Nasrallah: "Her Yerde Hazır ve Nazır Olacağız"

Lübnan Hıristiyanlarına şunu sormak istiyorum: Falan ve filanca önderler ve liderlerin gerçekten sizler için gerçek bir sorumluluk duyacaklarını düşünüyor musunuz? Sizleri katledilmekten, doğranmak ve yağmalanmak kurtarabileceklerini düşünüyor musunuz? Eşlerinizi himaye edebileceklerini ve kiliselerinizi de yıkılmaktan kurtarabileceklerini tahayyül edebiliyor musunuz? Tüm bu olayların ışığında düşündüğünüz zaman bunu yapabileceklerine kanaat getiriyor musunuz? Bu soruyu tüm Lübnanlılara, Suriyelilere, Iraklılara ve tüm Ortadoğululara soruyorum. Dostlarımız ve sevdiklerimiz olan Alevîler, Dürzîler, İsmaililer, Zeydilere, tüm mezhep ve cemaatlere yöneltiyorum bu sorumu. Bunu yapabilme sorumluluğuna sahip olan kimlerdir? Söz ettiğimiz bu insanların sizler için bir sözü, ahdi ve yemini bulunmakta mıdır? Bu soru kalpten kalbe, akıldan akıla yöneltilmiş bir sorudur.
Burada bir mesuliyetten söz etmekteyiz. O halde oturmak ve beklemek vakti değildir; iş yapmak ve eyleme geçmek gerekmektedir. Tercihimiz ne olacak? Susup oturmak mı? Bu asla fayda vermeyecektir. Bazıları ise Amerika'nın himayesinden söz etmekte, bu devletin yaptıklarından, hedeflerinden ve coğrafyamızda gerçekleştirdiği planlarından söz etmemektedir. Körfez'de oyunlar oynayan, paramızı, petrolümüzü, doğal gazımızı sömüren bu devlet, bizleri yıkıp talan eden devlettir. Her şeyi bir kenara bırakın ve Irak'ta meydana gelenlere bir bakın. Birkaç gün sonra IŞİD'in Irak'ı, tüm Musul'un; Selahaddin, Diyale, Kerkük ve Erbil'in bir bölümünün; Ambar'ın büyük bir bölümünün “korunması”, evet “korunması” için işgal edişinin yıl dönümüdür. Bunu gerçekleştirmek için Bağdat'ı tehdit etti. Bu, elbette Amerika Birleşik Devletleri'nin önderliğinde bir yapılanma oluşmasını sağladı. Bakınız, biz burada siyasi ve fikri bir tartışma yapmıyor ve şunu soruyoruz: Amerika Birleşik Devletleri'nin önderliğinde birleşen devletler neler yaptı?
Bugün Sana'ya yapılan saldırılar, Temmuz Savaşı'nda Lübnan'a veya mütemadiyen Gazze'ye yapılanlardan daha ağır değildir. O zaman ne yaptılar? Şimdi Irak'ta ne yaptılar? IŞİD'i ortadan kaldırdılar veya Irak'tan sürdüler mi? Ey kardeşlerim! Herkes biliyor ki IŞİD silahlarıyla, konvoylarıyla, tankları ve askerleriyle bir şehirden diğer bir şehre, bir karargâhından başka bir karargâha çok rahat bir şekilde hareket edebilmektedir. Hatta Irak'tan Suriye'ye ve Suriye'den Irak'a geçiş yapabilmektedir. Tüm bunlar Amerika Birleşik Devletleri'nin gözetimi altında gerçekleşmektedir. Amerika'ya kefil olan herkese Irak'a şöyle bir bakmasını söylemek istiyorum. Birtakım Iraklıların bekledikleri Amerika bunu yaptı. İşte sizi himaye etmesi için beklediğiniz Amerika budur.
Ancak Amerika'nın kendilerini himaye etmesini istemeyen Iraklılar ise halklarıyla, askerleriyle, dini merci makamlarıyla, yüksek gayretleriyle Selahaddin'in büyük bir bölümünü korumayı, bu yayılmayı engellemeyi başardılar. Onlar bunu yapmaya muktedirdirler.
Arap Devletleri Birliği'ne, Ortak Arap Birliği gücüne gelelim. Şunu söyleyebilecek biri var mı soruyorum: “Büyük bir Arap devletleri gücü bulunmaktadır. Bu güç Lübnan'ın himaye edip koruyacaktır.” Gerçekten bu anlayış çok gariptir. İşte IŞİD ve işte Nusra; fikri olarak, medya sahasında -hatta uydu kanallarında- onları besleyen kimlerdir? IŞİD'in kazanması için zılgıt çekmekteler. IŞİD'e resmi ve gayrı resmi yollarla silah ve lojistik destek sağlayanlar kimlerdir? Onlardan petrol satın alanlar kimlerdir? Bunları yapanlardan mı bizleri himaye etmelerini bekliyoruz?
Yapılabilecek bir diğer tercih ve sahih olan seçim ise şudur: Iraklıların, Suriyelilerin, Lübnanlıların, Yemenlilerin ve tüm Ortadoğu halklarının kendilerine gelmeleri, omuz omuza verip birbirlerini desteklemeleri ve gerçek dostların kim olduğunu araştırmaları gerekmektedir. Bu dostların başında İran İslam Cumhuriyeti gelmektedir. Bunu yaptıklarında vahşi tekfirci yapılanmaya hezimeti tattırabilecek güçte olduklarını bilmeliler. Bunlar Amerika ve İsrail'den daha güçlü değildir. Direnişçiler ve Direniş halkı bu coğrafyada hem İsrail ve hem de Amerika'yı hezimete uğratmıştır. Yapılanlar gaflete, hayrete düşmemize neden olmaktadır; bu safhadan çıkmamız ve güçlü olduğumuzu bilmemiz gerekmektedir.
Bizlerin itimadı vatanımıza, askerlerimize ve halkımızadır. Bu bir varoluş savaşadır. Irak'ın ve Irak halkının, Suriye'nin ve Suriye halkının, Lübnan'ın ve Lübnan halkının var oluş savaşı. Savaş, var oluş savaşı olunca diğer savaşlar bunun ardında kalır. Maslahatlar, imtiyazlar, anlaşmalar, demokrasi gibi şeylerin hepsi bu savaşın ardında kalır. Bugün coğrafyamızın durumu bundan ibarettir.
Tüm bunlardan sonra bizler şunu söylemek istiyoruz: İlk olarak, coğrafyadaki herkesin mesuliyetinin bilincinde olmaya ve ona göre davranmaya çağırıyoruz. Suskunluktan ve tereddütten çıkmalıdır. Mesela Lübnan'da 14 Mart Bloğu’nun hesaplarında sorun bulunmaktadır. Suriye'de bir hakikat var; bir tarafta Beşşar Esad ve yanındaki Suriye ordusu, yönetimi ve diğer tarafta ise IŞİD ve Nusra bulunmaktadır. Sizin dostunuz olan Vatan Cemaatleri Birliği, IŞİD ve Nusra'ya karşı bir sorumlukla sizleri koruyacaklarına dair söz veremezler. Bunlar Beşşar Esad yönetiminin mağlup olmasını istemektedirler. Bu nedenle de tüm emelleri ve planları IŞİD ve Nusra'nın kazanmasına yöneliktir. Oysa korkmaları ve çekinmeleri gereken Esad yönetimi değil, IŞİD ve Nusra'dır.
Temmuz Savaşı'nda Lübnan'daki bazı sesler Hizbullah'ın zafer kazanmasından korktuklarını dile getirmekteydiler. Lütfen hatırlayın! O zaman Hizbullah ve Direniş'in diğer gruplarının galibiyetlerinden korktuklarını açıklamaktaydılar. O zaman savaş olduğu için böyle bir yayın aracılığıyla olmasa da şunu söylemiştim: Hizbullah'ın galibiyetinden değil, yenilgisinden korkun! Bugün aynı şekilde onlara şunu söylüyorum: Bu yapıların kazanmasından çekinip korkmalı, diğerlerinin galibiyetinden korkmamalısınız.
Sizlere şunu soruyorum: Suriye yönetimi ve onun yanındakiler kazandığında bizler tüm Lübnanlılar için kefil oluyoruz. Peki, sizler -Allah korusun IŞİD ve Nusra kazanacak olursa- Lübnan halkı için, bırakın Lübnan halkını IŞİD ve Nusra'ya karşı kendiniz için kefil olabilir misiniz? (Seyyid, burada manidar bir tebessümde bulunuyor. -Çev.) Bu soruya vereceğiniz cevap nedir?
İkici olarak; yapılan yanlışlardan bir diğeri de şudur: Lübnan sınırında gerçekleşen bu saldırıların bir grubun (Burada Hizbullah kastediliyor. -Çev.) diğerleri ile savaşı olarak lanse edilmesidir. Buna göre bu grup Lübnan yönetimini savaşa zorladığı söylenmektedir. Bu doğru değildir; bizler kimseyi savaşa zorlamıyoruz. Ama devleti ve siyasileri sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz. Zira bu savaş bir grubun savaşı değildir, halkınızı ve vatanınızı korumaya yönelik yapılması gereken bir savaştır. Bunu üstlenmeli, kendinizi, halkınızı ve vatanınızı savunma sorumluluğundan kaçmamalısınız.
Üçüncü olarak: Kalamun'da gerçekleşen savaş Suriye ordusu, Halk Birlikleri ve Direniş güçlerinin Suriye-Lübnan sınırında tam anlamıyla bir emniyet sağlamasına kadar İnşaallah devam edecektir. (Halk “lebbeyk yâ Nasrallah/emrindeyiz ey Nasrallah” naraları atmaya başlıyor. -Çev.)
Diğer bir taraftan, dördüncü husus olarak, Arsal bölgesine değinmek gerekmektedir. Bu bölge hariç tüm Lübnan sahası silahlı saldırılardan emniyete alınmıştır. Arsal bölgesiyle ilgili bugün açıkça şunu söyleyebilirim: Aynı sözleri daha evvel kullandığım zaman bu bölgeden uçaklar gelmekteydi. Bi'r-i Hasan'da Hermel'de, Güney Lübnan'da kanımız akıtıldığında “Arsal ehli bizim ehlimizdir, halkımızdır. Halkımızın aziz bir bölümüdür” dedik. Bu konuda bizden daha fazla duran olmadı. Onlara bir kötülüğün ulaşmasını, onlara gerekenin dışında bir muamelede bulunulmasını kabullenmedik, kabullenmeyeceğiz de. Burada Hermel'deki halkımızla izzet bulduğumuzu da tescil etmeliyiz. Şunu biliyoruz ki aleyhimize çalışanların bir kısmı Arsal bölgesindendir. Onlarca Lübnanlı genci ve Hermel'den bazı aileleri öldürdüler. Bununla birlikte Arsal halkı Hermel ahalisinin kendilerine muamelesi bakımından emniyet içerisinde kaldı. Zira medeni, insani ve ahlaki yükümlülükler bunu gerektirmektedir. Oysa ki onlar çocuk, kadın öldürülmüş ve erkekleri de doğranmıştı. Bizlerin Arsal halkı hususundaki görüşümüz bu şekildedir. Bu hadiselerin devletin mesuliyeti altında olduğunu ifade ediyorsunuz; elbette bu böyledir;  bizler bunun haricinde bir şey mi söylüyoruz? O halde buyurun!
Mevcut hükümetin iç işleri bakanı şunu söylüyor: “Arsal bölgesi silahlı gruplar tarafından işgal edilmiştir.” Müstakbel Partisi bakanı bu bölgenin işgal edilmiş bir bölge olduğu yönünde bir açıklama yapıyorsa, o halde Lübnan devletinin işgal edilmiş bu bölgeyi kurtarması ve öldürülen ve doğranan halkına yardım etmesi gerekmektedir. Arsal'da IŞİD ve Nusra'nın insanları öldürdüğünü ve daha başka neler yaptığını bilmektesiniz, herkes bilmekte. Mesuliyetinizin gereklerini yapmaya; toprağına ve halkına düşkün bir devlet, bir hükümet olduğunuzu ispat etmeye buyurun! Bakanlar kurulunda bu meselesi tartışmaktan da çekinmeyin. Eğer bu meselenin kurulda tartışmaya değer olmadığını düşünüyorsanız o halde Allah'a tevekküle edin! Bende bulunan sahih bilgilere dayanarak söylüyorum ki IŞİD ve Nusra'nın Arsal'daki faaliyetleri yardım almadan gerçekleştirmesi mümkün değildir. Arsal halkı! Bizler kardeşleriniz olarak her zaman sizlere yardım eli uzatmaya hazırız. Ancak devletin de sorumluluk üstlenmesi gerekmektedir. Herkese nasihatim şudur: Arsal meselesinin mezhebî ve kavmiyetçi mecralardan çıkarılması gerekmektedir. Bunda sizler için bir maslahat bulunmamaktadır.
Baalbek-Hermel'deki ehlimiz, aileleri ve siyasi önderleri onurlu insanlardır. Bu insanlar kendi köylerinde, topraklarında hiçbir tekfircinin kalmasını göz yummamaktadır. Bu insanlar Arsal ahalisinin güvende olması için de mücadele etmektedir.
Dördüncü olarak: Bizler, bu direniş bayramında Direniş'in, ordunun ve halkın birlikteliğinden mutluluk duyuyoruz. Ülkemizin ordusu ve halk direnişi ve sorumluluk bilinciyle meydana gelen birliktelik, 2000 yılındaki ve 2006 Temmuz'undaki zaferimizin temel sebebidir. Bugün Lübnan'ı İsrail, tekfirci örgütler ve diğer tehditler karşısında himaye eden güç de bu birlikteliktir. Çünkü İsrail karşısında direnip öldürülenler ordu komutan ve erleri, Direniş fertleri ve halkın gönüllüleridir. Şimdiye kadar öldürülenler ve şu anda öldürülenler de ordu komutan ve erleri, Direniş fertleri ve Lübnan halkının gönüllüleridir. Zaferin gerekliliği olan işte bu altın birlikteliktir. Bu birlikteliği Suriye'ye örnek olarak takdim edelim ki, Suriye bunu yapmıştır; bu birlikteliği Irak'a örnek olarak takdim edelim ki, Irak bunu yapmıştır; bu birlikteliği Yemen'e örnek olarak takdim edelim ki 60 günden beri bunu yapmaya devam etmektedir; bu birlikteliği tehlike ve tehdit altında bulunan tüm herkese örnek olarak takdim edelim.
Bugün Irak ordusu yeterli sayıda askere sahip değildir. Halka ve halk direnişine ihtiyaç duymaktayız. Irak halkına, Şii ve Sünni aşiretlere, Kürtlere, Türkmenlere ve her gruptan Irak halkının çocuklarına ihtiyaç duymaktayız. Selahaddin ve Diyala'da IŞİD'i bozguna uğratan bu birliktelik gücü, Musul ve Ambar'da da binlerce IŞİD'i bozguna uğratmaya muktedirdir. Suriye ordusu ve çeşitli isimler ile ortaya çıkan halk savunma güçleri, Suriye'nin bugüne kadar sabır ve sebat ile direnmesine neden olmuştur. Büyük düşman Suudi Amerika, Yemen'e saldırmışsa da gerçekleştirmek istediği hiçbir hedefine ulaşamamıştır. Buradaki başarıyı sağlayan şey anı şekilde Yemen ordu ve halkının birlikteliği ve direniş azmidir. Bu bölgemizdeki diğer halkların da zafere ulaşabilme yoludur. Bizlerin bu birlikteliği gerçekleştirmesi, azmetmesi ve meseleyi doğru teşhis edip sahaya inmesi gerekmektedir.
Beşinci olarak: 1948 yılından, 1967'den günümüze kadar İsrail ile yaşananlar göstermektedir ki, bu devlet, savaşı alanlara yaymakta, bölmektedir. Mısır ile Sina; Ürdün ile çeşitli sınırlarda; Suriye ile Golan'da; Lübnan ile sınır şeridinde; Filistin ile olan savaşta Batı Şeria'da devam etmektedir. Esefle ifade ediyorum ki, İsrail, gerçekten de bu sahalara savaşı bölerek devam ettirmeyi başarmıştır. İsrail'in bu başarısının nedenlerinden biri, bu planını uygulamasıdır.
Bugün bir Lübnanlı olarak ben, Filistin'e yardım etmeye kalkışırsam kanun, demokrasi, devlet kademeleri ve benzeri zorluklarla karşılaşır ve şu söze muhatap olurum: “Senin Filistin ile ne işin var?” Suriye'ye yardım edince de aynı şeyler olmaktadır. Iraklı Filistin'e yardım eli uzatayım derse benzer sözlerle karşılaşmaktadır. Günümüzdeki uygulama bu değil midir? Bunu kimler uyguluyor? Tabii ki İsrail ve onun Arap-İslam dünyasındaki kültürel, siyasal ve medya patronu ortakları. Bu nedenle Filistin 1948'den beri işgal ve yıkımın acısını çekmeye devam etmektedir. Bu öyle bir plan ki Filistin'de bile parçalanmışlığı gerçekleştirmiştir. Öyle ki İsrail'in Gazze, Batı Şeria ve Filistinli mültecilerle ve Kudüs-ü Şerif ile olan hesabı farklı farklıdır. Savaş, İsrail tarafından bu şekilde parçalara ayrılınca bizleri birçok savaşta yenebildi. Bugün en az İsrail tehlikesi kadar tehlikeli olan bu sorun, ilk günden bugüne kadar mevcuttur. “Bırak, Irak'taki sorunu Iraklılar halletsin; ne işimiz olur Suriye ile, sorunlarını kendileri halletsin; Lübnan ile ne işimiz olur, bırakın sorunlarını kendi içlerinde çözsün; Mısırlıları da kendi haline bırakın, sorunlarını çözsünler; Yemendekiler de sorunlarını Yemen'de çözüversin.” Bu düşünce İsrail'in Filistin ile ilgili oluşmasını istediği düşüncenin başka versiyonudur: “Bırakın Filistin'deki sorunu Filistinlilerin kendi çözsün!” Bu katil düşünce, tarihi ve stratejik bir hatadır. Bugün bizler cephelerin birleşmesi gerektiği hususunda çağrıda bulunuyoruz. Bu şekilde bir bölünmüşlükle savaşmak mümkün değildir.
Basit bir örnek vereyim: Bundan birkaç yıl evvel IŞİD ile tek cephe halinde savaşılsaydı bugün ne Selahaddin'e, ne Diyala'ya, ne Kerkük'e, ne Ambar'a saldırıda bulunabilirdi. Ancak tüm dünya IŞİD'in Suriye'de yaptıklarına suskun kalınca zannettik ki geldiği yere dönecek. Hayır! Öyle olmadı çünkü onun belirlenmiş bir programı vardı. Rakka'ya, Deyru'z-Zor'a, tüm Irak-Suriye hududuna yerleşti. Haseki ve Haleb'e ulaştı. Petrolü, doğal gazı ele geçirdi ve satmaya başladı. Silahlar, tanklar, teçhizatlar getirdi, ülke dışından, dünyanın çeşitli yerlerindeki binlerce tekfirci askeri topladı. Bu sistemi Suriye'de oluşturduktan sonra Selahaddin, Diyala vb. yerleri ele geçirdi; Erbil ve Bağdat'ı da tehdit edip Ambar'ın bir kısmını da ilhak etti. Eğer Suriye'deki bu başlangıç engellenebilseydi bugün Irak'a olanlar gerçekleşmeyecekti. Iraklıların IŞİD nedeniyle bir yerden bir yere kadın, çoluk, çocuk, yaşlı, genç demeden eşyalarını ellerinde taşımalarına kim tahammül edebilmektedir? Nerede mesuliyetimiz?
Sadece Ramadi'de gerçekleşenlere mi bakılmalı? Hayır, bir iki yıl evveline gidin. Suriye'deki IŞİD tehlikesine karşı suskun kalan herkes Irak'ta gerçekleşmekte olan hadiselerin sorumluluğunu üstlenmiştir. Bugün Tedmur'da gerçekleşen kıyımlardan da sorumludurlar. Güçleri nispetinde savaşanların ise bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Bu kişiler yapabilecekleri ölçüde üzerilerine düşen görevi yerine getirmiştir. Bu nedenle bu savaşa tek bir cephe olarak bakmamız gerekmektedir.
Muhterem erkek ve kız kardeşlerim! Binaen aleyh, Suriye'deki savaşımız iki yıldan beri belirli safhaları aşmış durumdadır. Bugün bizler bu tehlikeli fikirlerden sıyrılarak Suriyeli kardeşlerimizin yanında savaştık. Suriye ordusunun, halkının, direnişçilerinin yanında savaştık. Şam'da, Halep'te, Humus'ta, Deyru'z-Zor'da, Haseki'de, Kalamun'da, İdlib'te bu tehlikeli anlayıştan sıyrılmak için çarpıştık. Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Remadi, Musul, Baalbek, Kerbela, Şam, Lazkiye, Halep ve coğrafyamızdaki tüm beldelerde bu gayeyle savaştık.
Bu mesuliyetimiz arttıkça bizlerin bölgedeki varlığımız da artacaktır. Bugün, Direşin kutladığımız Direniş Zafer Bayramı'nda şunu vurgulamak istiyorum: Suriye'deki varlığımız bu derin, siyasi, stratejik fikirden, sorunu dakik teşhis emekten ve doğru yerde yer almaktan ortaya çıkmıştır. Bu nedenle şunu gizlemeye gerek duymaksızın açıklıkla söylemek istiyorum: Evet! Bizler Suriye'de bulunuyoruz ve burada var olmaya devam edeceğiz. Hatta sadece Suriye'de değil, her yerde hazır ve nazır bulunacağız. Suriye'de bu savaş gerekliydi ve bizler bunu yüklenebilecek kudretteyiz! Bizler bu savaşın erleriyiz! Bizler Suriye ordusu, halkı ve direnişçileriyle bu savaşın zafere ulaşması için sorumluluğunu paylaşmaktayız.
Altıncı olarak: Suudilere, Yemen'e gerçekleştirilen saldırılardan vazgeçilmesi ve savaşı bitirecek olan kesin siyasi çözüme başvurulması için çağrıda bulunuyorum.
Yedinci olarak: Bahreyn hükümetini de Bahreyn halkına yaptığı zorbalıktan vazgeçmeye çağırıyorum. Bahreyn yönetimi hapiste tutuğu kişileri serbest bırakmalıdır. Yönetim, Şeyh Ali Selman örneğinde gördüğümüz gibi, suçsuz insanları göstermelik mahkemelerle hapse atmaktadır. Yönetim, ulemadan olan bu zatı serbest bırakıp halkıyla barışsın. Çünkü IŞİD hepinizin yanı başındadır. Bu tehlikeyi toplumsal mutabakat olmaksızın önlemeniz mümkün değildir.
Sekizinci olarak: Bölgemizde gerçekleşen her hadiselerde kardeşlerimize yardım ulaştırmamıza rağmen bizler burada, Güney Lübnan'da kalacak ve gözlerimizi asıl düşmandan, asıl savaştan ve vasiyetten ayırmayacağız. Bu cepheyi de başıboş bırakmadık, bırakmayacağız da. Bilindiği gibi bazıları tüm gücümüzü Suriye'ye aktarmamız gerektiğini söylese de bizler her iki cephede de hazır olup savaşmak durumundayız. Bu cepheyi boş bırakıp gaflete düşmeyeceğiz. Bu iki cephe birbirini tamamlayan cephelerdir. Daha doğrusu hedefleri açısından zaten tek bir cephedir. Her türlü teçhizatımızı ve gücümüzü burada da korumaya devam edeceğiz. Yaptığımız diğer işler bizlere bu cepheyi unutturmayacaktır. Siyonistlerin her düşündüğü, her yaptığı bizlerin bilgisi dâhilindedir.
Aziz kardeşlerim! Ey Güney Lübnan halkı! Ey Hasibiyye ve Raşibiyye halkı! Ey tüm Lübnan halkı! Bilin ki bu direniş en yüksek seviyesinde, en güçlü merhalesinde ve gücündedir. Sizlere bu söylediğim şeyleri düşman da Lübnanlıların bildiğinden çok daha iyi bilmektedir. Bu nedenle de korkmakta ve türlü türlü oyunlara başvurmaktadır. Bizleri korkutmayan, duruşumuzu değiştirmeyen planlar uygulamakta ve tehditler savurmaktadır. Bizler, direniş meselesinde bizi sürekli gözetleyen bir düşmanın varlığının bilincindeyiz. Bu düşmanın sadece bizleri değil bölgedeki tüm direniş hareketlerini hedef aldığının her aman hatırlanması gerekmektedir. Sizlere şunu vurgulayarak söylüyorum: Bizler teyakkuzdayız; gerçekten büyük bir ciddiyetle teyakkuzdayız. Bu nedenle de bir an dahi olsa bu düşmana karşı gaflete düşmemekteyiz.
Dokuzuncu olarak: Direniş'in Lübnan'ı ve halkını özgürleştirmek için verdiği savaşta gaziler, şehitler, esirler, hicret vardı. Şimdiki savaş da Lübnan'ın mevcudiyetinin muhafazası içindir ve aynı şekilde gaziler, şehitler, esirler, muhacirlerin varlığını gerektirmektedir. Bu savaş daha büyük, önemli ve tehlikelidir. Zira evin içerisinde vuku bulmuştur. Vatanını, namusunu, şerefini, haysiyetini korumak isteyen varsa, kendilerini bu kurbanların beklemekten başka bir yol olmadığını bilmelidir. Buna binaen, bazı Lübnanlılara şunu söyleyeceğim: Sizlerin de şehitlerimize katılmanız gerekmektedir. Yazıklar olsun sizlere! Utanın! Hep bakıyorsunuz ki burada 30, şurada 40, falan yerde 50, bir başka beldede 100 şehit verilmiş. Bizler şehitlerimizle gurur duyuyor ve iftihar ediyoruz. Şehitlerimizden utanç duymayız. Çünkü bu savaşın evden eve, vadiden vadiye, tepeden tepeye uzanan bir varlık savaşı olduğunu bilmekteyiz. Dolayısıyla kurbanlara, şehitlere ihtiyaç duymaktadır. Kendinizden utanın! Şehitler hususunda bizlere sataşmayın! Bugün sizler burada, bu ayıpladığınız şehitler sayesinde emniyet ve huzur içerisinde yaşayabilmektesiniz. Bu nedenle bu taarruzdan vazgeçin! Bu tavrınız, bizlerin kararı ve sebatında mutlak surette herhangi bir surette değişikliğe neden olmamaktadır.
Bu anlatılanlar ışığında bilinmesi gerekir ki Amerika sefareti ve bazı devletlerin para yardımından istifade edenler 2005'ten beri Hizbullah'ın yenildiğini dile getirmektedirler. Oysa bizler zaferden zafere koşmaktayız. Hizbullah'ın iç sorunları olduğunu söylemekteler. Oysa şunu bilmekteler: Dünyanın hiçbir yerinde lider kadrosuyla-erleriyle, yaşlısıyla-genciyle, büyüğüyle-küçüğüyle, erkeğiyle-kadınıyla bu savaşın olması gerektiğine dair ortak bir karar almış, mutabakat sağlamış bir başka grup bulunmamaktadır. Hizbullah'ın savaşa gençleri sürdüğünü söylemekteler. 15-16 yaşlarındaki çocuklar için gerçekleştirdiğimiz eğitim kampları bulunmaktadır. Kurulan çadırlarda kendilerinin belirli programlara uyum sağlaması vb. gerçekleştirilmektedir. Burada gerçekleşen ferdi bir hadiseden hareketle genellemeler yapmaktadırlar. Gençlerin arasında sorun olması mümkündür. Bunların yanında yetişkin erkeklerimiz, kadınlarımız bulunmamakta mıdır? Yazıklar olsun size!
Dün bazıları dedi ki, “Seyyid seferberlik çağrısı yapacak.” Ben böyle bir çağrıda bulunmayacağım. Evet, seferberliğin ilan edilmesi gereken günlerin gelebileceğini söyledim. Ama eğer Hizbullah'ın karar merci mekanizması böyle bir karar alırsa, on binlerce adamın tüm meydanlara döküleceğini göreceksiniz. (Halk tarafından “Lebbeyke yâ Nasrallah” naraları atılıyor.)
Aziz kardeşlerim bacılarım! Ey Lübnan, Suriye, Filistin halkları; ey bu coğrafyanın tüm evlatları! Eğer sözümüzün sizler yanında bir değeri varsa Direniş Zaferi Bayramı'nı kutladığımız bu günde sizlere şunu söylemek istiyorum: Benim sözlerime düşman bile itimat etmekteyken, (Seyyid burada manidar bir tebessümde bulunuyor. -Çev.) dost kisvesine bürünmüş olan düşmanlarımız tereddütler taşımaktadır. Âdetim olduğu üzere pek yemin eden biri değilim. Ancak, ben Yüce Allah'ın adına yemin ederek sizlere şunu söylüyorum; 1982'de Direniş'in azmi, iradesi, sebatı, kararlılığı ve emre itaati, düşmana karşı olan tutumu ne idiyse bugün, 24.05.2015'te de aynen aynı özelliklere sahiptir. (Halk tarafından “Lebbeyke yâ Nasrallah” naraları atılıyor.) 1985'ten beri var olan Direniş, Direniş halkı, Direniş'in tercihi ve seçimi -ki bu etkenler zaferin belirleyici etkenleridir- 2000'e ve 2006'ya kadar, Suriye'deki zaferimize kadar devam etmiştir. Dört yıl evvel Suriye'nin iki üç ay içerisinde düşmesini bekliyorlardı, ama bu ülke ayakta kaldı; işte bu var oluş tam bir zaferdir. Halen direnmekte ve savaşmaktadır. Sizlere bu altın birlikteliğin zaferi getireceğini söylüyorum. Direniş Zaferi ve Özgürlük Bayramı'nda zaferi hatırlamalıyız. Allah'a tevekkül ettiğimizde; bölgenin askeri birlikleri, halkı ve direnişçileri de Allah'a tevekkül ettiğinde düşmanlarımızın hiçbir eyleminden korkmayacağız. Hakiki dostlarımıza güveneceğiz. Kuvvetimize, irademize, aklımıza, erkeklerimize, gençlerimize sonuna kadar güveniyoruz.
Bu tekfirci yapılanma planı hezimete uğrayacak, darmadağın olacak, toz olacak ve gözle görülebilecek bir eseri de kalmayacaktır. (Halk tarafından “Lebbeyke yâ Nasrallah” naraları atılıyor.) Tekrar hepinizin Direniş Zaferi ve Özgürlük Bayramı'nı tebrik ediyorum. Bu bayram, bu zafer ve şehitlerin kanı zafere giden yoldur! Her yıl hayırla kalın. es-Selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuh!
Çev. Hasan Hüseyin Güneş
Kaynak: İntizar
[Hasan Nasrallah’ın 24 Mayıs 2015 tarihinde yaptığı bir buçuk saatlik konuşmanın çevirisi.]

Bir Dur Diyebilecek miyiz?

Albenisi artık tamamıyla yok edilmiş, derdest edilebilen her fırsatta bunun gereğinin yerine getirilmesine uğraşılmış, yenidir derken eskiyi diriltmiş, onunla soluk alıp vermeye bellemiş, istikametini daima bunlardan devşirmiş bir menzilin ahvaliyiz. Dünümüz yıkımlarla hemhal ettirilmişken, günümüz de bu uçurumun kıyısına yollandığımız açılımlara, ev sahipliği yapan bir menzilin ahvaliyiz, buradayız. Derdin müşterek olduğu bahsine karşı her fırsatta ve hemen her yerde karşımıza çıkartılan seçeneksizlikler bu bahsi daha anlaşılır kılacak o karşılaşmalara ev sahipliğini sürdürmektedir. Bu ülkenin dönüşümü artık önü alınamayacak bir biçimde yine yeni yeniden yıkımların, kora kor tehditlerin simgeleştirildiği bir uzam ile kalıcılaştırmaktadır hâlâ. Menzilin bir yaşatandan çok erkin nüfusu üzerinden zor ile kurduğu tahakküme dört elle sarılanların deneylerine ev sahipliği yapılan bir dönüşümdür tamamıyla sürdürülen.
Siyasanın tektipleştirme gayreti, hemen her fırsatta çok daha ağır hamleler ile sıradana karşı taarruzunun sürdürüldüğü yerdir yaşadığımız ve ahvali olduğumuz toprak. Ulus devlet formunun, bir türlü kesinleştirilmediği tahayyüller dâhilinde açıktan eklemeler ya da eksiltmeler bu “biyopolitik” kurgunun neyi öncelediğini göstere gelmektedir. Bir hayatı yaşanır kılacak olan hemen hemen her türlü iradeden tertemiz pirüpak kılmak adına, hiçbirisinin daha önemsiz olmadığı kıyasıya bir eleme süreci hayata geçirilmektedir. Menzilin devşirildiği her anın içerisinde, daha büyük felaketleri içselleştirmesi bu dönüşümsüz ülkenin istikametini göstermektedir. Dünümüz daim bir biçimde başka mesele öne sürülerek ve günümüz yeni tehditler aranıp bulunup icat olunarak personanın sonsuz mahkûmluğu tescil olunmaktadır.
Paylaştığımız bu belagatin sürdürülmesi istencidir. Ol istençle birlikte nasıl bir mahvın kanıksatılmaya artık bunu da sindirirsiniz yollu göndermelerin yeni, büyük, güçlü ama içi -boş bir ülkedeki halini anlamlandırır. Yeni, büyük, güçlü vesaire gibi tanımlandırmalar hep bir öncesinden cilalanmış pirüpaklığı ve noksansızlığı bildirse de daha tanımların yanı başında, onu boşa çıkartan hazanı görünür kılan ceberutluğun gün yüzüne tam ve eksiksiz ulaştığı bir menzil yanı başımızdadır. Hayatın bedelsiz kılınması, bireyin “personaya” dönüşümü çabası nihayetinde biyopolitik taarruzun güncesinde eksiklerin tamamlanması ve hepsi birleştiğinde tam anlamıyla meydana çıkan resim bir hayal değildir; -Onlar konuşur, Akp paramparça eder.
Toplumsal olan sorgunun enikonu çekimser kılınmadan dile getirilebilecek tahayyülün, asgari müşterekin ol mahvedilmiş sureti karşımızdadır bir kez daha. Nobran bir ezberle temellendirilmiş olan tehdit giderek günbegün ‘sloganın’ dâhilindeki ‘yapar’ bağlacını en fena hallerde gerçek kılmaktadır. Tehdidin dönüşümü, ol demokrasi nam edimin içinin boşaltıldığı, başkalaştırıldığı, her defasında daha da kötülerine yol oluşturan bir mekanizmanın sürekliliğini sağlamaktadır. Muktedirin dönüşümü, bu bahisten çıkarta geldiği şey her günü zül ve zorbalıkla olan bir kesişim ile tüm ülkeye mal etmektir. Tüm ülkenin, bir istim üzerinde peyderpey yapılan edilenlerle beraber köşeye kıstırılmasıdır artık mesele. Bir yaşatan olmaktan öte, bir yaşanılan yer olmaktan artık çok geride tamamen tersi istikamet ve tanımlamaların dillendirildiği, bunların gerçeğin gerçeği kılındığı bir uzam inşa olunmaktadır.
Yapılandırılmakta, yapılmakta olan yegâne şey, bu kötürüm halin kalıcılaştırılması gayretidir. Dünyanın sancısına, sızısına yenilerini eklemek ekleyebilmek adına seferber olunan bir ülkedir bu menzil. Hemen her gün paylaşadurduklarımız bunların her neye yol ve zemin teşkil ettiğini gösteren utanç vesikalarıdır artık. Utanç vesikaları oluşturulan, toplum jargonunun ‘yeni’ diye adlandırılan ülke mefhumunun halini göstere gelen bir edim olduğu kendiliğinden meydana çıkmaktadır. Dört yanımızdan ve hemen her gün artık açıktan bu kin güder, tehditkâr ve linç önceleyen erkân, ülkenin taarruzlarıyla hemhaldır. Birisi bitmeden bir başkası başlayan nefret sarmalında türetilenler, hayatlarımızın utanç vesikalarından mülhem özetini paylaştırmaktadır. Ölüm sıradanlaştırılan bir sonuçtur, yaşamak rastlantısal. Meseller birikmeye devam ederken yarınımızdan önce şimdimiz tüketilmektedir bu utanç vesikalarının güncelliğinde, bunca yan yanalığında.
Hedef iki bin yirmi üç değildir handiyse bin dokuz yüz on beş, olmadı bin yetmiş bire gerisin geriye yollanmaktır bir kez daha. Birileri konuşur ‘bizse’ işimize bakarız kısmının yeniden tecrübe ettirdiği alan işte bu girdabın devamlılığıdır. Sözlü taarruzların birer savunma ya da bildirim değil, tam aksine aleni bir linç temellendiricisi olduğu açığa çıkmaktadır. Erkin lügatindeki sözcüklerle kurulan her bir cümle bu hedef alma, yok etme, zapturapt altına alma çabası, tarihin geriye döndürülmesi gibi yeniden ölümle hayatı buluşturmaktadır. Feylezofik bir üst tanım, biyopolitik kurguya yönelik bir bildirim değil, ‘ülkenin’ cerahatle hemhallığının istikametidir kesintisizleştirilen. Sahneden, meclise, o dar alandan basına ve sokağa hane hane işleme konulan, yapılandırılan şey bu had bildirmelerin sonucundaki yıkımdır. Bütün bu utanç vesikalarıyla hep birlikte, bir ülkenin tanımı yapılandırılmaktadır.
Ülkenin yönünün yaşamdan el etek çektirilip düzayak bir rutin tekrara hapsedilmesi söz konusudur. Ülkenin yönünün artık bariz bir biçimde mücadele tanımının uzağında müsaadeyle nefes alınan bir menzil olduğunu kanıtlama gayretidir çabasına düşülen. Erkçe hak artık aranmayacak diye bildirilendir. Hukuk geçersiz bir türetmenin kendisidir. Adalet, salt yüce makamın sahibi ‘uluya’ onun talimatlarına ve yüce partisinin neferlerine göre düzenlenmiş bir kurgu, gerisinin ise tabelada anlamsızca bir yazılama olduğu kesinleştirilmektedir. Hikâye, bildirilen hayatın kendisidir. Hikâye edilmeye tam gaz sürdürülen biriktirilmiş olan sözcüklerin artık işitilmeyeceğinin ilamıdır bir daha. Söz yağmalanan kültür artık hiç işitilmeyendir. Toplumun mahvı o tezgâhlarda dokunurken devlet ağından kendi sivil destekçilerine, medyasına bu tablonun gururu paylaşılmaktadır.
Hıncın ve öfkenin, şiddete rehin olmanın tezahürleri cisimleşmektedir. Ol devlet aygıtının, kimi sıradanı bile iş bu hınçta buluşturması düşündürücüdür. Antik Yunan’dan bu yana süregelen demokrasi tahayyülü, tasviri ya da dönüşümü çabalarına karşı kurulan cephelerin artık nasıl “peyderpey” yinelendiği artık meydandadır. Kurumsallaştırılan hiddetin bir resmi temsilden artık -troll diye anılan maaşını tam ve eksiksiz bu dönüştürme çabasına yapıp ettikleri fenalıklarla kazananlara yaşam tehdit altında ve rehin edildiği müddetçe istikametimiz adıyla sanıyla bir demokrasinin değil despotizmin güncelliği olacaktır böylesi bir menzilde. Saldırıların, tehditlerle, söze karşı taarruzların küfürlerle, yaşam istencine karşılık mütemadiyen yaşatmayacağız kiniyle müdahil olunmasıyla müşterekin mahvının, geriye kalanın önü alınmaktadır.
Bugün bu ülkede erkânın bu tavizsiz duruşu dışında, tebaası belirlediğinin ötesine yaşam hakkı buralardan itibaren gasp edilmektedir. Mevcuttaki ile kalıcılaştırılmaya çalışılan örgütlü linç, sadece seçim istikametini değil, geleceğimizin de çalınması gailesinin şimdi bir bileşkesidir. Tanımlandırılmayan; adalet hukuk, eşitlik, laiklik, düşünce serbestliği gibi konulardan bugünlerde bahis bile açılmayacak bir ülkedir kalıcılığı günbegün temellendirilen. Sağlama alınan en temel hakların üzerinin de çizilmesi istencinde kat edilen yoldur. Her şeyiyle unutulmaya sevk olunan sorgusuzluğu haiz ülkenin kalcılaştırılması bu eşiğin aşılmasıyla söz konusu edilmektedir. Dert bu yandadır, hep ama hep bu yana denk düşürülendir.
Kendisinden öncesini tekrar ededururken onun en “fena” suretlerini, takındığı dayanak bellediği zulmünü güncelleyen bununla nefes alan bir ülkedir bu her şey unutturulup yok edilirken ‘sorgulatmamaya’ devam edilen. Geçmişi güncelleyebilmek daha kararlı ve karanlık bir istikametin yolunu tutturup gitmek, seçeneksizliği daim kılmak ve bu bahsin tamamını yeni diye paylaşmak bu menzilin istikameti de hayatı konumlandırmasını da özetleyecektir. Yaşayanların kendine dair kararlarının, sorgularının, nefes alma çabalarının önemsizleştirildiği, böylesinin sıklıkla tefrika edildiği bir ülkedir varılan. Yıkıma ulaşılan, ana kadar çabalanılan bir meseledir bu menzilin her günü biteviye. Tekrar olunanların bir durum değerlendirmesinin tamamlayıcı öğesi olmadığı ya da bir kurgu olmadığı, yeni diye anılan bu ülkenin her bir anında artık kare kare ispat edilmektedir.
Devletin her tekrarı yönetilenler için yeniden zorunlu ve sabredilmesi zaruri bildirilenler hiddetin görünür kıldığı şey bir gelenektir burada. Kırım, katletme ve mahvetmenin süreklileştirildiği, toplumun tüm katmanlarına sırası gözetilerek kurgulandığı afakîdir. Bu afakî olanın dâhilinde yapılanların sürekliliği, algının da sıfırlanma gayretindeki kırılmaları göstere gelmektedir. İktidar olmak için her şey mubah, onu koruyabilmek adına hemen her fenalığa olur vermek bir zarurettir bu devletin her gününde. Ortaya çıkan tahakküm yekpareleştirildikçe bir uzamın dönüşümünü özetlenecektir. Bir ülke tanımının nasıl iyice yokuşa sürüldüğü onu yaşayarak paylaşan insanların arasında hınç-nifak tohumlarının bunca ısrarla inatla paylaştırılması gayretinin yaşama karşı kastın özbeöz kendisi olduğu ifşa olmaktadır.
Millet ve halk, dost ve düşman, bunlar ve berikiler, bizimkiler ve illa ki mihraklar zincirleme bir sayıklama değil, tam aksine derli toplu bir taarruzun nüveleridir. Başat, muktedir, erkin siyasanın belki de en tedbirli taarruzlarını gerçekleştiren ve sürekli mağduru oynayan bir zümrenin bu ülkenin her gününe kattığı fenalıktır resmedilen. Resmi olarak paylaştırılan için bahsedilmesi gereken budur. Müştereklerimizin, onarılmayacak bir biçimde mahvedilmesi gayretidir artık kalıcı olan. Siyasanın denk getirdiği yaşamaya mecbur kıldırdığı hayat tecrübesi tüm bu cümleleri lağveden ve hiçleştirendir bugün. Hayata dair olan hemen her şeyin tersi istikamette koştur koştur yeniden dönüştürüldüğü, bu durumun sıradan ve normal olduğu sayelerinde(!) Kanıksatılmaya çalışılmaktadır.
Hayat inatçı bir biçimde, halen açıktan mahvedilmeye yollanmışken bunca ağır bir biçimde sadece el üstündeki, erkân için ve onun tahammül gösterdiklerine aitmiş gibi yansıtıldığı bir menzildir temellendirilip de normal diye addedilen. Yaşamak bu bahsin her neresinde ve nasıldır sorusu istisnasız lağvedilendir iş bu menzilde. Yaşamak bu ülkenin her neresinde ve nasıl bir anlama tekabül etmektedir hiçbiri için yanıt verilemeyen bir mübalağasız karanlıktır artık bu menzilde. Yaşamak bir istencin var ve olmak çabasının ta kendisiyken bizim gibi bir ülkede göz ardı edilmek, yok sayılmak haddi ve hududu durmadan şiddetle öğretene teslimiyet olarak bildirilmektedir. Yaşamak bu bahisle, bu ülkede hiç olmadığı kadar ağır bir sınavdır yaşandığı varsayılan her gün.
Bir biyopolitik-a- sarmalı haline evirilen, sonsuz bir karabasan yumağına dönüşen hayatın merkezinin tamamen işgal edildiği ve nefes almanın imkânsızlaştırıldığı bir ülkedir sayelerinde ulaşılan. Devlet hep devletliğini yapmaya devam etmektedir bu haletiruhiyenin gereklilikleri dâhilinde. Yerli uçak üretiyoruz propagandasının, temellerinde otuz dört canın katledildiği Roboski’lililerin gözleri önünde yayınlana geldiği bir meseledir işte o bahis. Hasan Ferit Gedik için talep edilmeye hep devam edilen adalet istencinin karşılığında otuz bir insanın ters kelepçeyle gözaltına alınması, bütün bunların da ifade özgürlüğünün, gösteri hakkının anayasal bir hak olarak bildirildiği bir ülkede gerçekleştirilmesidir mesele. Kâğıt üzerindeki hakların karşılığı iç güvenlik yasasından sonra geçersiz bir önerme olarak güncellenmektedir, işte mesele biraz da budur.
Gezi Direnişi günlerinde katledilen Ethem Sarısülük’ün annesi ve kardeşlerinin, “yaralama” ve “hakaret” suçlamasıyla yargılandığı ikincil davada verilen beraat kararına, katil polis ‘Ahmet Şahbaz’ın avukatları aracılığıyla itiraz edebilme cüretidir mesele. Katilin, canlarını çaldığı o insanlardan hesap sorabilme şansının tanınmasıdır bu ülkede yaşamın dönüştürüldüğü menzil. Menzilin ta kendisinin nasıl bir biçimsizlikle hemhal ettirildiğinin ortaya çıkmasıdır bir kez daha ama asla son kez değil. Dahası da vardır, bu ülkedeki yaşam edimini nasıl bir tahakküme terk edildiğini, göstergeleri sabahtan akşamına sosyal medyanın satır aralarından yansımaktadır. Geçtiğimiz, Salı akşamı Sosyalist Demokrasi Partisi’nin Kadıköy İlçe aynı zamanda Gelecek Gazetesi’nin de bürosu olan mekânın baskın haberi düşer. Yazı tamamlanırken henüz gözaltında tutuldukları bilgisi teyitlidir, bu yeni ve ileri ve her şey devlet için ülkesinde.
Yaşatmamak, derdest etmek ve gözdağı vermek, Halkların Demokratik Partisi bileşeni ve seçim merkezlerinden birisi olarak kullanılan binayı yaşayanlarıyla birlikte rehin almakla yinelenen bir tavırdır. Cumhuriyet Halk Partisi, Erzurum milletvekili adaylarından olan Avukat Gonca Aytaş’ın partisince açılmış olan standa zabıta ve kolluk kuvvetinin ardı ardına saldırmalarının hazanıdır aynı zamanda. Bir başka vekil adayını kurşunlayabilme cüretidir işte ol mesele. Bir kadın vekili tehditten sonra giderek tacizin tehdit ve tenkitin boyutunun kurşunlara geldiği bir ülkedir artık daha çok konuşulması gereken, hatta elzem olan. Geleceğin sadece tek bir seçenek onu da bir tek muktedire çıktığı, onunla kesiştiği bir ülkede yüz elliye yakın saldırı ile başat olan bir partinin, burjuva siyasetinin hem dünü, hem bugününün foyasını nasıl ortaya çıkarttığı bir kez daha meydana serilmektedir.
Eleştiriyi bugün muaf tutarak bir siyaset geleneği olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin başına getirilenler bu ahvalin halini ol korunaksızlığını göstere gelmektedir. Bahis, eskinin diriltilmesi ol direniş mefhumunun enikonu unutturulması, söz hakkının çalınması, hayat bahsinin tek lafının bile edilmeyecek bir meseleye artık tamamen rehin edilmesidir. Bu hayatta derin bir nefes alarak yönümüzü tayin etmek, yolumuz için yeni rotalar belirleyebilmek, halen eskiyi diri tutmaya çalışan bu yeni ülkede mümkün olmayan bir tavır olarak nakledilmektedir artık. İyi de nereye kadar.
Duvarlar üzerimize doğru yükseltilirken erkin üç vakte kadar unutacağı vaatlerine kanmak yerine bir kez olsun sıradanın sözünü işittirebilecek miyiz? Bir kez olsun bu ülkede çekincesiz sözümüzü eyleyebilecek ağrının ve sızının, tehditlerin ve tenkitlerin nasıl çekincesiz temellendirildiğinin sorgusunu, hesabını sorabilecek miyiz? Mesele ya da hayatın bugünü söz konusuysa irademiz bu sorguda saklıdır. Yapabilecek miyiz artık bir dur diyebilecek miyiz?
Misak Tunçboyacı – İstan’2015

Takunya ve İtalyan Ayakkabısı

O nasıl bir miyavlamaydı öyle? Hürriyet’in Erdoğan’a yazdığı şu mektuptan söz ediyorum; biraz ağlamaklı sitem, biraz arabesk, ses tellerini incitmiş aslan kıvamında ciyaklamalar... Demek böyle oluyormuş bu işler; demek her dönemin gözdeleri ve terk edilmiş sevgilileri varmış; bir zaman kese dolduranlar başka bir zamanda bütün ciğerleri mundar görürmüş...
Keneleri birbirinden ayırma ilmini bize kim öğretti hatırlıyor musunuz? İyi patronlar-kötü patronlar, takunyalılar-çağdaşlar gibi abuklukları kimden öğrendik? Tabii ki Uğur Dündar’dan! Elde mikrofon sucuk imalathanelerini basıp “halk sağlığını hiçe sayan ahlaksızları” teşhir ederek büyük gıda tekellerinin kapısına bile uğramayan o değil miydi? Bankerleri lanetleyip kaz sürülerini banka kapılarına doğru kışkışlayan çoban kimdi? Yine o!
O öğretti bize: Bir yanda ahlaksız, vergi kaçıran, vatandaşı kazıklayan patronlar vardı, diğer yanda da festival sponsorluğu yapan temiz aile çocukları... Takunya ile İtalyan ayakkabısı arasındaki çok mühim farkları da ondan öğrendik. Tarihler AKP’yi gösterdiğinde ise sıra Orta Anadolu’yu haraca bağlayanlar ve inşaat hırsızları ile Marmara’nın kravatlı beyefendileri arasındaki “derin” farkları öğrenmeye geldi.
Bursa’yı izliyor musunuz bugünlerde? İşçilerin anlattıklarını okuyor musunuz? 1980 sonrasında köpeksiz köyde Türk Metal kâbusu gelip Bursa’nın üstüne çökmüş çökmesine ama pratikte nasıl olmuş bu? Türk burjuvazisinin o güzel, o sanatsever patronları neredeyse otuz yıl süren bu cehennemi nasıl yaratmışlar?
“Gangster sendikacılık” diye bir tür sendikacılık vardır; Amerikan mafya filmlerinin neredeyse yarısının konusudur. İşleyişi çok basit: “İnsan kaynakları” yönetimini tümüyle sendikaya devrediyorsunuz; işçi alma-işçi atma işlerini tamamen onlar yürütüyor; bir sorun çıktığında da onlar “kendi yöntemleriyle”(!) “yanlış yapanı” cezalandırıyorlar; siz sadece kasanızı dolduruyorsunuz. Temiz iş! Tam İtalyanlara göre!
Peki, Bursa’da nasıl işe giriliyor? Türk Metal şubesinde form doldurarak!
İşe girmenin referansı nereden alınıyor? MHP ve Ülkü Ocakları’ndan!
Yemekhanede durumdan şikâyet edenlerin işten atılma listesini patrona kim veriyor? Türk Metal yöneticileri!
Fazla tatava edenleri kim dövüyor? Türk Metal yöneticileri!
Bu neredeyse 30 yıldır böyle.
Ne keyifli değil mi? Gam yok kasavet yok. Çarklar dönüyor, otomobiller üretiliyor, paralar kazanılıyor; ara sıra mızıltı olduğunda alavere dalavere derken intizam sağlanıyor. Öyle eskiden olduğu gibi binlerce işçinin “dur bakalım” dediği durumlar yok. “Çağdaş” ve “ilerici” bir düzen! Siz de bu arada, Beyoğlu’nda festival düzenleyip Haliç’te müze açıyorsunuz. Ne keyifli! Hak-İş çetesiyle Orta Anadolu’yu ucuz işçi cennetine çevirenler ve yandaşlıktan malı götüren inşaat kasapları “kötü” olurken, otomotiv fabrikalarını hapishaneye çeviren sizler “iyi” oluyorsunuz! Onlar “göbeğini kaşıyan” gericiler; siz konserden konsere koşturup duran “çağdaş” işadamlarısınız. Hem HES inşaatı, hem filarmoni orkestrası; hem banka dalavereleri, hem de Nazım’ın eserlerini de gasp eden yayınevleri...
Ne güzel!
Sonra, birileri iktidara gelip kendi çetesini büyütmek için paranın yönünü hem kendi ayakkabı kutularına, hem de kankalarının kasalarına doğru çevirdiğinde, “mağdur” oluyor, miyavlıyorsunuz: Ama haksızlık buuuu!
Elinizdeki kanı gizleyip ayaklarınızı gösteriyorsunuz bize: Bakın, bizim ayaklarımızda takunya yok! Sanki sizin ayakkabılarınızı Bangladeş’te, Filipinler’de biz yapmıyormuşuz gibi... Günde beş vakit tıraş olup parlattığınız yüzünüzü gösteriyorsunuz bize: Ama bakın bizim sakalımız yok! Sanki bizim hiç tüyü bitmemiş çocuklarımız sizin kasalarınız dolsun diye asılmamış gibi... Yetmiyor, korkudan başkan dayandıramadığınız o elitler derneğinizden “ifade özgürlüğü” üzerine açıklamalar yapıyorsunuz; sanki bizimle zindanlarda aynı koğuşta yatmış gibi...
***
Sonra bir gün... Allah’ın sopası yok işçinin var!
Her patron bir gün grevi tadacaktır.
Daha bunlar iyi günleriniz!

Metal Direnişinin İskeleti: Taban Örgütlenmeleri

Metal işçilerin direnişi, taban örgütlenmeleri üzerinden şekillendi. Sendikal bürokrasinin ve neo-korporatist yapının kıskacında olan, finans kapitalin en kompleks saldırına maruz kalan, metal işçileri taban örgütlenmeleri aracılığıyla ayağa kalktı.
Metal işçileri, sınıfın tarihsel silahı olan taban örgütlenmeleri ve fiili grevlerle işbirlikçi sendika, devlet ve işveren kuşatmasını ya da "şeytan üçgenini" parçaladı.
İşçiler, sınıfsal refleksleriyle hareket edip, komiteler şeklinde örgütlendi. Sınıfın ruhunu kadavraya dönüştüren, kimliğini deforme eden, karakterini aşındıran, birlik duygusunu parçalayan, onu bir nesneler yığınına çeviren kapitalist çalışma koşullarına ve işbirlikçi sendikal yapıya karşı işyeri komiteleri/ taban örgütlenmeleriyle bir barikat oluşturdu.
Taban örgütlenmeleri, sınıfsal öfkenin şekillenmesini, yoğunlaşmasını ve infilak etmesini sağladı.
Bir özyönetim organı olan taban örgütlenmeleri, kolektif öfkeyi örgütledi ve kolektif öfkeyi harekete geçirdi.
İşyeri komiteler dışında, direniş içinde bir üst organ da kuruldu. İşyerleri arasında koordinasyonu sağlayan bir kurul oluşturuldu.
Direnişin fiili greve dönüşmesi, kente yayılması ve havzada etki yaratmasında taban örgütlenmeleri stratejik bir işlev gördü.
Taban Hareketi ve Taban Örgütlenmeleri
Metal direnişi sınıf mücadelesinde taban örgütlenmelerinin yakıcı önemini ortaya koydu.
2008 sonrası lokal eylemlerin hemen hemen tamamı farklı taban örgütlenmeleri aracılığıyla örgütlendi.
Ağırlıkla kendiliğindenci bir tarzda kurulan taban örgütlenmeleri, direnişleri yürüten ve yönlendirin bir güç olarak şekillendi. Taban örgütlenmeleri, somut ihtiyaçlara göre biçimlendi/ kuruldu ve direnişlerin seyrine göre sönümlendi. Yine aynı süreç, doğal işçi önderlerini yarattı. Hemen hemen her direnişte yeni doğal işçi önderleri doğdu.
Metal direnişi, sınıfın özellikle 2008 sonrası bu birikimlerinden ve aynı süreçte kendi deneyimlerinden yararlandı ve öğrendi.
Sorunların aynılığı, çözüm yollarının ortaklığı ve işbirlikçi sendikal yapı ve sermayenin işyerlerinde yarattığı cehennemi "çalışma rejimi", sektör bazında havzanın bütününde ve stratejik işyerlerinde ortak bir ruh halinin doğmasına yol açtı. Her işyerinde sınıfsal öfke birikmeye başladı. Öfke ve arayış başta Bursa olmak üzere, havzada mayalandı. Enerji o kadar sıkıştı ki Renault'nun başlattığı direniş ve fiili grev patlayan bir fünye işlevi gördü. Sınıfsal öfke senkronize bir şekilde patladı, Kenti ve havzayı sarmaya başladı. Kocaeli, Sakarya, Ankara ve Eskişehir'de stratejik fabrikalar eylem dalgasından etkilendi. Sarsıldı ve fiili grevin parçası oldu.
Bu süreçte sınıf, otonomisinden güç alarak hareket etti. Sınıf mücadelesi ve mücadelenin zenginliği taban örgütlenmelerinin önünü açtı.
Taban İnisiyatifi ve Kolektif Bilinç
Metal direnişi ve fiili grev dalgası, (her öfke patlamasında olduğu gibi) kendiliğindenci bir sınıfsal öfke patlaması olsa da işyeri komiteleri, meclisleri ve fabrikalar arası üst kurul gibi son derece önemli özörgütlenmeler yarattı.
Sınıf, eylem ve direnişin içinde öğrendi. Özellikle taban örgütlenmelerinin oluşumu ve fiili faaliyetleri sınıfın yaratıcı gücünü gösterdi.
Somut ihtiyaçlara ve somut sorunlara müdahale etme, sınıfın kendi özgücünü fark etmesine yol açtı. Oluşan taban inisiyatifi, işçi iradesini yansıtan farklı komitelerin kurulmasını beraberinde getirdi.
İşçinin kolektif iradesinin ve bilincinin somut dışavurumu olan bu yapıların faaliyetleri, başlı başına öğretici oldu. Yani her zaman olduğu gibi sınıf yaparak öğrendi, öğrenerek yaptı.
En başta taban inisiyatifini açığa çıkaran işyeri komiteleri; bürokratik, işbirlikçi, korporatist sendikal anlayış, işleyiş ve politikaların çökmesini sağladı. İşçiler, işbirlikçi sendikanın çok yönlü kirliliğini fark etti ve sınıf içindeki bir truva atı işlevi gördüğünü hızla kavradı.
Direnişçi işçilerin büyük bir çoğunluğunun muhafazakâr düşünceye sahip olması ve onun getirdiği atalet, işbirlikçi sendikanın alt kimliklere yönelik politikaları ve sermayenin bir personel müdürü gibi çalışması, işten atılma tehdidi metal işçisinin uzun suskunluğunun ve kabullenmişliğinin temel nedenleriydi. Her şey kontrol altında tutuluyor gibiydi. Uluslararası sermaye, MESS ve Türk- Metal rahattı. Ama fark edilmeyen yıllara yayılan, yavaş, sessiz ve derinden bir şekilde sınıfsal öfkenin birikmesiydi. Sınıflar mücadelesinin diyalektiği işliyordu. Bu durumu hem stratejik bir konumlanmanın gereği olarak, hem de kapitalist krizin dışavurumundan sonra görmek ve hissetmek gerekiyordu. Bu öfkenin bir gün yıkıcı bir şekilde patlayacağını tahmin etmek zor değildi.[*] Kısaca stratejik biçimde konumlanmak ve biriktirmek gerekiyordu. Bunu da ancak sınıf devrimcileri yapabilirdi. Böyle bir adımın atılması, devrimci komünistleri ilişkilenmekten öte öfkenin ve infilakın parçasına dönüştürürdü.
Sınıfın Aklı, Yüreği ve Yumruğu: Taban Örgütlenmeleri
Taban örgütlenmeleri sınıfın aklı, ruhu ve kolektif gücü gibi hareket etti.
Direniş günlerinde bazı yetersizlikleri ve zafiyetleri de oldu. Tofaş'ta eylemin sona erdirilmesinde olduğu gibi tıkanmalar ve inisiyatif kayıpları yaşandı.
Buna rağmen taban örgütlenmeleri son derece önemli işler yaptı.
En başta her stratejik işyerinde sınıfın kolektif iradesini yansıttı.
Polisle görüşmeler, komiteler ve işçi önderleri arasında yürütüldü. Polisin her tehdidi, provokasyonu, eylemi kırma teşebbüsü komitelerin aracılığıyla boşa çıkarıldı. Polisin ve sendikanın yaydığı söylentiler, hızla etkisizleştirildi.
Komiteler, devletle fiilen müfettişler aracılığıyla görüştü. Bu durum komitelerin iradesinin devlet tarafından tanındığını gösterdi. Komiteler ve işçi temsilcileri, devlete talepleri ve eylemin seyri üzerine açık mesajlar verebildi.
Bunun yanında komiteler ve çeşitli temsil grupları işverenle görüşmeleri yürüten temel organ oldu. Bu durum fiilen işyerinde sarı sendikanın iflası anlamına geldi ve işçi iradesinin gücünü gösterdi.
Anti-bürokratik, anti-korporatist bir dinamikte gelişen taban örgütlenmeleri, doğrudan demokrasinin ve doğrudan eylemin temel organı olarak işlev gördü. Görmeye devam ediyor.
Komiteler, taban dinamiğinin gücünü gösterdi. Metal işçileri, taban hareketine dayanan yeni bir dalganın önünü açtı. Habercisi oldu. İkinci haftasına giren hareket, sınıf mücadelesinde yeni bir momenti işaretliyor.
Taban Sendikacılığı
Artık işbirlikçi sendika, işveren, devlet kuşatmasına işçilerin etkin, yaratıcı hatta yıkıcı bir cevabı var: Taban örgütlenmeleri...
Metal direnişi bu iskelet üzerinden biçimlendi. Metal işçileri, gerçek bir sendikal anlayışın yani sınıf sendikacılığın yolunu da gösterdi. Taban ya da Sınıf Sendikacılığının dayandığı zemini, yarattıkları pratiklerle ortaya koydu: Doğrudan eylem, doğrudan demokrasi, sınıfın bağımsız ve birleşik gücü...
Şimdi "Her işyerinde taban örgütlenmelerini yaratmak için ileri" dememiz gerekiyor.
Metal işçileri süreç nasıl şekillenirse şekillensin taban örgütlenmeleri silahını asla ellerinden bırakmamalı hatta daha da güçlendirmelidir.
Metal işçileri, bu silahın nelere kadir olduğu pratik olarak yaşadı. Ve işçi sınıfının geneline mesaj verdi.
Taban örgütlenmeleri; işçi sınıfın kolektif aklı, kolektif bilincinin bir yansıması, kolektif yüreği ve kolektif yumruğudur.
Volkan Yaraşır
[*] Bazı makaleler: Volkan Yaraşır, “Lokal direnişlerden havza grevlerine, fiili grevlerden kent grevlerine” (16 Nisan 2013), “İşgal, direniş, grev ve sabotaj” (23 Ocak 2009), “Sınıfın yıkıcı silahı, Fabrika işgalleri” (14 Ağustos 2010), “Sınıfsal öfke ve kin birikiyor. Enerji sıkışması” (19 Kasım 2013), “Sınıfsal öfke birikiyor” (Haziran 2013), “Sınıf hareketinin yeni dinamikleri” (Aralık 2013), “Taşeron Cumhuriyeti” (13 Eylül 2013), “Komünistler işçi direnişleriyle nasıl ilişkilenmeli” (27 Mayıs 2015). Ve kriz ve sınıf dinamiklerini analiz eden kitap çalışmasına bakılabilir; Volkan Yaraşır, Yıkıcı Güç Kollektif Özne; Eksen Yayıncılık, 2011.

Aşk Yaratılışın Sebebi

Hak buyurdu;
'Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim ve mahlûkatı yarattım.'
[Hz. Muhammed Hadisi Kutsi]
Bu hadiste 'bilinmek'ten maksat AŞK'tır.
Yaratılıştan maksat ise MARİFET'i bulmaktır.
Sevdim ise bu yaratılışın zuhur ettiği ilk kıvılcım yani “kün” deyince on sekiz bin âlemin oluşmasıdır.
Peki, yaradılış ne için?
O'nu tanımak için. Kim tanırsa onu. Onu sevmemesi imkânsızdır.
Eğer marifet kemale ererse mutlaka ona âşık olur.
Çünkü aşk güzellikle ilişki kurar ve o güzelliğin ocağıdır.
'Gizli bir hazine idim' cemal ve güzellik sıfatlarının hazinesi.
Eğer bu hazinenin kapısı sana açılarsa, mutlaka ona tutkun olursun, ona gönül verirsin, ondan gayrı her şeyi göz ardı edersin.
O nur kendi güzelliğini bir cüz'ünü melekler ve onlar içinde de daha üst olarak insan verdi.
Ve 'insana öğretti bütün isimleri' insan âşıklık meydanında muzaffer oldu.
[Bakara 31 ayet]
Ezelde güzelliğin ışığı tecelli etti,
Aşk ortaya çıktı ve ateş tüm âlemi sardı.
Kendini gösterdi, melek yüzünü gördü, âşık olmadı,
Göz bu kıskançlıktan dolayı ateş oldu ve insanı sardı.
Müddei, sırları seyretmeye gelmek istedi,
Gaybın eli geldi ve namahremin göğsüne vurdu.
Akıl o alevden ışık yakmak istiyordu,
Kıskançlığın ışığı parladı ve dünyayı birbirine kattı.
[Hafız]
O bitkinlik, karanlık ve utancın arka sokaklarında senden korku, tereddüt ve şüpheyi dışarı çıkardım; onun güzellik sıfatlarından biraz bahsedildi, gayrısında seni ayırıp o aziz zata yönelttim; şimdi de seni sevgilinin mahallesine götüreyim; orası doğruluğun mekânıdır.
'Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.'
[Zariyat 56. Ayet]
'O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.'
[Mülk 2. Ayet]
Cennet aşkla maşukuna sadık olan aşığın buluşma bahçesidir.
Yesari Baba
Şehit olanlar Allah yolunda Allah aşkıyla zalimlere karşı mazlumları koruyanlar
'Allah yolunda öldürülenleri sakın ölülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler. Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşmayan (henüz şehid olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.'
[Al-i imran 169-170 ayetler]
Nef-i mutmainne sahipleri için şöyle buyurdu; 'cennetime gir.'
[Fecr 30 ayet]
Miraç, Hak'la karşılaşma sırasında kulun şaşkınlığı ve hakkın onla konuşması;
'Rablerine bakarlar. O gün bir takım yüzler de asıktır.'
[Kıyamet 23. -24.ayet]
Bu dünyada da her şey de O'nu görebilirler, O'nun tecellisinden nasibini almışlardır.
Onlar için burada ve orada olmanın farkı zuhur etmektedir, yoksa;
Her iki âlem O'nun yüzünün bir ışığındır,
Sana dediğim gibi, ortaya çıkmak da gizlenmek de aynı.
[Hafız]
'O, ilk ve Son'dur. Zahir ve Batın'dır.'
[Hadid 3. Ayet]
Hakk'ın isimlerinin zuhur etmediği hiçbir şey görmezsin.
'Her şeyin temelini dolduran o isimlerinle sana dua ediyorum.'
[Kumeyl Duası]
Servi ağacını yarattılar endamından bahçedeki
Ay yaratıldı parlayan yüzünden
Yarattılar rahşan o güneşten
Güzelliğinde yüzünün ışıklar görünür oldu
İki cihanın sultanlığını verdiler
Tahtını yarattılar sonra
Cihanda ab-ı hayat yaratıldı
Ondan hayatın beş pınarı
Pençe yi Ali Aba
Gönül çelen fitne yayan gözünden
Yüzlerce gözden düşen yarattılar
Dürr yakut mercan yarattılar
Gülümseyen dişlerinden
Zülfünden küfür ve iman
Yüzünden zulüm ve aman yarattılar
Birin iman için
Birin isyan için yarattılar
İmkân sahrasında imkân
İmkânsızlık içinde ümit yarattılar
Kendi güzelliğine bakınca aynasında
Birçok güzeller yarattılar
Aşk içinde ayrılık
Ayrılık içinde kavuşma yarattılar
Binlerce dermana değişilmez
Dert yarattılar
Yalnız kendisine delil
Şahit yarattılar
Yesari Baba
Mehmet Özgür Ersan

Kur'an'da Sünnet ve Ayet

Kuranda
sünnet dediğinde,
bireye, hayata,
dünyaya,
insan tarihine,
toplumlara ve doğaya
egemen olan
bilimsel yasalar.
Kuran da ayet,
toplumsal, insani
ya da maddi olgulardır.
Olgunun kendisi ayettir.
O'nun ayetleridir!
Gece gündüz
Işık
Yer ve gök
Ve min ayatihi
Ve min ayatihi
Ölüm ile dirim
Bilim ile vahiy
Fiziksel dünya ile
Gayb âlemi
Bilimle bilim dışı
Kuranda iç içedir
Mehmet Özgür Ersan