İrlanda Sorunu

1949-1968 Arası Dönemde Büyük Britanya Komünist Partisi ve “İrlanda Sorunu”
1921’de İngiltere-İrlanda Savaşı’nın son ermesi sonrası İrlanda bölündü. Aynı dönemde Büyük Britanya Komünist Partisi de kuruldu. Parti İrlanda’nın birliğini savundu. 1969’dan itibaren de Britanya’nın Kuzey İrlanda’daki askerî ve politik varlığının son bulmasını talep etti. Özgür ve bağımsız İrlanda’yla ilgili söz konusu destek, kaynağını Komünist Enternasyonal’in konumundan alıyordu. Enternasyonal, dünya genelinde tüm sömürge ve yarı sömürge halkların ulusal kurtuluş mücadelelerini destekliyor, Lenin’in sömürgelerdeki devrimlerin Batı’da devrimlerin fitilini tutuşturacağına dair varsayımına bağlı hareket ediyordu. Lenin’in 1914’te Britanya işçi sınıfı ile ilgili yaptığı tespit şu şekildeydi: “İngiliz işçi sınıfı İrlanda İngiliz boyunduruğundan kurtulana dek asla özgür olamayacak.”[1]
İki Savaş Arası Dönemde BBKP ve İrlanda
Büyük Britanya Komünist Partisi çok sayıda İrlandalı üyeye sahipti ve İrlanda’daki komünist hareketle sıkı bağlar kurmuştu. Bu gerçeğe karşın kimi zaman gerilen ilişkiler karşısında İrlandalı komünistler çoğunlukla kardeş partilerinin kendilerine gölge ettiğine dair düşünceler geliştirdiler ve Moskova’nın kendilerinin BBKP liderliğine boyun eğmeleri gerektiği kanaatinde olduğunu düşündüler. İki savaş arası dönemde bir dizi farklı örgüt kuran İrlandalı komünistler 1933’te İrlanda Komünist Partisi’ni kurdular. Bolşevik tarzı benimseyen parti Britanya’ya karşı geniş sömürgecilik karşıtı cephe ile Britanyalı ve Cosgrave ile De Valera gibi İrlandalı ajanlara karşı daha geniş bir cephe kurma arasında sürekli bocalayıp durdular.[2] İrlanda Komünist Partisi ve önceki biçimleri (1933’e dek iki örgüte üye olmak yasak olmasına karşın) Soar Éire [Özgür İrlanda] ve IRA’deki solcu Cumhuriyetçilerin kazanılması için çabaladı. IRA 1934 konferansında açığa çıktığı biçimiyle, solcu Cumhuriyetçiliğin ayrışmasına tanıklık etti.[3] Buna tepki olarak BBKP Labour Monthly isimli dergisi aracılığıyla IRA’in “küçük burjuva liderliği”ni eleştirdi ve onun De Valera hükümetine karşı mücadele başlatmak konusunda isteksiz olduğunu söyledi.[4] Ancak otuzlu yıllarda BBKP IRA’i geniş anti-faşist Halk Cephesi’nin parçası olarak kabul etti. Bu dönemde eski IRA’lilerin bir bölümü İspanya İç Savaşı’na katıldı.[5]
Britanya’daki muadiline kıyasla İrlanda Komünist Partisi Halk Cephesi siyasetinin tatbik edildiği dönemde ve İkinci Dünya Savaşı sırasında nispeten daha küçüktü. Bu nedenle kendisini feshetmeye karar verdi. Bu karar o dönem ülkede İrlanda’nın tarafsız yaklaşımları uyarınca alındı. Gene de altı ülkede varlığını sürdüren üyeler 1970’e dek ayakta kalan Kuzey İrlanda Komünist Partisi çatısı altında faaliyetlerine devam ettiler. İrlanda Komünist Partisi ise 1948’de İrlanda Özgür Devleti İrlanda İşçileri Birliği olarak yeniden kuruldu. Bu parti 1962’de İrlanda İşçi Partisi’ne dönüştü. Söz konusu yapı 1970’te Kuzey İrlanda Komünist Partisi’ni de içerecek biçimde, İKP çatısı altında yeniden birleşti.
BBKP üyesi C. Desmond Greaves 1938’de Connolly Derneği’nin kurulmasına katkı sundu. Derneğin amacı, Britanya’daki işçi hareketi içerisinde İrlanda Cumhuriyetçiliğinin yaygınlaşmasını sağlamaktı. Kevin Morgan, Gidon Cohen ve Andrew Flinn’in tespitine göre, Connolly Derneği “komünist bir yöne sahip sosyalist cumhuriyetçilik için gerekli araç işlevi gördü ve yerleşik komünist parti yapıları ile herhangi bir gerilime tanıklık etmedi.”[6] Aylık Irish Democrat dergisini çıkartan dernek İrlanda’daki cumhuriyetçi hareket ve IRA ile simbiyotik bir ilişkiye sahipti. Parti basınına inanırmış gibi yapan kesimlerle pek ilişkisi yoktu. Dernek daha çok sendikalara vurgu yapıyordu. 1955 tarihli tüzüğüne göre derneğin amaç ve hedefleri şu şekildeydi:
Britanya’da ikamet eden kadın ve erkekleri kendi çıkarlarını savunmaları doğrultusunda Britanya işçi sınıfı hareketi ile birlikte yürütülecek birleşik bir mücadele dâhilinde örgütlemek.
(a) İrlandalıların birleşik bağımsız cumhuriyet mücadelesine destek toplamak ve Britanya emperyalizminin önlerine çıkarttığı tüm engelleri kaldırmak için mücadele etmek.[7]
IRA’in askerî mücadeleye başvuran yolundan farklı olarak Connolly Derneği amaç ve hedeflerine şu taktikler üzerinden ulaşmak niyetindeydi:
(a) Britanya’daki örgütlü işçi sınıfı ve demokratik hareket içerisinde çoğunluğun desteğini kazanmak.
(b) İşçi hareketinin birliği ve güçlenmesi, bilhassa Britanyalı ve İrlandalı işçilerin birliği için çalışmak.
(f) Ortak meselelerle ilgili olarak diğer örgütlerle işbirliğine gitmek ve karar verilmesi hâlinde uygun kurumlarla bağ kurmak veya bağ kurma taleplerini kabul etmek.[8]
Connolly Derneği (ve BBKP) üyeleri IRA ile bilhassa Wolfe Tone Derneği[9] üzerinden belirli bağlara sahipse de derneğin ve partinin bağ kurduğu esas olarak iki örgüt mevcuttu: Ulusal İnsan Hakları Konseyi (NCCL) ve Sömürgelerin Özgürlüğü Hareketi (MCF).[10]
Evan Smith
Dipnotlar
[1] V.I. Lenin, ‘The Right of Nations to Self-Determination’, Marxists Internet Archive, (erişim tarihi: 6 Ocak 2015).
[2] Letter of Anglo-American Secretariat to Ireland RE: elections (7 Ocak 1932), Comintern Archives, RGASPI 495/89/75/1. Aktaran: David Convery, ‘Internationalism or Paternalism? Relations Between British and Irish Communists, 1920-1941’ (yakında çıkacak).
[3] Bkz. Richard English, ‘Socialism and Republican Schism in Ireland: The Emergence of the Republican Congress in 1934’, Irish Historical Studies, 27/105 (Mayıs 1990) s. 48-65. Akt.: Convery, ‘Internationalism or Paternalism?’
[4] Jim Shields, ‘The Republican Congress and Ireland’s Fight’, Labour Monthly (Kasım 1934) s. 687.
[5] David Convery, ‘Revolutionary Internationalists: Irish Emigrants in the Spanish Civil War’, Mícheál Ó hAodha & Máirtín Ó Catháin, New Perspectives on the Irish Abroad: The Silent People? İçinde (Lanham, MA: Lexington Books 2014) s. 131-144.
[6] Kevin Morgan, Gidon Cohen & Andrew Flinn, Communists and British Society 1920-1991 (Londra: Rivers Oram Press, 2007) s. 201.
[7] Connolly Association, What is the Connolly Association? Constitution and Explanation (Derby: Connolly Association, 1963) s. 1.
[8] Connolly Association, What is the Connolly Association?, s. 2.
[9] Kenneth Sheehy, ‘In the Shadow of Gunmen: The Wolfe Tone Society, 1963-1969’, yayınlanmamış makale (erişim tarihi: 30 Kasım 2016).
[10] Connolly Association, What is the Connolly Association?, s. 14.
BBKP hem Ulusal İnsan Hakları Konseyi (NCCL) ile hem de Sömürgelerin Özgürlüğü Hareketi (MCF) ile sıkı ilişkilere sahipti. Hatta partinin kimi üyeleri her iki örgütün önemli konumlarında bulunuyordu. Bkz. Christopher Moores, ‘From Civil Liberties to Human Rights? British Civil Liberties Activism and Universal Human Rights’, Contemporary European History, 21/2 (Mayıs 2012) s. 179-181; Josiah Brownell, ‘The Taint of Communism: The Movement for Colonial Freedom, the Labour Party, and the Communist Party of Great Britain, 1954-70’, Canadian Journal of History, Güz 2007, s. 235-258.
Devamını oku ...

Milyonlar Nerede?

Milyonlar nerede,
Nerede Arap milleti,
Nerede Arap’ın gazabı, itibarı,
Nerede Arap’ın şerefi?
Nerede milyonlar?
Nerede?
Zenginlerin çocukları keyif çatıyor,
Milyonlar çile çekiyor.
Göğsüme bir makineli dayanmış
Paşalarsa uyuyor ve bizim hâlâ evimiz yok.
Ekranlarda ordular
Ama silâhlar çürüyor depolarda.
Devrim gerçek insanlara ihtiyaç duyar.
Parayla satın alınamaz asla.
Bir milletin devrimi yapılıyor
Ellerdeki taşlarla.
Tanklara meydan okuyorlar.
Genci yaşlısı lütufta bulunmuyor
Görevini ifa ediyor.
O kaburganın içindeki kudret
Tankların kudretinden daha büyük.
Allah bizimle,
Siyonistlerden daha güçlü ve kudretliyiz.
Assalar da öldürseler de
Toprağa gömseler de
Ülkem asla diz çökmeyecek.
Kanımdaki kızıllık
Ekşi limon bahçelerini suluyor.
Esaretle mücadelemizde teslim olmayacağız,
Zerre gevşemeyeceğiz.
Yardım istedim yüz milyonlarca insandan
Ses çıkmadı.
Gece yatıp uyuyorlar,
Olan biten umurlarında değil.
Şerefleri ayaklar altında,
Yurdum boş ve ıssız,
Onlarınsa paraları ve evlatları var.
Unuttular beni.
Bilmiyorlar başıma gelenleri.
Hapishanede doğdum ben.
Ordularını göndersinler diyorum
Ama duymuyorlar sesimi.
Bize seçim yap dediler, biz acı olanı seçtik.
Her şeyin bedelini biliyoruz.
Onlarda ağır toplar, kimyasal silâhlar,
Bizde sapan ve bıçak.
Yaralarımızı kanatan,
Arapların birlik olmaması.
Fedakâr ananın kalbi kırık,
Yaşlıların gözleri iki çeşme.
Masum çocuklar öldürülüyor,
Kundaktaki bebekler can veriyor.
Çadırını toplayan mülteci
Merak ediyor nereye gideceğini.
Sizse doldurdunuz kasalarınızı,
Unuttunuz Yermük Savaşı’nı.
Birleşince coşkun akan sel olacağız.
Büyük bir ordumuz,
Bir tek bayrağımız olsa
Mazlumlar zafere uzanacak.
Hakikat biziz, biziz devrim.
Onlarsa fil sahipleri
Hakikat ve devrim birbiri ardı sıra uçan
iki ebabil.
Onlara taş atmalısın
Balçıkla yoğrulmuş taşlar fırlatmalısın
Bunu bil.
Asla diz çökme, işgalcinin önünde
Asla itaat etme ona.
Hileleri tükendi.
O kaburganın içindeki kudret
Tankların kudretinden daha büyük.
Hepimiz yitip gitsek bile
Ya zaman sen yaz
Bizim ülkemize ihanet etmediğimizi.
Devrim imanımız, kutsal menzilimiz.
Bir milletin devrimi yapılıyor
Ellerdeki taşlarla.
O millet ki tanklara meydan okuyor.
Söz: Ali Kilani
Müzik: Abdullah Muhammed Mansur
Devamını oku ...

Castro ve Filistin

Fidel Castro: Bir Filistin Dostundan Fazlası, Daha Fazlası
Komutan Fidel Castro ve yoldaşlarının liderliği altında Küba, dünya çapındaki devrimci ve ilerici hareketleri desteklemede çok büyük bir rol, görece küçük bir ülkeden beklenebilecek olandan çok daha büyük bir rol oynadı. Devrimci Küba'nın bazı eylemleri, örneğin CIA ve Güney Afrika'nın 1970'li ve 80'li yıllarda Angola'yı ele geçirme girişiminin başarısızlığa uğratılmasındaki rolü iyi bilinir. Sonuç alıcı Cuito Cuanavale muharebesi, yalnızca Angola halkı için bir zafer olmakla kalmamış, aynı zamanda bizzat Güney Afrika'daki apartheid rejiminin çöküşünde kilit bir faktör olmuştu. Küba'nın Latin Amerika'daki sayısız hareketle olan dayanışması da yaygın şekilde belgelenmiştir.
Daha az bilinen bir şey ise, Küba'nın Filistin mücadelesiyle ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki başka mücadelelerle olan dayanışmasının tarihidir ki bu, 1959 devriminden yalnızca aylarla ifade edilecek bir süre sonra başlamıştır. Zaferden birkaç ay sonra Raul Castro ve Che Guevara Kahire'yi ziyaret edip merkezi burada bulunan Afrikalı kurtuluş hareketleriyle temas kurduktan sonra, o dönemde Mısır yönetimi altında olan Gazze'yi de ziyaret edip Filistin davasıyla olan dayanışmalarını ifade etmişti.
Küba, 1964 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü'nün kuruluşunu selamladı ve ertesi yıl El Fetih hareketiyle bağlar kurdu. 1960'ların sonlarında Küba ile Suriye'nin solcu hükümeti arasında yakın bir ittifak gelişti ve o dönemde her ikisi de, FKÖ içinde baskın güç haline geldikten sonra El Fetih'i destekledi. Küba, hem El Fetih'e, hem de FKÖ içindeki ikinci ve üçüncü en büyük örgütler olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ve Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi'ne (FDKC) siyasi destek, eğitim desteği ve askeri destek sundu.
1966'da Havana'da yapılan Üç Kıta Konferansı, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin “sömürgeciliğe, yeni sömürgeciliğe ve emperyalizme” karşı mücadelede birleşmesi çağrısı yaptı. Kapanış konuşmasında Fidel, konferansın Filistin halkına verdiği “sıcak destekten” söz etti.
Ekim 1973 savaşının ardından Küba, İsrail'le olan diplomatik ilişkileri kesti. Ertesi yıl FKÖ Genel Sekreteri Yaser Arafat, Havana'yı ziyaret ettiğinde bir devlet başkanı gibi karşılandı ve daha sonra Küba'da bir Filistin Büyükelçiliği açıldı.
1975 yılında Küba, BM'nin Siyonizm'i “bir ırkçılık ve ırksal ayrımcılık biçimi” olarak tanımlayan ve 97 kabul, 35 ret oyu ve 32 çekimser oy çıkmasıyla geçen 3379 sayılı karar tasarısının destekçilerinden biri oldu.
Mısır'ı diğer Arap devletlerinden ayıran ve Filistinlilere ağır bir darbe indiren 1978 Camp David Anlaşması sonrasında Küba; Suriye, Libya, Cezayir ve Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti'nden (Güney Yemen) oluşan “Azim Cephesi”ni destekledi. Camp David, İsrail'in Lübnan ve Filistin mülteci kamplarına düzenlediği cani saldırılar için yolu döşemişti. 30 bini aşkın insanın ölümüne sebep olan bu saldırılar Küba hükümeti tarafından kınandı.
Küba, 1987 sonlarında başlayan kitlesel Filistin intifadasına güçlü destek verdi.
İsrail'in Gazze'ye düzenlediği ve 1.460'tan fazla Filistinlinin ölümüne, 10 binden fazlasının yaralanmasına sebep olan 2014 saldırısı esnasında [resmi rakamlara göre 2014 saldırısında hayatını kaybeden Filistinli sayısı 2.251'dir –çn.] Fidel, “Neden bu ülkenin (İsrail) hükümeti dünyanın, bugün Filistin halkına karşı işlenen bu korkunç soykırım karşısında vurdumduymaz olacağını düşünüyor?” diye yazdı.
Önde gelen Filistinli örgütler, Fidel'in ölümünün ardından taziye mesajları yayınladı ve Filistin çapında dayanışma gösterileri düzenlendi. FHKC'nin mesajı, Fidel Castro'nun tarihsel rolü hakkında çok şey söylüyordu:
“Angola'dan Güney Afrika'ya, Filistin'den Mozambik'e, Bolivya'dan El Salvador'a, Castro'nun uluslararası devrimci dayanışma ve mücadele mirası, devrim, demokrasi ve sosyalizm yolunda sınırları aşan bir pratiğin örneğini teşkil etmeye devam ediyor.”
Richard Becker
Devamını oku ...

Bugünü ve Yarınıyla Kürd Meselesi -III

IV
İlk başta anti-emperyalist bir niteliğe sahip olan Kemalist sistemin bu niteliği hızla zayıfladı. Merkezinde bağımsızlık çağrısı bulunan bir tür devlet kapitalizmi, zamanla ivme kaybederken, çevre ülkelere özgü bağımlı kapitalist kalkınma tarzı gelişme kaydetti. Türkiye, ilk baştaki kafa karışıklığına sebep olan burjuva milliyetçiliğin yol açtığı yanılsamanın bedelini ödedi. Kemalist liderler, kapitalist Türk ulusunu Batı Avrupa’nın sunduğu imaj üzerine kurabileceklerini zannettiler. Bu projenin çevre ülkelere özgü kapitalizmin görüldüğü tüm bölgelerde olduğu gibi Türkiye’de de başarısızlığa mahkûm olduğunu anlamadılar. Sovyetler Birliği’ne karşı duyulan korkunun katmerlediği sosyalizm düşmanlığı, Ankara’yı ABD’den destek bulmaya itti: Yunan albaylar gibi Türkiye’deki Kemalist generaller de hemen NATO’ya katıldılar ve Washington’ın bağımlısı hâline geldiler. Çevre ülkelere özgü kapitalist gelişme sürecinin hızlanması, kendisini Anadolu’da yeni ortaya çıkan kapitalist tarımda ortaya koydu ve taşeronluğa dayalı iş kollarının kurulmasına yol açtı, ayrıca zengin köylüler sınıfı lehine işledi.
Bu toplumsal değişimler, Kemalizmin meşruiyetini azalttı. 1950’den itibaren, Washington’ın teşvik ettiği çok partili seçimler, yeni köylü sınıfının ve komprador sınıfın politik gücünü artırdı, bu güç, geleneksel Anadolu köylülüğünden neşet etti ve Rumeli’deki Kemalist politik sınıfın laikliğine yabancıydı. Türk siyasî İslam’ının ortaya çıkışı ve AKP’nin seçim başarısı, bu sürecin sonucu. Söz konusu gelişmeler, toplumdaki demokratikleşme sürecine katkı sunmadı, tersten Erdoğan’ın diktatöryel arzularını ve araçsallaştırılmış Osmanlıcılığın dirilişini tasdikledi. Osmanlıcılık, Osmanlı’nın kendisi gibi büyük emperyalist güçler, yani ABD tarafından istismar edildi. Bu olaylar, Kürd sorununun ön plana çıkmasına neden oldular.
Doğu Anadolu’daki kentleşme, hayatları mahvolmuş köylülerin batıdaki kentlere kitleler hâlinde göç etmesine neden oldu. Bu sebeple Türkiye Kürdleri, devlet için yeniden bir mesele hâline geldiler. Artık aynı Kürdler, “dağ Türkleri” olmadıklarının farkındalar, dillerinin ayrı olduğunu biliyorlar ve resmî düzeyde bu dilin kabul görmesini istiyorlar. Mesele, eğer yeni bir yönetici sınıf, demokratik yönde evrimleştiği ölçüde, Türkiye Kürdistan’ına gerçek bir kültürel özerklik vererek çözülecekmiş gibi görünüyordu. Ama aslında mesele bu değildi, hâlâ da değil. Kürdler, kendilerini mevcut koşullarda silâhlı kuvvetlerin baskısına tepki vermekle sınırlandırdılar. Bu mücadelenin ardındaki örgüt olarak PKK, radikal sosyalist bir geleneğe sahip olduğunu söylüyor ve kentlerdeki yeni proletaryayı saflarına kazandığını iddia ediyor. Bu örgütün sosyalizm, demokrasi ve iki milletli devletin kabulü konusunda Kürd ve Türk proleterlerini bir araya getirmeye çalışan, enternasyonalist bir eylem hattını seçtiği düşünülebilir, ama böylesi bir şey söz konusu değil.
V
Kürd halkı, belirli bir bölgede (Doğu Anadolu, Suriye’nin kuzey şeridi, Irak’ın kuzeydoğusu ve İran’ın batı dağları) yaşıyor olsa da Kürd sorunu, Türkiye’de Irak ve İran’dakiden farklı ele alınıyor. Antik çağın Medleri ve Parthialılarına dayanan Kürtçe, Farslarla aynı Hint-Avrupa dil ailesine mensup. Belki de bu nedenle Kürdlerle Farsların bir arada yaşaması, geçmişte bir sorun teşkil etmedi. Ayrıca Kürd meselesi, son dönemde bölgede yaşanan kentleşmeyle açığa çıktı. Dahası, eskiye nazaran daha da resmî bir nitelik arz eden Şiilik, İranlı Kürdler arasındaki Sünni çoğunluğun maruz kaldığı rahatsızlığın diğer bir kaynağı.
İngiliz Mandası tarafından çizilmiş sınırlar yüzünden Irak Kürdleri, Anadolu’daki Kürdlerle ayrıştılar. Ama Kürdler ve Araplar, kısmen bölge kentlerindeki nispeten güçlü komünist partinin enternasyonalizmi ve çokuluslu proletarya sayesinde bir arada yaşamayı sürdürdü. Ama Baas diktatörlüğündeki Arap şovenizmi, ne yazık ki bu sürece mani oldu.
Yeni Kürd meselesiyse, ABD’nin son geliştirdiği stratejinin bir ürünü. ABD, Irak ve Suriye’deki devleti ve toplumu yok etmeyi hedef belledi. Onun için sırada İran’a saldırmak var. Sözde demokrasi lafazanlığı ile alakası olmayan, Washington’daki hâkim demagoji, “toplulukların hakları”nın uygulamaya sokulması meselesine öncelik veriyormuş gibi görünüyor. “İnsan hakları”nı savunduğunu iddia eden söylemler de benzer bir işlev görüyor. Irak merkezî hükümeti bu nedenle yok ediliyor. Ülke, dört sözde devlete bölündü, ikisi Şiilik ve Sünnilik üzerine kurulu, diğer ikisi ise Kürd aşiretlerin özelliklerine dayanıyor. ABD’nin desteklediği Körfez ülkelerinin müdahalesi sayesinde gerici politik İslam, IŞİD’in yükselişine katkı sundu. Bu durum, Washington’ın projesinin başarılı olmasını sağladı. ABD’nin Irak Kürdlerini “demokrasi” adına desteklediğine, ama NATO’nun önemli bir müttefiki olan Türkiye’deki Kürdlere destek vermemesine tanık olmak gerçekten tuhaf. Her zamanki gibi, ABD için çifte standartçılık ana kural.
Irak Kürdistanı’nın farklı kısımlarında iktidarı elinde bulunduran iki politik parti “demokratik” mi? Biri diğerinden daha mı iyi? Washington propagandasına inanmak, çocukça bir yaklaşım olur. Mesele, kendilerini zengin etmeyi bilen siyasetçiler veya savaş ağaları kliği ile ilgili. Bunların sözde “milliyetçilik”leri anti-emperyalist değil. Anti-emperyalizm, kişisel kazancı için ABD’nin Irak’taki varlığının bir parçası olmayı değil, o varlıkla ile mücadele etmeyi gerektirir.
Yukarıdaki analiz, bugün iş başında olan Kürd milliyetçiliklerini izah etmekte, onların bölgedeki anti-emperyalist direnişin ihtiyaçlarını ve bu mücadeleye eşlik etmesi gereken radikal toplumsal reformları, ayrıca ortak düşmana karşı Kürdlerle, Araplarla ve İranlıların birliğini teşkil etme ihtiyacını göz ardı etmeleri sonucu yüzleştikleri sınırları ortaya koymaktadır. O ortak düşman, ABD ve onun İslamcı ya da değil, yereldeki tüm müttefikleridir.[1]

Dipnot
[1] Burada Kürd milliyetçiliğinden çoğul anlamda bahsediyorum. Çoğunlukla silâhlı olan bu hareketlerin hedefleri burada tanımlanmıyor: büyük bağımsız pankürdist bir devlet mi istiyorlar, iki, üç, dört veya beş Kürd devleti mi talep ediyorlar, yoksa parçası oldukları devletler dâhilinde özerklik için mi mücadele ediyorlar, bu sorulara cevap verilmiyor. Bu parçalılığın ve bulanıklığın muhtemel bir sebebi de Kürd dilinin tarihinde gizli. Araplar ve Farslar on dokuzuncu yüzyılda kendi dilleri bağlamında muazzam bir yenilenme sürecine tanıklık ettiler. Türkler benzer bir süreci 1920-1930 arası dönemde yaşadı. Kürdlerse bu türden bir yenilenmeye ihtiyaç duymadıkları koşullarda yaşamayı sürdürdüler. Dolayısıyla tek bir Kürd dili yok. Birbirine komşu ama aynı zamanda mesafeli diller söz konusu. Bu durum büyük olasılıkla modern dünyanın ihtiyaçlarından kaynaklanmadı. Söz konusu zayıflık, dilin daha iyisine veya daha kötüsüne rıza gösteren, Farsçayı, Arapçayı ve Türkçeyi benimsemiş Kürd elitlerince asimile edilmesiyle alakalı.
Devamını oku ...

4 Aralık Madenciler Günü

Binlerce madenci işsiz,
Binlerce maden işçisi haklarını alamıyor!
4 maden işçisi toprak altında!
Yine bir dünya madenciler gününe öfkeli ve üzüntülü giriyoruz! Tıpkı 2 yıl önce Ermenek katliamında olduğu gibi!
Gözünü kâr hırsı bürümüş ve bu doğrultuda binlerce maden işçisini işsiz bırakan, ücretlerini vermeyen, en önemlisi de iş güvenliği önlemi almayan maden patronları hayatımızı cehenneme çevirmeye devam ediyorlar.
Alınmayan önlemler sonrasında katledilen biz oluyoruz.
Bir mucize olup da kurtulursak da işsiz kalıyoruz.
Tıpkı Soma'da, Ermenek'te ve Siirt'te olduğu gibi!
Bize yer altında cehennemi yaşatanlar, yer üstünde de işsizliğe, açlığa ve sefalete itiyor!
Hatta ve hatta maden patronları madenciler gününde boş durmayarak işten atma saldırılarına devam ediyor. Bunun da örneğini geçtiğimiz sene Denfa'da yaşadık.
Durum böyle iken 4 Aralık Dünya Madenciler Günü sadece isimle sınırlı kalıyor.
4 Aralık Madenciler Günü’nün gerçek anlamı mücadele etmekten geçiyor.
Verilmeyen haklarımızı, alınmayan önlemleri ve işten atma saldırılarını mücadele ederek lehimize çevirdiğimiz gün asıl madenciler günü olacaktır.
Tüm baskı ve keyfi uygulamalara rağmen yine de Dünya Madenciler Günü'nü kutlayacağımız günlerin umudu ile mücadelemizi sürdürmeye devam ediyoruz!
Devamını oku ...

Barışı Hatırlatmak

Yaşam İçin Ses Ver İnisiyatifi, 2 Aralık'ta Ömer FarukGergerlioğlu'na İzmit'te dayanışma ziyaretinde bulundu. Sosyal medyada yaptığı barış konulu paylaşımları nedeniyle Gergerlioğlu hakkında linç kampanyası başlatılmış, ardından çalışmakta olduğu devlet hastanesindeki görevinden açığa alınmıştı. Halen üzerinde yoğun baskılar bulunan Gergerlioğlu, YİSV heyetine şunları söyledi:
"Ankara'dan gelen Yaşam İçin Ses Ver İnisiyatifi'ne hoş geldiniz diyor, teşekkür ediyorum. Barış yanlıları için kara günler gibi görünüyor ama aslında biz farklı olduğumuz için güçlüyüz. Bunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Türkiye Cumhuriyeti'nin 100 yıllık tarihindeki en mutlu olunan iki buçuk yıllık çözüm süreci bitti ve ülkenin başına dağ gibi sorunlar yığılmaya başlandı. Şu anda biz barış yanlıları açısından felaket dolu günler yaşıyoruz. Kimisi için belki farklı komplo teorileriyle açıklanacak bir durumdur bu ama biz maalesef barıştan uzaklaşmamızdan dolayı çok farklı olumsuzlukları yaşadığımızı düşünüyoruz.
Bizler Kocaeli Barış Platformu olarak faaliyetlerimizi üç buçuk yıldır sürdürüyoruz. Barış süreci bitse dahi biz durmayacağız ve devam edeceğiz düşüncesiyle başlamıştık. Hükümetten ve başka güçlerden bağımsız olarak kurulmuştuk ve süreci kim durdurursa durdursun onlara barışı hatırlatmak için oluşmuş sivil bir inisiyatifiz. Farklı kesim ve kimliklerden arkadaşlarla yola çıktık ve devam ediyoruz. Şu anda çatışma çözümleriyle ilgili okumalar yaparak dünyadaki örnekleri tahlil ediyoruz. Bunun tüm barış yanlıları tarafından yapılması gerektiğini düşünüyorum, çünkü aynı örneklerle karşılaşıyoruz. Bunları tetkik ederken aynı sesleri duyduk, dünyanın en ucundaki kişilerden bile ülkemizde yakın zamanda yaşadığımız hadiselere çok yakın cümleler duyduk; bu çok çarpıcı ve umut verici. Benim ülkemde yaşanmış sorunların başka yerde aşılmış ve çözülmüş olması, umut verici. Mücadelenin nasıl yapılmasını ve bu yola devam edilmesi gerektiğini işaret ediyor.
Faşizme, ayrımcılığa boyun eğmeden yürümemiz gereken yol bu. Yıllardır giderek toplumu parçalayarak ilerleyen problemler var, ama barış için hepimizin ödemesi gereken bedeller de var. Birçok kişi bu bedeli ödedi; bana da gerek dernek çalışmalarımda, gerekse de sosyal medya çalışmalarımda barış için paylaşımlar yaptığım için görevimden açığa alınma ve sosyal linçe uğratma gibi bir bedel ödetmeye uğraştılar. Bunlarla mücadeleyi demokratik bir gereklilik olarak görüyorum. Açığa alınmam sonrası yaptığım çalışmalar da bir demokrasi mücadelesidir, sonuçta işe iade edilsem de edilmesem de aynı yolda devam edeceğimi deklare etmiştim. Bu tür zorluklar tarihin her döneminde yaşandı, yaşanıyor, yaşanacak, bunlara çok yabancı değiliz, mücadelemiz devam ediyor. İnşallah bu topraklarda güzel günleri, adaleti, hakkı, kardeşliği hep birlikte göreceğiz."
Devamını oku ...

Seçimden Sonra

Seçimden Sonra: Korkmayın Düşünün!
2016’da iki partili üzerine kurulu, demokratik olmayan sistem, tarih boyunca en nefret edilen iki adayı halkın önüne çıkarttı. Bu iki seçenek o kadar iç karartıcıydı ki seçmenlerin yüzde kırk üçü sandık başına gitmedi. Herkes, ya iki adaydan ya da adayların birinden illaki nefret ediyordu. Kazanan kim olursa olsun, onun yoğun bir muhalefetle karşılaşacağı kesindi.
Trump’ın seçilmesi herkesi şok etti. Bu haber, ciddi bir cinnet hâline yol açtı. Gözü yaşlı kalabalıklar, seçim sonucunu protesto etmek için sokaklara döküldü. İtiraz edilmeyen seçime beklenmedik bir tepki gösterildi.
Bu muhalefet, politik müesses nizama karşı koyma noktasında ihtiyaç duyulan yeni hareketin inşası için gerekli en hayırlı temeli temin etmiyor.
Bu ağlayıp karalar bağlayanların çoğu, en kötüsüne hazırlıklı olan Bernie Sanders destekçilerinden değil, Clinton kampanyasına inananlardan oluşuyor. Bu kesime göre, kampanya boyunca Trump’ın “başka insanlara yönelik nefretin, cinsiyetçilik, ırkçılık, homofobi, yabancı düşmanlığı gibi farklı biçimlerini savunan bir isim olduğu” ortaya konuldu. Buradan da Trump’tan nefret edilmesine yönelik bir tepki geliştirildi. Oysa bu, steril bir tepki ve politik açıdan hiçbir sonuca ulaşmayacak olan bir yöntem.
Trump’ın ırkçı bir canavar olarak kazandığı itibar, büyük ölçüde aşırı ifadelerle yüklü açıklamalarına dayanıyor. Bu açıklamalarda Trump, Meksikalı göçmenler ülkeye girmesinler diye duvar örmek gibi vaatlerde bulundu. Esasen bu vaat tuhaftı, çünkü bu duvar zaten mevcuttu! Sadece ona duvar değil de “çit” deniliyordu.
Washington, Nazilerin değil, yeterince kötü olan ama kesinlikle yeni bir yanı bulunmayan, gerici Cumhuriyetçilerin idaresine girdi. Eğer Trump, o cumhuriyetçilere kıyasla kimi hususlarda daha iyiyse, bu hususlar tespit edilip desteklenmeli. Etkili bir muhalefet, boş lafla gerçek meseleler arasında nasıl ayrım yapılacağını ve ilgili hususları kendi vasıfları üzerinden nasıl değerlendirileceğini bilmek zorunda.
Clinton kampanyası düşman olarak resmedilen Trump’a karşı kadınları ve azınlıkları koruyacağını iddia eden bir “kimlik siyaseti” üzerine kuruluydu. Bu iddianın süreklileştirilmesi üzerine kurulu olan, Trump’ın kişisel açıdan ne kadar korkunç bir kişi olduğuna vurgu yapan bir muhalefet hareketi, Clinton kampanyasının, Rusya karşıtı propagandası türünden diğer yönlerini halı altına süpürecektir. Ana akım medyanın tetiklediği “sol” muhalefetin Trump’la ilgili olarak Clinton’cıların onu “diktatör” Putin’le dost olduğuna dair sözlerini, onların dile getirdikleri “diktatör” suçlamasını tekrarlaması, rizikolu bir yaklaşım. Bu cinnet üzerine kurulu muhalefet, Trump’ın kampanyasındaki tek olumlu unsura, Rusya ile savaşmak yerine, onunla iş yapma arzusuna karşı çıkıyor.
Alman savunma bakanı Ursula von der Leyen’in Trump’ın Putin ile NATO arasında seçim yapmasını istemesi ve “ortak değerler”e işaret etmesi önemli. Bu, sadece ABD’deki savaş partisinin değil, Avrupa’daki NATO mekanizmasının da Hillary Clinton’ın desteklediği savaş yanlısı politikaları uygulaması konusunda Trump’a baskı uygulayacağının bir işareti. Hayal kırıklığına uğrayan Clinton’cı muhalefet, muhtemelen savaşlara karşı çıkmak için değil, Trump’ın savaşlara karşı çıkan yaklaşımına itiraz etmek için sokağa dökülüyor. Tüm bu eylemler de “diktatörler”e yönelik karşıtlık ve ortak demokratik, insanî değerler adına yapılıyor.
Trump’a yönelik geliştirilen, histerik muhalefetin yüzleşeceği tehlike işte bu. Zaten korkunç olan, söz konusu kampanyanın en kötü yanlarının süreklileştirilmesinden başka bir şey değil ve esas olarak bireylerin suçlanmasına odaklanıyor ve ciddi politik meseleleri görmezden geliyor. İlerici bir muhalefet ise Clinton’cılığı kenara atıp kendi konumunu belirlemeli. Bu noktada rejim değişikliklerine yol açan savaşlara muhalefet etmeli. Trump bile bu türden savaşlara karşı olsa dahi, söz konusu muhalefet ortaya konulabilmeli. Esasında böylesi bir muhalefet, Trump’ın mevcut konumunu muhafaza etmesi konusunda ona baskı uygulamalı, zira o, Washinton’da bu konumunu terk etmesi noktasında ciddi bir baskıyla yüzleşecekmiş gibi görünüyor. Muhalefet, bu aşamada Trump’ın savaştan uzak durma vaadine sadık kalmasını talep etmeli, öte yandan da onun ülke içerisine dönük gerici politikalarına itiraz etmeli. Aksi takdirde her iki siyasî akımın en berbat örneklerine tanık olacağımız bir geleceğe doğru bodoslama ilerleyeceğiz.
Diana Johnstone
Devamını oku ...

Nizar Kabbani ve Cemile Buhayrad

Cezayirlilerin Fransız sömürgeciliğinden kurtulmak için verdikleri on yıllık mücadelede çektikleri cefa ve gösterdikleri cesaret, 1948’de Filistinlilerin yaşadıkları felâketten [Nekbe] sonra Cezayir’i Arapların ana davası hâline getirir.[1] O dönemin şairleri, Cezayirlilerin mücadelesine dair şiirler kaleme alırlar ve ellilerde Arap mücadelesinin temel yönlerinden birini temsil etmesi sebebiyle, bu mücadeleye büyük önem verirler.[2] Nizar Kabbani de o dönemde Cemile Buhayrad için bir şiir yazar.
Şiir, Cezayir’deki Fransız işgalinin mağdurlarından biri olan Cemile Buhayrad’la tanıştırır bizleri. Şiirde Buhayrad’ı Oran’daki askerî hapishanede görürüz. O, davasına sadık, eziyetlere sabırla tahammül eden bir militandır.[3] Şiir, bize ayrıca Cemile’yi iki sureyi ezbere okurken tasvir eder: Meryem ve Fetih. Burada neden bu surenin seçildiği sorusu sorulabilir. Cevabı muhtemelen şudur: Meryem suresi, Hz. Meryem’le ilgilidir, dolayısıyla O tek erkek tanımadan hamile kalmasıyla, çektiği dert karşısında sabır gösteren bir kadının takip edeceği bir örnekliktir. Belki de Nizar, şiir üzerinden Cemile’nin o eziyetlere ve aşağılamalara tahammül etmesiyle ikinci Meryem Ana olduğunu söylemektedir. Fetih suresi ise Cemile’nin isyanının nihayetinde zafere ulaşacağına dair inancının bir ifadesidir. Nizar, bu iki sureyi “şafak vakti” okumaktadır, bu da Cemile’nin zaferine ve şairin zamanı kesin olarak belirlemesine dair bir ifadedir:
“Elinde su ıprığı, bir de gardiyan
Bir el Kuran’a dokunuyor
Bir kadın ilk sabahta
“Döneceğiz, diyor sana”
Ayetler geçiyor dilinden hazin
Meryem suresinden, Fetih suresinden.”[4]
Şiir boyunca Nizar Kabbani, Cemile’yi (ondaki gururu anıştırmak adına) palmiyeye ve (masumiyetine dair bir ifade olarak) çocuğa benzetir. Ama sonra “yoruyor güneşi, o yorulmuyor”[5] türünden kapalı bir ifadeye başvuruyor. Takip eden dizelerde Nizar, Fransızların barbar ama aynı zamanda, içi geçmiş zayıf bir güç olduğunu söylüyor:
Allahım
Yıldızların altında
Var mı bir insan
Razı olsun yenmesine
Asılan bir kadının etinden.[6]
Şiirin ikinci kısmında Cemile’yi Fransız hapishanesinde, mahpusluğun, hastalığın ve başında Lacoste’un bulunduğu Fransız askerlerinin muamelelerinin çilesini çekerken görüyoruz. Bu hapishanede Fransızların Cemile’ye uyguladıkları işkence yöntemlerine tanıklık ediyoruz:
Bağlı ayakları kırnaplarla
Sigaralar söndürülüyor memesinde
Kan içinde dudakları burnu. [7]
Bu satırlar, Fransızların Cezayirlilere uyguladıkları zulmün çok küçük bir kısmını, yüzeysel olarak aktarıyor. Şiirde Cemile’nin psikolojisinden ve askerlerin kibrinden, merhametsiz yüreklerinden bahsedilmiyor.[8]
Cemile, Nizar şahsında Fransızlara yönelik direnişin bir sembolü.[9] O, hapse atılmış bir kadına işkence eden, bundan zevk duyan, güzelliğini sürekli taciz eden askerlere atıfta bulunuyor.[10]
Abdullah Şahham
Cemile Buhayrad
Adı, Cemile Buhayrad
Hücre numarası doksan
Vehran’da savaş tutuklularından
Yirmi iki yaşında
Tapınağın kandilleri gibi gözleri
Ve kara Arap saçları
Yaz gibi
Hüzün çağlayanı gibi
Elinde su ıprığı bir de gardiyan
Bir el Kuran’a dokunuyor
Bir kadın ilk sabahta
“Döneceğiz, diyor sana”
Ayetler geçiyor dilinden hazin
Meryem suresinden, Fetih suresinden
Adı Cemile Buhayrad
Ateşle yazılmış
Yağmurda ıslanmış
Ülkemin sanatında, sanatımda ıslanmış
Yirmi iki yaşında
Bir çift güvercin konmuş göğsüne
Haliç konmuş, denizin dudağı
Aslen İstanbullu
Hiç süs görmemiş dudakları
Hiç düş girmemiş odasına
Çocuklar gibi oynamamış hiç
Gözü kalmamış gerdanlıkta, süslü giysilerde
Adı Cemile Buhayrad
En güzel şarkısı Mağrib’in
En uzun hurması
Cezayir’in ovaları görünüyor gözüne
Bir kız çocuğu görünüyor
Yoruyor güneşi, o yorulmuyor
Allahım
Yıldızların altında
Var mı bir insan
Razı olsun yenmesine
Asılan bir kadının etinden
Bastille’in ışıkları sönmüş
Veremli bir kadının öksürükleri
Doydu zincirler memesinden
Değersizler doydu
Lacoste ve binlerce adi kişi
Yenik Fransa ordusu doydu
Şimdi saldırıyorlar kadınlara
Mum gibi asılmış kadınlara
Bağlı ayakları kırnaplarla
Sigaralar söndürülüyor memesinde
Kan içinde dudakları burnu
Ve Cemile Buhayrad’ın yaraları
Ve kurtuluş sözleşilen yerde
Giyotin kuruyorlar, acımasızlar
Sürüyor kadınları bıçağa
Cemile bombalar altında
Yağmura tutulmuş bir serçe gibi
Kara, yanık kırmızısı bedenini
Çökertiyor elektriğin uçları
Yanıklar var sol memesinde
Memesinin ucunda
Daha daha… ey utanç
Adı, Cemile Buhayrad
Bir tarih bu
Yazar ülkem onu
Korur çocuklarım onu
Bir kadının tarihini ülkemden
Giyotinin soğuttuğu
Fethetmişti güneşi
Bir kadın
Kanayan kanayan kanayan
Yükselen bir kadın Cebel-i Atlas’tan
Leylaklar, nergisler anıyor onu
Turunç çiçekleri anıyor
Ne küçükmüş Jeanne D’arc ey Fransa
Ülkemin Jeanne D’arc’ı yanında…
Nizar Kabbani
Gazaba Uğramış Şiirler
Türkçesi: İbrahim Demirci-Turan Koç
İz Yayıncılık
Dipnotlar
[1] Nizâr Qabbâni, al-A'mâl al-Siyâsiyya al-Kâmila, Cilt. 3, s. 588.
[2] A.g.e., s. 590.
[3] A.g.e., s. 595.
[4] A.g.e., s. 596.
[5] A.g.e., s. 596.
[6] A.g.e., s. 604.
[7] A.g.e., s. 603.
[8] A.g.e., s. 593.
[9] Nizar’a göre delilik, çocukluk ve devrime ek olarak kendi şiirinin idrak edilmesi noktasında en önemli unsurlardan birisi. “Şiirimin üç kilit unsuru var: çocukluk, devrim ve delilik. Çocukluktan kastım, masumiyeti, dürüstlüğü ve kendiliğindenliği ifade eden her şey. Devrimden kastım gelenek veya hukuk formu kazanmış tüm kültürel, psikolojik ve tarihsel mirastan kopuşu, ayrışmayı ve ayaklanmayı ifade eden her şey. Delilikle de aklın o eski seyrinden ve zamanından ayrışmayı ve biz doğmadan önce belirlenmiş kurallara karşı çıkmayı ifade ediyorum.” Bkz. Nizâr Qabbâni, Qissati ma'a al-Shi'r, Beyrut, 1982, s. 80-81.
[10] Nizâr Qabbâni, Al-A'mâl al-Siyasiyya al-Kâmila, Cilt. 3, s. 593.
Devamını oku ...