Zerdüştleştiremediklerimizden misiniz!

Müslümanlığın inanç esaslarını kabul eden herhangi bir birey için, “İslâm, Allah tarafından tamamlanmış, son mükemmel dindir.”[1] Bu önkabul, İslâm’dan önce nazil olmuş dinlerin süreç içerisinde gelişerek olgunlaştığını ve en nihayetinde de İslâm’a zemin hazırlayan bir arkaplanı oluşturduğu düşüncesine dayanır. Zira peygamber[2] gönderilmeyen hiçbir kavim yoktur.
Allah’a, peygamberlere, meleklere, ahiret gününe ve kader-kazaya inanmak, yani dinin inanç boyutu akîdeyi oluşturur ve ilk insandan beri bu anlayış değişmeden günümüze gelmiştir. Şeriat ise, ibadet hükümleri ve toplumsal ilişkileri düzenlemesi açısından ibadat ve muamelat olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlar dönemlere göre farklılık gösterir. Örneğin, Hz. Nuh, şeriatında domuz yemek serbest iken bu, Hz. Musa şeriatında yasaklıdır.
Bu uzun girizgâhtan sonra şunu net olarak söyleyebiliriz ki, Allah tarafından yeryüzüne binlerce peygamber gönderilmiştir. Biz, insanoğlu olarak bunların bir kısmını Kur’an-ı Kerim’in bildirildiği üzere biliyor iken, diğer bir kısmını da ancak birtakım benzerlikler yoluyla tahmin edebiliyoruz. Dolayısıyla hak peygamber olduğunu düşündüğümüz kişilerden biri de, “Zerdüşt’tür”.
Zerdüştlük, diğer adıyla Parsisizm. Müslümanlara göre[3] Mecusilik. Desatir ve Zend Avesta olmak üzere ikiye ayrılan bu dinin dili, Kürd lehçeleri arasında Zazacayla büyük benzerlikler gösterir. Zerdüştlük, “misyoner bir din olmadığı için” kendi bölgesiyle sınırlı kalmıştır. En eski monoteist inançlardan biri olmasının yanında tanrısını da Ahura Mazda -bilge önder- olarak isimlendirir.
Zerdüşt doktrini Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim ile de benzerlikler gösterir. Örneğin, evrenin altı günde yaratılması, Ahura Mazda’nın ilk olarak gökleri, sonra suyu, yeri, bitkileri ve en son ise insanı yaratması… Bunun yanında bütün insanlığın Maşaya ve Maşayana adıyla bilinen bir çiftten dünyaya gelmesi gibi.
Öte yandan bizzat Zerdüşt tarafından dile getirilen ve Hz. Peygamber tarafından teyid edilen birtakım hususlar da söz konusudur. Sözgelimi, Allah’ın birliği, doğmaması ve doğurmaması, yaratılmışlara benzememesi, kadir-i mutlak olması, fiziksel olarak algılanamaması ve cehennem tasviri... Yinr Zerdüşt, kendisinden sonra birinin geleceğini söylemiştir. Onun adı, “Şoişgant”tır. Bu isim, “âlemlere rahmet” manasına gelir.
Tüm bunları yan yana koyduğumuzda Zerdüşt’ün geçmişteki ümmetlere yollanan hak peygamberlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Zira, birçok yönüyle tevhidî unsurları kendisinde barından bu din, daha sonra sapmaya uğramış ve tahrif edilmiştir. Dolayısıyla hükmü kaldırılmıştır.
Müslümanların üzerine düşen, İslâm’dan önceki dinin mübeşşir ve nezirlerine[4] saygı duymak ve onları sevmektir. Örneğin, kişi İsevî olduğu için aşağılanıp hor görülemez. Hz. İsa’nın ismi meydanlarda yuhalatılıp siyasi rant aracı olarak kullanılamaz. Bunu yapan kişi, dinen hoş karşılanmaz. Hatta o kişi ta’zir cezasına tabi tutulur.
İşte Zerdüşt de bu hükme tabidir. Dünyalarını ahiretine tercih edenler[5] tarafından neredeyse her geçen gün siyaset malzemesi yapılan, meydanlarda yuhalatılan, tahkir edilen Zerdüşt, Müslümanlar için ağızlarına aldıklarında, dillerinden çıkan her kelimede dikkat edecekleri biridir. Ancak, İslâm’ı kendi şahsi menfaat ve iktidarları için bir manivela yapanlar[6] bunu anlamaktan fersah fersah uzaklar. Mesele, kendi çıkarları olduğunda en uç kesimlere dahi kur yapmaktan çekinmeyenler, yine kendi menfaatleri söz konusu olduğunda dinî açıdan mukaddes bir şahsiyete dahi dil uzatmaktan beri durmuyorlar. Denilebilir ki, Zerdüşt’ün peygamberliği kesin olarak ortaya konulmamıştır. Ancak, İslâm’daki temel düsturlardan biri de hakkında temel bilgiden yoksun olduğunuz bir konuda yargıdan kaçınmaktır. Zira, bilmediğiniz bir şeyin üzerine bodoslama giderseniz, helak dahi olabilirsiniz.
Son olarak, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir hadisi şerifiyle şöyle buyurmuştur: “Benim hikâyem, bir ateşi tutuşturan adamın (Zerdüşt) hikâyesi gibidir.” -Buhari-
Behzat F. Çözer
Dipnotlar
[1] “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip beğendim.” [Kur’an-ı Kerim 5:3]
[2] “Andolsun, biz her ümmete: ‘Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik.” [Kur’an-ı Kerim 16:36]
[3] “Gerçekten iman edenler, Yahudiler, yıldıza tapanlar (Sabii), Hristiyanlar, ateşe tapanlar (Mecusi) ve şirk koşanlar; şüphesiz Allah, kıyamet günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, her şeyin üzerinde şahid olandır.” [Kur’an-ı Kerim 22:17]
[4] “O'nun elçileri arasında hiç birini (diğerinden) ayırdetmeyiz. İşittik ve itaat ettik.” [Kur’an-ı Kerim 2:285]
[5] “Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır.” [Kur’an-ı Kerim 93:4]
[6] “Aldatıcılar da sizi Allah ile (affına güvendirerek) aldatmasınlar.” [Kur’an-ı Kerim 35:5]
Devamını oku ...

Özgürlükler Arttıkça Din de Özgürleşecek

İslam dini insanlara özgürleşmeyi mi yoksa köleleştirmeyi mi getirdi? Oysa İslam düşüncesinin en önemli özelliği, özgürlükçü olmasıdır. Hz. Muhammed’in mesajı insanları en başta ‘azad’ olmaya çağırır. Nitekim özgürlük, Allah’ın insanlara bir lütfudur. Çünkü o imanın bir özelliğidir. İman etmek, İslam inancının merkezini oluşturur. Öyle bir özgürlük ki doğrudan ‘iman’ ile ilişkilidir. Ne kadar mükemmel bir imanımız var ise o derece hürriyet parlar ve o da İslam’a inkılap eder. O iman ki, baskı ve zorbalığa karşı zillete düşmemeyi ve zalimlere diz çökmemeyi beraberinde getirir.
Özgür olmak, Allah’a karşı sorumluluk sahibi olmayı ve O’ndan başka hiçbir otoriteye boyun eğmemeyi gerektirir. Özgürlük başıboşluk değil, hiç kimsenin alanına müdahale etmemek demektir. Ayrıca sadece başkasına zarar vermek değil, kendine dahi zarar vermemeyi ifade eder.
Özgürlüğün bir de siyasal ve toplumsal karşılığı vardır. O da referansınıza göre şekillenir. Kur’an’ın hükümleri burada nitelik kazanıyor. Bugün dünyada insanların hak ve hürriyetlerini güvence altına almak için çeşitli evrensel beyannameler ve demokratik anayasalar vardır. Amaç keyfi ve cebri uygulamalar yerine adil ve ahlaki normları referans alarak sabit tutmaktır. Bugün memlekette yaşanan haksızlık ve hukuksuzluklar temelde neyi referans aldığımızla ilgili sorunu teşkil ediyor. Bu da özgürlük ve demokrasinin gerekliliğinin anlaşılmasına engel oluyor.
“Müslüman bir toplumda yaşıyorsak, referansımız Kur’an olsun” diyoruz, kabul eden yok, “evrensel hak ve hukuk ilkeleri olsun” diyoruz kabul eden yok, “mevcut anayasa” olsun diyoruz onu bile tanıyan yok. Hukuk tanımamak kendi içinde en büyük tutarsızlıktır. Bugün milletler ve devletler muharebesinde keyfi muamelelere engel olmak için ortak referansta buluşmak gerekmektedir. Ancak bunu kabul etmeyen bir taraf olunca işte orada adaletten, haktan ve özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. Mesela basın özgürlüğünde son sıralarda ve AİHM’de en çok ifade özgürlüğü ihlali veren ülke olmamız halimizi özetliyor.
İslam’ın özgürlükçü yönü unutularak bu mukaddes din iktidarlar için bir ideoloji haline dönüşmüştür. İslam’ın hak, hukuk, adalet ve özgürlüğe dayalı mesajı yerine incir çekirdeğini doldurmayan lüzumsuz sorularla dini tahrif ediyorlar. Magazin ve şov nitelikli programlarda hocalara sorulan sorular topluma servis edilen dinin afyon yüzüdür. Oysa İslam’ın özü; özgürlükçü, adil, demokratiktir.
Bugün de "İyilikler Allah’tan, kötülükler ise kendinizdendir" ayetine muhalefet ederek iyiliklerle başa kalkmak, kötülüklerde ise Allah’ı günahlarımıza ortak etmekteyiz. İşte iktidarlar "Allah bizden yana" diyerek suçlarına Allah’ı da ortak etmek istiyorlar. Tüm bu kötülükler insanların özgürlük arayışına karşı tahakkümden kaynaklanıyor. Allah insanı hür yaratmış ise, hürriyetinde ısrar etmesi Sünnetullah’ın gereğidir.
İşte "ifade özgürlüğü" gibi evrensel normlarda bile bugün hukuksuzluk yaşanıyorsa, gelinen noktada İslam’ın da temel öğretileri ayaklar altına alınmıştır. Allah bizzat Şeytan’a ifade özgürlüğü vermiş ve Kur’an’da Firavun’a dahi söz hakkı ve yine Allah, insana kendisini inkâr etme özgürlüğü bile vermiştir. Bugün dünyamızda insan hakları ve ahlaki ilkelerin artık tartışılmaz bir hal aldığını tartışıyor olmak, İslam’ın özgürlükçü mesajı adına oldukça üzücüdür. Peygamber'in de kendi davasına düşman olanlarla geliştirdiği diyalog, onlara sınırsız ifade özgürlüğü tanıdığına delalet eder.
İşte iktidara ve devletçiliğe bulaşmış bir dinî algıya imanın özelliği olan özgürlüğü anlatmak zor. Dinde zorlama olmaması ve kimsenin inanç, düşünce ve yaşam biçimine müdahale etmemesi gerektiği ortadadır. Kimse başkası adına düşünemez. Referansımız ister Kur’an olsun ister evrensel ahlaki değerler olsun, durum değişmez. Bugün muktedirler savaş isteyebilir, ama dinimiz barışı emreder. Bugün muktedirler köleleştirebilir, ama dinimiz özgürlük dinidir.
İmam-ı Azam Hanife’nin zindanda dahi olsa davasından vazgeçmediği gibi, hakiki iman edenler, sonu zindan veya ölüm dahi olsa cesaretle özgürlükten vazgeçmeyeceklerdir. Özgürlük ve adalet herkes içindir. En büyük özgürlük mücadelesini de inançlarının gereği olarak dindarlar vermelidir. Önce dini özgürleştirmeli, sonra kendimizi!
Sefa Mehmetoğlu
Devamını oku ...

İnsanlık Dersi

Avrupa devletleri kolluk kuvvetlerinin mülteciye dönük zulmünü gösterip sınırlarda ve Geri Gönderme Merkezleri’nde ölüm kusmak “insanlık dersi vermek” değildir.
“Kırmızı çizgimiz” diyerek, “kardeş” dediğine adet biçmek, kapıları kapatıp yüzlerce kilometre duvar örmek “insanlık dersi vermek” değildir.
Sınırlar dâhilinde can ve mal emniyetini yeterince sağlamamak, üçüncü sınıf insan muamelesi göstermek “insanlık dersi vermek” değildir.
Kamplara insanî yardım örgütlerinin ve bağımsız gözlemci heyetlerinin girişlerine müsaade etmemek, kampları gizlemek “insanlık dersi vermek” değildir.
Sebepsizce kişileri aylarca hapsetmek, keyfi gözaltı ve sınırdışı yasağına rağmen toplu halde deport etmek “insanlık dersi vermek” değildir.
“Koparılacak” az para için yürürlükteki çalışmaları askıya almak, insanları tehdit öznesi olarak kullanmak “insanlık dersi vermek” değildir.
“Daha ne kadar besleyeceğiz?”, “otobüslere doldurur göndeririz!”, “kapıları açar üzerlerine salarız” demek “insanlık dersi vermek” değildir.
Salih Çetin
Devamını oku ...

Tevbe

Tevbe 34. ayet ne kadar da popülerdi sosyal adaletçi ilahiyatçılar arasında...
Hemen cümleler kuruluverirdi çarşaflı bir kadının kolundaki bilezikler üzerinden. “Kolunda o kadar bilezikle Allah’ın huzuruna çıkacak ve o kolundaki bilezikler ateş olarak alnına çalınacak” diye fetvalar verilirdi. Bunu söyleten, hem dindarlığı hem kapitalizm karşıtlığıydı.
Oysa hiç düşünmüyordu, kapitalizm koşullarında zenginler değil yoksullar biriktirir. Çünkü zenginler fazlalılığı olduğu an da hemen bunu piyasada kâra dönüştürür. Yoksulların piyasada bir yeteneği ve nüfuzu olmadığı için maaşlarından kıt kanaat arttırdıklarını anca kolunda birkaç altın olarak biriktirebilir. Sorsanız ya çocuğu asker ve döndüğünde bir iş bulana kadar ihtiyacı karşılanması gerekecektir ya da kızı evlenme çağında ona çeyiz düzülecektir.
Oysa ki Tevbe 34 35. ayetler dinden para kazanan sınıf için indirilmiştir. Şimdi bu profesyonel ilahiyatçılar, kendi sınıfsal konumlarını ilgilendiren ayeti çarpıtıp kendilerinden uzaklaştırarak bu ayetleri kapitalizm içerisinde kendi çocuklarını korumaya çalışan yoksul dindarlara yöneltmişlerdir.
Sosyal adaletçi din anlatısı, Türkiye’de orta ölçekli bir patron sınıfının itikadıdır. Patronlar adına yoksul dindarlar bu ilahiyatçılar tarafından sürekli dövülür. Biraz dikkatli baktığımızda bu net bir şekilde görülecektir. Hurafe karşıtlıkları da bu itikadın bir gereğidir.
İşte bu ilahiyatçıların atası Yaşar Nuri Öztürk’tür. Onun izinden gidenlerin ona rahmet dilerlerken hiç de akıllarına Tevbe 34-35 gelmemektedir.
Allah da sizi hem dinden para kazanmanız hem de bu ikiyüzlülüğünüzle dağlayacaktır.
“Sizden hiçbir ücret istemeyen elçilere uyun.” [Yâsin:21]
Sedat Doğan
Devamını oku ...

İftarın Sevabı

Mesele İftarın Sevabı mı Yoksa İtibarın Hesabı mı?
Yuvası yağmalananlar, elleri nasır tutmuşlar, asgari ücrete iş bulmak için devreye adam koyma zorunda kalanlar, evleri yakılanlar, ocakları söndürülenler, dul kalan kadınlar, yetim kalan çocuklar, evlatsız bırakılan ana babalar, evlerine kuru ekmek götürmekte zorlananlar, işe gitmek için kilometrelerce yolu yayan yürümek zorunda bırakılanlar, ekmek parası için zabıtadan kaçıp araç altında can veren seyyar satıcılar, fakirler, miskinler, yolda kalmışlar, ayakkabı alamayanlar, yeni elbiseleri olmayanlar, aynı gömlek ve pantolonu her gün giymek zorunda kalanlar, elektrik, su ve kirasını ödeyemez halde olanlar, akşam eve gitmek istemeyen mahzun babalar, geleceği değil “bu günü nasıl geçireyim”in hesabını yapanlar, zenginlik ve rahat yaşamın hayalini bile kuramayanlar, çadırlarda yaşam süren aileler, sokaklarda yaşayanlar…
Toplu taşıma araçlarına binmek için yol parası olmayanlar, mahalle bakkalına ekmeği borç yazdıranlar, manav ve kasabın yolunu unutanlar, kırmızı eti ve meyveleri sadece camda seyretmek zorunda kalanlar, perişan olanlar, borç batağına saplananlar, iftar ve sahuru birkaç dilim peynir ve birkaç adet zeytinle açanlar, çöplerden ekmek toplayanlar, çocuklarının isteklerini karşılayamayan boynu bükük babalar, boğazı düğümlenmişler, kahrolmuşlar, hiçbir geliri olmayan kimsesizler, dışlanılmışlar, ötekileştirilmişler, ekmeği ile korkutulanlar, elinden işi ve aşı alınanlar, asgari ücretli çalışmasına rağmen işine son verilenler, rahat yaşamı sadece filmlerden ibaret bilenler, gündüz ayrı gece ayrı iş bulma telaşında olanlar, eşine çocuğuna mahcup olanlar…
Çocuklarının isteklerine karşı tek sermayesi "yarın alırız çocuklar" deyip yalan konuşmak zorunda kalan babalar, anneler, unutulanlar, emeği sömürülenler, adaletsizliğe uğrayanlar, umutlarını yitirenler, dilenmek zorunda kalanlar, psikolojisi alt üst olanlar, gururu yerle bir edilip ayaklar altına alınanlar, ezilmişler, horlanmışlar, umutlarıyla oynanılanlar, kuru ekmek ve soğana muhtaç olanlar, hüzünlenmişler, gözyaşları hiç dinmeyenler, gülmeyi unutanlar, feryat ve figanları arşa yükselenler, ahlar çekenler, bir şey yapamayışının ezikliğini yaşayanlar, mutsuz ve huzursuz olanlar, ayağında ayakkabı üzerinde düzgün elbisesi olmayanlar, üstü başı yırtık ve eski diye okulun kapanmasına sevinç çığlıkları atan çocuk ve gençler, eğitimlerini yarıda bırakmak zorunda kalanların yaşadığı bir ülkede;
Ramazan ayında devlet kurum ve kuruluşlarının iftar organizasyonlarını düzenlemekte yarıştıklarını, hatta iftar yemeği adı altında iftarı şova dönüştürdüklerini görmekteyiz. Organizeyi yapan kurum ve şahıslar yapılan masrafları ceplerinden değil, kurumun bütçesinden karşılıyor olması da ayrı bir sevap!
Yani kendi alın teriyle hak ettiği paradan değil, milletin parası ile sevap üzere sevap organizasyonunu yapar hale geldiler.
İşin diğer bir sevap yönü, hatta en önemli olan yönü de, davet edilen zatların özellikleri…
Mide, kalp tansiyon ve şeker sorunu olup oruçlu olmamalarıdır. Ya da bağırsakları dolu gözleri aç, kalın enseli, kravatlı, smokinli, parfümlü, rujlu, şık elbiseli, pahalı ayakkabılı, saçları jöleli, korumalı, pasaportlu, kredi kartlı, lüks jeepli, kaliteli gözlüklü, modacı, gazeteci, sporcu, dernek başkanları, sanatçı, bürokrat, müdür…
Sunucu, sinemacı, TV programcısı, nazik ve narin elli, yüksek topuklu, silikonlu, yat kat sahibi, şirket sahibi, patron, banka hesapları dolu, ismi cismi yüksek kariyerli, villa sahibi, ihaleci, bankacı, gazete ve dergilere poz veren, Avrupa'yı avuçlarının içi gibi bilen, tatil yerlerinin olmazsa olmaz müşterilerinden olan, araçtan çok uçaklarla seyahat eden, markaların sahipleri, kumarhanelerin müdavimleri, kibirli olan, insanları küçük gören, geldikleri yeri unutan, iltifata bayılan, kendilerini insanüstü gören, ihanetçi olan, kişilik ve karakterden nasipsiz olan, “bir benim bir ben” diyen, ahlaksızlığı ahlakmış gibi gören veya kuru ekmek, yağ, çay, şeker, pirinç gibi temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarından haberdar olmayanlardan oluşması da ayrı bir hizmet ve sevaba işaret ediyor!
Şimdi o şatafatlı sofralara davet edilen; Yavuz, İbrahim, Rıdvan, Rıza, Petek, Bülent, Orhan, Hande, Serdar, Cengiz, Engin, Tanju, Burcu, Necati, Seda, Uğur, Ece, Fikret... gibi insanlara eğer Allah rızasını kazanmak için bu daveti yaptıysan..!?
Yok ülkedeki sorunları bunlarla hal edebileceğini düşünüyorsan..!?
Oysa o sofralarda oturması, ağırlanması, elleri öpülmesi, ayaklarına kapanılması, dualarında yer almak için ricada bulunulması gereken kaç kişi vardı?
Yetim, yoksul, yolda kalmış, dilenen, köle, zorda olan, hasta, savaşın kızışmasında sabredenlerden kimse var mıydı?
Zenginlerin sofrasına icabet ettiği için valiyi görevinden azleden yüce şahsiyete selam…
Bu dinin içini ve kavramlarını değiştiren Yezitlere lanet olsun.
Devamını oku ...

Etek ve Bıyık

9 Eylül 1993’te Arafat, İzak Rabin’e bir mektup yazar. Mektup şu cümleyi içermektedir: “FKÖ, İsrail devletinin barış ve güvenlik içerisinde varolma hakkını tanımaktadır.” Bu tanımaya karşın İsrail çöken dizleri görür ve “İsrail’in bir Yahudi devleti olarak varolma hakkını da tanıyacaksınız” der. Buna da “peki” denilir.
O vakit “nereden çıktı bu İslamcılar?” diye yakınıp duranların, devletler kadar mazlum kitlelerin de salt sınıfsal değil, milli ve dini tepkiler geliştirdiklerini görmeleri gerekiyor. Devlet, Filistin kurtuluş mücadelesinin sınıfsal ve milli düzlemde elde ettiği mevzii ezelden beri muhafaza ettiği din kozu ile dağıtmak isteyince, kitleler de bu yönde tepki geliştirmişlerdir. Filistinli analar evlatlarını bu rahim içinde büyütüp doğurmuşlardır. Anlaşılmayan budur.
Laik-modernist İsrail devletinin Yahudi devleti olmasını anlamayanlar, ne IŞİD’i ne de özelde AKP’li devleti anlayabilirler. Zira onlar, ne kitlelerin içindedir ne de önünde. Örgütleyen örgütlenmelidir. O rahimde gene doğulmalıdır. Mücadele o doğumun sancısında, kanındadır.
* * *
“Her eteğini savuran kendisini Rosa, her bıyığını buran kendisini Stalin zannediyor.” [Hikmet Kıvılcımlı] Doktor, bu sözü taklitçiliğe, kelimelerin büyüsüne itiraz etmek, öznel ideolojik kurguların beyhudeliğini vurgulamak, yerlici değil ama yerli bir mücadele perspektifi oluşturmak için sarfeder.
Bugün kadın eylemlerinde cadı şapkaları takılır. Bir-iki kitaptan edinilen malumatla, geçmişte cadıların kadın olduğu için idam edildiğine inanılır. O şapkaların sebebi budur. Politik bir dönemde, kapitalizm ve burjuvazi toprağı ve hayatı çitlemekte, sapkın, mülhid, zındık olanı tasfiye etmektedir. O cadılar, burjuva devrimi sonrası oluşan ideolojik iklimin “kadın” dediği şey değil, başka yola işaret ettiği için öldürülmüştür. Bağlamından çıkartıldığında, saf “kadın” olunduğunda, o politik olan da berhava olmaktadır. Ki zaten faşizm antipolitizm; liberalizm apolitizmdir.
Politik olanın dışında durmanın öğretildiği, devlet ve burjuvazinin politik olana saldırdığı koşullarda etek savurmanın, bıyık burmanın da bir anlamı yoktur. Doktor, Rosa ve Stalin’in politik bağlamını bilmekte, o bağlam zihinde tekrar canlandırıldığında politik olunulacağı sanrısını suyun yüzündeki köpük gibi dağıtmaya çalışmaktadır.
Hayaller eskiden Moskova, Tiran, Pekin, Havana iken bugün tümüyle Paris’tir. AKP’nin “asgari burjuva demokrasisi ilkeleri”ni bile çiğnediği söylenerek, burjuvazi ve sınıf dışı, uzaydan gelmiş bir istilacı güç olarak gösterilmesi durumunda en geniş kitlenin seferber edileceği düşünülmektedir. Oysa bugün AKP ne yapıyorsa burjuvaca, burjuva adına, burjuvayla yapmaktadır. “Asgari burjuva demokrasisi ilkeleri” diye beş vakit dua edenlerin sokağa çıkması, hayata karışması, sabahın beşinde işe giden bir işçi kadının koluna girmesi, madene inmesi, inşaat işçileriyle öğlen arası soğan kırması, Kürd ile yanık bir stran mırıldanması, Egeliyle artık hasret kaldığı tütünün kokusunu içine çekmesi, Artvinliyle seneye kesilecek derenin suyundan bir avuç içmesi gerekmektedir. Artık alamet-i farika hâline gelmiş eteğe ve bıyığa pek güvenilmemelidir.
* * *
Seyfi Öngider’in Kurtuluşçuları Sisifos’a benzetmesi, ama yazı sonunda “sosyalizm için mücadele hiç de Sisifos’un cezası gibi görülemez” demesi, bir tuhaf. Belki de Öngider’de bir çelişki yok. O muhtemelen Kurtuluşçuların harcanıp gittiğini, kayalar altında kaldığını, asıl sosyalizm mücadelesini kendisinin verdiğini iddia ediyor. Öngider’in lafına bakılacak olursa, Kurtuluş Kendini Kurtuluş’u bitirmek, onun bittiğini ilân etmek için Anlatıyor. Ancak bitmiş bir şeyin edebiyatı olabiliyor. Devam eden süreç kendisine dair laflara asla vakit bulamıyor. O vakitle uğraşmayanlar zamanın kucağına atlıyorlar. “Bugün bizden yana değil, yarın bizimdir!” diyorlar.
Lenin, “Marksistler, olması gereken değil, olan üzerinden hareket ederler.” diyor. Bu açıdan Lenin’e küfür niteliğindeki siyaset algısı, olması gerekene kilitlendiği ölçüde bugündeki imkânları, çatlakları asla görmüyor. Bu algı zaten, zımni anlaşma gereği. Politik bağlamdan kaçmak, uzak durmak, başkalarını da bu günaha ortak etmek ya da o bağlamı çözmek, dağıtmak, asli yönelim bu. Gezi bağlamı bugün reklâmcıların uygulama alanına dönüşmüş “cephe” deneyimleriyle dağıtıldı. Ne bağ ne bağlam ne da bağlanmak, arzulanan bir şey.
Bağı kopartan, bir yere zaten bağlıdır ya da bağlanmaktadır. “Hayattaki mucizeler”e bağlanan ilahiyat, bize kültürel-ideolojik alandaki konumumuzla yetinmeyi öğütlemektedir. “Kayayı zirveye doğru yuvarla, hiçbir şey olmasa, spor yapmış olursun.” Geleceğe kalan sadece bu kişisel öğüttür.
Çünkü artık “bu ülkede devrim oldu, çırpınmana gerek yok, o devrimi ilerlet, yeter” diyenlerin koluna girildi. “Kemalist devrim”e mumlar yakıldı. Bu yaklaşımda olanların, “İslam, (Allah affetsin, bir kereliğine kullanalım) bir devrimdi, oldu bitti, temele şeklen bağlı kal, o devrimin bugündeki izlerini sürmek sana mı düştü?” diyenlerle atışmasından bir şey çıkması mümkün değil. “Muhammed’den önce en azından renkli bir pazar vardı, o pazarda birçok kabile tüm renkleriyle bir arada yaşıyordu, her biri bir puta sahipti, o putlar barış içinde bir arada yaşıyordu, ne gereği var hepsini kırmanın!” diyenlerin bugünün pazarına aykırı tek laf etmesi de mümkün değil. Politika, pazarda olmak için kaya yuvarlamak, etek savurmak, bıyık burmak mıdır? “Pratik sahada mücadele” dediğiniz bu mudur?
* * *
Barış Yıldırım: şöhretini “HDP’de sosyalistlerin işi ne?” çıkışına borçlu. Fraksiyon olup solu “böldüğü” günlerin getirdikleriyle bugün tüm solu, hatta tüm muhalifleri birleştiği bir sabaha uyandı. O birlik, Halkbank ve kültür işlerini ya da rafa kaldırılıp çürümeye bırakılmış potansiyel rafçıları içerir mi bilinmez.
“Birlik çağrısı” popüler, trending topic olunca hemen devreye giriyor Barış. Kendisi söylüyor. Peki bu Barış kiminledir? “Anti-kemalizm solun çocukluk hastalığı, belki bağışıklık kazanmak için o hastalığa ihtiyacımız vardı. Şimdi anti-faşizme dönebiliriz.” lafları kimlerin kulağına fısıldanmaktadır? Gezitecilik bireyler buluşması mıdır, orada halk nerededir?
Seyfi Öngider gibi, Barış da aynı yazı içerisinde kendisine çelme takma becerisini haiz. “Faşizm tespiti yapmak için daha neyi bekliyorsunuz?” diyor, sonra da egemen bloğu “faşizm” olarak tanımlamanın şart olmadığını söylüyor. Kelimelerin, kavramların kitleleri toparladığını, örgütlediğini düşünüyor.
Gezi günlerinde mikro siyaset ve mikro yaşam alancılığı peşindeki bu yazarın bugün ucu bucağı belirsiz kitlelere göz dikmesi hayra alamet değil. Çünkü o huyundan vazgeçmiyor, Kemalizm deyince zihninde bir tek şahıs canlanıyor. Aynı şekilde “Erdoğan 5 ayda 734.483.000 lira harcamış. Günlük aşağı yukarı 5 milyon lira. İçkisi, kumarı da yok adamın. Ne yapıyor bu kadar parayı?” diyerek muhasebede başarılı olduğunu gösteriyor. Barış, karşısında kendisi gibi bir şahıs var zannediyor. Sadece, şahıs olarak, görülmek istiyor. Devleti görmezden geliyor.
Kemalizmse küçük burjuvanın küçük burjuva küfründen kurtulmak için diline doladığı bir şey onun zihninde. “Kemalizm küçük burjuva, ben nasıl olabilirim ki?” dedikten sonra, ona öykünüp muktedir olmanın yollarına bakıyor. Ölçüsü de, eşiği de, ölçeği de kemalizme ait. O nedenle “Kürtleri PKK’yle eşitlemeyin!” türü Ahaber menşeli laflar diziyor sayfasına. “PKK Kürtlerin CHP’si” diyor sonra. Burada olduğu gibi, teorisini sadece kendisi gibi bireyler üzerine kurabiliyor. Acemi tercümanın “chemical lab”i “kimyasal laboratuar” diye çevirmesi gibi, o da bir tür zihinsel yönelimle, “demokratik cephe”den bahsediyor. Özünde demokrasiyi faşizme karşı değil, anti-faşist cephe içerisine yönelik olarak öneriyor. İçeriye siyaset yapıyor. “Böyle bir pazar kurmaz, benim putlarımı tanımazsanız, ben oynamam!” diyor özünde. Yazısında sıkça kullandığı “asgari” kelimesi, nereye çekildiğini de ele veriyor. “Asgari burjuva demokrasisi” temel ölçütü oluyor, ama nasıl oluyorsa, küçük burjuva olmadığını söyleyebiliyor. Esas derdi ve hedefi HDP. Bu tür yazıları o boşlukta kaleme alabiliyor.
Etekle, bıyıkla övünmenin vakti geçti. Devlete ve sömürücülere karşı ezilenlerin-sömürülenlerin sınıfsal, milli ve dinî tepkilerinin ortak kavşağına işaret ettiğimizde, “ama beni göstermiyorsun, bıyığımı görmüyor, eteğime nağme düzmüyorsun” diye mızmızlanıyorlar, sonra başlıyorlar “sola saldırıyorsun, onu dağıtıyorsun!” yaygarasına. Sınıfsal olana vurgu, etek-bıyık solculuğunun önüne alınmak isteniyor, hepsi bu. Düşmanın kendinden menkul bir solculuğu ezilenlerin-sömürülenlerin dışında ya da karşısında örgütlemesine itiraz ediliyor. İnatla ve ısrarla, o pazara değil, devrimci kavşağa bakılıyor.
* * *
Vaktinde ölemeyenler, öldürmek zorundalar. Pazarın kanunu bu. Hayat ve kurtuluş o pazarı dağıtmada. O cemin kanı ve terinde bir olmada.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Meksikalı Öğretmenlerden Mücadele Dersleri

Direnişteki Öğretmenlere Yönelik Savaşa Dair Notlar
Hem kedi hem köpek olan birinin defterinden:
-Ülkenin geri kalanından haberimiz yok, ama Chiapas’ta yukarıda, yönetimde olanlar medya savaşını kaybediyorlar.
Hem köylerde hem de kentlerde tüm ailelerin öğretmenlere destek verdiğine şahit olduk. “Göğe yükselen yumruklarınızı görüyoruz” ya da “birleşen halk asla yenilmez” türünden cümlelerle destek vermekten bahsetmiyoruz. Takvimdeki ve coğrafyadaki mesafelere karşın, başka türden sloganlara başvurmuyoruz. Oysa dayanışma, aşağıda en temel ilke olarak varlığını sürdürüyor. Geçmişte isyan eden öğretmenler karşısında (eşitsizliği gizleyen bir terim olarak) “yurttaşlar” rahatsız olmuş, “yeter artık” demişlerdi, ama bu sefer her şey değişti.
Bugün öğretmenler daha fazla aileden yardım görüyor. Onların seyahatleri ve yürüyüşleri için daha fazla bağışta bulunuluyor. O aileler saldırıya uğradıklarında o öğretmenler için kaygılanıyorlar, onlara yemek ve su veriyorlar, onlara kapılarını açıyorlar. Seçimden başka bir şey bilmeyen o solun tasnifine göre, bu aileler televizyonun “aptallaştırdığı” insanlar, “sandviççiler”[1], “meczuplar”, “koyunlar, “bilinçsiz sürü” idi. Oysa direnişteki öğretmenlere yönelik yürütülen ağır medya kampanyası bugün itibarıyla çökmüş görünüyor.
Eğitim reformuna karşı yürütülen direniş hareketi (toplumsal ve politik örgütler değil, sıradan halk anlamında) halkı daha fazla yansılayan bir nitelik kazandı. Sanki kapıyı çalan felâket karşısında direniş kolektif düzeyde acele etmeye dair bir bilinci koşulladı. Polis copları her sallandığında, biber gazı fişekleri her fırlatıldığında, plastik mermiler her atıldığında, tutuklama emirleri her çıkartıldığında şu söz işitiliyordu sanki: “Bugün ona saldırıyorum, ama yarın sıra sana gelecek.” O öğretmenlerin davasına ve mücadelesine sempati duyan tüm o ailelerin öğretmenlerin arkasında durmalarının sebebi belki de buydu.
Neden? Her yönden yoğun saldırılara maruz kalan bir hareket neden hâlâ büyümeye devam ediyor? Eğer bunlar “vandalsa”, “aylaksa”, “teröristse”, “yozsa” ve “ilerlemeye karşılarsa” o vakit alttaki birçok insan, orta sınıfın az bir kesimi, hatta üst kesimlerden bir avuç kişi öğretmenlere selam duruyor, bazen sessizlik içinde olsa da, onların savunduklarına arka çıkıyor?
—“Gerçeklik bir yalandır.” Bu pekâlâ, Chiapas’ta çıkan, kötü bir isme sahip “Cuarto Poder” [Dördüncü Sınıf] gazetesinde yayınlanacak bir makalenin ismi olabilir (gazete, dirgen ve bıçak taşıyan büyük çiftlik sahipleri ve efendiler dönemini nostaljiyle anan bir yayın organı). Zira gazete, Chiapas’ın başkenti Tuxtla Gutiérrez’te 9 Haziran’da direnişteki öğretmenlere destek için yapılan sokak partisini “sahtekârlık” olarak değerlendirip “eleştirdi”. Paraçikolar[2], dansçılar, müzisyenler, geleneksel kıyafetler içindeki kimi insanlar, tekerlekli sandalyeli seyirciler, marimbalar, davullar, düdükler ve flütler, Zoque sanatının en iyi örnekleri ile binlerce insan, öğretmenlerin direnişine saygılarını sundu. Eğitim Emekçileri Ulusal Koordinasyon Komitesi’ne [CNTE] karşı yürütülen medya savaşının elde ettiği söylenen “başarı”yı en iyi özetleyen şey, üzerinde şu cümlenin bulunduğu afişti: “Bana nasıl mücadele edileceğini öğrettiğin için sana teşekkür ederim öğretmenim”. Bir başka afişte ise şu yazıyordu: “Öğretmen değilim ama Chiapaslıyım ve eğitim reformuna karşıyım.”
Ama “Cuarto Poder” gazetesi yöneticilerini şu cümle nedense rahatsız etmişti: “Güero Velasco’yu[3] çöle vali yapsalar orada kum biterdi.”
—Üç yılı aşkın bir süreyi sözde “eğitim reformu”nu tanıtmakla geçiren Bay Nuño[4] hâlâ eğitimle alakalı tek bir argüman öne süremiyor. Esasında o, önerdiği “maaş ayarlama programı”nın derdinde. Bugüne dek dile getirdiği argümanları, Porfirio Diaz[5] dönemi boyunca herhangi bir müfettişin ağzından çıkan argümanlardan farksız: histerik çığlıklar atıyorlar, yumruklar savuruyorlar, tehdit ediyorlar, insanların üzerine ateş açıyorlar, onları hapse tıkıyorlar. Postmodern polisin rolünü oynamayı arzulayan herhangi bir hayırsız, alelade adayın yapabileceği işler bunlar oysa.
—Öğretmenleri dövdüler, gazladılar, hapse attılar, onlara ateş açtılar ve Mexico City’yi fiilen askerî abluka altına aldılar. Peki sırada ne var? Yok mu edecekler öğretmenleri? Öldürecekler mi? Ciddi ciddi bunları mı düşünüyorlar? “Eğitim” reformu, öğretmenlerin kanı ve cesetleri üzerinden mi neşvünema bulacak? Öğretmenlerin kurdukları kampların yerini polisin ve askerin kampları mı alacak? Göstericilerin barikatları kaldırılıp yerine tanklar ve süngüler mi gelecek?
—Nuño’nun terörizm konusunda aldığı dersler şunlar: Öğretmenleri diyaloga ve müzakereye zorlamak için (devletin ve ona bağlı köktenci taklitleri eliyle gerçekleştirilen) her türden terörizm üzerinden, CNTE liderlerini rehin (yani gözaltına) almak. Yukarıdakiler farkındalar mı bilmiyoruz ama diyalog ve müzakere peşinde olanlar öğretmenler. Yoksa Eğitim Bakanlığı IŞİD’e mi bağlı da terör tohumları ekmek için insanları rehin almaya başladı?
—Büyük güçlere bağlı istihbarat servisleri arasında anlatılıp durulan bir anekdot var. Anlatıldığı kadarıyla, Vietnam Savaşı süresince medya savaşını kazanmak adına Kuzey Amerika’daki istihbarat servisleri zaferlerin elde edildiğine, düşmanın giderek daha da zayıfladığına, ABD askerlerinin moral ve maddi gücüne dair bir sahne kuruyorlar. İlk başta Vietnam’da tatbik edilmesi öngörülen bu “kalpleri ve zihinleri kazanma” stratejisi, ABD’deki kentlerin büyük caddelerinde devreye sokuluyor. Tıpkı 1961’in aynı ayında şerefli bir ülke olan Küba’da, Playa Girón’da [Domuzlar Körfezi] yaşadığı yenilgiye benzer bir yenilgi Nisan 1975’te yaşandıktan sonra bir Kuzey Amerikalı yetkili şunları söylüyor: “Asıl sorun, medya için ürettiğimiz onca yalana bir süre sonra bizim de inanmamızdır. Kurduğumuz o zafer sahnesi dönüp dolaşıp bizi vurmuştur. O kadar tiz perdeden bağırıp durduk ki çöküşümüzün yol açtığı gürültüyü hiç işitmedik. Yalan söylemek kötü değil; kötü olan, insanın kendi yalanına inanmasıdır.” Şurası açık ki biz Zapatistler medyayı pek bilmiyoruz, en yalın ifadeyle, polis olmak isteyen hayırsız, alelade bir müfettişle o utanmak nedir bilmez özelleştirme süreci adına yürütülen bir basın kampanyasının başına geçmek kesinlikle kötü bir durum.
—Öğretmenlerin [maestros, maestras, maestroas] asıl yaptığı iş, çocukların bilim ve sanat alanında o ilk adımlarını atmalarını sağlamaktır.
Bu gerçeğe şahitlik ediyorum.
Miyav-Hav!
Enlace Zapatista
Dipnotlar
[1] Bizdeki “makarnacılar”a benzer bir ifade. Politik partilere verilecek destek karşılığında mitinglerde dağıtılan sandviçleri, hediyeleri, sadakaları kabul edenlere atıfla kullanılan, küçültücü bir tabir –çn.
[2] Chiapa de Corzo, Chiapaslı geleneksel dansçılar.
[3]. Manuel Velasco Coello, Chiapas valisi, teninin beyaz olması sebebiyle el güero Velasco deniliyor. Güero, Meksika’da, Orta ve Güney Amerika’da açık tenliler, sarışın ve kızıl saçlılar için kullanılan bir tabir.
[4] Aurelio Nuño Mayer Eğitim Bakanı.
[5] Porfirio Diaz: 1876’da darbeyle iktidara geldi, yedi kez başkan oldu, ülkede kapitalizmi tesis eden kişi. 1911’deki Meksika Devrimi ile iktidarı yıkıldı.
Devamını oku ...

Alnın Teri

İki gündür bir haber dolaşıyor TV'lerde.
Bir poliklinikte yaşlı bir adam öğle arasında doktorun odasında oturup gelmesini bekliyor. Doktor gelip hastasını görünce bağırmaya başlıyor “Sen ne hakla ben yokken odama girersin, bir şeyim çalındıysa gününü görürsün” vs, vs...
Adam kalakalıyor öyle, bu durumun sadece kılığından, kıyafetinden ötürü kabahat olduğunu biliyor, biliyor ki o her yerde potansiyel suçlu, her yerde hırsız, her yerde cahil. Boynunu büküyor “Bak çekmecelerine bi'şeyini çalmış mıyım?” diye.
Doktorlardan haz etmem, bilen bilir. Kendi adıma, en az yüzde altmışlık bir kesimi için “İyi ki doktor olmuş, yoksa hiçbir şey olamazmış” diyebilirim.
İçinde insan sevgisi olmayan, sınıf ayrımına meyilli biri neden doktor olur, bileniniz var mı?
Ya hastasını aşağılayan doktorun odasında gerçek bir hırsız olsaydı, mesela neler olurdu, şöyle afilli bir milletvekili, bir bakan çocuğu?
Sedye kirlenmesin diye botlarını çıkaran madenciler, doktorun odasına girerken çarıklarını çıkaran köylü kadınlar ve “yerlerini bildikleri için” onları ödüllendiren medya... Öyle çoklar ki. Öyle tiksiniyorum ki.
Onların yerle bir ettiği özgüvenlerini bu halka geri kazandırmak, sadece insan olmanın saygıya, sevgiye yeteceğini anlatmak öyle imkânsız ki...
Elinizin uzandığı herkese kalbinizi de verin. Terliyse de öpün insanları, kirliyse de sarılın. Başka türlü çekilecek gibi bir dert değil.
İmgesu Ünal
Devamını oku ...

Osmanlı Devleti 1402’de Yıkıldı

Nurettin Topçu ve Anadoluculara bakılırsa, kökleri Orta Asya'ya giden bir “Türk Tarihi” bulunmamaktadır. Mehmet Halit Bayrı, Mükremin Halil Yinanç gibi Anadolucular, Orta Asya'dan gelen “Türklüğü” temel almazlar. Anadolu'ya gelen bu soydan doğmuş “yeni bir millet” görürler. Topçu'ya göre de İslâm'ı kabul eden Türklerin 1071'de Anadolu'ya gelmesi ve çiftçilikle uğraşması Anadolu'nun uygarlığı üreten kavimleriyle kaynaşması yeni bir toplumun doğuşuna fırsat vermiştir. Nurettin Topçu, bu konuda şöyle yazmıştır: “Bizim milletimiz, Orta Asya'dan kaynayan Türk ırkından çıkmış ve dokuz yüz yıl önce Anadolu'da kurulmuştur. İlmî adı ‘Anadolu Türkleri Tarihi’ olan bu millet, Türk ırkından ayrılan Oğuz boylarının Müslüman olarak Anadolu'ya yerleşmeleri ile başlamış oldu” (Nurettin Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, Dergâh Yayınları, 1978: 50).
Anadolu Dergisi'ne dair önemli bir makale yazan Necati Tonga, Mükremin Halil'in aşağıda nakledeceğim fikirlerini de Anadoluculuk düşüncesinin temellendirilmesinde önemli olduğunu düşünür: “Milliyet cereyanının gelişmesinden sonra tarihimize Türk tarihi denmeye başlandı. Fakat Türk tarihi denilince bizim tarihimiz değil Türkistan tarihi hatıra geliyordu. Bazıları buna -eski zihniyetle- Osmanlı Türkleri tarihi dediler. Oysa tarihte böyle bir il ve ulus yoktur. Osmanlı Türkü, Selçuklu Türkü manasız tabirlerdir (…) Türk tarihi deyince bizim tarihimizle birlikte Azerbaycan'da, Irak'ta, Suriye'de, İran'da, Türkistan'da, vb. devlet kuran Türk kavmine mensup il ve ulusların tarihi hatıra gelir (…) Türkler yeni bir imparatorluk kurarak Rumeli'yi, Suriye ve Irak'ı elde etmişlerdir. Öyle ise tarihimizin adı Anadolu Tarihi'dir” (Tonga Necati, “Anadolu Mecmuası (1924–1925) ve Anadoluculuk Fikri Üzerine Bir İnceleme”, Türk Yurdu Dergisi, Cilt: 31, Sayı: 285, Mayıs 2011).
Nurettin Topçu'nun da, Anadolucuların da vurguladığı husus, kanaatimce Müslüman Oğuzların millet olma süreçleridir. Dolayısıyla Altan Çetin-Galip Çağ'ın İbn Haldun'un “umran” teorisini merkeze alarak Osmanlı devletine uygulamasını “devlet merkezli tarih okuması” anlamında kabul edebiliriz. Halk varlığının tarihi ise başkadır.
Tarih, “devletlerin doğum ve ölümlerinin sayımı” değildir. Biz Müslüman millet koalisyonunun (Türkmen-Kürt-Arap-Fars) Anadolu-İran sarkacında gerçekleştirdiği şehir teolojisinin gelecek yüzyılları nasıl etkileyeceğine ilişkin mümkünlerinin, tarihsel dinamiklerinin peşindeyiz. Tarih, kanaatimizce toplumların tarihidir.
Osmanlı gelip geçmiştir. Yugoslavya dağılıp gitmiştir. Sovyetler Birliği yıkılıp yok olmuştur. Fakat bu siyasi teşkilatların tebaalaştırdığı Türkmen-Kürt-Arap-Fars varlığı aynı topraklarda yaşamaya devam etmektedir. İbn Haldun'un umran teorisi bu varlığı izah etmede işlevsizdir. Farabi'nin şehir (medinetü'l fazıla) tasavvuru ise “bereketli topraklar” gibi önümüzdedir.
Bu topraklarda adı “Osmanlı” diye anılan fakat birbirinden ayrı “iki Osmanlı devleti” kurulduğunu da artık söylemeliyiz. 1299-1402 arası Birinci Osmanlı Devleti dönemidir ve bu devlet çökmüştür. İkinci Osmanlı Devleti 1413 ve/veya 1453 sonrasında kuruldu ve artık Türkmen millet temeline dayanmamaktadır. Nitekim bu husus Altan Çetin-Galip Çağ tarafından dile getirilmiştir: “Mehmed Çelebi (1413-1421), bu tarihlerde başta İsfendiyar Bey olmak üzere Anadolu'daki Türkmen beyleri ile mücadeleye girmiş ve kısa zaman zarfında kuzeni Savcı Bey dâhil, birçoğunu bertaraf etmeyi başarmıştır” (Altan Çetin-Galip Çağ, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, Lotus Yayınları, 2015: 121).
İkinci Osmanlı Devleti döneminde, Bilal Dedeyev'in de işaret ettiği üzere, Anadolu'dan Azerbaycan'a çok sayıda Türkmen aşireti, Safevî Tarikatı müntesibi olarak göç etmiş, Osmanlı yöneticilerince alınan tüm önlemlere rağmen, Anadolu'dan Azerbaycan'a olan göç önlenememiştir. Osmanlı tebaası bazı Türkmen gruplar Şah İsmail'e desteklerini artırmış ve bu durum Safevî Devleti'nin kuruluşunda etkili olmuştur. Sultan Selim, başlattığı siyasi, dini, ekonomik, millî ve askerî önlemler sonucu 1514'te gerçekleşen Çaldıran zaferiyle Safevî yayılmacılığının önüne kısmen de olsa geçebilmiştir. Safevîlik, Osmanlı Devleti'ndeki etkilerini Celali isyanları ile devam ettirmiş ve Anadolu'dan Türkmen göçleri, 16. yüzyıl boyunca sürmüştür” (Bilal Dedeyev, “Sosyo-Kültürel İlişkiler Bağlamında 15. Yüzyıl-16. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Anadolu'dan Azerbaycan'a Türkmen Göçleri”, Türk Kültürü Ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, 2016: 103).
Osmanlı Devleti 1299-1402 arası döneme kadar uzatılabilir. 1402-1453 arası dönem “fetret toplumu” ile “imparatorluk kurucu devlet”in Safevî-Türkmen'le çekişme tarihidir. Bilal Dedeyev, Timur'un Anadolu'dan çekilirken Şeyh Hoca Ali ile görüşerek (1404), köyleri ile birlikte Erdebil'i Safevî Tarikatı'na vakfettiği, Şeyh Hoca Ali'ye bu bölgede özerklik tanıdığından bahsetmektedir. Timur'un Anadolu'dan götürdüğü yaklaşık 30 bin Türkmen esir, şeyhin isteğiyle azat edilmiş, bunların bir kısmı Anadolu'ya dönerek Safevîler için asker-muhip toplamıştır. Osmanlı da aynı dönemde Anadolu'daki Türkmenlerle anlaşmaya çalışmaktaydı (Hacı Bayram Erdebil tekkesine bağlıydı).
1453 sonrası kurulan adı güya “Osmanlı” olan devlet yapısı Bizans tipi yeni bir teşkilatlanmadır; Türkmenliğe karşı koyan bir “imparatorluk”tur ve başka varlıktır. Anadolu'yu Müslümanlaştıran Türkmen topluluklarının Osmanlı devleti 1402'de yıkılıp gitmiştir. Tarihe kalan toplum varlığını açıklayamayan “umran”cı modellerden uzaktayız.
Lütfi Bergen
Devamını oku ...

Habâset

28 Şubat sürecinde genelkurmayın Eğitim-Sen’i arayıp “bu yobazlara karşı bize üç bin kişilik bir öğretmen kadrosu listesi gönderin” dediği söylenir. O listeyi gönderenler, bugün TSK’nın AKP denilen ahtapotun ağına yakalandığından, “saray-ordu ittifakından” söz ediyorlar. Ordunun görevini bizatihi kendilerinin üstlendiğini söylüyorlar. Böylece TSK’yı sütten çıkmış ak kaşık olarak takdim ediyorlar.
Ortadoğu okuması da bu laisizm neferliği üzerinden yapılıyor. Sokakta bildiri dağıtan “yobazlar”ın üzerine yürüyerek, “izni var mı bunun?” türünden polis sorgusuna başvuruyorlar. Bölgeyi kendi özel saraylarından izliyorlar. O sarayları kutsamak için Saray’ı taşlıyorlar. Buradan da son yirmi yıldır Filistin direnişini kendi cephesinden omuzlamış Hamas’a küfrediyorlar. Doha’da yürütülen Fetih-Hamas müzakerelerinin çıkmaza girmesi üzerinden örgüte saldırıyorlar ve İslamcı siyasetin bitişini şampanyalarla kutluyorlar.
Mustafa Kemal Erdemol, isminin hakkını verip bu kutlama dâhilinde Hamas’a saldırıyor. Müzakereleri bitirenin Hamas olduğunu söylüyor. Hamas ise Gazze’deki memurların birleşik hükümet koşullarında ne olacağını soruyor. Erdemol solcu ya, o memurların işsiz kalmasıyla asla ilgilenmiyor. Ecdadı gibi kafatası ölçümü yapıp, o memurların kovulmasını isteyen Fetih’e destek veriyor. Hamas’ı köşeye sıkıştırma derdinde olan FKÖ’nün İsrail saldırıları öncesi örgütü dağıtma çabalarına buradan arka çıkıyor.
Erdemol laikse Elektronik İntifada yazarı Ali Ebunima da laik ve solcu. Ebunima, Erdemol’un arkasında durduğu, desteklediği Abbas ve Fetih için şunları söylüyor:
“Nelson Mandela anmasına katılan Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas Güney Afrika’da şunu söylüyor: ‘Hayır, İsrail’in boykot edilmesine dönük çabaları desteklemiyoruz.’ Ama milyonlarca insan, onunla asla aynı fikirde değil. Fiilî değişim, esasında tüm dünya genelinde, köylerinde, tarlalarında, balıkçı teknelerinde, mülteci kamplarında ve İsrail hapishanelerinde Filistinlilerin sergiledikleri direnişe ve kararlılığa yanıt veren insanların İsrail’i yaptıklarının hesabını vermeye zorlamak amacıyla örgütlenmesi sayesinde gerçekleşiyor.”
Solcu sitelerde yazıları yayınlanan Tarık Dana da şunları ekliyor:
“Fetih’in sorumsuz politikası, FKÖ’yü sömürgecilik karşıtı misyonundan koparıp, onu Filistin Devleti seçkinlerinin dar çıkarlarına teslim etti. Örgüt, Filistin toplumunu birçok kuruma ve örgüte nüfuz etmiş olan bir patronaj ağı ile böldü; bugün bu ağ, hem potansiyel liderliği atayan hem de muhalefeti marjinalleştiren bir mekanizma olarak iş görüyor.”
Joseph Massad ise şu tespiti yapıyor:
“FKÖ, yirmi yıl önce bu şartlarla kuşatılmış bir ortamda, Oslo Anlaşması olarak bildiğimiz sürecin ardından İsrail’e tamamen teslim oldu ve Filistin’in sömürgeleştirilmesini kabullendi.”
En az Erdemol kadar “laik” olan FHKC ise Filistin Yönetimi’nin, Abbas’ın İsrail istihbaratı ile işbirliği içerisinde yürüttüğü faaliyetleri konusunda şunu söylüyor:
“FHKC, Filistin Yönetimi’nin halkımız için tam bir felâket olan işgalci devletle işbirliğinde hareket etmesine bir son vermesini, onurlu birçok eylemcinin serbest bırakılmasını talep etmektedir.”
İşte Erdemol, o işgalci devletle işbirliği içerisinde çalışan örgüte yoldaştır. Massad’ın sözüne atıfla, Erdemol da İsrail’e ve sömürgeleşmeye teslimiyetin bir tezahürüdür. İslamî hareketler konusundaki cehaletini sosyal medya geyikleri ile örtbas etme derdindedir.
Bu teslimiyet, doğalında “Hamas’ı İsrail kurdu” türünden cümleler kurdurmaktadır. Ezilenlerin mücadelesinin bu denli büyümesine asla imkân vermeyen bu teslimiyet ideolojisi, tıpkı “PKK’yi MİT kurdu” diyenler gibi konuşmaktadır. FKÖ ve Fetih, baştan beri yürüttüğü İsrail’i tanımama-Filistin’in kurtuluşu çizgisini seksenlerin ortasından itibaren terk ettiği için kitleler yüzlerini Hamas gibi bir yapıya dönmüşlerdir. Müslüman Kardeşler çizgisi Filistin’de kırılmıştır. Filistin dönüştürücüdür. Yazı yazdığı gazetenin şeflerinin Bekaa kamplarında "Ahu Tuğba’nın Türk halkı üzerindeki etkileri"ni tartışmaları bu dönüştürücü etkiden kaçmak içindir. Bugün Erdemol’a dükkân açmaları bu sayededir. O da ekmeğinin karşılığını o geçmişe küfrederek ödemektedir. O nedenle Hamas’ın dar anlamda o bildiği İslamcı yapılardan bir yapı olmadığını anlamamaktadır.
Sosyal medyada bir devrimci örgütün mensupları Lübnan’da tertiplenen uluslararası toplantı için yaptıkları gezinin notlarını yayınlamıştı. O solcu gençler de kaldığı otelin kirliliğinden bahsetmekte, gittiği toplantıda FHKC’lilere kibirli bir ifade ile “Hamas ile ne işiniz var?” diye sormaktadırlar. Oysa Filistin’de hiçbir iş, küçük burjuvanın ideolojik gevezelikleri ile ilerlemiyor. O FHKC’liler gerektiğinde o Hamas’la birlikte savaşıyorlar. Hatta Tarık Dana, “İslamî Cihad, FHKC, hatta Fetih’in kimi militan kolları Hamas’ın Gazze’deki idaresinden memnunlar, zira örgüt burada askerî eğitim ve silâh temini konusunda herkese geniş bir serbestiyet tanıyor.” diyor. İşte Erdemol’un kör laikçiliğinin görmediği gerçek bu.
Öte yandan solun devletle konumlanışı açısından, yürüttüğü siyasetin “düşene bir tekme de ben vurayım” üzerine kurulu olduğunu görmek gerek. Kendisi teslim olduğu ölçüde İslamî hareketin teslimiyeti üzerinden bir tekme savurmayı iş edinmiş görünüyor. İslamî cenahın dişlerini sökme girişimine ortak olmak, bugünün ana yönelimi. Görülmeyense şu: bugün “o bildirinin izni var mı?” diye soranlar, yarın sokakta bildiri dağıttıklarında izin soran polisleri meşrulaştırmış oluyorlar. İslam’a yönelik saldırı, tüm ideolojilerin temelsiz kılınmasına dönük taarruz dâhilinde gerçekleştiriliyor. İdeoloji için ve içinde yaşayıp ölmek, egemenlerin hiç istemedikleri tehdit işte bu.
Erdemol yazısında açıktan yalan söylüyor. "Hamas’ın Fetih’in laik programından vazgeçmesini istediğini" söylüyor. Memurlar meselesinin önemini, FKÖ'nün Hamas’ın iradesini teslim almaya yönelik girişimlerini görmüyor, birleşme talebine karşın FKÖ’nün özel kurumlarını çalıştırmaya devam etmesinin ne anlama geldiğini idrak etmiyor. Gannuşi’nin İslamcılıktan vazgeçişine özel bir mim düşüyor, ama ilk fişeğin Erdoğan’ın Kahire’deki konuşması ile ateşlendiğine bakmıyor. Düşene tekme sallıyor. Ortadoğu malumatını iç siyaset malzemesi hâline getiriyor. Hamas ile Erdoğan ilişkisinin arka planını, onun bu kanaldan da nasıl tasfiye edilmeye çalışıldığını dikkate almıyor. Esasen bu gerçeğe sevinip el ovuşturuyor.
Erdemol’un “Mahmud” diye bildiği Muhammed Dahlan, yeni yönelimin habercisi. Dahlan, laik cenahtan gelme bir ABD ajanı. Paralar onda toplanıyor. Arafat’ı tasfiye eden Abbas’ın yerine onun geçeceği söyleniyor. Müzakerelerin tıkanmasının bir boyutu da Mısır-Katar gerilimi. Hamas FKÖ’leştirilmek zorunda. Yani Filistin’i bitiren, sömürgeleşmeye ve İsrail’e teslimiyet. İsrail’le anlaşıldığı noktada Erdemol gibi “yazarlar” bu nedenle İsrail’i aklayan, FKÖ’yü yaldızlayan yazılar yazmak zorunda. BDS hareketi bu yüzden Ayşe Düzkan’a teslim edilmeli, Düzkan her eylemde, ülkedeki Filistin sevdasını laikleştirmek için ideolojik hiçbir bağı bulunmadığı “FHKC” ile ilgili sloganlar atmaya mecbur. BDS hareketi dünya genelinde ciddi kazanımlar, mevziler elde ederken, onun burada basit bir aydın kulübüne indirgenmesinin sebebi burada. Erdemol ve Foti gibilerin “silâha ne gerek, diplomasi yürütmek lazım” diyen yazıları bu zeminde tedavüle sokuluyor. Devlete fikren ve zımnen yaklaştıkları ölçüde İsrail’i tanıyorlar, onu tanımayan iradeye laiklik-ilericilik kisvesi altında, düşmanlık ediyorlar.
Filistin’de yüksek ideolojinin adı Filistin’in kurtuluşu, İsrail’in yıkılışıdır. Küçük burjuva bir yerden, kafasının içindeki özel ideolojik birikimi satmaya çalışanlar, o yüksek ideoloji karşısında her daim diz çökeceklerdir. Filistin, Hamas’tan, FHKC’den, İslamî Cihad’dan ya da Fetih’ten yücedir. Bu gerçeği görmeyen helâk olacaktır. Filistin’in onurlu evlatlarına küçük burjuva kaprisleri üzerinden küfretmek asli kötülüktür. Filistin’in küreselleştiği, kürenin Filistinleştiği momentte bu tür kaprisler kolektif mücadeleye zarar verecektir.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Yeni Bir Savaşın Eşiğinde

FHKC hapishane örgütünün üçüncü konferansını tamamlayıp yeni bir liderlik kadrosunu seçmesinden çok kısa bir süre sonra İsrail hapishane idaresi ve güvenlik servisleri Yoldaş Bilal Kayed’in idarî gözaltına alınmasını emretti. Yoldaş, hapishane kolunun lider kadrosundandı ve kuzey seksiyonunun lideriydi. Kayed, on dört buçuk yıldır hapiste, bunun sekiz ayı aşkın bölümü tecritte geçti. Cezasının bittiği, özgürlüğünü beklediği günlerde hukuka aykırı olan bu idarî gözaltı emrine maruz kaldı.
Yoldaş Bilal Kayed, Nablus’taki Ebu Ali Mustafa Tugayları içinde mücadele eden genç bir militandı. Yirmi yaşından küçüktü tutuklandığında. Hapiste büyüdü ve bir lider olarak kendisini geliştirdi. Birkaç yıl içinde FHKC’nin hapishanelerdeki liderlerinden biri hâline geldi. Örgüt liderliğine yükselmezden önce birçok alanda faaliyet yürüttü. Hapiste geçirdiği süre zarfında yoldaşlarını bedenen ve zihnen eğitmeye dönük ciddi çalışmalar yürüttü. Örgütün hapishane kolunu güçlendirmek için çok çalıştı.
Bilal Yoldaş kendisini de eğitti. Örgütsel, entelektüel ve politik kimi konu başlıklarında yazılar kaleme aldı. Mapus arkadaşlarına dersler verdi. Açlık grevlerine katılma konusunda asla tereddüt etmedi. Kendi döneminde gerçekleşen, 2004, 2011 ve 2012’de yaşananlar da dâhil tüm açlık grevlerine katıldı. İdarî gözaltına tabi tutulmuş tutsaklarla dayanışma için açlık grevine gitti.
Bilal Yoldaş’ın kendisi ile ilgili idarî gözaltı emrini protesto etmek ve koşulsuz serbest bırakılması talebini dile getirmek için açlık grevine başlayacağını beyan etmesi ile birlikte hapishane şubesi ve Bilal’in yoldaşı, dostu olan yüzlerce üyesi öfkeli yürekler olarak bu savaşa girdi. Hiçbirisi yoldaşlarının böylesi bir savaşı tek başına vermesine izin vermeyecek, hapishane idaresi ve hukuksuzlukları karşısında bir milim bile geri adım atmayacak.
FHKC hapishane örgütü, Siyonistlerin tutsaklara yönelik işledikleri suçlarla, bilhassa tecrit ve hücre cezası ile uğraşma konusunda büyük bir tecrübeye sahip. Bu örgütün öncülük ettiği mücadeleyi anımsamakta fayda var. 2011 tarihinde gerçekleştirilen grev sayesinde 2012’deki açlık grevinde diğer gruplar ve dost tutsaklar önemli kazanımlar elde ettiler ve hücrelerden çıkartıldılar. Bu mücadelenin öncüsü FHKC Genel Sekreteri Yoldaş Ahmed Sedat’tı. Ayrıca Gazzeli tutsaklar aileleri tarafından ziyaret edilme hakkına kavuştular ve diğer birçok talep yerine getirildi.
FHKC hapishane örgütü, 14 Haziran’da Bilal Yoldaş’ı desteklemek için bir mücadele başlattı. Mücadele Temmuz başına dek yoğunlaşarak sürecek. Sonrasında tutsak yoldaşların büyük bir kısmı açlık grevine girecek. Bu mücadele, Bilal Yoldaş’ın zincirleri kırılana, onun ailesine, sevdiklerine, köyüne ve halkın ordusuna kavuşmasına dek, tam bir kararlık ve devrimci azimle sürecek.
Bu bağlamda bizler, bu mücadelenin desteklenmesinde medya ve kitle örgütlerinin önemine vurgu yapıyoruz. Bilinmelidir ki yoldaşlarımız bu çabalara güveniyor ve emeğini ortaya koyan herkesi takdir ediyor, tüm o insanları bu mücadelenin hedeflerine ulaşana dek faaliyetlerini sürdürme konusunda yüreklendiriyor.
Yoldaşlarımız, bu mücadelenin yürütülmesi noktasında sahip oldukları deneyimlerinden de bildikleri üzere, zaferin vakti, bu özel ve acil mücadeleye halkın vereceği desteğe bağlıdır.
Kamil Ebu Haniş
Wael Jaghoub
Ramon Hapishanesi
Devamını oku ...

Ali Şeriati Üzerine

Fecr Yayınları Editörü Hüseyin Nazlıaydın ile Ali Şeriati Üzerine
Bir çağın uyanışına öncülük eden Ali Şeriati, Batı ve Doğu düşüncesini derinlemesine irdelemiş ve bunun neticesinde toplumların hastalığını teşhis edebilme imkânı sağlamıştır okuruna. Şeriati’nin temel felsefesi “öze dönüş”tür” ki, öz dediğimiz insanın kendisini anlamlandırması ve bütün yaratılanların içinde kendisini değerli bir varlık halinde konumlandırmasıdır. Toplumsal çözülüşlerin yaşandığı bu kaotik çağın ve hiç şüphesiz bizden sonraki çağların da uyanışına vesile olacaktır düşünceleri. Aramızdan ayrılışının 49. yılı (19 Haziran 1977) münasebetiyle, Şeriati’nin kitaplarının yayıncısı Fecr Yayınları editörü Hüseyin Nazlıaydın ile Türkiye’de Şeriati’nin okur kitlesi, etkileri ve bilinmeyenlerine dair konuştuk.
Bize bu söyleşi imkânını verdiğiniz için teşekkür ederiz öncelikle. Yayınevinizin tarihçesiyle başlayalım mı? Başlangıcından bugüne kısaca Fecr Yayınları’ndan bahseder misiniz?
Yayın hayatına 1986 yılında Esbab-ı Nüzul isimli eseriyle başlayan Fecr Yayınevi, Kur’an’ın hayata geçirilmesini ilke edinen ve bu minval üzere eserler yayınlamaya gayret gösteren Ankara’nın en köklü dinî yayıncılarındandır. İslam’ın doğru anlaşılmasında en temel kaynağın Kur’an olduğunu kabul eden ve Kur’an’ın doğru anlaşılmasına yardımcı olacak eserlere ağırlık veren yayınevimiz bazı kesimler tarafından radikallikle, bazıları tarafından da sünnetsizlikle itham edilmiştir. Fakat biz Fecr Yayınevi olarak hiçbir zaman Hz Peygamber’in sahih sünnetini gözardı etmedik ve hatta Peygamber olmadan bu dinin asla doğru anlaşılamayacağını da dile getirdik. Fakat bunu söylerken Hz. Peygamber’i en doğru tanımanın yolunun da Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim olduğunu vurguladık.
Halkımıza verdiğimiz kültür hizmetini sadece yayıncılıkla sınırlandırmayıp toplam 12 adet de Kur’an Sempozyumu tertip ettik. Bunlardan 11.si Samsun’da düzenlenmişti ve “Kur’an ve Risalet” konusunu ele almıştı. Dolayısıyla yayınevimizin Hz. Peygamber’i ve onun sünnetini önemsememek gibi bir tavrı asla olmamıştır, bu sadece bir iftiradan ibarettir. Bize atılan iftiralardan birisi de İran kaynaklı bazı eserleri tercüme edip yayınlamamız sebebiyle “İrancı” ya da “Şii” olduğumuzdur. Bunda en büyük etken de merhum Ali Şeriati’nin eserlerini yayınlamış olmamızdır. Ne enteresandır ki Ali Şeriati de İran’da Sünnilikle suçlanmıştır.
Ali Şeriati’nin kitaplarını yayınlama kararı almanızda etkili olan unsurlar nelerdi? Yani, niçin Ali Şeriati?
Merhum Ali Şeriati, yaşadığı toplumunda bizim taşıdığımız aynı kaygıları taşımış ve kısaca “İslam’ın Özüne Dönüş” diyebileceğimiz temel felsefesini eserlerine yansıtmış dertli bir kişilikti bize göre. Sadece sorunları ortaya koymakla kalmıyor, ümmete çözüm önerileri de sunuyordu. “Ne Yapmalı” isimli eserinde topluma bilinç kazandıracak kuruluşlardan birini de yayınevleri olarak nitelendirmektedir. Kısacası biz Şeriati’de kendi kaygılarımızı, dertlerimizi ve hedeflerimizi gördük. Bu sebeple böyle büyük bir düşünce adamının Türk okuyucusu ile buluşmasının gerekli ve faydalı olacağına kanaat getirerek eserlerini yayınlamaya karar verdik.
Sizce İslam düşünce tarihinde Şeriati’nin yeri nedir?
Ali Şeriati, hem İslam düşüncesini hem Batı düşüncesini derinlemesine kavramış ender simalardan birisidir. Düşünce sistemlerini felsefî arka planlarıyla birlikte özümseyebilen, bu teorik derinliğe paralel olarak tarihsel ve toplumsal pratikleri de sosyo-politik açıdan gözlemleyebilen kuşatıcı bir bakış açısına sahiptir. Dahası, düşüncelerinin arkasına yüreğini koyabilen, inançları uğruna can verebilen duruş sahibi bir kişiliktir. Entelektüel birikimini toplumsal duyarlılık bilinciyle yoğurabilen bu sorumluluk ve vizyon sahibi kişiliği ile Şeriati, kendi tanımladığı aydın tanımlamasına da birebir oturmaktadır. Bu çok boyutlu bakış açısı ve çok yönlü kişiliği ile Şeriati, İslam düşünce tarihinin son yüzyılına damgasını vurmuş önemli şahsiyetlerden birisidir.
Bütün bu yönleriyle değerlendirildiğinde kendisine duyulan ilginin tesadüf eseri olmadığını görebiliriz. Konuşmalarıyla İran gençliğini ayağa kaldırmış, fikirleriyle İslam coğrafyasının tamamında ilgi odağı olmuş böyle bir düşünüre Türk aydınının ilgisiz kalması düşünülemezdi. Özellikle seksenli yıllardan itibaren özüne dönmeye çalışan ve inandığı düşünce sistemini daha yakından tanıma çabasına giren, fakat geleneği yıkıldığı, bakış açısı kaybolduğu için kaynaklarına ulaşmakta zorlanan Müslüman gençlik için Şeriati’nin eserleri bulunmaz bir fırsattı. İran devrimi ve benzeri olaylar nedeniyle gençliğin ilgisi o bölgeden gelen seslere yoğunlaşmıştı ki Ali Şeriati düşüncesiyle tanışma imkânı doğdu. Gerçi Şeriati fırtınası İran’da devrim öncesinde esmiş ve devrim için önemli bir altyapı teşkil etmişti. Fakat Türkiye’deki Müslüman gençliğin Şeriati’yi o yıllarda tanıması zordu. Çünkü hem klasik Sünni anlayışın Şiiliğe karşı tutumu soğuktu, hem de Türkiye’deki resmi ideoloji, halkı diğer İslam ülkelerinden yalıtmıştı.
Ali Şeriati’nin ilk hangi eserini ne zaman bastı Fecr Yayınları?
Fecr Yayınevi olarak yayınladığımız ilk Şeriati eseri iki ciltlik Medeniyet Tarihi isimli çalışmasıdır. Bu eser 1988 yılı başında yayınlanmıştı.
Siz bu eseri yayınlamadan önce, Ali Şeriati Türkiye’de biliniyor muydu? Başka yayınevleri Şeriati kitabı yayınlamış mıydılar? Yoksa yayıneviniz ilk miydi bu konuda? Ve tabii, yayınevinizden çıkan ilk Ali Şeriati kitabı yankı uyandırdı mı? Nasıl bir tepkiyle karşılaştınız?
Türkiye’de Şeriati’yi anlayan ve ilk defa Türk okurunun gündemine getiren Cemil Meriç’tir. Zira Meriç de Şeriati gibi Doğu’yu ve Batı’yı çok iyi kavramış, dik durabilen, sağlıklı değerlendirmeler yapabilen, hem sorumluluk hem ufuk sahibi bir kişilik. Üstelik onun gibi sosyolog, dolayısıyla tarihsel ve toplumsal olaylara bakışı onun kadar derin ve kuşatıcı! Örneğin, Meriç’in “Umrandan Uygarlığa”da yaptığı Doğu-Batı mukayesesiyle Şeriati’nin Öze Dönüş’te yaptığı Doğu-Batı değerlendirmeleri birbirine çok benzemektedir. Özellikle Meriç’in Türk entelektüeline getirdiği eleştiriyle Şeriati’nin İran aydınına yönelttiği eleştiri, neredeyse birebir örtüşür. Meriç’in Şeriati’ye bakışını ortaya koyması bakımından, “Göller bölgesinde bir ada!” makalesi, olağanüstü bir değerlendirme kabul edilebilir (Cemil Meriç, Kırk Ambar, İst. 1980, s. 425-439). Bu tarihten sonra Şeriati kitapları Türkçeye çevirilmeye başlanmıştır.
Bizden önce Birleşik Yayıncılık birkaç kitabını yayınlamıştı. Ali Şeriati bizim çevirilerimizle birlikte daha da tanınmaya ve gündeme gelmeye başladı. Medeniyet Tarihi isimli eserleri çok ses getirmemişti fakat aynı yıl Mayıs ayında yayınladığımız Muhammed Kimdir isimli eseri olumlu ve olumsuz çok eleştiri almıştı. Sadece kitabın ismine takılarak “Hz. Peygamber’e sanki arkadaşına hitap eder gibi bir üslup kullanıyor.” diye kitabı okumadan bize saldıran, hakaret eden birçok Müslümanla muhatap olduk. Oysa Şeriati, kitabının içinde niçin böyle bir hitap kullandığını açıklamakta ve Hz. Peygamberi bir Müslüman gözüyle değil tarafsız bir bakış açısıyla anlatmayı arzuladığını okuyucuların dikkatine sunmaktaydı. Bunun yanı sıra kitabı hakkıyla okuduğunda vahye muhatap olmasıyla diğer insanlardan ayrılan, yeri geldiğinde gülen, yeri geldiğinde ağlayan, uçurulmaya çalışılmayan fakat sıradan da olmayan, siyaset bilen, vakarlı, dirayetli, azimli bir peygamberle karşılaşan birçok okuyucumuz tarafından teşekkür aldık.
Sizce Türkiye’de bir Şeriati okur kitlesinden bahsetmek mümkün mü? Gerçekten de sayıları on binlerle ya da daha büyük rakamlarla ifade edilebilinecek düzeyde gönüldaşı var mıdır onun?
Evet böyle bir okur kitlesinin var olduğunu biliyoruz. Bu sayıyı eserlerinin sirkülasyonundan yaklaşık olarak tahmin edebiliyoruz. Bizleri mutlu eden en önemli husus ise Şeriati okurlarının oluşturduğu yelpazenin her geçen gün hem sayısal hem de nitelik olarak genişlediğini gözlemlememizdir. Şu an itibariyle Şeriati sadece İslamî kesim tarafından değil farklı ideoloji mensupları tarafından da okunmaktadır.
Yayınevinizin düşünce ve kültür taşıyıcılığı bağlamında düşünüldüğünde, Şeriati üzerinden nasıl bir okuyucu kitlesi hedefliyorsunuz? Ya da başka şekilde ifade edersek, Türkiye’de Şeriati okuru profili nedir, nasıldır? Tarif edebilir misiniz?
Şimdiye kadar edindiğimiz intibalar doğrultusunda tanımlamaya çalışacak olursak, Şeriati okuru özgür düşünceye açık, biraz kabına sığmayan, geleneğin ve modernitenin kuşatmalarını yarmaya çalışan, kısacası soran, sorgulayan, köklerini arayan bir niteliğe sahiptir. Aslında biz Şeriati okurunu belirli bir kitleyle de sınırlamanın doğru olmadığını düşünüyoruz. Çünkü o, okuma bilen herkesi dini, tarihi, ideolojileri vs. kısacası hayatı sorgulamaya davet ediyor ve “sizi rahatsız etmeye geldim!” diyerek okuyucusunun kafa konforunu bozacağını baştan hatırlatıyor.
90’lı yıllarda Şeriati’nin eserlerinin farklı yayınevleri tarafından keyfi bölümlemelerle basılması sıkıntılı bir tablo oluşturuyordu. Siz Şeriati’nin eserlerini, Farsça basılı külliyatını esas alarak yayınlıyorsunuz sanırım. Birebir Farsça baskılarını mı esas alıyorsunuz? Yoksa farklılıklar var mı?
Bahsettiğiniz sıkıntılı tablonun oluşmasında sorumlulardan biri de yayınevimizdi. Fakat o süreç belki de zamanın ve toplumun hazır olmayışından kaynaklanan, yaşanması gereken bir süreçti. Aynı zamanda Şeriati yayınlamak biraz da cesaret gerektiriyordu. Siyasal baskı, geleneksel toplumdan gelen baskı Şeriati düşüncesini eksiksiz ve yumuşatmadan sunmayı zorlaştırıyordu. Yine de o süreç Şeriati’yi bize tanıtması ve Türk halkının gündemine getirmesi yönüyle faydalı olmuştur diyebiliriz.
Bu sıkıntıyı ortadan kaldırmak için attığımız adımları kısaca anlatmak istiyoruz. Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki biz Fecr Yayınevi olarak Ali Şeriati külliyatını yayınlayıp maddî kazanç elde etmeyi asla hedefimiz olarak belirlemiş değiliz. Hele hele bizim gibi siyasal ve aktüel kulvardan hep uzak kalmış, düşünce yayıncılığı yapan yayınevlerinin durumu malumunuzdur. Yukarıda da belirttiğim gibi bu projedeki asıl hedefimiz böyle kıymetli bir yazarın düşüncelerinin yalın haliyle Türk okuyucusuna ulaştırılması ve bu sayede insanımızın taklitçilikten uzaklaşarak, eleştirel ve sorgulayıcı bir kafa yapısına sahip olması ve neye niçin inandığı üzerinde düşünmesini temin etmekti. Aynı zamanda darmadağınık haldeki Ali Şeriati eserlerini bir elden, düzenli ve tertipli bir şekilde okuyucuya sunmayı amaçlamıştık.
Aslında bu amacımızı gerçekleştirmek için 1996 yılında mektup yoluyla bir girişimde bulunmuştuk. Fakat bizzat İran’a gitmek nasip olmamıştı. Fakat bu düşünce yıllardır hep aklımızdaydı. Nihayet 2006 yılı Temmuz ayında bu amaçla İran’a gittik. Merhum Ali Şeriati’nin eşi Puran Hanım’la görüştük. Asıl adı Bibi Fatıma Şeriat Razavi olan Puran Hanım bizi memnuniyetle fakat biraz da sitemle karşıladı. Yıllar önce kendisine gönderdiğimiz mektubu bize gösterdi. Sadece bizden değil birkaç başka yayınevinden de kendisine mektup gelmiş. Fakat hiç kimse peşine düşüp de ciddi bir şekilde girişimde bulunmamış. Bu sebeple biz Türkler hakkında biraz sitem etti. Fakat biz bu işi gerçekten ciddiye aldığımızı, İran’a da sadece bu amaçla geldiğimizi kendisine söyleyince oldukça memnun oldu. Şimdiye kadar Türkiye’de Ali Şeriati’nin eserleriyle ilgili kendisine hiç kimsenin haber vermediğini ve hiçbir ücret ödenmediğini söyledi. Kendisinden geçmişle ilgili Türkiye’deki tüm yayıncılar adına affımızı diledik ve bundan sonra yapacağımız sözleşme ile kendisine düzenli olarak bilgi vereceğimizi ve hak edilen ücreti ödeyeceğimizi söyledik.
Bu arada Ali Şeriati eserlerini İran’da neşreden yayınevinin sahibi Ruin Bey’i de burada saygıyla hatırlatmak istiyorum. Kendisi bizden hiçbir maddî beklenti içinde olmadığını, bunun Ali Şeriati ailesinin hakkı olduğunu söyledi. Tek isteğinin merhumun düşüncelerinin çarpıtılmadan yayınlanması olduğunu bildirdi. Aynı kaygı Puran Hanım’da da vardı. Bu görüşmelerden sonra malumunuz olan sözleşmeyi imzaladık ve İran’da Farsça olarak yayınlanan külliyattan bir örnek nüsha getirerek aynısı gibi yayınlamaya başladık. Eserlerinin orijinal dili Farsça olduğu için başka dildeki çevirilerine müracaat etmeyi gerekli görmedik.
Bununla bağlantılı olarak; önceki senelerde basılan bazı kitapların, yayınevinizdeki yeni basımlarda, ayrı kitaplar şeklinde değil de, bazı kitapların bölümü halinde düzenlendiği görülmektedir. “İnsanın Dört Zindanı” ve “Dine Karşı Din” konferansları müstakilen basılmadı mesela. Neye göre, nasıl bir usul takip ediliyor? Bu hususta da Şeriati okurlarını aydınlatabilir misiniz?
Aslında bizim şu an yayınladığımız Şeriati eserleri önceki senelerde yayınlanmış birçok küçük kitaplarının toplanmasıyla oluşan bir külliyat değildir. Tam tersine önceki yıllarda yayınlanan Şeriati kitapları aslında bir ya da birkaç kitaptan parça parça seçilmiş bölümlerden oluşan kitapçıklardı. Dolayısıyla önceki yıllarda farklı isimlerle yayınlanan eserlerin tamamı külliyatın içinde yer almaktadır. Bunlardan meşhur olanlarını ve aynı kitabın içinde bulunanlarını yeni formatla yayınladığımız eserlerin kapağında zikretmeye çalışıyoruz. Mesela “İnsanın Dört Zindanı” isimli çalışması “Kendisi Olmayan İnsan” isimli 25. eserin içinde iki ayrı bölüm olarak yer almaktadır. “Anne Baba Biz Suçluyuz” ismiyle meşhur olan eseri ise “Dine Karşı Din” isimli 22. kitabın bir bölümüdür.
Külliyatta toplam kaç eser var. Bunların içeriklerinden kısaca bahseder misiniz?
Şeriati külliyatı toplam 37 eserden oluşmaktadır.
Aşina Yüzlerle: Babasına, eşine, çocuklarına ve dostlarına yazdığı mektuplardan oluşmaktadır.
Kendini Devrimci Yetiştirmek: İrfan, eşitlik, özgürlük, aşk ve tevhit konularıyla birlikte Hz. Ali örnekliğinde nasıl devrimci bir insan olunabileceği ele alınmaktadır.
Ebuzer: Cevdet es-Sahhar’dan yaptığı tercüme bir eserdir. İnancı uğruna hiçbir güç karşısında eğilmeyen, uzlaşmaya yanaşmayan ve bu sebeple yokluk içerisinde yaşayıp ölen Ebuzer’in hayat hikâyesidir.
Öze Dönüş: Toplum, tarih, tarih felsefesi, sömürü ve asimilasyon, Nasyonalizm ve Marksizm hakkındaki düşüncelerini dile getirdiği, aydın ve entelektüel arasındaki farklara değindiği ve hangi öze dönüleceği sorusuna cevap aradığı bir eseridir.
Biz ve İkbal: Son yüzyılın reformcusu olarak kabul ettiği İkbal’in dünya görüşünü, insan, toplum, tarih, felsefe, ekonomi, bilim ve ideolojiye bakışını kaleme aldığı eseridir.
Hac: Hac ibadetinin gerçek yüzünü tanıtmaya çalıştığı, bu ibadet esnasındaki ritüellerin sembolik arka planını ortaya koyduğu müthiş bir eseridir.
Şia: Tam bir parti olarak vasıflandırdığı Şia’yı tanıttığı, Şiîlik tarihinde zikrin ve zikredenlerin rolü ile Şia olma sorumluluğunu ortaya koyduğu bir eseridir.
Dua: Alexis Carrel’in dua kitabının tercümesi olan bu kitapta nerede, ne zaman ve nasıl dua edilmesi gerektiği, duanın felsefesi, duada bilinç, aşk, niyaz ve cihat konularıyla birlikte Şeriati’nin kendi duaları yer almaktadır.
Ali Şiası Safevi Şiası: Safevî milliyetçiliğinin öncelendiği Şia ile Hz. Ali’nin Şiası arasındaki farklar karşılaştırmalı olarak ele alınmaktadır.
İslam ve Sınıfsal Yapı: Ebuzer örnekliğinden başlayarak İslam’ın mülkiyete bakışı ve mülkiyetin oluşturduğu sınıfsal yapılar irdelenmektedir.
Medeniyet Tarihi I – II: Bu iki eserde medeniyet, kültür, tarih, mitoloji, Çin medeniyeti, çağımız medeniyetinin özellikleri, dünya görüşü ve kültür, dünya görüşü ve çevre, yeni çağda siyasi eğilimler ve alinasyon gibi konular ele alınmakta.
Çöle İniş (Hubut-Kevir): İnsanın yaratılış hikâyesini edebi bir dille anlattığı; insana ve yaratılışa dair Şark kaynaklı yüksek irfanî tasvirlerini içeren müthiş bir eseridir.
Dinler Tarihi I – II: Bu iki eserde ilkel dinlerden günümüze kadar dinlerin tarihî seyri ele alınmakta. Özelde Çin ve Hint dinleri ile Zerdüştlük ve İran ilişkisi incelenmektedir.
İslam Bilim I – II – III: Oldukça kapsamlı bu üç kitapta Şeriati İslam’ın tarih, toplum ve insana bakışını ve ideolojileri özellikle de Marksizm’i ele almaktadır.
Âdem’in Varisi Hüseyin: “Gidenler Hüseynî bir iş yapmıştır, kalanlarsa Zeynep gibi davranmalı, yoksa Yezidîdir.” diyen Şeriati bu eserinde şehadetin sembolü olan Hz. Hüseyin’i ve misyonunu anlatmaktadır.
Ne Yapmalı: Aydın, Bilinç ve Eşekleştirme gibi bölümleri ihtiva eden eser aynı zamanda yaşadığımız çağa uygun olarak İslamî toplumların ihtiyaçlarını yeni bir bakış açısıyla ele alarak bir takım yöntemler önermektedir.
Kadın (Fatıma Fatımadır): Şeriati bu eserinde kadınları geleneksel, modernist ve Müslüman kadın olmak üzere üç sınıfa ayırır ve Hz. Fatıma’yı Müslüman bir kadın için örnek bir şahsiyet olarak anlatır.
Dine Karşı Din: “Anne Baba Biz Suçluyuz” bölümünü de içeren bu eserinde Şeriati, “Küfür ve şirk dini ile tevhid dini, tarih boyunca sürekli olarak çeşitli suretlerde birbirleriyle savaşmışlardır.” diyerek şirk dininin ve tevhid dininin özellikleri ile peygamberlerini anlatır. Sınıfsal ve ırksal farklılıklardan meydana gelen ihtilaflara ve aydınların sorumluluğuna dikkatleri çeker.
Dünya Görüşü ve İdeoloji: Farklı dünya görüşlerini ele aldığı bu çalışmasında tevhid ve şirk ile kültür ve ideoloji konularını inceler ve ideolojinin dinden farkını ortaya koymaya çalışır.
İnsan: İslam’ın ve Batı ekollerinin insana bakışıyla birlikte, özgürlük, tarih ve Egzistansiyalizm konularını ele aldığı bir çalışmadır.
Kendisi Olmayan İnsan: “İnsanın Dört Zindanı” bölümünü de içeren bu çalışmasında Hümanizm, insanın isyanı, yeni irtica ve günümüz insanının ihtiyaçları gibi konular yer almaktadır.
Ali: Efsanevi bir hakikat olarak isimlendirdiği Hz. Ali’yi anlattığı bu eserinde Ali’nin yalnızlığı ve ona olan ihtiyaç dile getirilir ve Ali’nin ölümünden sonraki verimli hayatına vurgu yapılır. Eser “Ümmet ve İmamet” bölümüyle son bulur.
İran ve İslam: Acaba İran İslam’ı kabul etmek için hazır mıydı ve İslam öğretisine ihtiyacın zamanı mıydı? Acaba İslam öğretisi yedinci yüzyılda İran toplumunun ihtiyaçlarıyla uyumlu muydu yahut İran’ın peşinden koşacağı bir yitiği var mıydı, vardıysa acaba onu İslam’ın çehresinde görmüş müydü? Bu gibi sorulara cevap aradığı bir eseridir.
İslam’ı Tanıma Metodu: Hz. Peygamber’in şahsiyeti, hicretten vefata kadarki dönemi, İslamî eğitim-öğretim gibi konular ve Selman-ı Pak isimli çevirisi yer almaktadır.
İbrahim’le Buluşma: Hacca güç yetirebilme, Hacdan alınacak dersler, Hz. İbrahim’in putperestlik karşısındaki tevhidî duruşu, kıyamı ve mücadelesi, Tevhid’in anlamı, Tevhid inancının sosyal reaksiyonu, sanayileşmenin Doğuşu, dünya ve ahiret mefhumları, şirk ve tevhid, isyan, Kur’an’ın sembolik dili, dinin rolü, imamet, cihad ve hicret gibi hususları ele aldığı bir eseridir.
İslam Nedir Muhammed Kimdir: İslam’ı tanıttığı ve İslam peygamberi Hz. Muhammed’in hayat hikâyesini, kişiliğini ve hanımlarını anlattığı çalışmasıdır.
Modern Çağ’ın Özellikleri: Felsefe tarihi, ilim metodolojisi, Rönesans, yeni skolastizm, makinizm, medeniyet ve tecdid gibi konuları ele almakta.
Sanat: Şeriati’nin sanat, edebiyat, tiyatro ve şiire dair görüşlerini ihtiva eden bir çalışmadır.
Yalnızlık Sözleri I – II: Bu iki eser Şeriati’nin yaşantısındaki anılarından bazı kesitler sunmaktadır. Bilimsel, irfanî, siyasal içerikli yazılarından oluşmaktadır.
Mektuplar: Bu kitap Dr. Ali Şeriati’nin 1952-1977 yılları arasında akrabalarına, uzak ve yakın tanıdıklarına ve dini şahsiyetlere yazdığı mektuplardan oluşmaktadır.
Muhtelif Eserleri I – II: Bu iki eserde adından da anlaşılacağı gibi farklı birçok konu ile ilgili düşüncelerini kısa kısa dile getirmektedir.
Ayrıca “Şeriati’de Kavramlar Sözlüğü” isimli çalışma da şu anda yayına hazırlanmaktadır.
Yayıncılıkta temel kriterleriniz, ölçüleriniz nelerdir?
En başta da söylediğimiz gibi Kur’an ve Sünnet merkezli bir düşünceye sahip olan yayınevimiz bu doğrultuda fayda sağlayabileceğine kanaat getirdiği her eseri yayınlamaya çalışır. Bunu yaparken orijinallik, müellifin dokunulmazlığı ve düşüncede özgürlük temel ilkelerimizdir. Yalnız şunu da unutmamak gerekir ki yayıncı, yazarla okuyucu arasında bir köprüdür. Bu yönüyle yayıncı yazarın her söylediğini tasvip etmeyebilir. Yazarın tüm görüşlerini yayınevine mal etmek bu sebeple doğru değildir. Hatasız tek müellif Yüce Rabbimiz, tek kitap da Kur’an’dır. Tüm okuyucuların, diğer yayınları bu ilke doğrultusunda okumaları gereklidir.
Şeriati’nin eserleri Türkçeye çevrilirken az da olsa müdahalelerde bulunulduğu ve yayınevlerinin hassas davranmadığı yönünde genel bir kanaat var gibi. Ya da bir şüphe… Bir “acaba?” sorusu en azından. Fecr yayınları olarak bu hususta neler söylemek istersiniz?
Bu söylenilen müdahaleler külliyat öncesi eserlerde bir takım kaygılardan ötürü oldukça fazlaydı. Fakat bizim külliyat formatında yeni yayınladığımız eserlerde asla böyle bir tercihimiz ve kasti müdahalemiz olmamıştır. Tam tersine çalıştığımız bütün mütercim kardeşlerimize eserleri asla sansürlemeden ve çarpıtmadan, ne söyleniyorsa aynı şekilde çevrilmesi gerektiği hususunda uyarıda bulunduk. Zaten çevirmenlik de bunu gerektirir. Fakat buna rağmen gözden kaçmış ya da mütercimin yanlış kelime ya da anlam tercihi yoluyla ortaya çıkan hatalarla ilgili her zaman eleştiriye açık olduğumuzu, bize bu tür yanlışlıklar iletildiği takdirde seve seve düzelteceğimizi de bildirmek isteriz. Hak verirsiniz ki bir kitabın tercümesinin doğru ya da yanlış yapıldığının baştan sona kontrol edilmesi tercümeyi yeniden yapmaktan daha zordur.
Türkiye’de Ali Şeriati’yi okuyan kesimin gençlerden oluştuğu malum. İmkânları dikkate alındığında kitaplardaki ücret politikası ile yeni bir düzenleme yapmanız ve eserlere ulaşımı kolaylaştırmanız gerekir diye genel bir talebe ne dersiniz?
Gönül ister ki tüm kitapları en düşük fiyatla okuyucuya ulaştıralım. Fakat sizin de bildiğiniz gibi bir kitabın maliyetinde birçok kalem etkili olmakta. Ali Şeriati eserlerinde biz mümkün olduğu kadar kaliteli bir baskıyla Şeriati’ye yakışır bir külliyat hazırlamaya çalışıyoruz. Bu projede kâğıt, matbaa vs. masraflarının yanı sıra çok ciddi bir tercüme ücreti de ödemiş bulunuyoruz ve halen de ödemekteyiz. Ayrıca Şeriati ailesine de telif ödemeye devam ediyoruz ve bu her baskıda devam edecek. Aslında Şeriati kitaplarının fiyatları aynı kalite ve kalınlıktaki diğer siyasal ve güncel kitaplardan ve birtakım meşhur romanlardan daha ucuz. Bir de kitapların bizden toptan çıkış fiyatıyla okuyucuya ulaştığı fiyat arasındaki farkı da sanki yayınevi olarak biz kazanıyormuşuz zannediyor okuyucu. Maalesef böyle yanlış bir algının cezasını da biz yayınevleri çekiyoruz.
Şunu da özellikle bildirmek isteriz ki bizim yayınevi olarak maddi birikim yapmak gibi bir hedefimiz hiçbir zaman olmadı, olmayacak da. Elde ettiğimiz tüm imkânlarımızı insanımıza daha iyi nasıl hizmet götürebiliriz doğrultusunda harcamaktayız. Bu sebeple yayınevimizin halen bir mülkü yoktur, kirada hizmetlerine devam etmektedir.
Eserlere ulaşmayla ilgili maalesef bizim piyasamızda ciddi bir dağıtım sorunu her zaman var olagelmiştir. Okuyucularımız bize telefon ya da mail yoluyla ulaşarak eserleri nasıl temin edebileceklerini öğrenebilirler. Fiyat düzenlemesi ile ilgili beklentileri inşallah proje için yaptığımız ciddi harcamaların geri dönüşü bize ulaştıktan sonra hayata geçirebiliriz diye düşünüyoruz.
Eserlerin dağınıklıktan kurtarılması, tek elde ve editöryal destek ile hazırlanması, bir külliyat ciddiyetinde neşredilmesi ve daha önemlisi telifinin ödenmesi, kuşkusuz çok önemli. Zor zamanlarda da Ali Şeriati’nin eserlerini yayınlayan bir yayınevi olarak Fecr Yayınları’na bu külliyat yakışıyor. Ancak bu “tekelci” bir anlayış ve tamamen “ticari” bir tavra dönüşme kaygısı da taşınmıyor değil. En kötü taraftan bakarsak bu endişe hakkında neler söylersiniz?
Bunun cevabını bir önceki sorunuzda verdiğimizi düşünüyoruz. Biz Şeriati’yi asla bir kazanç kapısı olarak görmedik. Gayemiz onun ufuk açan düşüncelerinden halkımızın mahrum kalmamasıdır. Bahsettiğiniz tekelci kaygı herhangi bir yazarın yayın haklarını elinde bulunduran her yayınevi için geçerlidir. Bunun böyle olup olmadığı ancak yayınevlerinin ekonomik kazançlarının ne derece arttığı ve bu kazançlarını ne şekilde değerlendirdikleriyle anlaşılabilir ancak.
Son olarak Kasım 2012’de İstanbul’da bir Şeriati sempozyumu gerçekleştirdiniz. Bu programa eşi Puran Hanım’ı ve oğlu İhsan’ı da getirdiniz. Şeriati’ye ilgiyi nasıl buldular ve Türkiye hakkındaki kanaatleri nelerdir?
İki gün süren bu sempozyumda Dr. Ali Şeriati’yi tüm yönleriyle halkımıza tanıtmaya çalıştık. Şeriati üzerine çalışan akademisyenlerden ve sivil kesimden oluşan çok sayıda katılımcı tarafından bir konferans ve 12 tebliğ sunuldu. Halkımızın yoğun ilgisi karşısında eşi ve oğlu çok memnun kaldılar. Şeriati’ye kendi ülkesinde dahi bu kadar sahip çıkılmadığını görmeleri onları oldukça duygulandırdı. Sempozyumda kendilerine de birkaç kez konuşma hakkı vererek Şeriati’yi birinci ağızdan tanımaya çalıştık. Kısa bir süre sonra da bu programı “Bir Düşünce ve Eylem Adamı Ali Şeriati” adıyla tüm bildiri ve müzakereleri ihtiva eden bir kitaba dönüştürüp yayınladık.
Türkiye’yi daha çok bir takım diziler vasıtasıyla tanıdıkları için kanaatleri çok iyi değildi. Fakat bizzat gelip bizleri ve yaşantımızı görünce bu kanaatleri oldukça değişti.
Ali Şeriati gibi bir değeri tanıtma imkânını bize sağladığınız için tüm Dünya Bizim ekibine teşekkürlerimi sunuyorum.
Salih Ağbalık
Devamını oku ...