Hindistan Komünizmi ve Geleceği

Hindistan’ın eyaleti Andhra Pradesh’in en büyük kenti Visakhapatnam’daki sahil bu Pazar günü kızıl bir deniz gibiydi. Hindistan Komünist Partisi (Marksist) üyesi yüz binlerce sempatizan ve eylemci, partinin 21. kongresini tamamlamak için bir araya geldi. HKP-M, Sol Birlik platformunun oluşumuna dönük yaptığı yeni vurgusu ile diğer sol partilerle sıkı bir ittifak içinde olsa da, Hindistan’daki en büyük ve en önemli sol parti.
HKP-M bu kongreyi Hint halkı için oldukça zor bir dönemde gerçekleştirdi. 1,2 milyarlık nüfusa sahip ülkenin yarısı mahrumiyet koşullarında yaşıyor. Son otuz yıldır neoliberal politikadan ilham alan devlet, hayatta kalma konusunda oldukça zor bir ortam yarattı. Ülke genelinde 250.000 civarında çiftçi ve köylü intihar etti. Bu, kapitalist tarımın ve olumsuz küresel ticaret düzeninin doğrudan bir sonucu. Hindu Sağı’nın elindeki mevcut hükümet sadece bu türden sert ekonomi politikalarının eksiksiz bir varisi değil, ayrıca kültürel açıdan boğuluyor oluşun ek dezavantajını yaşıyor. İfade özgürlüğüne yönelik saldırılar ve kültürel, dinî farklılıklara karşı bir dizi tehdit, toplumsal manzaraya esas olarak damga vuran hususlar.
Bu politik gidişatın soldan başka bir alternatifi yok. Ama solun da sorunu, yoğun eleştirilerine ve süreçten istifade etmesi olası politik görüşlerine karşın, bu görüş ve eleştirileri uygulama kudretinin bulunmaması. Solun asli ihtiyacı, onun neoliberalizmi tespit edip ülkede alternatif politik süreci başlatabilmek için gerekli büyümeyi sağlaması.
Kaynaklar
Sol, ülke genelinde gerekli temellerini nasıl inşa etmeli? Sendikalar türünden önemli işçi sınıfı güç imkânları son otuz yıldır köşeye sıkışmış durumda. Mahkemelerin emek karşıtı sert hükümleri ve işçi düşmanı kanunlar, üretim alanındaki yeni manzaraya eşlik eden hususlar. Üretim alanında fabrikalar taşeronda çalışan göçmen işçilerin çalıştığı parçalı yapılara dönüşmüş durumda. Bu koşullarda sendika örgütlenmesi hiç de kolay değil. Ama öte yandan sendikalar işçiler adına cesurca bir mücadele içerisindeler. Nisan başında on bin inşaat ve tuğla ocağı işçisi HKP-M’ye bağlı Hindistan Sendikaları Merkezi bayrağı altında emek karşıtı politikalara karşı Hindistan parlamentosuna doğru yürüyüş gerçekleştirdi.
2003’te HKP-M Merkez Komitesi’nin tespitine göre, “çiftçi tarım örgütlerinin büyütememek, ülkedeki demokratik hareketin en önemli zayıflıklarından birini teşkil ediyor.” HKP-M sendikaların ve tarım işçileri birliklerinin artan sefalete karşı etkilerini neden artıramadığı üzerinde durdu. Kast ve cinsiyet ayrımcılığının üzerine yeterince gidemediğini tespit eden Merkez Komitesi “bu olguların hareketin yavaş büyümesine katkı sunduğunu” belirledi. Parti 2002’de ise şu tespiti yapmıştı: “Solun ana kaynaklarından biri de işçi sınıfının tüm taleplerini almak. Bu noktada işçilerin sadece ekonomik değil, ayrıca toplumsal ve kültürel talepleri üzerinde duruluyor. Bu mücadeleler tali değil, aksine sosyalizm kültürünün merkezî unsurları olarak görülüyor. Kast ve cinsiyet baskılarına karşı verilen mücadeleler, işçi sınıfının feodal, burjuva ve aşırı sömürü formlarına yönelik mücadelesinin parçası.”
Son yirmi-otuz yıldır ülkedeki komünist hareket, işçi sınıfının kazanımlarını savunmak ve tüm sınıfın haysiyeti ve kültürlerini içerecek şekilde tüm toplumsal alanı genişletmek amacıyla mevcut bütün mücadele alanlarına girmeyi bildi. HKP-M’ye bağlı Tüm Hindistan Demokratik Kadın Derneği (bu konuda Elisabeth Armstrong’in Gender & Neoliberalism [Cinsiyet ve Neoliberalizm -2013] isimli çalışmasına bakılabilir) ve Hindistan Demokratik Gençlik Federasyonu bu alanlarda aktifler. Bu örgütlerden biri de Tamil Ülkesi Sürgünün Kaldırılması Cephesi. Kast ve cinsiyet hiyerarşilerine karşı verilen söz konusu mücadeleler, günümüzün en önemli toplumsal mücadeleleri. Bunlar sadece kimlik değil, ayrıca sosyalizmin unsurları olan haysiyet, hayatta kalma ve hayal gücünün geniş imkân bulması ile ilgilidir.
Kongrenin kapanış konuşmasında yeni genel sekreter solun bu toplumsal mücadeleleri, özellikle (mazlum kast cemaatleri anlamında) dalitlerin kurtuluşu mücadelelerini üstlenmesinin bir zorunluluk olduğunu ifade etti. Bu yıl içerisinde Örgütsel Genel Kurul toplanacak. Toplantıda HKP-M’nin örgütsel kapasitesinin oluşturulması için somut adımlar üzerinde durulacak. Elbette bu adımların da tüm sol üzerinde önemli bir etkiye sahip olacağı söylenebilir.
Gerçekler
Kongre esnasında komünistlerin otuz yıldır kalesi olan Batı Bengal’in başkenti Kalküta’da belediye seçimleri yapıldı. Sol Cephe’nin elinden iktidarı alan Trinamul Kongresi, ruhunda insanlıktan çok demir barındıran bir örgüt. Sol eylemcilere ve sempatizanlara karşı uyguladığı şiddet, giderek bir yaygınlaşmış bir gerçeklik. Örneğin kısa süre önce Trinamul çeteleri, Batı Bengal eyaletinin Bardhwan bölgesindeki Batar kentinde saldırılar gerçekleştirdiler. Çeteler, birkaç HKP-M’li işçiyi ele geçirip Mangal Hembram isimli kırk sekiz yaşındaki bir kişiyi öldürdüler.
Seçimler esnasında yaşanan saldırılar ölümlerle sonuçlandı. İki üst düzey HKP-M lideri (Subhash Mukhopadhyay ve Manash Mukhopadyay) Belgarya’da dövüldü, öte yandan Nanda Bose isimli bir parti üyesi ise Trinamul üyelerinde saldırıya uğradı. Bose’ye göre, saldırganlar demir çubuk, sopa hatta kılıç taşıyorlardı. Sandıklar kapandıktan bir saat sonra bir polis müfettişi Girish Park yakınlarında vuruldu. Batı Bengal başbakanı Trinamul üyesi Mamata Benerci bunların bir-iki yerde gerçekleşen münferit olaylar olduğunu söyledi. Kentin en önemli gazetesi ise birkaç güneyli yandaşın dışında sol Kalküta’da Trinamul’un oyları silip süpürmesini seyretti. Bu ne anlama geliyor? Trinamul’un oy kabinlerini neredeyse ele geçirdiği söyleniyor.
İşte sol, yeniden güç kazanmak için böylesi bir düşmanlığın hüküm sürdüğü koşullarda yola çıkıyor. Hindistan’ın diğer yerlerinde de durum farklı değil. Solu inşa etmek, seminer vermek gibi bir şey değil. Böylesi bir inşa iktidar, mülkiyet ve imtiyaza dayalı kireçleşmiş kurumlarla yüzleşme cüretine ihtiyaç duyuyor. Hata yapmak doğal, umut yitimi de. Ama bu HKP-M kongresi milyonlarca Hintlinin işçi sınıfının haklarını savunmayı ve tüm Hindistan için bir alternatif tahayyül etmeyi sürdürdüğünü gösterdi. Kongre sonunda yapılan bir yürüyüşte parti lideri Brinda Karat şunu söylüyor: “Bir kadın, eline kızıl bayrağı aldığında hiçbir güç onu elinden söküp alamaz. Adivasi (yerli) topraklarının onlardan kopartıldığı her yerde o kızıl bayrak da olacak. Bugün Hindistan halkına sol bir alternatif sunmayla ilgili taahhüdümüzü yeniliyoruz.”
Vijay Prashad

Şiddete Dair: Bütün Mesele Katırların Katledilmesidir!

Concerning Violence (Şiddete Dair, Goran Hugo Olsson, 2014), Franz Fanon’un 1961’de yazdığı Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabının ilk bölümünün adını taşıyan bir belgeseldir. Belgesel, tıpkı adı ve baz aldığı kitap gibi oldukça serttir; sert bir geçmişi sert bir gözle; sert bir üst sesle ve sert bir kurgu tekniğiyle anlatır. Fanon’un kitaplarında bize öğütlediği gibi sömürgeciliğin şiddeti ancak sert bir şekilde anlaşılabilir ve aşılabilirdir; film de bu yolu takip eder. Yönetmen Goran Hugo Olsson’ı özellikle siyahların Amerika’daki 1960’lar ve 1970’lerdeki mücadelelerini, siyahî liderlerle günümüzde yaptığı söyleşiler üzerinden anlattığı The Black Power Mixtape 1967-1975 belgeseliyle tanıyoruz.
Şiddete Dair, Yeryüzünün Lanetlileri kitabının ilk bölümü olan Şiddete Dair’in sadece adını taşımakla kalmaz, bu kitabı film boyunca Lauryn Hill’in üst sesi bize ‘okur’. Film dokuz bölümden oluşur, her bölüm Fanon’un kitabından dizelerle açılır, sürer ve kapanır; bu açıdan kitap gibi bir belgesel olduğu söylenebilir. Bu bölümlerin her biri kitabın bölümlerine ithaf olunarak yazılmıştır/kurgulanmıştır. Belgesel, bize kitabı ‘okurken’ arşivlerden alınan arşiv görüntüleriyle destekler. Bu arşiv görüntülerini ‘diyalektik kurgu’ ile bir araya getirip, özgürlük örgütlerinin liderleriyle, Afrika halklarıyla ve sömürgecilerle yapılan söyleşilerle birlikte kullanır.
Yönetmenin İsveç’in resmi devlet arşivine girip bu görüntüleri bulması sisteme içerden yöneltilmiş bir eleştiri, daha doğrusu içerden açılmış bir delik gibidir. Film, emperyal devletlerin şiddetlerini onların kendi arşivlerinden kullanarak gösterirken Fanon’un nasihatini alır. Fanon, “efendinin geliştirdiğini köleleştirilen/sömürülen halkların yararına kullanın” der (1). Örneğin, Mozambik ile Angola arasındaki sınır emperyalistler tarafından belirlenmiştir, özgürlük mücadelelerinde halklar bu sınırı ve buradaki ‘altyapıyı’ kendi yararlarına kullanırlar. Aynı şekilde Olsson da emperyal devlet arşivlerini, Avrupa devletlerinin inşasındaki en temel yalanlardan birini ortaya sermek için, emperyalist/sömürgeci geçmişi anlatmak için kullanır.
Belgesel, dekolonizasyonun emperyalist şiddet tarihine karşı ‘mecburen’ şiddet ile kurgulandığını gösterir. Şiddetin kolonyal geçmişle nasıl da ilişkili olduğunu yüzümüze vurur, bu şiddeti aşmanın yolunun şiddetten geçtiğini anlatır. Örnekleri Mozambik, Angola, Gine, Liberya gibi ülkelerdeki bağımsızlık mücadelesi hikâyeleridir. 1967-1987 arasındaki birçok ülkeden dekolonizasyon tarihini gözler önüne serer ve bu mücadelelerin aralarındaki ‘farklılıkları’ sıfırlayarak da yapmaz. Sonuçta bağımsızlık mücadelelerinin farklılıklarını da anlatan ama hepsinin emperyal şiddete karşı nasıl da zorunlu olarak şiddete dayanan mücadeleler olduğunu anlatır çünkü bu derece büyük bir şiddetten kurtulmak için şiddet şarttır.
Bu dokuz bölüm açılmadan karşımıza ilk çıkan ses ve görüntü çağımızın en önemli filozof ve sosyologlarından Gayatri Chakravorty Spivak’ınkidir, Spivak üniversitedeki odasından seslenir seyirciye. Ve der ki: “Sömürgecilik insanlığın paylaştığı bir açgözlülüktür. Tüm nesillere öğretmemiz gereken, kimsenin bir diğerinden daha iyi olmadığıdır. Sermaye oluşturma açgözlülüğünden kaynaklanan sömürgecilik, gündelik hayatta hâlihazırda var olan ırkçılığı medeniyet, modernleşme veya küreselleşme adı altında dönüştürür ve yaygınlaştırır, tıpkı bugünkü gibi”. Farklı dönemlerde farklı boyutlarda ve türlerde yayılan bu açgözlülük ve nihayetinde sömürgeciliğin kökenlerinin ve mekanizmalarının geçmişte de yaşadığımız anda da bizimle iç içe olduğu, film boyunca deşifre edilir.
Şiddete Dair’in Spivak’ın odasında bu sözleriyle başlayan sahnesini takip eden arşiv görüntüsünü filmin ve emperyalizmin bir alegorisi olarak görmek mümkün. Bu sahne askerlerin helikopterden aşağıdaki büyük baş hayvanları vurdukları bir sahnedir. Kamera ateş açan askerin bakış açısındadır. Daha sonra helikopter iniş yapar, askerlerin ölmeyen hayvanların yanına gidip vurduklarını yakın çekimde görürüz. Yavaş ve yedire yedire hayvanların ‘sebepsizce’ katledilmelerine askerlerin gözünden bakarız. Bu gerçek arşiv görüntülerinde pek duygu belirtisi de yoktur. Sartre, Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabındaki giriş yazısında “sömürgelerde sömürgecilerin kullandığı şiddetin tek amacının oradakilerin silahın gücünü öğrenmeleri değil, onların insanlıktan çıkmalarını da sağlamaktır” der(2). Bu sahne, sömürgeciliğin şiddeti nasıl doğallaştırıp insaniyetten uzak bir ‘doğal’ dünya yarattığının habercisidir.
Film insanların ölene kadar çalıştırılıp Avrupa’nın kendisine saraylar inşa ettiğini anlatır. Aslında filmin asıl meselesi bu da değildir. Auschwitz’de gerçekleşen katliamın/soykırımın Avrupa’da gerek filmlerle gerek medya ile sürekli anılması, bu konuda farkındalık olması ile Avrupa’nın ‘kaçmadığı’ bir mesele olması, fakat konu Afrika’ya geldiğinde temsiliyeti bırakın ‘şiddet uygulayanlar biz değiliz onlar’ gibi bir ideoloji yayılmış olması ve bu ideolojinin anayasaların ve ‘modern’ devletlerin tüm aygıtlarının temelini oluşturmasıdır. Belgesel, bu açıdan Avrupa’nın ‘şiddet tarihi’ üzerineyken içinde ironi de barındırmıyor değildir. Örneğin belgeselin bir bölümünde İsveçli sömürgeci çift kölelerinin değerlerini nasıl da güzel güzel değiştirdiklerini, İncil’de sonuçta çokeşliliğin olmadığını ve tabi ki kölelerin de bu erdemi öğrenmesi gerektiğini anlatır. Fakat bu çekimi yapan gazeteci ‘çokeşlilik İncil’de yasaklanıyor mu?’ diye sorar. Çift birbirlerine bakıp öylece kalakalır, bir sessizlik ve uzun bir bekleyiş olur.
Tıpkı Concerning Violence belgeseli gibi, Franz Fanon’un filme konu olan kitabı bugün belki her zamandan daha da geçerli. Bu kitapta Fanon, Cezayirlilerin Fransa sömürgesinden mücadele ile kurtulduğunu, Fransa’nın onlara özgürlüklerini ‘vermediği’nin altını çizer ki bu da birçok bağımsızlık mücadelesinde milliyetçilerin/jakobenlerin/ ulusalcıların bu mücadeleleri desteklememe bahanesidir. Fanon’un kitabı, bugünün dinamiklerini sivil haklar hareketlerinden sonra anlatmıyor diyen akademisyenlerin aksine gerçekleri tüm vuruculuğuyla yüzümüze çarpıyor. Bugün ‘sömürgecilik bitti’ diyenlere karşı sömürgeciliğin hem gerçekte hem de zihinlerde sürdüğünü göstermek için Fanon’un kitabına tekrar tekrar dönmek gerek, çünkü sömürgecilik sadece doğrudan şiddetle, doğrudan işgalle veya sömürüyle olmuyor, daha ‘görünmez’ ve daha ‘gizli’ şekillerde de devam ediyor. Elleri temiz Avrupa devletleri, bu gerçeği halen sanki kendi gerçekliği değilmiş gibi davranıyor. Şiddeti gizleyip kendisine şiddet olmayan bir dünya yaratan sömürgecilik tarihi en pis işlerini arka bahçelerde, resmi tarihlerin bakmadığı, günümüzde medyaların veya tarih kitaplarının ilgilenmediği yerlerde yapıyor.
Afrika haklarının Afrika’da, Avrupa’da ya da Amerika’da emperyalizme karşı mücadeleleri, belgesel sinemada All Power to the People (1996) ya da Adwa (1999) gibi eski örneklerle temsil edilse, ana akım sinemada da Selma (2014) ile yeni yeni temsiliyet bulsa da yine de konu üzerine kaynaklar oldukça az. Kaynaklar pek artmazken çok geçmişte değil 2013 ve 2014’te bile silahsız Afro-Amerikalı Trayvon Martin’in Amerika’da polis tarafından katledilmesi ve sonrasında Micheal Brown ve John Crawford’un da aynı şekilde vurulması üzerine bir alev gibi yanan Ferguson ayaklanmasını vurgulamak bu noktada mecburi. Siyahilerin ya da ötekileşmiş/sömürülmüş halkların yaşadığı ırkçı ve emperyalist saldırılara karşı günümüzde #blacklivesmatter yani ‘Siyahların hayatları önemlidir’ demek acildir. Bu bağlamda belgeselin büyük bir eşitsizlik tarihine dayanan sömürgeciliği bu derece sert bir şekilde karşımıza çıkarması, hem de konu üzerine özellikle batı menşeli ‘cesur’ çok da kaynak olmaması açısından çok önemli.
Türkiye’de Şiddete Dair
Geçen hafta Türkiye devleti Roboskî’de onlarca katırı hunharca katletti. Bu katırların bir kısmı doğrudan öldürüldü, diğer bir kısmı “terörize olup askerden kaçarken uçurumdan düştüler”, şu anda bu katliam hâlâ devam ediyor. Bölgede köylülerin geçim kaynağı olan neredeyse bütün katırlar devlet tarafından katledildi. Roboskî, devletin bir bahaneyle; bu dönemine göre kaçakçılık olur, protestolar olur, kalekol inşa etmek olur ya da hiçbir sebebi olmadan katliam yaptığı bir yerdir. Katırları öldürmesi ise bu kapsamda ‘sıradanlaşmış’ bir durumdur. Onur Günay, Türkiye’de şiddetin devletin monopolisi altında uygulandığını anlatır. Yasanın, hukukun ve normun altında devletin şiddeti yatar. 1915 Soykırımı ve devamında süregelen şiddet devletin varlığı ve bekası için kurucudur. Bu şiddete, Walter Benjamin’i takip ederek ‘kurucu şiddet’ adını verir. Günay, bu şiddete halklar karşı koyduğu zaman, imtiyazlı entelektüelin oturduğu yerden bu şiddeti hemen kınadığını anlatır. Devletin şiddetini zerre kadar sorunsallaştırmayanlar, halklar, muhalifler direnişe geçtiğinde uyguladıkları şiddeti lanetlerler. Bu göz, devlet şiddetini görmezden gelirken kendilerine uygulanan şiddete karşı duranları kınar. Devlet şiddeti, bu açıdan, ‘öteki’ne dair yaratılan ‘şiddetli, vahşi, terörist’ imgesi üzerinden kurulur ve meşrulaştırılır. Bir başka deyişle, devlet tekelindeki kurucu şiddet, ‘şiddetli bir öteki’ yaratarak kendi şiddetini görünmez ve hatta meşru kılar(3). Tıpkı Avrupa’nın Afrika’da veya kendi topraklarında yarattığı ‘şiddetli siyah’ imgesi veya Türkiye’nin yarattığı şiddetli Kürt imgesi gibi.
Günay, 28 Aralık 2011’de F16’larla bombalanan Roboskî’de 34 insanın kaçakçılık yapıyorlardı gerekçesiyle katledilmesi örneği üzerinden, devlet ve ana akım medyanın burada yapılan katliamı göstermediğini anlatır. Dönemin başbakanı ise bu başarılı operasyonu için çalışanlara teşekkür eder. Roboskî örneği üzerinden hem AKP’nin devlete karşı bir hükümetmişçesine ve de kendisinden önce gelen devlet geleneğinden farklıymışçasına ortaya çıkışının büyük bir mit olduğunu anlatır(4). Şiddetin ve terörün nasıl halen ve hep devlet tekelinde uygulandığını, özgürlükleri için ötekiler tarafından uygulandığında ise kullanılan söylemlerin birbirine zıt olduğunu anlatır.
Afrika’nın kesik damarlarıyla Kürdistan’ın kesik damarlarının birleştiği nokta tam da Şiddete Dair filminde karşımıza çıkar. Bu kurucu şiddet, kendisini sürekli hatırlatmak üzerine kurulmuştur, damarları hep keserek buradaki toprakların nefes almasını, yaşamasını engellemek üzerine kurmuştur ki bir yaşam belirtisi olamasın, sömürmeye devam etsin ki ucuz işgücü sağlasın, kendi büyük devlet şanı yürüsün… Roboski’de aldığı canlar yetmez bir de katırları öldürerek buradaki halkı kışkırtmaya çalışır. Tıpkı Şiddete Dair’de mesele katledilen hayvanlarsa, Türkiye’de de sömürgeci bir devlet geleneği olarak mesele tüm sıradanlığıyla katledilen katırlardır. Burada katırların katledilmesi Türkiye devletinin inşa ettiği sömürgesinde katırlar üzerinden halkları kışkırtmak amacı taşır. Roboskîlilerin neredeyse tek geçim kaynağı olan bu katırların katledilmesi üzerine Kürt halkının silahlara davranmasını sağlamak ister. Böylelikle Türkiye tarihinin kendisini kurduğu ‘şiddetli öteki’ imgesini her seferinde tescillemek amacındadır. Bunun üzerinden ise tabi ki kendi şiddetini meşru kılacaktır. Tam da silahların değil barışın konuşulduğu bir dönemde bunu yapması, barışı AKP’den korumamız gerektiğini bir defa daha hatırlatır hepimize.
Son Söz Yerine: Katırlar
Şiddete Dair, özellikle üst sesten ve kitabi tarzından dolayı bazı eleştirmenler tarafından didaktik bulundu. Kullandığı arşiv görüntülerinde beyazlarla siyahları çok ayırdığından, bir ‘ikili karşıtlık’ yarattığından da bahsedildi. Filmi birlikte izlediğim seyirciler ise filmin şiddeti biraz fazla göze sokarak kullandığından şikâyetçiydiler. Özellikle yine çok yavaş sekanslardan birinde kamera Mozambikli bir kadının bize doğru baktığı bir anı gösterirken, kamera yavaş yavaş aşağı doğru kaydığında yeni doğmuş bebeğinin de kendisinin de vücudunun sağ tarafının olmadığını gördüğümüz bölüm seyircisini rahatsız etti. Oysaki film tam da şiddetin bu kadar normalleştirildiği bir ortamda şiddetin gösterilerek yansıtılabileceği veya yok edilebileceği ironisini yapmaktaydı.
Şiddete Dair, tam böyle bir boşlukta devlet şiddetinin ne boyutlarda olduğunu, hem de lafa Roboskî’deki gibi Afrika ülkelerinde ‘öylesine katledilen’ hayvanlar üzerinden başlıyor. Bugün şiddet kültürünü yok etmek istiyorsak şiddet üreten ideolojilerin devlet tarafından yeniden ve farklı formlarda üretildiğini görmemiz, #blacklivesmatter ve #DevletEliyleHayvanKatliamı dememiz, katırların katledilmesini engellememiz, Kısırkaya toplama kampını yıkmamız gerekir. Tıpkı katırların öldürüldüğü yerde nöbet tutan Roboskîliler gibi… Şiddete Dair’in en şiddetli sahnesi nasıl açılış sahnesinde askerlerin hayvanları hunharca katlettiği sahneydiyse, Türkiye’de her gün şiddete maruz kalsak da Roboskî’deki katırlara uygulanan şiddet belki de en vurucusudur. Devletin ‘şiddetli öteki’yi yeniden kurmak ve ‘barışın neden olamayacağını’ bir bakıma kanıtlamak adına yaptığı bu katliam, Türkiye devletinin provokasyon tarihinin adeta bir özeti gibidir, tıpkı sömürgeci Avrupa devletlerinin Afrika’da ‘öylesine’ katlettiği hayvanlar gibi. Mesele katırlar değil mi? Hayır mesele katırlar, hep katırlardı, hep katırlar olacak.
Tashih: Harun Ercan
NOT: Bu yazının ilk hali Yeni Film Dergisi’nin 35-36’ncı sayısında yayınlanmıştır.
Referanslar
(1) Spivak, G. C. Preface to Concerning Violence, Film Quarterly Fall 2014, Volume 68, Number 1.
(2) Sartre, J.P. ‘Preface’ in The Wretch of The Earth, Franz Fanon. New York: Grove Press. pp. 7-35, 15.
(3) Günay, O. (2013). Toward a critique of non-violence. Dialectical anthropology, 37(1), pp. 171-182. 174.
(4) a.g.y.s. 180-181.

Kötü Akıl, İyi İrade

AKP, fukaranın sınıfsal öfkesini orta sınıflara yönlendirmek suretiyle, burjuvaziye ve emperyalistlere yönelik kini ve düşmanlığı yumuşatıyor. Bu anlamda AKP ile öznel, kişisel, birebir, ucuz-kaba eşitlikçi bir ilişki, muadillik düzlemi kurmazdan önce, onu muktedir kılana, kılmayana, kılmamış ve kılmayacak olana bakmak gerekiyor.
Soma Katliamı sonrası mahkeme süreci, AKP’ye yakışır biçimde, beklenen bir sonuca bağlanıyor. Meslek sahibi, orta sınıfın içerisinde ite kaka yer edinmeye çalışan, üstelik toprak altındaki bir kurban bulunuyor.
Sağlık reformu AKP şahsında, doktorların, halk tabiriyle, “boynuzlarının kırılmasına, burunlarının sürtülmesi”ne neden oluyor. Çağlayan saldırısı sonrası avukatlar kasten hedef alınıyorlar. Artık sadece velilerin değil, öğrencilerin de öğretmenleri dayaktan geçirdiği bir dönemde yaşıyoruz. AKP’nin orta sınıfa saldırı planı iki uçlu: Fukarayı bu katmandaki dostlarından, yoldaşlarından kopartıp diz çöktürmek; orta sınıfı da burjuvaziye ve devlete muhtaç hâle getirip kontrol altına almak.
Yaşanan gizli ve açık şiddetin sınıfsal boyutu, ideolojik sonuçlar doğruluyor. Fukara, şiddetin mızrağını orta sınıfa çevirerek, egemen burjuvazi ile devlet üzerinden ortaklaşmaya, yol bulmaya çalışıyor. AKP’ye yönelik eleştiriler, tabiatıyla, bu fukarayı da kapsayacak şekilde ilerletiliyor. Müslümanlık, Ortadoğu, makarna, eğitimsizlik, sürü bilinci, korku vb. burada birer dolayım olarak iş görüyor.
Egemenler, ideolojik salgısını önce tefeci-bezirgânlar, oradan tüccarlar, esnaf ve zanaatkâr üzerinden halka yediriyorlar. AKP iktidarının temelinde 2001 esnaf isyanı duruyor. 2013 orta sınıf isyanı ise tersten bu salgıya bağlanmayla sonuçlanıyor. Bu son isyanın mülk sahipliği konusundaki rekabet seçimler üzerinden ifa ediliyor: CHP ve HDP, orta sınıf siyasetine daha fazla râm oluyor. Orta sınıfa yöneltilmiş aşağıdakilerin öfkesini karşısına alıyor, yoksulun eli bırakılıyor, mazluma alaycı, horgören bir bakış fırlatılıp sırt dönülüyor.
Orta sınıf ideolojisi, kendi ömrünü toplam kolektif hayatın ta kendisi zannediyor. Ayağını bastığı yeri tek vatan, içinde olduğu ânı mutlak biyoloji ve iktisat olarak anlıyor. Dolayısıyla AKP’nin saldırısında o vatanı ve ânı aşan güçlerin önemli bir payı var. Bu nedenle o, sınıfsal ayrım yapmadığı için, aşan her şeyi “kötü” ilân ediyor. Çıkmaz sokakları yok eden modernizm türünden, mahremiyet, muhabbet, AKP’nin tetikçiliğini yaptığı egemenler eliyle siliniyor. Masonizm edebiyatının Fethullah bahanesiyle yeniden ısıtılmasının nedeni, burada. Kontrol ve disiplin toplumu, burjuvazinin ve devletin emri olarak ifa ediliyor. Hayata ait değil, sahip olabilen orta sınıf, bu emre dolaylı olarak uyuyor.
Orta sınıf siyaseti, o özel vatanı ve özel ânı yücelttiği, Allah bildiği için başka bir yüce kudrete asla izin vermiyor. Bir orta sınıf örgütlenmesi olarak AKP egemenlerle anlaştığı için, fukaranın saldırısını kendince maniple ediyor, hüküm ve kontrol altına almaya çalışıyor. Daha önce çıkartılan Millî Görüş gömleğinin bu seçim öncesi lime lime edildiği görülüyor. Süleyman Soylu çizgisinin tayin ettiği kadrolar köşe başlarını tutuyorlar. Sol muadili bu gelişmeyi sınıfsal ortaklaşma sebebiyle görmüyor, buna müdahil olamıyor. Sağ orta sınıf siyaset, CHP-HDP rekabetinin sonucunu bekleyerek, sol muadiline kavuşacağı günü bekliyor. Başkanlık tartışmalarında AKP, mecliste ABD’deki gibi esasta iki parti olacağını söylüyorlar. Söz konusu rekabet de ikinci partinin kim olacağı ile ilgili. Dolayısıyla bu yarışa girerek başkanlık meselesi zımnen onaylanmış oluyor. Fukaranın kaotikliği, ucu açıklığı, geriliği, kontrolsüzlüğü, aşağılık konumu ile ilgili solda açıktan ya da örtük eleştirilerin ve saldırıların da bu süreci içeriden desteklediğini görmek gerek. Ölçüsü, mizanı fukara-mazlum olmayanın saray kapılarından girişi de kolay oluyor.
Orta sınıfın özel vatanı ve özel ânı, ağır bir gülle gibi, her şeye baskın çıktığından, tüm ideolojik-politik yönelimleri bu ağırlık merkezinde toparlıyor. Bunu da güçlü olmak zannediyor. Buradan her şeyi kendisinde başlatıyor, kendisinde bitiriyor, herkesin kendisine mecbur olmasını talep etmekten başka bir şey yapmıyor. Yoldaşlaşma, ortaklaşma, paylaşım, müşterek çalışma, aidiyet lügatten çıkartılıyor. Tarihin ve toplumun başına ve sonuna “ilahi birey” yerleştiriliyor. Bu bireyin ruhunu burjuvazi, bedenini devlet imal ediyor.
Söz konusu yerleştirme işlemi, tarih ve toplumdaki sınıflar mücadelesinin karşı tarafa atılması için yapılıyor. Sınıflar mücadelesi karşıya atılınca, tarih ve toplum, bugünde olmak, ayak basılan toprak adına, temel bireysel ahlakî ayrıma, yani “iyi-kötü” meselesine bakılıyor. Orta sınıf, kötüye işaret ederek, iyinin kendisi olduğunu vicdanına inandırmaya çalışıyor. Sınıfsal açıdan hiç sorgulamadığı aklı herkesin aklından yüce olduğu için, cehalet, bilgisizlik, gerilik olarak gördüğü her şeyi “kötü” olarak adlandırıyor. Sınıfsal analiz ahlakî analizin altında eziliyor.
Orta sınıf siyaseti, “aklın kötümserliği-iradenin iyimserliği” noktasından “kötü akıl-iyi irade” noktasına taşınıyor. Akıl, her şeyden ari, münezzeh kılınmak için sınıflar mücadelesini çöpe atıyor. En fazla, sınıfı, kendisi gibi iş ve kas gücü denilen “sermaye”ye sahip, meslek erbabı, özel bir şahıs olarak görüyor. Sınıfın ve halkın içinde de sınıflar mücadelesi işlediğini her seferinde inkâr etmek zorunda kalıyor. İşçiyi orta sınıf siyasetine ikna etmek için bu gerçeğin üzerini örtüyor. Birey-işçiyi bugüne ve ayak bastığı toprağa tapmaya ikna etmek için uğraşıyor. Dolayısıyla ucu açık, kontrolsüz, tehlikeli ve tehdit yüklü sınıf hareketini devlete veya demokrasiye göre disipline ve terbiye etmeye çalışıyor.
Orta sınıf siyaseti, egemenlerle yapılmış gizli bir akit olduğu için, akıl giderek egemenlerin aklına bükülüyor, oranın kötülüğünü, cinliğini, uyanıklığını, kibrini, ahlâksızlığını ve yalanını kendisine yediriyor. İrade ise, bir nevi, tüm bunların arındırılması seansı olarak görülüyor. Her türlü düzenbazlığı yapan ama psikiyatristlere, kişisel gelişim danışmanlarına tonla para akıtan zenginlerin pratiği orta sınıfın iradesi hâline geliyor.
Proletarya, mazlumlaşmış işçi, işçileşmiş mazlumdur. Sömürüye ve zulme karşı kolektif mücadele içerisinde oluşur. Onu kendisine benzetmeye çalışanlar, onda kendi çıkarlarına koşturulacak yedek güç bulanlar, onunla nefes almayı bilmeyenler için mağlubiyet kaçınılmazdır. Sömürü ve zulmün karşısındaki her politik-ideolojik güç ona mündemiçtir. Onu devlet ve burjuvazi ölçütüne vurmak, meseleyi “iyi-kötü” ölçütüne çekmek, ciddi bir yanılgıdır. Esas olarak onun düşündüğü akıl; onun “yap” dediği, irade olmalıdır.
Eren Balkır

Eşitlik Karşıtı Müşrik

Allah yeryüzünü bereketlendirdi. Sâiller eşitçe paylaşsın diye dört mevsim gıda vermeyi kaderi yaptı.”[1] ayeti, soru sorarak bilgi isteyen, bir ihtiyacını arz eden, ihtiyacı sebebiyle bir şeyler isteyen tüm sâillerin taleplerinin karşılanması gerektiğini vurgular. Tüm bu sınıfların ihtiyaçlarının karşılandığı yere “cennet” denir ve cennet “Orada aç kalmadığınız gibi açlık duygusunu da hissetmezsiniz, daima tok ve doymuş olursunuz. Hem susamadığınız gibi güneş altında da kalmazsınız.”[2] diye nitelenir. Yani Qur’an, cennet deyince açlığın çekilmediği, giyinme ve barınma sorununun olmadığı, temel ihtiyaçların tam karşılandığı ve saldırılara karşı güvenlikli olan (güneşte yanmak) bir yerden bahseder. Zaten burası da Dâru’s-selâm değil midir? Cenneti kurmanın düşmanı olan şirki anlamak için Qur’an’ın müşrik olmakla suçladığı toplum yapısını anlamak gerekir.
Müşrik, sahip olduğu mal ve nimetleri paylaşmaktan kaçınan kimseye denir. Çünkü Qur’an, ilk müşrik tipini nüzul sırasına göre bahçe sahipleri kıssası[3] üzerinden verir. “Mekke’deki müşrik tiplemeleri hangi eylemleriyle müşrik diye adlandırılıyor?” dediğimizde:
1. Parçalı ve sınıflara ayrılmış
2. Kast ilişkisi[4] bulunan
3. Kavimci (soycu, aşiretçi, boycu)
4. Cinsiyetçi
5. Mülkiyetçe eşitsiz… bir toplum düzeniyle karşılaşırız. Bu sistemden rahatsızlık duymayıp bir de bundan beslenen tipler karşımıza çıkar. İşte müşrik, bu tip kimselerdir. Cenneti kurmanın yolu, öncelikle müşrik düzenini yıkmakla başlar. Bu nedenle cennet, zulüm düzenini yıkmadan kurulamaz. Muhammedî sünnet ve tüm peygamber[5] hikâyeleri dünya iktidarlarıyla söz ve kılıç gücüyle savaşan bir mücadele tarihi ortaya koymuşlardır.
Qur’an, “İnsan için sadece emeği kadar vardır/insan, emeği oranında hak sahibidir.”[6] diyerek kazanç-emek ilişkisinde doğru orantı istemektedir. Bu sebeple “zenginlikle sınanıyorum“ demeyi sonuçlandıran ekonomik düzeni kaldırıp “emeğim kadar olanıyla yetiniyorum/emeğimin hakkıyla geçiniyorum” dedirten bir ekonomik düzene geçilmelidir. Bu yüzden hem emek mücadelesi verilmeli hem de herkesin emeğiyle kazanmasının yolu açılmalıdır. Kişinin varlık ve darlığı emeğiyle paralel olmak zorundadır, emeksiz yemek olmamalıdır. İnsanlar emeksiz bir yerlere ulaşmamalıdırlar ve emeksiz talepler reddedilmelidir. Avam tabiriyle, “ne kadar çaba, o kadar köfte” olmalıdır.
Qur’an, emek dışı kazanca savaş açmıştır. “Ey Allah’a güvenenler! Aklı uyuşturan ve sağlıklı düşünmeyi engelleyen her şey, tüm şans oyunları, tanrısal değerlerden başka değerlere adamak ve adanmak, gelecekle ilgili kehanette bulunmak şeytanın pis işlerinden başka bir şey değildir. Bunlardan kaçınırsanız mutluluğunuz kalıcı olur. Sağlıklı düşünmenizi engelleyen şeyler ve şans oyunları ile oluşan öfke ve kin aranıza nefret tohumları saçar, ayağa kalkışınızı engeller, direnişinizi kırar; hicret, infaq ve cihattan uzaklaştırır. Tüm bunlara rağmen hâlâ pisliklerden vazgeçmeyecek misiniz.”[7] diyen Qur’an, tüm emeksiz kazanç yollarını, aklı edilgenleştiren her aracı yasaklamakta; adama, adak ve adanışlarımızın ne adına olması gerektiğini belirtmektedir. “Cemaate, partiye, derneğe, vakfa adanmak değil, tanrısal değerlere adanmak asıldır” mesajı çağlar ötesinden akmaktadır.
Daru’s-selâm’a giden yolda müşrikler[8] insanların karşısına üç korku çıkarırlar. Bunlar iktisâdî, siyasal ve varoluşsal korkulardır. Müşriklerin korku pompalamalarına karşı yürütülen adalet ve eşitlik savaşının sömürüyü bitireceğine inanmak ekonomik korkuyu yok eder, cesaret verir. Baskı, korku ve zulümle beslenerek ayakta duran siyasal statüko ile mücadele edince onun politik zayıflıkları ortaya çıkacağından ve siyasal aktörlerin korkuları daha da belirginleşeceğinden dolayı bir mücadele mensubunun politik korkusu asla söz konusu olamaz, olmamalıdır. Allah’a güvenimizi bilgi, nusûk ve ibadetlerimizle donattığımızda varoluşumuzun gereğini yaşadığımız için ölüme ve ölüm sonrasına dair ontolojik korkumuz da kalmaz. Ekonomik, siyasal ve âhiret korkuları olmayandan her kibir ve makam sahibi çok korkar. Bu sebeple onu pasifize edecek tüm önlemleri alıp uygulamaktan çekinmez. Peygamberler tarihi bunun birincil tanıklarıdır. Allah’a güvenen kimseyi korkutmak düşünülmesi gereken en son şeydir.
Bahadır Ceylan
Dipnotlar
[1] Fussilet sûresi, 10. ayet.
[2] Tâhâ sûresi, 118-119. ayetler.
[3] Qalem sûresi, 17-35. ayetler.
[4] Polisin çocuğu polis, askerin çocuğu asker, çöpçünün çocuğu çöpçü, zenginin çocuğu zengin, kapıcınınki kapıcı… olur tarzında toplumda gizli/açıktan uygulanan ve kişinin doğumuyla başlayan sınıflaşmaya “kast sistemi” denir. Her bir put esasında kastın sembolüdür.
[5] Peyamber: Farsça olup “haber getiren, haberci” demektir. Türkçeye “peygamber” biçiminde yerleşmiştir. Arapça olan “nebi” kelimesi de “haber veren, duyuran” demektir (Zuhruf, 7). Arapça olan “resûl” kelimesi (Allah’a ve onun elçisine itaat edin… Enfâl, 46) de “elçi” anlamındadır.
[6] Ve en leyse li’l-insâni illâ mâ-sa’â (Necm sûresi, 39. ayet)
[7] Mâide sûresi, 90-91. Ayetler.
[8] Ahkâf-11’deki müşrik tipi “Muhammed’in getirdiklerinde hayır olsaydı ona önce ayak takımı (fakirler, fahişeler, köleler, açlıktan ağzı kokanlar, yetimler, güçsüz kabile mensupları, kızlarını gömenler, borç batağında yaşayanlar, geçim sıkıntısı çekenler, bir lokmaya muhtaç olanlar, aşağılananlar, makamı olmayanlar, körler, topallar, kirasını zorla ödeyenler, banka kredileri/kredi kartı borçlarıyla yaşamak zorunda kalanlar, üç kuruşu zor bela bir araya getirenler… ) koşmazdı.” diyenlerdir.

Avrupa'da Kriz ve Sosyal Yıkım Politikaları

Küresel kriz yayılarak derinleşiyor. 2008 sonrası krizin odak coğrafyasına dönüşen Avrupa, kamu borç krizi ve bankacılık kriziyle sarsıldı. Özellikle kıtanın Akdeniz havzası yıkıcı kriz sarmalı içine girdi. Yunanistan'ın iflası, havzayı saran krizin başlangıcı oldu. Ardından İrlanda, İzlanda, Portekiz, İspanya ve Kıbrıs Cumhuriyeti'ni krizin anaforu sardı.
Kısa zamanda AB'nin merkez ülkeleri olan Belçika, İtalya, Fransa krizden etkilendi. Almanya ekonomik daralma içine girdi. İhracatında ciddi problemler yaşadı. Uzak Doğu ve özellikle Çin pazarı Almanya'ya soluk aldırdı. Berlin-Pekin demiryolu hattı bu dönemde işlev kazandı. Uzak Doğu pazarı Almanya'nın ihracat sorununa yanıt verdi.
İtalya, Yunanistan, Portekiz ve İspanya'da proto-faşist ve teknokrat hükümetler kuruldu. Sosyal yıkım programları gündeme alındı. Finans kapitalin stratejik saldırılarına karşın, Yunanistan, Portekiz ve İspanya kıtanın zayıf halkaları olarak öne çıktı. Ciddi siyasal gelgitler yaşandı.
Kıtadaki bu çoklu zayıf halka olma hali halen devam ediyor. Bu süreç aynı zamanda, sınıfsal antagonizmanın yaratacağı birçok devrimci imkânı doğuruyor.
Almanya ve Daha Homojen Bir AB
Krizin Avrupa'da iki yansıması oldu. AB, Almanya merkezli yeniden yapılanma içine girdi. Daha homojen bir AB'nin yaratılması yönünde adımlar atıldı.
Almanya, emperyal özneler arasında hegemonya "savaşına" uygun yeniden konumlandı ve dominant bir rol almak için agresyon politikaları izledi. Özellikle Doğu Avrupa'yı hinterlandına ve yeni nüfuz ve ekonomik alanına dönüştürdü. Bugün Almanya'nın Ukrayna hamleleri ve ABD emperyalizmiyle yaptığı TAFTA anlaşması bu sürecin diğer yansıması oldu.
Ayrıca AB'nin yeniden yapılanmasının bir başka dışavurumu olan neo-liberal restorasyon politikaları şiddetle sürdürüldü. Avrupa Merkez Bankası, IMF ve Avrupa Birliği'nden oluşan Troyka, özellikle Akdeniz havzasında yer alan, kamu borç krizi ve bankacılık kriziyle sarsılan ülkelere sosyal yıkım programları dayattı.
Bir karşı devrim içeriğindeki bu programla post-kolonyal operasyonlar gerçekleştirildi. Sınıfın tarihsel kazanımlarına, halkalara açık bir savaş içeriğindeki bu karşı devrimci programa kıta düzeyinde sert reaksiyonlar verildi. Aynı dönem Avrupa çapında sınıf ve kitle hareketinin yükselişine sahne oldu.
Kıta, genel grev, grev, büyük kitle gösterileri, farklı blokaj eylemleri, sokak savaşlarıyla sarsıldı.
Dalgasal bir biçimde gelişen hareket, krizin yıkıcı etkilerinin sert biçimde bir biçimde hissedilmesi ve yeni kemer sıkma politikalarına karşı, 2015 yılının başından itibaren ivme kazandı.
Volkan Yaraşır

Ezilenlerin Mısır’dan İlk Çıkışı ve Hz. Musa’nın Asâsı

Bismillâhirrahmânirrahîm
Kardeşler,
Bu hafta Allah’ın izniyle, Hz Musa’nın İsrailoğulları ile birlikte Firavun’a ve avanelerine karşı verdiği mücadeleyi anlatmaya çalışacağız.
Hz. Musa, M.Ö. 13. yüzyılda Mısır’da, üvey babası olan Firavun diktatörlüğüne karşı devrimci bir mücadele vermiştir. Mısır o dönem Firavun olarak bilinen 2. Ramses’in yönetimi altındaydı. Hz. Musa’nın başkaldırışından kısa süre önce, Hititlerin saldırısına uğramış ve onlarla yenişemeyince tarihteki ilk antlaşma olan Kadeş Antlaşması imzalanmıştı. Firavun dış tehditle karşılaşınca, içeride de zulmünü arttırdı. Kölesi olan İsrailoğullarını daha da zayıf düşürmek için hamleler yaptı.
Gerçek şu ki: Firavun o yerde egemenlik kurmuş ve ora halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir topluluğu horlayıp eziyordu. Bu topluluğun erkek çocuklarını boğazlıyor, kadınlarına hayasızca davranıyor. O gerçekten fesadı yayanlardandı.” (Kasas:4)
Kur’an’ın da ifadesiyle; Firavun egemenlik kurmuş (mülkiyeti tekeline almış) ve böylelikle toplumu sınıflara bölmüştü.
Firavun’un anlamlarından biri de, “büyük evin sahibi”dir. O büyük ev, Firavun’un sarayıdır.
Nil’in havzasına kurulmuş olan Mısır uygarlığında; köleler hem tarım alanında, hem de büyük evin yapımında çalışıyorlardı. Bunun yanında Kur’an’ın “sihirbazlar” dediği bir sınıf da vardı. Bunlar tapınak ekonomisinin hüküm sürdüğü dönemin rahiplerinin işlevini görüyordu. Meteorolojik olayların zamanını ve ırmakların taşma zamanlarını tahmin eden bu sınıfın işlevi, Firavun’un rejimini ayakta tutmaktı. Mısır öncesi şehir devletlerinde, rahip-krallar nasıl aynı bilgilerle köleleri Ziggurat’a, yani tapınağa bağlı kılıyorlarsa; “Tanrı’nın bilgisi bizdedir, O’nun ne zaman yağmur yağdırıp, ne zaman yeryüzünü bereketlendireceğini biz biliriz, o yüzden çalışıp biriktirdiklerinizi Tanrı’yı memnun etmek adına tapınaklara getirin ve Tanrı böylece rahmetinizi ve bereketinizi arttırsın” diyerek insanları aldatıyorlardı.
İşte Firavun döneminin sihirbazları da, aynı işlevi büyük evin ayakta durması için yapıyordu. Kur’an, bu ayakta tutma girişimini, “Asâ” olarak ifadelendirmektedir. Kur’an-ı Kerîm’de, sihirbazların asâsıyla, Hz. Musa’nın asâsının karşılıklı atıldığını betimleyen birçok ayet vardır.
Peki, burada Asâ ne anlama gelmektedir?
“Asâ” sözcüğü aslında; içtimâ/toplanma ve i’tilâf/uyuşma demektir. Firavun kıssası üzerinden anlamaya çalıştığımızda asâ; Firavun’un sarayında toplanan değişik görevde ama aynı amaca hizmet eden toplulukların oluşturduğu düzeni meşrulaştırmak (kimsenin itiraz etmeyeceği bir uyum-düzen) için ortaya atılan her türlü bilgi, yanıltma ve propagandanın kendisidir. Zor yürüyen bir insanın ayakta kalabilmesi için nasıl ki dayanak noktası olarak bir asâya ihtiyacı varsa; Firavun sisteminin de ayakta kalabilmesi için, sihirbazların bilgileriyle elde ettiği ve halkı kandırmasına sebep olacak bir dayanak noktası olan asâya ihtiyacı vardır. İşte Firavun düzeninin asâsının karşısına, Hz. Musa’nın asâsı çıkmaktadır. Firavun’un tezine karşılık, ezilenlerin anti-tezini Hz. Musa ortaya koymaktadır.
Firavun dedi ki: ‘Bir ayet (işaret, delil) getirdinse, doğru sözlülerden isen onu ortaya çıkar.’ Bunun üzerine Musa, asâsını yere attı; birden korkunç bir su'bânun oluverdi.” (A’râf:106-107)
“Su’bân” kavramı, yılan ya da ejderha olarak çevrilir. Oysa “se’ab” kavramının çoğuludur. Se’ab ise; vâdide sel yataklarının kıvrım kıvrım olması, kıvrım kıvrım dere yataklarından suyun akması anlamına gelir. Nil havzasında kurulu bir krallığa karşı “se’ab” kavramının kullanılması, genel olarak anlaşıldığı şekliyle, asâ metaforunun anlık bir asa atma olayı değil, süreç içerisinde gelişen bir olaylar dizisi olduğunu gösterir. Bu kanımızı güçlendiren aynı surenin 133. ayetinde geçen ifadedir:
Biz de onların üzerine, apaçık ayetler olarak tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de kibre saptılar ve bir suçlular topluluğu oluverdiler.
İşte Firavun’un Hz. Musa’ya “bana bir ayet göster” dediği ayetlerden biri budur. Tufanla birlikte Nil sularının su’bân etmesi, yani kıvrım kıvrım akıp debisi yükselerek taşması sonucu, çekirgelerin kurbağaların, haşerelerin verimli vadilere yayılarak, ekinlere ve canlılara zarar vererek, ortaya çıkacak kuraklığı haber vermesidir.
Sihirbazlar (bilginler) nasıl ki Firavun iktidarını ayakta tutabilmek için bilgileri doğrultusunda insanları Firavun’a köle ediyorlarsa; Hz Musa da, doğanın bilgisini (Kur’an’ın levhalar dediği) edinerek yıkılmaz Firavun saltanatının yıkılacağını bilimsel olarak açıklamıştır. İşte bu bilimsel açıklama karşısında sihirbazlar, Hz. Musa’nın Rabbine iman etmişlerdir. Çünkü Hz. Musa’nın, bilimsel veriler eşliğinde haber verdiği afeti en iyi anlayacak olanlar onlardır.
Hz. Musa asâsıyla (antiteziyle) Firavun krallığının meşruluğunu sarsmış ve kölelerle birlikte Mısır’dan çıkarak vaadedilmiş topraklar olarak bilinen, günümüzdeki Filistin’e yerleşmişlerdir. Köleleri Firavun’un saltanatından çekip çıkarmıştır. Musa “zaten çekip çıkaran” demektir. Bu çekip çıkarma süreci içerisinde, o dönemin köleleri olan İsrailoğulları, zaman zaman eski köleci düzenlerin (buzağı metaforunda olduğu gibi) geleneklerine yönelmiştir. İnşallah o kesitleri de zamanı geldikçe anlamaya ve anlatmaya çalışacağız. Ancak sonuç itibarıyla, Hz Musa’dan sonra bu mücadele Hz. Davud ve Hz. Süleyman ile birlikte eşitlikçi bir toplum idealine kavuşmuştur.
Kardeşler,
Belki de yorumladığımız tüm bu tarihsel gerçeklikler üzerine, “Hz. Süleyman da kral değil miydi?” diyeceksiniz. Maalesef bu algı da, eski ahitten İslam tarihçileri ve müfessirlerine kadar gelen, tıpkı Firavun’un sihirbazlarına benzeyen bir kandırmacadan ibarettir. Hz. Davud ve Hz. Süleyman ile ilgili hakikatlere ileriki hutbelerimizde mutlaka değineceğiz ama umudumuz odur ki; arkeolojik çalışmalar arttıkça, bu yanılgı da zaman içerisinde son bulacaktır.
Bir örnek teşkil etmesi açısından Micheal Brenner’in Kısa Yahudi Tarihi adlı çalışmasının 16 ve 18. sayfalarından bir pasajı sizlerle paylaşmak istiyoruz:
“Günümüzde, araştırmacılar, İsrail halkının toprakları zorla ele geçirmediğini, Kenan (şimdiki Filistin) ülkesinde kendiliğinden çıktığını varsayar. Tek tek gruplar gerçekten de Mısır’dan göç etmiş veya Mısır’a dönmüş olabilir. Arkeolojik bulgular, ilk İsrailoğullarının çoban ve çiftçi olduğuna, çoğunun da binyıl dönümünde kendi kendine yeten köy toplulukları halinde yaşadığına işaret eder. Eski Ahit’te söz edilen birkaç kavim, kendilerini büyük olasılıkla yakınlarındaki coğrafi noktalara göre adlandıran bu tür geniş aile topluluklarından ortaya çıktı. İsrail’in Hıristiyanlık öncesi M.Ö. ilk 1000 yılın başlangıcına kadar uzanan tarihi, büyük ölçüde bilinmiyor. Hâkimlerin kahramanlıkları, Hz. Davud’un güçlü imparatorluğu, Hz. Süleyman’ın muhteşem tapınağı, ne arkeolojik kazılarla, ne de Eski Ahit dışı kaynaklarla desteklenebiliyor. Hatta M.Ö. 10. yüzyılda birleşmiş bir İsrail ve Yahuda krallığının var olduğuna dair bir kanıt da yok.”
Kardeşler,
Hz. Musa’nın mücadelesi günümüze kadar ulaşan ezilenlerin çıkış noktasıdır. Hz. Musa’nın asâsı, Allâh’ın ezilenlere bahsettiği, egemen anlayışa karşı bir antitezdir. Ezilenlerin mücadelesini verenler, Eski Ahit’in deforme edilişinden sonra taşıdığı tutarsızlıklardan ötürü, Hz. Musa’nın bu tarihsel rolünü hakkıyla görememiştir. Genellikle ilk köle isyanı hep Spartacus olarak ifade edilmiştir. Oysa Hz. Musa’nın İsrailoğulları ile birlikte verdiği mücadele, ilk köle isyanı olmakla birlikte kendi kendine yeten eşitlikçi bir toplumsal yapının da öncülüdür.
Hz. Musa asâsıyla egemen sınıfın tezlerini çürütmüştür. Bu çelişkiler denizini yararak ezilenlere önderlik etmiş ve sınıflı toplumun Tanrısı Firavun’u kendi çelişkilerinde boğmuştur.
Özellikle bu coğrafyada ezilenlerin mücadelesini verenler, bu kadim yolu takip edebildikleri takdirde, toplumun tüm kesimlerine ulaşma ve doğru bir yolda ilerleme imkânına kavuşabilirler.
Hutbelerimizde zaman zaman kadim öğretilerin zihin ve yol açıcılığına başvurarak günümüz Anti-Kapitalist mücadelesinin tarihsel kökenlerini anlamaya devam edeceğiz. Cenâb-ı Allah, tüm peygamberlerin yolunu ve mücadelesini doğru anlamamızı nasip etsin. Mülk Allah’ındır şiarının; hem tarihsel süreçte, hem de günümüz koşullarında doğru bir zeminde yeniden olgunlaştırma çabamıza yardım etsin.
Biz ezilenleri yeryüzünde önderler kılmak istiyoruz. Ve onlara yeryüzünde kuvvet verelim istiyoruz. Ki Firavun'a, Hâman'a ve onların ordularına da korkmakta oldukları şeyleri gösterelim istiyoruz.” (Kasas:5-6)
Cumamız mübarek; mücadelemiz daim olsun…
Kapitalizmle Mücadele Derneği

Diyanet’in İsrail Anlaşmalı Umresi

Diyanet’in İsrail anlaşmalı Umresi: 265 dolara Siyonizm’e destek
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın daha önce Mekke ve Medine ile sınırlı olan Umre turuna bu yıl itibarıyla Kudüs de eklendi. Böylece Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiler güçlenmeye devam ediyor.
Bu konu ile ilgili geçen hafta Ankara’da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın önünde yaptığımız basın açıklamasıyla dünyanın dört bir yanında, yurtlarından uzakta yaşamak zorunda kalan yüz binlerce Filistinli Kudüs’e gitme hakkına sahip değilken, Kudüs’ün yanı başında, Gazze ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinliler bu şehirde yaşama ve mülk edinme hakkına sahip değilken, Kudüs’te yaşayan Filistinliler, ırkçı, ayrımcı, apartheid rejiminin baskısıyla karşı karşıyayken ve en önemlisi Kudüs de dâhil olmak üzere tarihsel Filistin toprağı işgal altındayken, Kudüs’ü ziyaret etmenin, İsrail’e destek vermek olduğunu, işgalin meşrulaştırıldığını ifade etmiştik.
Bu meselenin peşini bırakmayarak Türkiye BDS hareketi olarak İsrail ile anlaşmalı ilk Umre turuyla alakalı daha fazla bilgi edinmek, boykotun sesini duyurmak ve Kudüs’e gidecek olanlardan bu turun kapsamını öğrenmek üzere 15 Nisan 2015 tarihinde Atatürk Havalimanı’ndaydık.
Tel Aviv’in sırrı, diyanetin bilgi gizliliği
Umrecileri taşımak üzere 12.40’ta İstanbul’dan kalkacak olan uçak Tel Aviv’deki Ben Gurion Havalimanı’na iniş yapacaktı. Bagaj teslim işlemleri için belirlenen C15 kontuarı levhasında “closed” (kapalı) yazıyordu! Umreciler, C15 olarak belirtilen Tel Aviv kontuarı yerine, Londra ve Manchester yazılı başka THY kontuarlarından bagaj teslim ediyordu. Tel Aviv’e gidecek Umreciler direk Kudüs’e gidiyormuş izlenimi vermek için “İstanbul-Kudüs” yazılı uyarı levhası taşıyan Diyanet görevlileri, adeta Tel Aviv kontuarını görünmez hale getirmişti.
Umre’ye gidenlerle röportaj yapmak üzere görüntü almaya başlamamızın hemen ardından kontuarın güvenlik şefinden, Tel Aviv kontuarının, “İsrail yetkililerinin hassasiyetinden ötürü” görüntülenemeyeceği uyarısını aldık. Daha sonra işlemlerini bitiren insanlarla konuşmaya başlamamızın ardından çeşitli basın kuruluşları da görüntü almak için etrafta belirdi.
Diyanet İsrail ile anlaşmış!
Basına yapılan konuşmalarda BDS üyeleri, Diyanet görevlilerine İsrail’den vize alınıp alınmadığını sordu. Buna karşılık görevliler, “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İsrail devletiyle anlaşmalar yaptığını, vizelerin alındığını ve ilk turda iki kafile olarak gideceklerini” belirtti. Basına konuşan görevlilere, bunun işgali meşrulaştırmanın bir aracı olduğunu ve bu nedenle Filistinlilerin boykot kapsamına girdiğini ifade edip ne düşündüklerini sorduk. Kendilerinin bu konuda fazla bir bilgisi olmadığını ve sadece görevli olarak gittiklerini söyleyerek bizlere kaçamak cevap verdiler.
Kendilerine, Filistinli İşadamları Birliği’nin, daha önce Diyanet İşleri Başkanlığı ile görüşüp bu ziyaretlerin Tel Aviv üzerinden değil de Ürdün üzerinden, Batı Şeria Filistin turizm organizasyonuyla yapılmasının, Filistin ekonomisine daha fazla katkıda bulunacağını ifade ettiklerini ama sonrasında Tel Aviv üzerinden yapılacak yolculukta anlaşıldığını söylediğimizde bize cevap olarak şunlar söylendi; “Şimdi bu daha henüz ilk tur. Daha bir şeyler açıklamadan biz Tel Aviv’den tekrar İstanbul’a gelip buradan Mekke’ye gidecektik. Ama şimdi rota Amman’a çevrildi.” Yani Filistin işadamları bütün bu organizasyondan ekarte edilmiş, İsrail ve Ürdün ile gerekli anlaşmalar yapılmıştır.
Filistin’e destek yalanı ile Siyonizme destek
Konya Merkez Camii Vaizi Burhan Şener ise yaptığı açıklamada kelimesi kelimesine şunları söyledi; “Diyanet İşleri Başkanlığımız, Filistinliler orada mahrum kalmaması için Umre bağlantılarını Kudüs bağlantılı yapmayı düşündü. Ve çok ucuz bir şekilde, 265 dolar gibi bir farkla 3 günlük Kudüs gezisi Umre’ye eklendi. Ve şu an da Filistinlilere manevi destek için, maddi destek için, her şey için bu yolculuğun ilk turunu yapıyoruz. Bizden sonra beş tur daha var. Bundan sonra devam edecek inşallah.”
Bu bağlamda kendisine Doğu Kudüs’te mi yoksa Batı Kudüs’te mi kalacaklarını sorduğumuzda, “Doğu Kudüs’te” cevabını verdi. Ancak daha sonra Diyanet’in programına baktığımızda kalınacak otelin, Yahudi yerleşimcilerin ağırlıkta olduğu Batı Kudüs’te olduğunu öğrendik. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı adına Konya Merkez Camii Vaizi Burhan Şener açıkça yalan söyledi! Filistin ekonomisine katkıdan propagandası ile Kudüs’teki Yahudi yerleşimciliği desteklenecek ve bu bağlamda Siyonizm’e destek verilecektir!
Diyanet İşgali meşrulaştırıyor, İsrail’i normalleştiriyor!
Umre ziyaretçileri ile yaptığımız görüşmelerde pasaportlarını Diyanet’e teslim ettikleri ve vize ve benzeri organizasyon işlerinin Diyanet tarafından yapıldığı aktarıldı. İsrail vizesi ile işgali meşrulaştırdıklarını anlatınca bu ziyaretin “politik değil, dinî olduğunu”, aynı zamanda Diyanet tarafından yapıldığını ve Türkiye’nin “başta Cumhurbaşkanı olmak üzere” Filistin hamisi olduğuna ilişkin cevaplar aldık. Hükümetin Filistin desteği yanılsamasına sorgusuz sualsiz kapılan vatandaşlar bilgileri dışında işgale katkıda bulunuyorlar.
Türkiye’nin bu adımı aynı zamanda İsrail’in Müslümanlara iyi muamele gösterdiği ve umre ziyaretlerine izin verdiği ile ilgili bir yanılsamaya yol açacak, işgali meşrulaştıracak ve Uluslararası BDS hareketinin uyardığı kendini ayıklama politikası için önemli bir malzeme haline gelecektir.
Filistin ile ilgili hükümetin hazzetmediği türden soru sorarsanız ajan sayılırsınız
Sorularımızla Diyanet görevlilerinin dikkatini çekmemizin ardından Umre yolcularıyla konuşurken bir görevlinin hakkımızda “ajan bunlar ajan” dediğini duyduk. Bunun üzerine BDS hareketi üyesi bir yoldaşımız Filistin pasaportunu göstererek iddiaları boşa çıkarttı.
Son olarak biz Türkiye BDS hareketi olarak çağrımızı yineliyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın işgalci İsrail devletinin kurumlarıyla ilişki kurarak Türkiyeli Müslümanlara “Kudüs Umresi müjdesi” verme küstahlığını kınıyoruz. Diyanet’in ve bağlı olduğu hükümetin İsrail’i meşrulaştırmak için çabalarını kınıyor ve bunun yerine, İsraillilerin vizesiz girdiği Türkiye’ye vize almak zorunda olan Filistinlilerin bu mecburiyetinin kaldırılması için gerekli kararnamelerin çıkması için çaba vermeye çağırıyoruz. Aynı zamanda, Türkiyeli Müslümanları, Umre bahanesiyle işgalci İsrail apartheid rejimine verilen desteği protesto etmeye, Filistin halkının, İsrail’in boykot edilmesine yönelik çağrısına kulak ve destek vermeye çağırıyoruz.
Diyanet’in İsrail anlaşmalı umresi, Siyonizm’e destektir!
Filistin İçin İsrail’e Boykot Girişimi

Devrimci Bir Yemen

Geçen hafta Yemen’deki bir dostumdan insanı rahatsız edici bir not aldım. “Burada durum ümitsiz. Bombalamalar en az bir altı ay daha sürecekmiş gibi görünüyor. Temel gıda maddelerinde tahrip edici kıtlıklara rastlanacak. Çocuklarım korkuyorlar ve ben ne yapacağım, emin değilim.” diyordu notunda.
Buna benzer mesajlar yaygınlaştı, süreç kendisine eşlik eden öfke ile birlikte ilerliyor. Beş yıl içinde Yemen toplumunda geniş bir kitle tabanına sahip olacak etkileyici o devrimci hamle, nasıl oldu da Husilerin iktidarlarını pekiştirdiği, Suudi Arabistan savaş uçaklarının ülkenin önemli bir kısmını bombaladığı bir gerçeğe uyandık?
Arap dünyasının en yoksul ülkesi olan Yemen’in ötekileştirilmesine bağlı olarak, bugün ülkede çok az güvenilir İngilizce konuşan uzman var. Soğuk Savaş süresince devrimci hükümetlerin çöküşü ardından batı, bu ülkeyle jeostratejik açıdan çok az ilgilendi.
Sonuçta bugün ülke hakkında yeterli güvenilir bilgiye sahip çok az asker olmayan uzman mevcut.
Bunların da önemli bir kısmı, olan bitenin çok azını aktarıyor. Haber sunucuları ve editörlerle kurulan temaslar da genelde şu tarz sonuçlar veriyor:
Soru: Husiler hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Cevap: Husiler, Kuzey Yemen’deki bir kent olan Sâda’da bulunan kabile mensubu militanların oluşturduğu bir ittifak. Ana akım analizciler, bunların İran’ın vekilliğini icra etmekten başka bir şey yapmadıkları konusunda ısrarcılar. Oysa hikâye görece daha karmaşık.
Yaygın kanaate göre, devrik cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, Husilerin selefi olan Mümin Gençler Teşkilâtı lideri Hüseyin Bedrettin Husi’nin arkasında duran geniş dinî ve kabilevî destek üzerinden tehdit edildi. Bu teşkilât, faaliyetlerine doksanların başında başlamıştı ve büyük ölçüde Şiiliğin bir kolu olan Zeydîliğe ait eğitimsel ve kültürel diriliş projeleri ile ilgiliydi.
Ancak Salih, Bedrettin Husi’yi yeni Zeydî Şiî İmam olarak kabul etti ve Kuzey Yemen’den başlayacak kabilevî bir devrime öncülük etti. Mümin Gençler Teşkilâtı, 18 Haziran 2004’te ABD’nin Irak’ı işgalini ve İsrail’in Mescid-i Aksa’ya yönelik baskılarını protesto etmek için Sana’daki Büyük Camii’de gösteriler tertipledi. Bu gösteriler, Yemen’deki büyük protesto dalgasının parçasıydı.
Buna tepki olarak Salih’in elindeki kuvvetler saldırdılar. Söz konusu saldırılarda çok sayıda Husi üyesi öldürüldü, liderlerinin yakalanması için başına ödül kondu ve Kuzey Yemen’de büyük askerî operasyonlar düzenlendi.
Ama bu strateji geri tepti. Bedrettin Husi Eylül 2004’te öldürüldü, destekçileri ise onun kardeşleri etrafında örgütlendiler. Grup, liderlerini anmak amacıyla “Husiler” ismini aldı. Hızla silâhlı bir isyan hareketine dönüştü ve Sâda Savaşları olarak bilinen uzun soluklu bir çatışma içerisine girdi. Nihayetinde de Arap Baharı’nın parçası olan 2011 Yemen Devrimi olarak bildiğimiz sürece dâhil oldu.
Husilerin iktidarı ele geçirmesi, yukarıda aktarılan isyanın ardından Salih’in eski cumhurbaşkanı Abd Rabbuh Mansur Hadi eliyle kurulan ve ABD ile Suudi Arabistan tarafından yoğun biçimde desteklenen (ve etkin biçimde monte edilen) hükümetin bir hatasıydı. Hadi’nin hükümeti, demokratik meşruiyetin yokluğu, ayaklanmanın maddî taleplerini hızla karşılayamaması ve uygun bir demokratik çerçeve oluşturamayan Ulusal Diyalog Konferansı (UDK) gibi bir dizi meseleyle yüzleşti. Husiler, bu noktada UDK’nin hükümlerini yeni hükümette uygulamanın gerektiğini tespit ettiler.
S: İyi de İran Husileri desteklemiyor muydu?
C: Bu kadar basit değil. Görünüşe göre Husiler, süreç içerisinde İran’la aralarındaki bağı güçlendirdiler. Ama galiba bu, kısa bir zaman önce yaşanan bir gelişmeydi. Bu türden bağlar, Husilerin ülkenin önemli bir kısmının kontrolünü ele geçirebilme başarısı göstermesini pek izah etmiyor. Bu gelişme, Salih ile kurulan tuhaf ittifakın ve ona sadık isimlerle ordu kaynaklarına erişme imkânı bulmalarının bir sonucuydu. Yaygın biçimde dillendirilen bir efsaneye göre Husiler “Yemen’in Hizbullah’ı”, oysa bu, kesinlikle doğru değil.
Esasında Salih Husilerin Yemen’in Hizbullah’ı olduğuna dair iddiayı yıllarca ABD’ye iletmiş ama diplomatlar buna hiç inanmamışlardı. Wikileaks üzerinden sızan kimi belgeler bunu kanıtlıyor. ABD’den Sana’daki Kanada Büyükelçiliği’ne çekilen 9 Aralık 2009 tarihli bir telgrafta şu yazıyor: “Yemen Cumhuriyeti’nin İran’ın Husileri silâhlandırdığına dair iddialarının aksine, birçok analizcinin raporuna göre, Husiler silâhlarını Yemen karaborsasından, hatta Yemen Cumhuriyeti ordusundan temin ediyorlar.”
Husiler, İran’ın sunma ihtimali bulunduğu desteğe karşın, silâhlara önemli bir bölümünü hâlâ bu kaynaklar üzerinden ulaşıyorlar. Buradaki tuhaflık ise şu: bu silâhların büyük kısmı Avrupa ve ABD yapımı.
İran da Husileri destekleyebilirdi. Ama hareketin cephaneliğinin önemli kısmının niteliğini tayin eden, Avrupa ve Amerika ordu mallarının Ortadoğu karaborsasında bol bulunması, aynı zamanda bu türden silâhların Yemen ordusuna da resmî yollardan satılmış olması gerçeğidir. Esasında İran, muhtemelen harekete önceden ülkede varolan kaçakçılık şebekelerini istismar etmek suretiyle yardım ediyor.
S: Peki Amerika’nın ülkedeki çıkarları?
C: ABD’nin Arap Yarımadası El-Kaide’si (AYEK) ile savaşmaktaki çıkarı sınırlı, bunun ana nedeni, grubun Suudi Arabistan sınırına çok yakın bir bölgede faaliyet yürütüyor olması. Arap Yarımadası El-Kaide’si, Ocak 2009’da Yemen’de, Suudi Arabistan El-Kaide’si (SAEK) bir dizi baskının ardından sınır boyunca etkin bir biçimde kovalanması sonrası kuruldu.
SAEK, grubu kurmak için Yemen El-Kaide’siyle birleşti. AYEK’in doğumundan beri, özellikle ilk bomba uzmanlarından biri olan İbrahim Hasan Tali Asiri’nin tutuklanması sonrası, Amerika ve Britanya’nın terörle mücadele faaliyetleri, insansız hava araçları dâhil, çeşitli tedbirler üzerinden grubu yok etmeye odaklandı. Bu, üstelik Yemen’deki yaygın su kıtlığı gibi, insanî güvenlikle ilgili diğer önemli endişelere rağmen gerçekleşti.
Nihayetinde Beyaz Saray ve müttefikleri stratejiyi taktikle karıştırdılar. Suudi Arabistan’ın da içinde olduğu uluslararası aktörler, Yemen’in eşitlikçi ve demokratik bir yoldan gelişmesine katkı sunabilecek kapsamlı bir program yerine, devreye insansız hava araçlarını ve bombardımanları soktular.
Esasında burada saldırıya uğrayan, Yemen. Gerçek bir tahayyül geliştirme gereği duymaksızın, şurası açık ki dış güçler yaklaşımlarını revize etmedikçe ya da bir ulusal kurtuluş hareketi ile püskürtülmedikçe, ülkede durum daha da kötüye gidecek. İkinci ihtimal, yani kurtuluş hareketinin başarısı, uzun vadede Amerikan çıkarlarına zarar verecek. Dahası bugün Yemen’de başvurulan şiddet düzeyinin muhtemel amacı, Körfez krallıklarına yayılmak ve tüm bölgedeki nizamı yerinden söküp atma şansı bulunan devrimci bir düzenlemeye mani olmak.
Böylesi bir durumda uzmanlar da teşekkürlerini sunup sahneye çıkacakları vakte dek eve gidip hazırlıklarını yapıyorlar.
Bugün Yemen uzmanlarına Sünni-Şii rekabetini sormak, buna bağlı olarak Suudi Arabistan ile İran arasındaki kapsamlı yarışı didiklemek moda.
Uzmanlar genelde rahatsızlıklarını gizliyorlar ve şu tarz laflar ediyorlar:
Yemen’in tarihsel açıdan hiçbir mezhebin diğeriyle özel olarak çatışma içinde olmadığı bir ülke olmadığını hatırda tutmak gerek. Esasında Kuzey Yemen’deki iç savaş esnasında Zeydî imamlığını destekleyen, Suudi Arabistan idi. Sünni Vahhabiliğin yayılmasına katkı sunan da Salih idi.
Mezhepçilik yeni bir olgudur ve şu üç etmenin bir sonucudur: 1) Amerika’nın öncülüğünde Irak’ta yapılan eylemlerin bölgesel sonuçları; 2) Suudilerin yaydıkları Sünniliğin üstünlüğüne dayalı öğretiler; ve 3) Neoliberalizm mezhep kimliğini güçlendirme ve ayrışma çizgilerini belirginleştirme eğilimi. Mezhepçilik askerî müdahalelerin ürünüdür ama aynı zamanda sadece Yemen’de değil, en geniş manada tüm bölgede işleyen yoğun metalaştırma süreçlerinin bir sonucudur.
Elbette bu, Yemen’in mezhepçilik karşıtı bir cennet diyarı olduğu anlamına gelmiyor, aksine burada ülkedeki mezhepçi gerilimin sebebinin somut etmenler olduğu üzerinde duruluyor. Mezhep kimliği, iç istikrarsızlık ve kaynakların küçüldüğü dönemlerinde güvenlik alanına girme imkânı sunuyor, aynı zamanda mal ve hizmetlere erişimi sağlıyor. Gerilimler aynı zamanda, Suriye’deki iç savaşta görüldüğü üzere, bölgenin diğer kesimlerinde şiddet eliyle kışkırtılıyor.
Bu kaçınılmaz bir durum değil. Mezhepçilik, Ortadoğu’da mevcut olan muhtelif aktörler eliyle verilen politik kararların sonucudur.
Uzmanlar, sorunun kendisinde mündemiç olan zırvalığın ele alınmasına imkân vermiyorlar. Yemen uzmanı olmadaki güçlük, sürekli sizin ağız dolusu küfür etme isteğinizi bastırmanızı istiyor olmaları.
Ana akım batı medyasının çatışma konusunda verdikleri açıklamalarda bilhassa mezhepçiliğe ve vekâlet savaşlarına odaklanmalarının nedeni burada. Mezhepçilik, Ortadoğu’daki yabanîliğin bir parçası olarak sunuluyor. İzleyenler için burada Suudi-Amerika politikasının sonuçlarına odaklanmaktan kaçınılıyor. Bu yaklaşım kasıtlı ve Amerika’daki savaş karşıtı harekete sunulan hatalı yaklaşımların bir sonucu.
Yaşananın “vekâlet savaşı” olmasına dair görüş, daha da ileri giderek, potansiyel muhalefeti bastırıyor. Bunu da Suudi Arabistan’ın İran saldırganlığına cevap ürettiğini söyleyerek ve onun gerici çıkarlarının peşinden koşmak için egemen bir ülkeye sebepsiz yere savaş açtığını görmeyerek yapıyor. İlgili görüş, bir de tüm niyetler ve amaçlar bağlamında, yaşananın bir Suudi-Amerika işgali olduğu, Suudilerin hem kendi çıkarlarına hizmet ettikleri hem de ordusunu Amerikan iktidarının bir izdüşümü olarak konuşlandırdıkları gerçeğini silikleştiriyor.
Şurası açık ki, Suudi Arabistan Kralı Salman ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi gibi yeni bölgesel otokratlar, Yemen’deki savaşı kendi yönetimlerini meşrulaştırmak için kullanıyorlar. “Yemen’in meşru hükümeti”ni savunmak, bu liderleri Arap Baharı’nın kahramanları gibi görünmelerine neden oluyor. Oysa bunlar demokratik hareketleri ezen isimler. Sisi ve Salman bugün benzer bir durum dâhilinde bir araya geliyor. Hadi’yi savunmak için yedi kral ve iki askerî diktatör bölgesel planda işte böyle koalisyon kuruyor. Hadi’ninse Yemen’in meşru yöneticisi olduğuna ilişkin iddiasının zemini, kendisinin tek aday olarak girdiği 2012 seçimi.
Batı solunun Yemen’de açık biçimde yaşanan zulüm koşulları karşısında ortaya koyduğu tarihsel sessizlik, öncelikle şaşırtıcı bir husus. Her şeyden önce Ortadoğu’daki düzenin tüm saçmalığı belirli bir süredir bu ülkede sahnede. Uzun yıllardır eleştirel bakış açılarına ihtiyaç duyuldu, bu yaklaşımlar, Yemen’de olan bitendeki tüm akıldışılığı takdir etmeliydi.
Oysa ortada, darbe sonrasında acilen ele alınması gereken önemli sorular var. Örneğin Husiler nasıl oluyor da Ulusal Diyalog Konferansı’nın şartlarını uygulayacağını vaat ediyor ama aynı zamanda Taiz’deki öğrenci göstericileri öldürebiliyor? Başkan Obama, Husi darbesiyle ilgili haberlere atıfla, Yemen’in “hiçbir zaman mükemmel bir demokrasi ya da bir istikrar adası” olmadığını söylerken, bir yandan da aynı ülkeye yönelik insansız hava araçlarıyla yapılan saldırıları birden sona erdiriyor?
Ayrıca bu sorulardan da önce ele alınması gereken başka sorular var. Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KAÜİK), kendisini açıktan tehdit eden devrimci bir duruma aracılık etme noktasında, neden böylesine önemli bir rol oynadı? Görünüşte Marksist olan ama esasında artık Kuzey Kore’den farksız görülen Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti hakkında neden çok az şey biliyoruz? Bu sorular böyle uzar gider.
Yemen’le ilgili şu hususu kabul ediyorsak, konuyla ilgili uzmanlığın olmayışı ve mevcut sessizlik kolayca anlaşılır hâle gelir: Yemen’i bilen, hatta umursayan insan sayısı çok az. Suudi Arabistan gibi ülkeler, onun bu şekilde yoluna devam etmesini istiyorlar. Bu, aynı zamanda Mısır ve Tunus gibi ülkelerde yaşanan ayaklanmalara karşı çıkıldığı biçimiyle, Yemen Devrimi’nin de çok az haber konusu olmasını kısmen izah ediyor.
Yemen’de devrimci koalisyon diğer ülkelerdeki öznelerden daha güçlüydü. Bu gerçeği dışavuran bir husus, Ulusal Diyalog Konferansı’nın olağanüstü yapısı idi. Söz konusu konferans, Salih, Hadi, Husiler, Hirak olarak bilinen güneydeki ayrılıkçıların koalisyonu, İslamcı muhalefet grubu Islah partisi, sivil toplumun ve diğer hareketlerin muhtelif liderlerinden oluşuyordu. Tarihsel açıdan ortada zorunlu olarak dile dökülen, ülkenin tecridi meselesi vardı. Bu, Yemen’in Ortadoğu çalışmalarında ötekileştirilmesini kısmen izah ediyor.
Beyaz Saray basın sözcüsü John Earnest, kısa süre önce MSNBC’deki Morning Joe programında, Amerika’nın Yemen siyasetini savunması ardından eleştirilerin hedefi hâline gelince şunları söyledi:
“ABD siyaseti, ayrı bir teşebbüs olan Yemen hükümetinin başarı veya istikrarı üzerinden ölçülmemeli. ABD’nin Yemen siyasetinin hedefi, hiçbir zaman orada Jefferson’cı bir demokrasi kurmaya çalışmak olmadı. ABD’nin Yemen siyasetinin hedefi, bu ülkenin radikal unsurların Batı’ya ve ABD’ye saldırmak için kullandıkları güvenli bir sığınak hâline gelmemesini sağlamaktır.”
Böylesi bir ifadeye nasıl cevap vermek gerek? Buradaki akıl dışılığa işaret etmek mümkün ama bizim aynı zamanda Earnest’in ABD siyasetini bu şekilde tarif ederken yalan söylemediğini hatırda tutmamız lazım. Washington, Arap Yarımadası El-Kaide’si sebebiyle, sadece Yemen’e dikkat kesiliyor. O, ABD ve müttefikleri “teröristler”i öldürme noktasında boş zaman bulup devrimci istikrarsızlığın Körfez krallıklarının geri kalanı ile Suudi Arabistan’a yayılmasına mani olduğu sürece, orada yaşananları aslında hiç umursamıyor.
Ortadaki sıkıntılı gerçeklik şu: Earnest ve Obama, “ABD’nin Yemen siyasetinin hedefi, hiçbir zaman orada Jefferson’cı bir demokrasi kurmaya çalışmak olmadı” veya “[Yemen’in] güvenli bir sığınak hâline gelmemesini sağlamaktır” türünden ifadeleri açıktan kullandığında, ülke içinde çok az itiraz yükseliyor. Bu, ilgili ülkeyi hiç umursamıyor oluşumuzun doğrudan bir sonucu. Bu yaklaşım, ordunun gücünün çıplak bir biçimde buraya yansımasına imkân sağlıyor. Durum umutsuz, oysa Amerika’daki savaş karşıtı hareketin görevi bu anlatıyla mücadele etmek ve hem devlet kurumlarında hem de kamusal hayatta Yemen’in kendi kaderini tayin hakkına dönük desteği inşa etmek.
Daha kapsamlı bir ifade dâhilinde, şunu hatırda tutmak gerek. Ulaşılacak çözüm, Yemenli bir çözüm olacaktır. Suudilerin öncülüğünde kurulan koalisyondan genel kütlesel dış baskı, Husilerin ilerleyişinden kaynaklı iç baskı ve kaynakların küçülmesi, savaş zamanındaki ekonomik baskıların bir sonucudur.
Görünüşe göre, dış müdahale yoğunlaştıkça ve iç politik durum kötüleşmeye devam ettikçe Yemenliler, uluslararası güçleri zorla defetmek için yeni bir devrimci koalisyon kurmaya mecbur kalabilirler. Bu sonuca ulaştıktan sonra Yemen, Ulusal Diyalog Konferansı protokolünü uygulayacak bir ulusal uzlaşma hükümeti eliyle yönetilmesine gerek kalmayacak ve 2011 ayaklanmasının ahlâkî ve maddî taleplerini gerçekleştirmek için yola koyulacaktır.
Böylesi bir düzen içerisinde Husilerin kendilerine alan bulmaları mümkündür, zira bu grup hâlihazırda Ulusal Diyalog Konferansı sonuçlarını uygulamayı ve yeni bir hükümet kurmayı vaat etti. Ancak Husilerin bu çatışma içerisindeki tavrı, askerî gücü ile mezhepçi retoriğinden ötürü ona bugün itibarıyla itimat etmeyen halka yabancılaştırdı.
Buna karşın Yemen’de politik bağlılıklar nispeten daha büyük bir hızla değişebiliyorlar. Bu da politik aktörlerin devletten ne kadar özerk olduğuyla ve politik sadakatlerin genelde otoriter düzenlerde daha zayıf seyrettiği gerçeğiyle ilgilidir.
Bu gerçek, diğer devrimci grupların Husilere verdikleri tepkilerde aşikâr bir hâl almaktadır. Kimi gruplar Husilere katıldılar veya ona karşı hoşgörüyle yaklaşma eğilimi içerisine girdiler. Bu durum, kontrol noktalarında ve geçici karargâhlarda devrimci gençlerin bulunuyor olmasında karşılığını buluyor. Diğer gruplar ise Husilere karşı hızla seferber oldular. Husiler Taiz’e yürüdüğünde coşkulu gösterilerle karşılandılar.
Bundan sonra ne olacağını ve Husilerin önümüzdeki on yıl içerisinde Yemen’de devrimci bir güç olarak nasıl hareket edeceğini öngörmek zor. Evet, halkın Husilerden nefret ettiğini ve onlarla çalışmak istemediklerini söylemek cazip. Ama biz aynı zamanda Salih ile Husiler arasındaki tuhaf bir ittifakın yaşandığı bir savaşın orta yerindeyiz. Bu iki kesim de, aralarında onlarca yıldır süren husumete rağmen, karşılıklı özçıkarlarını uygulamaya koyuyor.
Salih, Körfez İşbirliği Konseyi’nde iltica peşinde koştu ki bu da başka bir güç oyunun parçası olabilir. Belki de kördüğümü nihayetinde, eski elçi ve son dönemde başbakan atanan Halid Bahah çözecektir. Gözlemcilerini biteviye şaşırtma becerisi, Yemen’le ilgili ümit verici husustur. Basit bir ifadeyle; biz, elimizden geleni yapmaya, her şeyi sıkıca kavramaya ve olan biteni görmeye mecburuz.
Bilal Zenab Ahmed