor: 200 yıllık Devlet politikasına tâbi olup susmak ya da o perdeyi yırtıp atmak.
Tâbi olanlar, bugünlerde “ölmeselerdi” diyorlar.
Devletlerimizin haklı ve aslında bizim olmadıkları gerçeği çırılçıplak önümüze seriliyor.
O gemi, Mersin’den Aşdod’a gittikçe halklarımız üzerindeki zulüm ve sömürü sürecek. Halklarımız haksız/sömürgeci devletlerine başkaldırmadıkça Gazze ablukası da…
Onur Şahinkaya
Devamını oku ...

Suriyeli Mülteciler

­Suriyeli Mülteciler: Büyüyen Sorunlar, Daralan Zaman
Göç İdaresi ve AFAD verilerine göre[1] Türkiye’de 3 milyona yakın Suriyeli sığınmacı var. Suriyeli mültecilerin 260 binden fazlası AFAD’ın 10 ilde kurduğu ve yönettiği 26 barınma merkezinde yaşıyor. Barınma merkezlerinde, yani kamplarda, 261 bin Suriye ve 8.200 Irak vatandaşı olmak üzere 269.200 mülteci kalıyor. Bu durumda, Türkiye’de yaşayan mültecilerin yaklaşık %10’u kamplarda, geri kalan %90’ı da, yani yaklaşık 2.700.000’i neredeyse tüm şehirlere dağılmış olarak yaşamaktalar.
Suriye’de yaşanan iç savaş ve çatışmalı süreç beş yılı geride bıraktı, bu süre boyunca yaklaşık 12 milyon Suriyeli evini terk etmek zorunda kaldı, 4,8 milyonu ise çevre ülkeler Türkiye, Lübnan, Ürdün, Irak ve Mısır’a sığındı. Avrupa ülkelerine sığınmış olan Suriyeli sayısı da 1 milyonu aşmış durumda.[2] Dünya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük göç olgusuyla karşı karşıya. Bu sorun, geçerli göç politikalarının da yeniden sorgulanmasını beraberinde getirdi. Suriye krizi, başta Avrupa olmak üzere, tüm dünyada göçmen meselesinin yeniden tartışılmasına, göç mevzuatının gözden geçirilmesine sebep oldu. Türkiye gibi, neredeyse mülteci ve göçmen mevzuatının olmadığı ülkelerde her şey yeniden yazıldı. Batı açısından, sınırların belirsizleştiği AB ülkeleri sınır politikalarını yeniden gözden geçirir duruma geldi. Toplumlar açısından, göçmen ve mülteciyle birlikte yaşamanın nasıl olacağı tartışmaları gündelik konular içerisinde en ön sırayı almaya başladı. Bir yandan çatışmalı ortamın doğurduğu şiddet, güçlenen radikalizm ve bu radikallerin dünyayı neredeyse savaş alanı hâline dönüştürmesi. Diğer yandan yaşadıkları ülkelerden, yaşayamaz duruma gelen, canlarını ve geleceklerini kurtarmaya çalışan insanların akın akın, güvenli gördükleri ülkelere sığınmaları ve bunun için ölümü de göze alacak yollara başvurmaları, durumu karmaşıklaştırıp kaotik bir hale getirdi.
Bugünlerde, pek çok ülke ve yönetimleri olabildiğince göçmenleri kendi ülkelerinde uzak tutmanın yollarını ararken, uluslararası anlaşmalar yeniden gözden geçirilmeye ve yeni anlaşma metinleri oluşturulmaya başlandı. Batılı ülkeler bu sorun karşısında olabildiğince sınırları ve kapıları sıkı tutmaya çalıştı ama bunu yapmak için, yaklaşık 1 milyon Suriyelinin sınırlardan geçmesini de bekledi. Yapılan araştırmalar bu kişilerin çoğunlukla eğitimli ve meslek sahibi kişiler olduğunu ortaya koyuyor. Ürdün ve Lübnan dışındaki körfez ülkeleri ta ilk günden beri sınırlarını sıkı sıkıya kapalı tuttu, ilk günden bu yana Suriye içerisinde kendi meşreplerine yakın olan isyancıları destekliyorlar. Türkiye, Suriye ve Lübnan’daki Suriyeli mültecilere çoğunlukla kendi siyasal düşüncelerine yakın sivil toplum örgütleri eliyle yardımda bulunuyorlar. Zengin körfez ülkelerinin ekonomileri uzun süredir “göçmen işçi emeğine” dayalı bir sömürü üzerine kurulu ve kurulan dengenin bozulmasının bu ülkeleri yöneten rejimlerin de sonunun getireceğini biliyorlar. Bu yüzden kapıları kapatıp Baas rejiminin olabildiğince çabuk yıkılması için Suriye içindeki muhalif, çoğunluğu İslâmcı örgütlere açıktan destek veriyorlar.
Göçün ana taşıyıcısı olan Türkiye’de ise durum gün geçtikçe, hem siyasi açıdan hem de mülteciler açısından zorlaşıyor. Türkiye hükümeti, iç savaşın başlamasından bu yana, Suriye politikasını iki ana ayak üzerinde kurdu. Savaşın ilk yıllarında, rejimin birkaç ayda devrileceği ve kendisine yakın düşüncede olan Müslüman Kardeşler gibi siyasal İslâmcıların iktidara geleceği üzerinden hesap yaptı. Aslında bu gerçekleşseydi, diğer ayak olan Kürt politikasını etkileyecek ve kontrol altında tutabilecekti. Çünkü ta ilk günden beri Suriye muhalefetine, gelecekte kurulacak Suriye’de Kürtlerin statü sahibi olmaması telkin ediliyordu. Aslında hesap basitti, rejim gidecek, yeni gelen muktedirler, Kürtleri ve taleplerini bir şekilde, Baasçılar gibi, kontrol altında tutacaktı. Ama bunun olmayacağı 2014 yılında, yani ayaklanmanın ikinci yılında anlaşıldı. Çünkü Suriye, birden dünyadaki güçlerin kapışma alanına dönmüştü. Rusya, İran, Irak, gibi ülkeler Baasçıların arkasında durmuş, Amerika ve Avrupa ülkeleri ise güçlenen radikalleri mi Esad’ı mı tercih edecekleri konusunda tereddütlere kapıldılar. Rejimin devrilmesindense IŞİD, Nusra ve diğer radikal örgütlerin yok edilmesi için koalisyon kurdular. Her geçen gün, Türkiye’nin Suriye politikasının gerçekleşmesini imkânsız kılıyordu. Kürtlerin statü talepleri ve oluşacak yeni durum, kadim Türk politikası ve devleti için bir beka sorununa dönüştü. İçeride Kürtlerle kurulan masanın ana dosyası her iki tarafça da artık “Rojava” ve geleceği olmuştu. Son bir yılda, Türkiye içinde yaşanan çatışma ve ölümlerin sebebi, Kürtlerin Sur, Cizre, gibi tarih mirası ve hafızasının yok edilmesi, ardından da “Rojava”nın geleceği meselesi idi.
Türkiye, Avrupa’nın mülteci krizine gösterdiği reflekse bakarak, bu süreç boyunca, çok önemli bir araca sahip olduğunu da fark etti. Suriyeli mülteciler, Avrupa’ya karşı bir koz olarak kullanılabilirdi. Son zamanlarda bu kozun içerideki Kürt ve Alevi muhalefete karşı da etkili olabileceği düşünülmüş olmalı ki, Osmanlı’dan devralınan ve Cumhuriyet döneminde de sık sık baş vurulan “iskan” politikaları yeniden masanın üzerine çıkarılmaya başlandı . Mültecilerin gelecekte Kürt ve Alevi nüfusun yoğun olarak yaşadığı illerde “iskan” edileceği fısıltısı, toplumun bu kesimleri içerisinde hızla yayılıyor. Pazarcık ve Sivas’ta yaşananlar, böyle bir niyet olduğunu da doğruluyor. Mültecilerin yapılacak böyle bir davete icabet edip etmeyeceği ise henüz bilinmiyor. Evleri yıkılan, topraklarından koparılan insanların gelip başka insanların evlerine ve topraklarına el koyup yerleşmeleri kuşaklar sürecek bir çatışmayı da beraberinde getirecektir. Hele ki, bu iki toplum da aşırı politikleşmişse, bu sürecin yeni çatışmalara everilebileceği şimdiden görülmelidir.
Yeniden mülteci meselesine dönersek. Türkiye için bu koz o kadar işlevseldi ki, bu koz elinde olduğu sürece, içeride ve dışarıda ne yaparsa yapsın Batı'nın buna ses çıkarmayacağını düşünüyorlardı. Doğrusu Batı mülteci meselesindeki ikiyüzlülüğünü beş yıldır sürdürüyordu. Türkiye’yle bunu pazarlık unsuruna dönüştürmüştü.
Ve antlaşma imzalandı, Türkiye’nin mültecileri kendi ülkesinde tutma karşılığında, 3 milyar euro, AB üyeliği için birtakım fasılların açılması ve vize muafiyeti gibi vaatlerde bulunuldu. Taraflar şu günlerde, antlaşmanın vaatlerinin gerçekleştirilip geçekleştirilmediği üzerinde birbirlerini suçlamakla meşgul. Tüm bu yaşananlar, kimilerince sayısı 3,5 milyona yaklaşan Suriyeli mültecilerin de gözünün önünde oluyor. Hepimizde şöyle bir algı var: Sanki bu insanlar hiç yoklar, bizim onlara dair düşüncelerimizi, onlar üzerinden yaptığımız pazarlıkları duymuyorlar, izlemiyorlar, görmüyorlar…
Oysa neredeyse 6 yıldır, bu insanlar bizimle birlikteler, yaşamaya çalışıyorlar. Belki statüleri yok, beş yıldır misafirler, bekleme odasına alınmış, “geçici” yaşam sürekli bir hal almış, hayata tutunmaya çalışıyorlar. Bu ülkenin sorunları onları da yoruyor, bu ülkenin bir ucunda, kadim Halep’le yaşıt Diyarbakır’ın yüreği Sur’un Halep gibi yerle bir edildiğini görüyorlar. Suriye’nin, doğdukları kentlerin ve sokakların yıkılışına tanık oluyorlar. Geleceklerinin ellerinin arasından kayıp gittiğini görüyorlar. Türkiye’nin dört bir yanında ucuz işgücü olarak kullanıldıklarını en iyi onlar biliyorlar. Çocukların ve kadınların başına gelenleri televizyonlarda her gördüklerinde, başlarını öne eğip gözlerini toprağa dikiyorlar. Eğitim, sağlık, barınma, insan hakları alanında yaşadıkları sorunları, birbirlerine ve konuştukları herkese bir nefeste anlatıyorlar. “Bizi neden kimse dinlemiyor. Bizimle ilgili kararlar alındığında, neden bizim de fikrimiz sorulmuyor?” diyorlar. “Sorunlarımız birikiyor, gençlerimiz, öleceğini bile bile denizlere, tekin olmayan yollarla, Batı’ya gitmeye çalışıyor,” diyorlar. “Umudumuz tükeniyor. Çocuklarımız beş yıldır eğitim almıyor,” diyorlar. “Savaşın ve göçün travmasıyla başa çıkamıyoruz; çocuklar, kadınlar, erkekler, psikolojik sorunlar yaşıyoruz,” diyorlar. “Muhacir diyen Ensar da, göçmen, mülteci, Arap diyen de bizi sömürüyor. Doktorumuz, mühendisimiz, öğretmenimiz, kadınlarımız, çocuklarımız da biz de köle gibi çalıştırılıyoruz ama ancak karnımızı doyurabiliyoruz,” diyorlar.
Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteciler açısından, beş yılı aşkın süredir yaşanan sorunlar, geleceğe dair belirsizlik ve statüsüzlük hali, bu toplum içerisinde umutsuzluğu da büyütüyor. Temel sorunlar olan eğitim, ucuz işçilik, işsizlik gibi alanlarda acil önlemler almayı gerekli kılıyor.
İşgücü Piyasasına Yedek Kaynak: “Göçmen Emeği”
Kitlesel göçlerin yaşandığı ülkelerde “göçmen işçiler” yoğun olarak işgücü piyasasına girerler ve işverenler tarafından yerli işgücüne karşı yedek işgücü olarak devreye sokulurlar. Bugün Türkiye’de tekstil, inşaat, tarım sektörü gibi kayıtdışı alanlarda yerli emeğe karşılık, ucuz işgücü olarak göçmen işçiler tercih ediliyor. Kitlesel göç dönemlerinde çocuk işçiliğine rağbet de artmaya başlar. Son beş yıldır Suriyeli çocuklar Türkiye’nin de içinde bulunduğu Suriye ile komşu ülkelerin iş piyasasında taze işgücü olarak görülüyor.[3]
Eğitim ve Çocuk İşçiliği
Türkiye’nin de taraf olduğu çocuk işçiliğiyle ilgili, Birleşmiş Miletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO); “Asgari Yaş” ve “Çocuk İşçiliğin En Kötü Biçimlerinin Bitirilmesine Yönelik” şartlara göre 6-17 yaş arası kişiler çocuk sayılmaktadır. Türkiye İş Kanunu’nun 71. maddesine göre 15 yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılması yasaklanmıştır.
Bu sözleşme, şart ve kanunlar gereğince 18 yaşının altında çalışanlara; çalışan çocuk ve bu yaştakilerin çalışma biçimine de çocuk işçiliği denilmektedir.[4] 18 yaşını doldurmamış çocuk ve gençlerin çalıştırılması sıkı koşullara bağlanmıştır. Çocuk işçiliği, insani gelişim açısından çok ciddi sorunlar doğurmaktadır. Çalışan çocukların, büyük ölçüde eğitim, sağlıklı bir çevreden ve temel özgürlüklerden mahrum kaldıkları, küçük yaşta çalışmanın fiziksel, sosyal, kültürel, duygusal gelişimlerine zarar verdiği görülmüştür. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, bugün dünyada her beş çocuktan biri çalıştırılmaktadır.
Bu süreçte çocuk işçiler ücretsiz işçi ya da ucuz işgücü olarak en çok sömürülen kesimi oluşturmaya devam etmektedir. Dünyada çocuk işçiliğine karşı mücadele için her yıl binlerce toplantı ve proje yapılsa da, gün geçtikçe, güvencesiz ve esnek çalışmanın emek piyasasını baskı altına aldığı çalışma yaşamının direncini yitirdiği görülmektedir. Özellikle Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde, taraf olunan anlaşmaların istisnai bölümlerinin esnetilmesi ya da uygulanmaması, çalışma yaşıyla ilgili sınırlamaların aşağı çekilmesi, kayıtdışı alanların oldukça geniş olması sebebiyle, çocuk işçiliğinin son yıllarda artış gösterdiği gözlemlenmektedir.
Çocuk işçiliği, istihdama katılan ve ev içinde çalıştırılan çocuklar olarak iki kategoriye ayrılıyor. Çocuğun emeği karşılığında eğer ücret, kâr ve aile işletmelerinde ya da aile ile birlikte ailenin kazancı için satılıyorsa buna “istihdama katılma” deniyor. Bu alandaki çocuk işçiliği tarım, ormancılık, hayvancılık, sanayi, madencilik, imalat, inşaat, atık, toptan perakende ticaret, sokak satıcılığı ve taşıt onarımı gibi iş kollarında yoğunlaşmaktadır.
Ev içinde çalıştırılan çocuklar ise, hane üyeleri tarafından ücretsiz olarak yapılan yemek yapmak, temizlik, çocuk ve hasta bakımı gibi işleri kapsıyor.
Türkiye’de Çocuk İşçiliği Yaygınlaşıyor
Türkiye’de, istihdamdaki çocuk işçi sayısı dönemsel olarak farklılık gösteriyor. Örneğin, 1999-2006 yılları arasında istihdam edilen çocuk sayısı, 15-17 yaşa arası, 2 milyon 270 binden, 890 bin düzeyine düştü; 2006-2012 yılları arasında ise çocuk işçiliğinde azalma eğiliminin durduğu ve özellikle tarım kesimindeki artış ile birlikte çocuk işçi sayısının tekrar arttığı bir döneme girildi. 2015 yılında ise bu sayı 1 milyonu aştı ve artmaya devam ediyor.[5]
İstihdam içinde değerlendirilmeyen ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 8 milyonu aşmış durumda. Bu sayının 15-17 yaş arası çocuklar için olduğu unutulmamalıdır. 15 yaşın altında çocukların çalıştırılması kesinlikle yasak olduğundan, bu konuda net sayısal veri bulunmamaktadır. Bu alanda yapılan çalışmalar 15 yaş altı çocuk işçiliğin öteden beri oldukça yaygın olduğunu göstermektedir. Türkiye’de kayıtdışı ekonomi çok yaygın olduğundan bu enformel alanda ucuz işgücü olarak çocuk ve kadın emeğinin yaygınlaştığı görülmektedir. Çocuk işçiliğinin en yoğun olduğu sektörlerden olan tarım sektörü ve buna bağlı mevsimlik gezici tarım isçiliğinde son yıllarda, Suriyeli mültecilerin katılımıyla, çocuk emeği yoğunluğu artmaktadır.
UNICEF’in 4 Nisan 2016 verilerine göre, Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 2.749.140, kamplarda kalan Suriyeli sayısı 270.380, kamp dışında yaşayan Suriyeli sayısı 2.478.760, Suriyeli çocuk sayısı (toplam Suriyeli nüfusun %54’ü) 1.490.033, okula kayıtlı Suriyeli çocuk sayısı 325.000. AFAD verilerine göre, haziran itibarıyla, 10 ilde ve 26 barınma merkezinde “yaklaşık 261 bin Suriyeli ve 8,2 bin Irak mülteci olmak üzere 269.200 mülteci” yaşamaktadır. Geçici Barınma Merkezlerinde (kamplarda) 83.443, devlet okullarında 75.600, Geçici Eğitim Merkezlerinde 175.000 çocuk olmak üzere Suriyeli öğrenci sayısı toplam 334.043’tür. Kamplarda okullaşma oranının yüksek olduğunu göz önüne alırsak, toplam Suriyeli mültecilerin % 31’ini okul yaşında olarak kabul edebiliriz, ki bu sayı yaklaşık olarak 850.000 çocuk olduğu anlamına geliyor. UNICEF’e göre bu çocukların yalınızca 325.000’i okula kayıt yaptı, ne kadarının okula devam ettiğini bilmiyoruz. Örneğin Başbakanlık Göç ve İnsani Yardımlardan Sorumlu Başmüşavirliği’nden Ercan Mutlu ise 22 Ocak 2016 itibarıyla 315 bin Suriyeli çocuğun karne aldığını, yaklaşık 200 okulun ikili eğitim ile Suriyelilerin kullanımına açıldığını belirterek, “2016 sonu itibarıyla 450 bin Suriyeli öğrencinin eğitim görmesini hedefliyoruz,” dedi.[6] Çocukların 15 bininin okula devam etmediği, gelecek yıl planında Suriyeli çocukların ancak yarısı kadarının okula gidebileceği düşünülüyor.
Tüm bu verileri doğru kabul edersek, 2015-2016 eğitim döneminde eğitim almayan yaklaşık 525.000 civarında çocuk bulunuyor. Bu yarım milyonu aşkın çocuğu ve geçen beş yıllık süre boyunca eğitim yaşının dışına çıkan diğer yüz binleri de katarsak, karşımızda devasa bir eğitim almamış, okuma yazma dahi bilmeyen çocuk ve gençler var. Peki bu insanlar nerede? Bu soruya yanıtı Suriye toplumu içerisinde aradığımızda karşımızda eğitimle ilgili biriken devasa sorunlar çıkıyor. Suriyeli mülteciler, işsizlik, düşük ücret, uzun çalışma saati, hayat pahalılığı, statü ve diğer yaşamsal sorunlar içerisinde en can yakıcı sorunu, “eğitimi” olarak tanımlıyor. Eğitimde şu sorunlar öne çıkıyor: mülteci çocuklara dair eğitim stratejisinin ve planlamanın olmaması, okulların çok başlılığı, müfredatın belirsizliği, eğitime dair kararların kendileri dışında alındığı, okulların denetlenmediği, yönetim sorunlarının olduğu belirtiliyor. Acil olarak “geçmiş 5 yılı nasıl telafi ederiz” üzerine çalışılması ve buna dair planlar yapılması isteniyor. Bu yapılmasa, bir neslin yitirileceği korkusu Suriye toplumunda hakim olmuş durumda. Okulların yetersizliği, bunun için Türkiye geneli Suriyeli mültecilerin yaşadığı kentlerde ve kent içlerinde bir haritalandırma yapılmaması ve okul dağılımının buna göre planlanmaması sonucu, okullara ulaşım aileler için büyük bir maddi yük getirmektedir. Okullarda eğitim kalitesinin çok düşük olduğu söyleniyor ve mevcut okullar sadece “abc okulları” olarak tanımlanıyor. Büyük ölçüde kitap sorunun olduğunu, öğretmenlerin pedagojik eğitim almamış insanlardan oluştuğunu, bu insanların ideolojik eğitim verdiklerini ve bunun da çocukların siyasallaşmasına, radikalleşmesine sebep olduğunu belirtiyorlar. Öğretmenlere verilen maaşın çok düşük olması (yaklaşık 900 TL), pedagojik eğitim alan, mesleği öğretmenlik olan insanların okulları tercih etmemesine sebep oluyor. Suriyeli eğitmenler, eğitim metodu ve yöntemi üzerine tartışırken, dil bariyeri üzerine de tartışmakta, çokdilli eğitimin, anadilde eğitimin, bununla birlikte, toplumsal entegrasyon için çocukların Türkçe öğrenmesi zorunluluğu üzerinde yoğunlaşıyorlar. Türkiye’nin kendi vatandaşları olan Kürtlerin çokdilli ve anadil eğitimine izin vermediği bir eğitim sisteminde bunun nasıl olacağı da ayrı bir tartışma konusu (Kanımca, ileriki dönemlerde Türkiye kamuoyunun tartışacağı konulardan biri de bu olacaktır. Suriyeli göçmen çocukların Arapça eğitim aldığı okulların yanına Kürtler, Çerkezler ve diğer halklar da kendi dillerinde eğitim veren okullar talep edeceklerdir).
Diğer yandan engelli çocuklar, Çingeneler, Filistinliler, Ermeniler, Asuriler gibi etnik ve dinsel azınlıkların çocuklarıyla ilgili eğitim konusunda neredeyse hiçbir şey yapılmıyor. Örneğin sayıları 50.000’i bulan Suriye’den gelen Dom ve Abdal,[7] Çingene çocuklarının neredeyse hiçbiri okula alınmıyor. Suriyeli aileler ve eğitimciler bu çocuklarla kendi çocuklarının aynı okul ve sınıfta olmasını istemiyor.
Suriyeli Çocuk İşçiler
Suriye’deki savaşın en büyük mağduru olan mülteci çocuklar, eğitim hakkından mahrum bırakıldıkları için  ailelerinin yaşam mücadelesine ortak oluyor. Çocuklar kırsalda tarlalarda, bahçelerde, kentlerde ise atölyelerde ve sokakta çalıştırılıyor. Diğer yandan yetişkinlerin iş bulamaması çocukları çalışmaya zorluyor. Kayıtdışılığın en yüksek olduğu sektörlerde çocuk emeği hızla yaygınlaşıyor. Antep, Kilis, Urfa, Antakya gibi sınır illerde, Suriyeli çocuk işçiler, trikotaj atölyelerinde, tekstil fabrikalarında, kuru meyve fabrikalarında, ayakkabı imalat atölyelerinde ve araba tamirhanelerinde, tarım işçiliğinde, sokaklarda kâğıt mendil, su satıcılığı gibi işlerde çalıştırılıyor. Çocuklar yetişkinler için bile tehlikeli kabul edilen işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Suriye’deki iç savaş koşullarına bir de ağır işyükünün eklenmesi çocuklar üzerinde olumsuz fizikî ve psikolojik etkiler bırakıyor. Suriyeli göçmenler ve Suriyeli çocuklar, artık kayıtdışı ekonominin bir parçası olmuş ve bu alanın en ağır koşullarına mahkûm edilmiş durumda. Türkiye’de Suriyeli mültecilerin çalışma izinleri sorununun tam olarak çözülmemesi sonucu, Suriyeli işverenlerin üretim yaptıkları atölyelerin çoğunluğunda da çocuk işçiler yoğun olarak çalıştırılmaktadır. Özellikle plastik, ayakkabı, trikotaj gibi ağır işkollarında yoğun olarak çocuk işçiler çalıştırılmaktadır. Yetişkin işçilerle birlikte izbe atölyelerde, günde 12-14 saat çalışan çocuk işçiler, genellikle yarı yarıya ücret almaktadır. Erken yaştan itibaren kimyasallar ve ağır iş şartlarına maruz kalan çocukların bedenlerinde meslek hastalıkları daha çabuk görülüyor.
20 Haziran Dünya Mülteciler Günü ve geçen haftaki “Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü” sebebiyle, tüm dünyada bu günler, mülteci ve çocuk işçiliğinin tartışıldığı, karaların alındığı, toplantıların yapıldığı, bildiri ve raporların sunulduğu günler olma özelliği taşıyor.
Bugünün dünyası, 65 milyon yerinden edilmiş, 23 milyon mülteci ve 10 milyon vatansız insana ev sahipliği yapıyor.[8] Her beş çocuktan birinin çalıştığı gerçeği de karşımızda duruyor. Dünyada ve ülkemizde çatışma alanları genişledikçe, insanlar bu çatışma alanlarından uzaklaşmak ve güvenlikli alanlara çekilmek amacıyla göç etmek zorunda kalacaklardır. Bu savaş ve göç hali öncelikle savunmasız olan çocuklara zarar vermekte, onları eğitimlerinden uzaklaştırmaktadır. Bu durumdaki ailelerin yoksullaşması işsizlik, maddi yoksunluk, barınma, gibi sorunlarla yüz yüze kalan çocukları çalışmaya zorluyor.
12 Yaşında Bir Usta
Mahmut 12 yaşında, beş yıl önce gelmiş Halep’ten. Suriye’de iç savaş başladığında 6 yaşındaymış, okula başlamış ama çatışmaların şehre yayılmasından dolayı okula gidememiş. Okuma yazma öğrenememiş. Ailesi önce Kilis’e sığınmış, sonra da Antep’e göçmüşler. Suriyeliler için okullar çok az ve uzak olduğundan okula gidememiş, çeşitli işlerde çalışmış. “Babam, ‘Okul yok, bari meslek sahibi ol,’ dedi; zaten o babam iş bulamıyor, eve ben bakıyorum,” diyor. Beş yıldır trikotaj, plastik, araba tamiri gibi pek çok işte çalışmış. Antep’te, bir zamanlar halı fabrikalarının olduğu Ünaldı Sanayi bölgesinde çalışıyor. Yaklaşık 40 kişinin çalıştığı atölyede, çalışanlardan 6 işçi dışında hepsi 18 yaşının altında çocuklar. 8-9 yaşında çocuklar daha çok taşıma, iplik kesimi, dizme, sıralama gibi işler yapıyor. Çalıştığı atölye yerin iki kat altında eski bir halı fabrikasının bir bölümü; patronu Suriyeli, bu atölyede daha büyük bir ayakkabı fabrikasına fason dikim yapılıyor. O büyük fabrika da Suriyelilere ait, burada parça parça dikilen ayakkabılar ana fabrikada birleştirilip ayakkabı ve terlik haline getiriliyor. Daha çok Suriye içine satılıyor. Mahmut 6 aydır bu atölyede usta olarak, makinede ayakkabı tokalarını dikiyor. Diğer ustaların hepsi kendisinden 4-5 yaş büyük ama Suriyeli ustabaşı “Eli çok yatkın makinaya,” diyor. Gerçekten küçük elleri dikiş makinesine öyle uyum sağlamış, ustalaşmış ki hayretler içinde kalıyoruz. Konuşmayı da çok sevmiyor. Arkadaşları, “Usta olmadan önce çok konuşurdu, usta ağırlığı çöktü üstüne,” diyorlar. Diğer ustalar haftalık 300-350 TL alırken, Mahmut 150 TL alıyor. “Neden?” diye soruyorum ustabaşına. “O daha çocuk,” diyor…
Ne Yapılmalı?
Öncelikle Suriyeli mülteciler, kendilerine dair alınan karar mekanizmalarına dâhil edilmeli. Eğitim sorunu hızla çözülmeli ve çocuklar formel eğitime dâhil edilmeli ve tam okullaşma sağlanmalıdır. Geçmiş beş yılın kaybının telafi edilmesi için gerçekçi strateji belirlenmeli ve gerçekleşmesi için kamu ve sivil toplum birlikte çalışmalıdır. Çocukların ve ailelerinin barınma, beslenme, eğitim, sağlık gibi asgari yaşam koşulları sağlanmalı. Türkiye genelinde bir haritalandırma çalışması yapılarak Suriyeli çocukların yoğun yaşadığı alanlara okullar açılmalı, kitap, müfredat, öğretmen sorunları çözülmelidir. Çok başlı okul sistemi kaldırılmalı ve Mili Eğitim Bakanlığı’nın denetiminde eğitimin siyasallaşması ve çocukların ideolojik yönlendirmelerinin önüne geçilmelidir. Öğretmenlerin formasyon, ücret ve eğitim eksiklikleri giderilmelidir, savaştan çıkmış, derin travmalara maruz kalmış öğretmen ve öğrencilere psikolojik destek sunulmalıdır. 5-14 yaş arası okul çağındaki tüm çocukların tam okullaşmalarının sağlanması, 15-18 yaş arası okuldan kopmuş çocukların da en azından çıraklık okullarına yönlendirilmesi gerekiyor. Özellikle Suriyelilerin de sahip olduğu işyerlerinde çocuk işçilerin çalıştığı işyerlerinin denetimi sıklaştırılmalıdır.
Ve tabii Kürt, Arap, Çerkes ve diğer halklardan çocuklar arasında ayrım yapmadan anadilde eğitimin önü açılmalıdır.
Kemal Vural Tarlan
Dipnotlar
[2] “Syria Regional Refugee Response”, UNHCR.
[3] “Savaş, göç, sınıf: Emeğin göçü”, Birikim Dergisi.
[4] “Türkı̇ye’de Mevsı̇mlı̇k Tarımsal Üretı̇mde Yabancı Göçmen İşçiler". Kalkınma Atölyesi tarafından hazırlanan bu çalışma Mevcut Durum, Politika Önerileri ve Dersler raporlarından oluşuyor. Şimdiye kadar bu alanda yapılmış en kapsamlı çalışmalardan biri... Emek Göçü, Göçmen İşçiliği, özellikle de Suriyeli Göçmen İşçiliği açısından, farklı ülkelerdeki deneyimler ve uygulamaların da yer aldığı oldukça detaylı bir çalışma. Göçün emek yönüne ışık tutuyor. Kalkınma Atölyesi.
[5] “DİSK-AR: Türkiye'de Çocuk İşçiliği Gerçeği Raporu, 2015”.
[6] Türkiye’deki Suriyeli Çocuklar Raporu, Nisan 2016.
[8] “Figures at a Glance”, UNHCR.
Devamını oku ...