CIA ve Fransız Solcu Aydınlar

CIA Fransız Teorisi Okuyor: Kültürel Solun Tasfiyesinde Entelektüel Emek Üzerine
Genel kabule göre aydınlar politik bir güce sahip değildir. İmtiyazlara sahip oldukları fildişi kulelerinde oturan, gerçek dünyayla bağ kurmayan, uzmanlık alanları ile ilgili küçük detaylar üzerinden yaşanan anlamsız tartışmalarda kaybolan ya da o asil teorilerinin idraki zor bulutsu âleminde dolaşan aydınlar, sıklıkla politik gerçeklikten kopuk varlıklar olarak görülmekle kalmazlar, ayrıca onların söz konusu gerçekliğe anlamlı bir tesirde bulunamayacağı düşünülür. Oysa CIA, bunun tam tersini düşünmektedir.
Esasında bir dizi darbenin sorumlusu olan, suikastlara imza atan ve başka devletleri gizliden yönlendiren CIA, sadece teorinin gücüne inanmakla kalmamış, ayrıca kimilerinin anlaşılması güç ve karmaşık teorileri tetkik eden gizli ajanlara önemli miktarlarda kaynak tahsis etmiştir. 1985’te kaleme alınan ve Bilgilenme Özgürlüğü Kanunu üzerinden küçük bir dizi düzelti ile birlikte kısa süre önce yayınlanan hayli ilginç bir araştırmasında CIA ajanlarının Michel Foucault, Jacques Lacan ve Roland Barthes gibi isimlerin karmaşık, uluslararası planda eğilimleri belirleyen teorilerini incelediğini ortaya koymaktadır.
Fransız entelijansiyasının öncüleri ile ilgili aldıkları notları sıkı bir biçimde çalışmak için Paris kafelerinde toplaşan Amerikan ajanları imajı; bu aydınlar topluluğuna ayaktakımı tarafından asla kavranamayacak uhrevî bir bilgelik atfedenleri ya da onları tam tersi, gerçek dünya üzerinde asla etkisi olmayacak anlaşılmaz şeyler söyleyen şarlatanlar olarak görenleri şaşırtabilir. Hâlbuki CIA’in küresel kültür savaşlarına yaptığı süregelen yatırıma aşina olanlar için bu, çok da şaşırtıcı bir durum değildir. Frances Stonor Saunders, Giles Scott-Smith, Hugh Wilford (ve Radical History & the Politics of Art’ta yazdığım yazılar ile benim) gibi araştırmacıların ortaya koyduğu gibi, CIA öncü akımlara destek de dâhil olmak üzere bu savaşların bizzat içindedir.
CIA’de kültürel faaliyetler bölümü eski sorumlusu Thomas W. Braden, İstihbarat Servisi’nin kültürel saldırı konusundaki gücünü 1967’de içeriden birisi olarak şöyle açıklamıştı: “Paris’te (CIA tarafından desteklenen) Boston Senfoni Orkestrası’nın John Foster Dulles ya da Dwight D. Eisenhower’ın yüz konuşma ile kazanabileceğinden daha fazla övgü toplaması sonrasında yaşadığım müthiş sevinci unutamıyorum.” Bu, kuşkusuz çok küçük bir operasyondu. Aslında, Wilford’un haklı bir şekilde ileri sürdüğü gibi, merkezi Paris’te bulunan ve kültürel Soğuk Savaş sırasında CIA’in paravan örgüt olarak kullandığı sonradan ortaya çıkan Kültürel Özgürlük Kongresi (CCF), inanılmaz geniş bir yelpazede sanatsal ve düşünsel etkinliklerin dünya tarihindeki en önemli hamilerden biriydi. Otuz beş ülkede ofisi vardı, onlarca prestijli dergi yayımladı, kitap endüstrisinde yer aldı, yüksek profilli uluslararası konferanslar ve sergiler düzenledi, performans ve konserler koordine etti, çok çeşitli kültür ödülleri ve ödeneklere –ve tabii Farfield Vakfı gibi paravan kuruluşlara- önemli miktarlarda kaynak sağladı.
İstihbarat Servisi; kültür ve teoriyi dünyada ABD çıkarlarını korumak için konuşlandırılan en önemli silahlardan biri olarak görüyor. 1985 yılında basılan ve yakın zamanda kamuya erişimi açılan “Fransa: Solcu Entelektüellerin Çekilmesi” başlıklı araştırma yazısı, -şüphesiz manipüle etme amacıyla- Fransız entelijansiyasını ve onun siyaset yapımına etkide bulunan trendlerin belirlenmesinde oynadığı önemli rolü inceliyor. Raporda öncelikle Fransız entelektüel tarihinde sağ ve solun ideolojik açıdan nispî dengesinden söz ediliyor, sonrasında savaş sonrası Komünistlerin faşizme direnişi ve savaşın kazanılmasında oynadıkları rol dolayısıyla -İstihbarat Servisi’ni son derece rahatsız edecek bir biçimde- solun entelektüel alanı tekeli altına aldığının altı çiziliyor. Nazi ölüm kamplarına verdiği destek; yabancı düşmanlığına, eşitsizliğe ve faşizme dayalı gündemi dolayısıyla sağın halkın gözünden düşmesine rağmen (CIA böyle söylüyor), raporu hazırlayan isimsiz ajanlar gözle görülür bir keyifle yaklaşık olarak 1970’lerin başından itibaren sağın geri döndüğünden bahsediyorlar.
Daha açık olmak gerekirse, gizli kültürel savaşçılar, entelijansiyanın şimşeklerini ABD’den SSCB’ye çeviren “çifte hareket”ten övgüyle bahsediyorlar. Sol cephede, Stalinizm ve Marksizm’den yavaş yavaş soğuma emareleri ortaya çıkmıştı, radikal aydınlar kamusal tartışmalardan ellerini eteklerini çekmişti. Ayrıca sosyalizm ve sosyalist partilerden uzaklaşan bir teorik hareketlenme ile karşı karşıyaydık. Daha sağda, “Yeni Filozoflar” ya da “Yeni Sağ’ın aydınları” diye adlandırılan ideolojik fırsatçılar Marksizme karşı geniş çaplı bir saldırı kampanyası başlatmışlardı.
Dünya çapında işleyen istihbarat örgütünün kolları bazı yerlerde demokratik olarak seçilmiş liderleri alaşağı ederken, faşist diktatörlere istihbarat ve maddi kaynak sağlarken ve sağ grupların ölüm mangalarını desteklerken; Paris’teki merkezî entelijansiya taburu, teori dünyasında sağa doğru yönelimin, ABD dış politikasına ne şekilde katkı sağlayabileceği ile ilgili veri toplamakla meşguldü. Savaş sonrası dönemin solcu aydınları, ABD emperyalizmini açık bir biçimde eleştiriyorlardı. Jean-Paul Sartre’ın meşhur Marksist eleştirmen sıfatıyla -ve özellikle Libération’un kurucusu olarak- medya alanında sahip olduğu güç ve özellikle CIA Paris istasyon şefi ve birçok gizli CIA görevlisinin ifşasında oynadığı önemli rol, Servis tarafından yakından izleniyordu ve çok ciddi bir sorun olarak değerlendiriliyordu.
Tersine, yükselen neoliberal çağın Sovyet ve Marksizm karşıtı atmosferi, halkın dikkatini başka yöne çekti ve CIA’in kirli savaşı için mükemmel bir kılıf sağladı: söz gelimi, artık herhangi birinin “ABD’nin Orta Amerika politikalarına karşı entelektüel elitten ciddi bir muhalefet devşirmesi çok zordu.” Önde gelen Latin Amerika tarihçilerinden Greg Grandin, Son Kolonyal Kıyım kitabında bu durumu mükemmel bir şekilde özetliyordu: “1954’te Guatamala’ya, 1965’te Dominik Cumhuriyeti’ne, 1973’te Şili’ye, 1980’lerde El Salvador ve Nikaragua’ya felaket getiren ve birçok insanın canına mal olan müdahalelerinin dışında, ABD sessiz ama istikrarlı bir biçimde katil terör devletlerine ayaklanmaları bastırmaları için finansal, ayni ve ahlakî yardımlarda bulundu. Ancak Stalin’in işlediği suçların boyutu; -ne kadar ikna edici, delillere dayalı da olsa- kirli hikâyelerin bugün demokrasi olarak bildiğimiz şeyi savunmada ABD’nin oynadığı örnek role dayanan dünya görüşünün temellerini sarsmasını engelliyordu.”
İşte bu bağlamda, maskeli ağır toplar; Bernard-Henri Lévy, André Glucksmann ve Jean-François Revel gibi yeni nesil Marksizm karşıtı düşünürlerin (isimsiz ajanların yazdığına göre Sartre, Barthes, Lacan ve Louis Althusser’den müteşekkil) “Komünist bilginlerin son takımı”na yönelttikleri eleştirileri övdüler ve desteklediler. Söz konusu Marksizm karşıtı kişiler, gençliklerinde solla haşır neşir oldukları için; hayal kırıklığına dayalı bir anlatı kurma açısından uygun kişilerdi: bu anlatılarda bireylerin siyasi alanda yaşadıkları sözde olgunlaşma ile zamanın ilerleyişi birbirine karıştırılıyor, bireysel yaşam ve tarih sanki bir “olgunlaşma” meselesiymiş gibi ele alınıyor ve eşitlik temelinde toplumsal dönüşümün –hem kişisel hem de tarihsel açıdan- geçmişte kaldığı kabul ediliyordu. Bu dayatmacı ve ukala bozgun yemişlik tavrı yalnızca –özellikle gençlerin başı çektiği- yeni hareketlerin gözden düşmesine sebep olmuyor, aynı zamanda karşı-devrimci baskının nisbî başarısını sanki tarihin doğal akışıymış gibi sunmaya çalışıyordu.
Bahsettiğim entelektüel gericiler kadar Marksizm karşıtı olmayan teorisyenler de dönüştürücü eşitlikçilikten uzaklaşan bir atmosfer yaratılmasına, toplumsal seferberliğin sönümlenmesine ve köktenci siyasetten boşaltılmış bir “eleştirel değerlendirme”nin yükselmesine önemli katkılarda bulundular. Bu, CIA’in, Avrupa ve diğer yerlerde kültürel solu tasfiye etme çabalarına dayalı genel stratejisini anlamak için olağanüstü derecede önemli. Tümden ortadan kaldıramayacağını anladığında, dünyanın en güçlü istihbarat servisi; sol kültürü, kararlı kapitalizm karşıtlığından ve dönüştürücü siyaset anlayışından, ABD dış ve iç politikasına daha ılımlı muhalefet edecek merkez-sol reformcu bir pozisyona doğru çekmeye çalıştı. Saunders’in ayrıntılı bir şekilde ortaya koyduğu gibi, İstihbarat Servisi, savaş sonrası dönemde McCarthy’ci Kongre’yi atlayarak, kültürel üretici ve tüketicileri tereddütsüz eşitlikçi soldan uzak tutacak alternatif sol projelere doğrudan destek verdi. Eşitlikçi solu bölerek ve gözden düşürerek, aynı zamanda genel anlamda solu da bölme amacını güttü. Merkez soldan geriye ne kaldıysa, o da gücünü ve halk desteğini büyük ölçüde yitirdi (sağ cephenin güç siyasetinin ekmeğine yağ sürmesi dolayısıyla da potansiyel olarak gözden düştü; bu durum, solda kurumlaşmış partileri zehirlemeye hâlâ devam ediyor).
İstihbarat Servisi’nin dönüşme hikâyelerine verdiği önemi ve –Fransız teorisi araştırma makalesinde de sıkça geçen bir leitmotif olan- “reforme edilmiş Marksistler”e beslediği muhabbeti işte bu bilgiler doğrultusunda değerlendirmeliyiz. “Marksizmin asıl altını oyan” diye yazıyordu köstebekler, “kendilerini Marksizmi sosyal bilimlere uygulayan gerçek Marksistler olarak tanıtan, ancak tüm geleneği yeniden ele alıp reddedenler oldu.” Burada özellikle Annales Okulu’nun tarihyazımı ve yapısalcılığının –özellikle Claude Lévi-Strauss ve Foucault’nun- “sosyal bilimlerde Marksist etkinin eleştirel bir müdahale ile yıkımına” yaptığı derin katkıdan bahsediyorlar. “Fransa’nın en derin ve etkili düşünürü” olarak bahsedilen Foucault; özellikle “18. yüzyıl Aydınlanması ve Devrim çağından kalma rasyonalist toplumsal teorinin kanlı sonuçlarını” hatırlattıkları için Yeni Sağ aydınlarını övmesi ile yazarların beğenisini kazanıyor. Herhangi birinin siyasi görüşünü ya da etkisini yalnız bir tavır ya da sebep olduğu sonuçla değerlendirmek yanlış olsa da, Foucault’nun devrim karşıtı solculuğunun ve Gulag şantajını -başka bir deyişle, derin toplumsal ve kültürel dönüşümü amaçlayan yaygın radikal hareketlerin yalnızca en tehlikeli gelenekleri canlandıracağı iddiası- daim kılmasının, ajanların yürüttüğü psikolojik savaş stratejisi ile müthiş uyum içinde olduğunu söylemek mümkün.
CIA’in Fransız teorisini okuması, o halde bizi İngilizce konuşulan dünyada bu teorinin alımlanması sırasında edindiği şık radikal cilâ üzerine yeniden düşünmeye sevk etmeli. (Çoğu zaman kendi teleolojik varsayımının farkında olmayan, aşama aşama ilerleyen tarih anlayışına göre; Foucault, Derrida ve diğer önemli Fransız teorisyenlerinin eserleri sezgisel bir biçimde, sosyalist, Marksist ya da anarşist literatürde yer alan eleştirilerin fersah fersah ötesinde, bir tür derin ve incelikli bir eleştiriyle eşlendi. İngilizce konuşulan dünyada Fransız teorisinin alımlanması, John McCumber’ın da isabetli bir şekilde belirttiği gibi; İngiliz-Amerikan felsefesinin McCarthy destekli gelenekleriyle iç içe geçmiş siyasi tarafsızlığına, mantık ve dilin tehlikesiz teknik ayrıntılarına gömülme tavrına ya da doğrudan ideolojik konformizmine karşı bir direnç kutbu oluşturarak önemli siyasi sonuçlara yol açtı.
Ne var ki, Cornelius Castoriadis’in radikal eleştiri geleneği adı verdiği şeye -kapitalizm ve emperyalizme direnme anlamında- sırtını dönen kişilerin teorik çıkarımları, şüphesiz ki dönüştürücü siyasetten ideolojik anlamda uzaklaşmanın yolunu açtı. Ajanın söylediklerine göre, post-Marksist Fransız teorisi CIA’in solun biraz daha sağa doğru çekilmesine, emperyalizm ve kapitalizm karşıtlığının gözden düşürülmesine ve nihayetinde emperyal projelerin entelijansiyadan gelecek ciddi eleştirel bir tutumla karşı karşıya kalmadan izlenebileceği entelektüel bir atmosfer yaratılmasına dayalı kültürel programına doğrudan katkı sağladı.
CIA’in psikolojik savaş programı üzerine yapılan araştırmalar dolayısıyla biliyoruz ki, CIA yalnızca bireyleri takip edip onların üzerinde güç kullanmadı, aynı zamanda kültürel üretim ve dağıtım kurumlarını anlama ve dönüştürme konusunda çok istekliydi. Fransı teorisi üzerine yapılan çalışma; üniversitelerin, yayınevlerinin ve medyanın müşterek siyasi ethos’un oluşumu ve pekiştirilmesinde bu kurumların oynadığı yapısal rolün önemine işaret ediyor. Bu türden analizler ve belgenin geri kalanında söylenenler, bizi akademinin mevcut durumunu eleştirel bir gözle değerlendirmeye sevk etmeli. Örneğin raporun yazarları, akademik kadroların güvencesizleştirilmesinin köktenci solun yıkımında ne türden bir rol oynadığından bahsediyor. Eğer sıkı solcular, işlerini yapmak için ihtiyaç duydukları maddi koşullardan yoksunsa ya da iş bulmak, yayın yapmak ya da dinleyici bulmak için öyle ya da böyle koşullara uyum sağlamaya zorlanıyorsak, dirençli bir sol çevrenin akademide barınabilmesi için gerekli yapısal şartlar zayıflamış demektir. Yüksek öğrenimin meslek sahibi yapma misyonu edinmesi, bu amaç için kullanılan diğer bir yöntem, çünkü bu türden bir eğitim insanları yalnızca teknolojik ve bilimsel bilgi ile doldurup kapitalist çarkın küçük bir parçası haline getirmeyi amaçlıyor. Eğitimin toplumsal eleştiri araçlarına sahip özerk bireyler yaratma amacından ne kadar da uzak! CIA’in teorisyen ağır topları, bu yüzden Fransız hükûmetinin “öğrencileri işletme ve teknik derslere yönlendirme” çabasını övgüyle karşılıyor. Ayrıca Grasset gibi en önemli yayınevlerini, kitlesel medyayı, post-sosyalist ve eşitlik karşıtı platformları öne çıkaran Amerikan kültürüne gösterilen rağbeti bu açıdan övüyor.
Bu rapordan ne tür dersler çıkarabiliriz, özellikle eleştirel entelijansiyaya sürekli saldıran bir siyasi atmosferde yaşadığımız düşünülürse? Öncelikle şunu unutmamalıyız ki, eğer birileri aydınların güçsüz olduğunu ve dolayısıyla bizim siyasi eğilimlerimizin bir fark yaratmadığını söylerse, ona günümüz siyasetinin en fazla güce sahip kurumlarından birinin onunla aynı fikirde olmadığını söyleyin. Merkezî İstihbarat Teşkilatı, adıyla da ironik bir biçimde ima ettiği gibi (Ç.N. “intelligence”), zekânın ve teorinin gücüne inanıyor ve biz de bunu çok ciddiye almalıyız. Entelektüel çalışmaların “gerçek dünyada” neredeyse hiçbir etkisinin olmadığını yanlış bir biçimde varsayarsak, teorik çalışmaların pratik sonuçlarını es geçmekle kalmaz, aynı zamanda yürütülen siyasi projeleri dikkate almayarak hiç farkında olmadan bu projelerin kültürel taşıyıcısı durumuna düşebiliriz. Fransız ulus-devleti ve kültürel aygıtı diğer ülkelerle karşılaştırıldığında aydınlara çok daha fazla söz hakkı tanıyor olsa da, CIA’in başka yerlerde teorik ve kültürel üretimlerin dökümünü yapma ve onları manipüle etme çabası hepimiz için önemli bir uyarı olmalı.
İkincisi, günümüzün güç sahiplerinin çıkarı; eleştirel zekâsı köreltilmiş ve tahrip edilmiş bir entelijansiyayı -işletme ve teknoloji/bilim yönelimli kurumları palazlandırarak, sol politikayı bilim karşıtlığıyla eşleyerek, bilimin sözde siyasi yansızlık gerektirdiğini vaaz ederek, medyayı konformist laf kalabalığı dolu yayınlarla doldurarak, sıkı solcuları büyük akademik kurumlar ve medyadan uzak tutarak, köktenci eşitliğe ve ekolojik temellere dayalı dönüşüm çağrılarını itibarsızlaştırarak- besleme yönünde. İdeal olarak; nötralize olmuş, hareket alanını kısıtlanmış, bitkinleşmiş, yenilgiyi kabul etmiş ve köktenci bir mobilizasyon sağlamış solu pasif bir biçimde eleştiren bir sola dayalı entelektüel kültürü desteklemeye çalışıyorlar. O yüzden (ABD akademisinde de kalabalık bir grubun öncülüğünde) köktenci sola karşı yükselen entelektüel muhalefeti gözden geçirmemiz gerek, bu tehlikeli bir siyasi tavır olabilir: bu tavır CIA’in dünya çapında yürüttüğü emperyalist ajanda ile koşut değil mi?
Üçüncü olarak, kararlı solcu kültüre yönelik kurumsal saldırılarla başa çıkmak için, eğitimin güvencesizleştirilmesine ve onun meslek edindirme misyonuyla sınırlandırılmasına dur demek gerek. Kamusal alanda gerçekten eleştirel tartışmaların yapılması, başka türden bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyenlere bir platformun sağlanması önemli olduğu kadar gerekli. Alternatif medyaya, farklı tipte eğitim modellerine, karşı-kurumlara ve köktenci topluluklara katkı sağlamak ve onların gelişmelerine vesile olmak için de bir araya gelmeliyiz. Gizli kültürel savaşçıların yok etmek istediği şeyleri desteklemek hayati önem taşıyor: geniş kurumsal olanaklara, halk desteğine, hâkim medyada görünürlüğe ve yaygın mobilizasyon gücüne sahip bir kötenci sol kültür.
Son olarak, tüm dünyadaki aydınlar olarak gücümüzün farkına varmalı ve bu doğrultuda eşitliğe ve ekolojik prensiplere olduğu kadar kapitalizm ve emperyalizm karşıtlığına dayalı sistemli ve köktenci bir eleştiri geliştirmek için elimizden geleni yapmalıyız. Herhangi birimizin sınıfta ya da kamusal alanda takındığı tutum, tartışma kurallarının ve siyasi olanakların belirlenmesinde büyük önem taşıyor. Ajanların kültürel strateji olarak benimsediği -emperyalizm ve kapitalizm karşıtı solu izole ederek ve onları reformcularla çarpıştırarak- böl ve kutuplaştır politikasının tam tersine, -Keeanga-Yamahtta Taylor’ın da yakın zamanda söylediği gibi- bir araya gelmeli ve gerçek eleştirel bir entelijansiya oluşturmada birlikte çalışmanın önemini kabul etmeliyiz. Aydınların güçsüzlüğünü tekrar tekrar söyleyip bu durumdan sızlanmak yerine; birlikte çalışarak ve kültürel sol dünyası için gerekli kurumları müşterek bir biçimde oluşturma kabiliyetimizi ortaya koyarak iktidarın yüzüne hakikati söyleme gücünü kazanmalıyız. Çünkü ancak bu türden bir dünyada ve bu dünyanın üreteceği eleştirel düşünce atmosferinde, hakikat duyulur olur ve nihayetinde güç yapılarının kendisi değişir.
Gabriel Rockhill
Çeviri: İlker Kocael
Devamını oku ...

Ablukayı Yaralım, 1 Mayıs Alanlarında Özgürleşelim!

İşçi kardeşler,
Açgözlülük saplantısı içindeki mülk ve iktidar sahiplerince çepeçevre kuşatılmış vaziyetteyiz. Nefes aldığımız hayat alanları tasallut altındadır. Evlatlarımızın rızkından arttırıp sığındığımız yuvalar kentsel dönüşüm kapanında, zor ödeyebildiğimiz kira, rantiyecilerin insafındadır. Seçim vaktinin taşerona kadro vaadi koca bir yalana dönüşmüşken, kriz içerisindeki siyasal iktidar kıdem tazminatına gözlerini dikmiştir. İş arkadaşlarımız, karındaşlarımız her gün tersanelerde, fabrikalarda, madenlerde canlarını vermekte, hesapları ahirete ötelenmektedir.
Memur kardeşler,
Yakanın beyazlığı, patronunun devletliği bizi emin kılmıyor. Gün geçmiyor ki bir kanun hükmünde kararname ile haksız, hukuksuz biçimde emeğimiz, geçmişimiz, geleceğimiz elimizden alınmasın. Kadrolu çalışma günbegün sözleşmeli köleliğe, ehliyet ve liyakat esası sadakat ve biate dönüşürken akıbeti beklemek evla mıdır? Güvencelerimiz bir bir yok edilirken, kaçınılmaz akıbete ne kadar sessiz kalacağız?
Öğrenci arkadaşlar,
Ufka diktiğin gözlerindeki endişede ortağız. İstihdam yok. Staj namına ücretsiz kölelik var. Zorunlu sigortayla daha çalışmadan borçlandırılmaktayız. Eşit ve adil ücret beklemek bir hayal. Aldığımız tedrisat, ne ilim ne sanat, ancak sermayenin aşkına tahsil edilmekte. Geleceğimize yön veren biz değil söz sahipleri, bizden önce bu dünyaya doğanlardır.
Kadınlar,
Erkeklerin ablukasında bir dünyada, var olma kavgasındayız. Tacizin, tecavüzün kol gezdiği yaşam alanlarımız cezasızlık politikalarıyla zindana çevrilmekte. Ne sesimize, ne sözümüze tahammül edebilen ama ille de bize sahip olmak isteyen bakışların egemenliği bizi boğmakta. Hep emek veren ama hiç karşılığını görmeyenleriz.
Arkadaşlar, karındaşlar, yoldaşlar,
Abluka altındayız. Savaştan, krizden, yoksunluktan beslenenler işimize, aşımıza, istikbalimize göz koymuşlar, bizi bize kırdırmaktalar. Komşuyu komşuya, kardeşi kardeşe düşman edenler, mahallelerimizle bizleri korkutmakta, korkularımızla bize hükmetmekteler.
Ablukayı dağıtmanın, prangalarımızdan kurtulmanın yolu, yan yana gelmekten, birlikte saf tutmaktan geçiyor. El ele, omuz omuza, göz göze, diz dize, yan yana gelirsek bu kuşatmayı yarabiliriz. Gücümüz haklılığımızda, haklılığımız kavgamızdadır. Gelin hep birlikte, sonuncu kavganın sancağı altında, istibdat ve zillete karşın, mutlak hürriyet için buluşalım. 1 Mayıs alanlarında birlikte saf tutalım.
Kula kulluğa ve sömürüye karşı, 1 Mayıs’ta alanlara!
Devamını oku ...

Senin Oğlun Değil miyim Venezuela

Senin Oğlun Değil miyim Venezuela, Bırak Hizmet Edeyim Sana
1959’da, Küba Devrimi’nin zafere ulaşmasından 23 gün sonra Caracas’ta yaptığı konuşmada Fidel Castro Ruz, kendisine has o sağgörüsüyle şunları söyledi:
“Venezuela, Amerika’nın en zengin ülkesidir, Venezuela halkı, sivil ve askeriyle her tür zorluğa göğüs gerecek bir halktır. Burası Kurtarıcı’nın vatanıdır, tüm Amerikalı halkların birliği fikrinin filizlendiği yerdir. Venezuela, tüm Amerika halkları arasında kurulacak birliğin öncüsü olmalıdır. Biz Kübalılar, onu destekliyor, bu ülkeye saygı duyuyoruz.”
Venezuela’nın Latin Amerika tarihindeki öncelikli yerine kavuşması için kırk yıl geçmesi gerekti. Simon Bolivar’ın düşüncelerine sadık bir isim olarak Hugo Chavez, büyük bir güçle, kıtamızın ilerici ve solcu düşünceler lehine bir dönüşüme maruz kalmasını sağladı. 1959’daki Küba devriminden beri onun gibi birisi gelmedi. Halklarımız ve hükümetlerimiz arasında kurulacak birlik ve bütünleşmeyle alakalı düşünceler, Fidel’in 1959’da yaptığı ikazdan beri oluşma imkânı bulamadı. Oysa tarihi, coğrafî konumu ve doğal zenginliği ile bir tek Venezuela, tarihin akışına devrimci bir itki verebilirdi.
O andan itibaren Bolivar Devrimi, ABD’deki yönetici sınıfın emperyal çıkarları konusunda bölgedeki en önemli engel hâline geldi. Washington, Bush yönetiminde ufak kimi ayarlamalarla ciddi saldırılar gerçekleştirdi. Bu saldırılar, Obama döneminde de devam etti. Bugün Donald Trump hükümeti, saldırıları bir biçimde güncelliyor. Bu, Küba halkının onlarca yıl çilesini çektiği kuşatma ve saldırı yüklü tarihe çok benzeyen bir tarih. Aynı deneyimi Şili’de Salvador Allende hükümeti de yaşadı. Kapitalist sistemin dayattığı emperyalist mantık, alternatif projelerin karşısına hep aynı şekilde dikildi.
Venezuela halkı ve hükümeti, direniş ve mücadele konusunda kahramanlığını kanıtladı. Başkan Nicolás Maduro döneminde ülke, tüm o cesareti, onuru ve yurtseverliği ile iyice devleşti. ABD emperyalizminin ve bölgedeki uşakları ve oligarkların saldırıları ve çıkarttıkları engellere rağmen Maduro’nun yüzünde yenilmişlik, zayıflık veya bitkinlikten eser görmedik.
Bugün dünyadaki devrimciler için yegâne seçenek, Bolivar Devrimi ve Başkan Maduro ile omuz omuza olmaktır. Fidel’e ve Chávez’e hürmet göstermenin tek yolu budur. Halklarımızın birliği ve bütünleşmesi ile ilgili düşünceler, ancak bu şekilde takdis edilebilir. Eğer bölünürsek, yok oluruz. Tıpkı Fidel’in o unutulmaz konuşmasında yaptığı ikazda dile getirdiği gibi, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda Latin Amerika ve Karayipler’in tarihi, bu itiraz edilemeyecek hakikatin en somut delilidir:
“[…] eğer Amerika’yı kurtarmak istiyorsak, eğer toplumlarımızı hürriyete kavuşturmak niyetinde isek, Latin Amerika denilen o büyük toplumu kurtarmak derdinde isek, Küba Devrimi’ni, Venezuela devrimini, kıtamızdaki tüm ülkelerin devrimini kurtarmak istiyorsak, o zaman birbirimize daha fazla yakınlaşmalı, somutta birbirimizi daha fazla desteklemeliyiz. Tek başına kalırsak ve bölünürsek, başarısızlık kaçınılmazdır.”
Emperyalist ve oligarşik güçlerin Venezuela’ya son yaptığı saldırı konusunda ben ancak Jose Marti’nin bir vakitler sarfettiği şu sözü dile getirebilirim: “Senin oğlun değil miyim Venezuela, bırak hizmet edeyim sana.”
Elier Ramirez Cañedo
Devamını oku ...

Venezuela Alevler İçinde

“Venezuela Alevler İçinde” başlığı ülkede fesadın kol gezdiğini ifade ediyor aslında. Bu fesat güçler, Bolivarcı devrimci hükümet mi, ona karşı olanlar mı yoksa hükümet içinden birileri mi? Ülkeyi ateşe verenler kimler?
Ülkenin kuşatma altında olduğuna dair haberler karşısında aklımı bir dizi soru kurcalıyor. Amerika’daki ana akım medya Maduro’yu desteklemiyor. O, kendi halkını ezen, demokrasisini boğan, tarihte tanık olduğumuz zorbalara benzer bir diktatör olarak resmediliyor.
Peki bu doğru mu?
Her şeyden önce ABD’nin kendi güneyine yönelik politikası konusunda berbat bir sicile sahip olduğunu bilmeyen yok. Onlarca yıl CIA birçok plan hazırladı, liderleri öldürdü, ekonomileri maniple edip aristokrat toprak sahibi kesimin halk karşısında güçlenmesini sağladı (Delil olarak şu kitaba bakılabilir: John Perkins, Confessions of an Economic Hit Man, [Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları] Penguin Group, 2004).
Güney Amerika, ellilerden, Allen Dulles’ın geliştirdiği fikirlerden beri, CIA için önemli bir eğitim sahası olageldi (Kennedy suikastının emrini muhtemelen Dulles verdi. Bkz. David Talbot, The Devil’s Chessboard: Allen Dulles, the CIA, and the Rise of America’s Secret Government, HarperCollins Publishers, 2016).
Dolayısıyla bugün Venezuela’da fesadın kol gezdiğini anlamak hiç de zor değil. Her şeyden önce, ülkedeki Bolivarcı Devrim tam da Costa Gavras’ın tarihî filmi Kayıp’ın (Universal Pictures, 1982) senaryosuna cuk oturuyor. Başrollerinde Jack Lemmon ve Sissy Spacek’in oynadığı film gerçek bir hikâyeye dayanıyor. Lemmon’ın muhteşem oyunculuğu ile can verdiği başroldeki baba, muhafazakâr ve dindar bir kişi. Bu adam, 1973 Şili darbesi esnasında “kaybolan” oğlunu aramak için Şili’ye gidiyor. Darbe esnasında sosyalist cumhurbaşkanı Salvador Allende hükümeti devriliyor (Allende muhtemelen katlediliyor, ama onun Pinochet yandaşlarının ateşi altında olan başkanlık sarayında kendisini vurduğu iddia ediliyor). Filmdeki küçük bir sahnede karanlık gölgeler hâlinde, CIA ajanları çıkıyor karşımıza.
Sonraki yıllarda Bilgi Edinme Özgürlüğü Kanunu üzerinden Kissinger’ın Pinochet ile iş pişirdiği, CIA’in cezaevlerinden devşirdiği birliklere yetkiler verildiği, aralarında Amerikalı çocukların da bulunduğu çok sayıda insanın öldürülmesi suretiyle sosyalist hükümetin rahatsız edildiği, özünde bu Kayıp filminin gerçek olaylara dayanan bir belgesel olduğu anlaşılıyor. O dönemde Amerika’nın sırf “demokrasiyi savunmak adına” “kımıldayan her şeyi vuruyor ve her yer kızıl kanla kaplanıyor.”
ABD’nin Şili’de gerçekleştirdiği kanlı darbeden 44 yıl sonra bugün aynı şeyin Venezuela’da yaşanıp yaşanmadığı sorusu tüm canlılığı ile orta yerde duruyor. Geçmişte Latin Amerika’da ABD, ölüm mangaları, silâh zulaları ile birçok ülkeye müdahil olmuştu. Ta 1823 tarihli Monroe Doktrini’nden beri ABD güneyin her karış toprağının koruyucusu olduğunu iddia edip durdu. Bu doktrin, ABD’nin genlerine işlemiş bir kod artık.
Reuters, New York Times, Washington Post, World News Tonight gibi yerlerde Venezuela’ya dair çıkan haberlerde kandan, gösterilerden, yiyeceğin bulunmadığından, insanların açlıktan öldüğünden, ülkenin alevler içinde olduğundan bahsediliyor. Devlet Başkanı Maduro’nun bir canavar olduğu söyleniyor ve ona hakaretler yağdırılıyor.
Oysa tuhaf olan şu ki Hugo Chávez’in kurduğu Chávezcilik çizgisi, millileştirme, tüm yurttaşlar için sosyal yardım programları, neoliberalizme, bilhassa IMF ve Dünya Bankası’na karşı muhalefeti öngörüyor. Chávezcilik, katılımcı demokrasiyi ve işyeri demokrasisini teşvik ediyor. Örneğin Chávez, millileştirilmiş petrol gelirlerini ülkenin en yoksulları lehine işleyen sosyal programların gelişimine vakfetti. Bunlarda sorun yok, asıl soru şu: Maduro, bu ilkeleri ihlal etti mi yoksa onlara arka çıkmayı sürdürdü mü?
Bugün her şeye rağmen yüz binlerce şair, yazar, uluslararası analizci, gazeteci, sosyal ve politik aktivist Nicolás Maduro ve Chávezciliğin devrimci mirasını destekliyor. Bu insanlar ülke içerisinde ve dışında sağcıların darbe girişimlerini mahkûm ediyorlar.
Tüm dünya genelinde aydınlar “Venezuela’da Onlara Geçit Yok” bildirisine imza attılar. Bu, hakikati dillendirmeyi ve Bolivarcı Devrim’i korumayı amaçlayan uluslararası hareketin adı.
Bugün neden tüm dünya genelinde onca aydın, yazar, gazeteci ve analizci Maduro’yu destekliyor, Amerikan Devletleri Örgütü’nü ve ABD’yi kınıyor, sağcıların gösterilerle hükümeti yıkmaya çalıştıklarını iddia ediyor?
Genelde aydınlar, göz korkutma ve sindirme amaçlı taktikleri mi yoksa eşitlik, demokrasi ve tarafsızlık ilkelerini mi desteklerler? Onlar, Maduro’da bahsi edilen taktikleri mi yoksa ilkeleri mi görüyorlar? Gerçek şu ki binlerce insan, onda bu ilkeleri buluyorlar.
Her şeyin ötesinde bugün savaş, Venezuela’nın ruhu ile ilgili. Yeni gerçekleştirilmiş Bolivar Devrimi risk altında. Devrimci hareket, Venezuela’daki kitlelerce destekleniyor, Chávez eliyle harlanan ateş tüm ülkeyi sarıyor. Chávez, o kitleleri bataklığın dibinden çekip çıkartan isim.
Bir kez daha Güney Amerika ve Orta Amerika’da aynı hikâyeye tanıklık ediliyor. Amerikan medyası, dışişleri bakanlığı ve gazetelerde gördüğümüz isimlerin anlattığı hikâyeye inanmak mümkün mü?
Robert Hunziker
Devamını oku ...

Onlara Geçit Yok!

Tüm dünya genelinde önde gelen kimi aydınlar, alçakça ve insafsızca yürütülen dezenformasyonun hedefi olan Başkan Hugo Chávez’in devrimci projesini ileri taşıyan Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’nin meşru başkanı Nicolás Maduro Moros’a desteklerini ifade ettiler.
Venezuela’da Onlara Geçit Yok çağrısına cevap olarak İnsanlığı Savunma Ağı Küba Şubesi Frei Betto gibi aydınların ağzından, Papa Francis’in Venezuela’da barışı sağlama girişimlerini desteklediklerini ve ABD’nin müdahalesini kınadıklarını bildirdi. Meksikalı felsefeci Fernando Buen Abad, bu dayanışmanın tüm dünyanın bir sorumluluğu olduğunu söyledi ve Amerikan Devletleri Örgütü’nün Venezuela’nın altının oyulmasında oynadığı aktif rolden bahsetti. Genç siyaset bilimci Arantxa Tirado da ülkeye yönelik devam eden saldırıları kınadı ve “sağcıların Bolivarcı seçmenlerin anayasal düzlemde tayin ettikleri politik gidişatın yönünü değiştirmeye kararlı” olduğunu söyledi. Basklı aydın Katu Arkonada, Komutan Chávez ile başlamış olan egemenliğe, sosyal adalete ve bölgesel bütünlüğe bağlı olan Venezuelalıların saldırılara maruz kaldığını, onlar için uluslararası kampanyanın başlatılmasının acil olduğunu ifade etti.
Kübalı şair ve yazar Robert Fernández Retamar’ın yorumu ise şu şekildeydi: “Yirminci yüzyılın sonunda olağanüstü bir isim olan Hugo Chávez’in başkan olmasıyla Venezuela yeni bir döneme girdi, bu dönemde Simón Bolívar’ın tayin ettiği, Fidel Castro’nun José Martí ile birlikte çizdiği yoldan yüründü. Bizim Amerika’mızın liderlerinin bıraktığı görevi ifa etmeyi sürdürmek zorundayız. Kendi çağımızın bu en muhteşem projesini yenilemeliyiz. Bu, iptal edilemeyecek bir görevdir.” Kahramanca mücadele yürütmeyi bilmiş Beş Kübalı grubunun içinde yer alan Gerardo Hernández ve Antonio Guerrero da İnsanlığı Savunma Ağı’nın parçası olarak emperyalizmin politikalarının hatasına ve dezenformasyon kampanyalarındaki yanlışlığa vurgu yaptı ve bu tür girişimlerin kamuoyunu insan hakları ile ilgili olarak maniple ettiğini, ulusal egemenliğe saldırdığını, dost Venezuelalıların teşkil ettikleri toplumu istikrarsızlaştırmaya çalıştığını söyledi.
Bolivarcı Devrim’in desteklenmesine dönük çalışmalara çok sayıda şair, yazar, sanatçı, analizci, gazeteci, sosyal ve politik aktivist katılıyor: Joao Pedro Stedile, Papaz Raúl Suárez, Hugo Moldiz, Fernando Rendón, Isabel Monal, Hildebrando Pérez Grande, Hernando Calvo Ospina, Guillermo Castro, Nayar López Castellanos, Carlos Fernández Liria, Osvaldo León, Chiqui Vicioso, Montserrat Ponsa, Irene León, Antonio Elías, Eva Golinger, Carlos Aznárez, Rafael Cancel Miranda, Gayle McLaughlin, Iñaki Gil de San Vicente, Alex Anfruns, Arnold August, Tim Anderson, Jorge Veraza, Carlos Molina, Bill Fletcher, Ilka Oliva Corado. Bu ve daha birçok insan, Nicolás Maduro’nun meşru bir başkan olduğunu, içteki muhalefetin darbe girişimlerini mahkûm eden devrimci Chávezci mirası savunmak gerektiğini ifade ediyor.
Devamını oku ...

Artıklar -II

Post-Sol’un Oluşumu
İki dünya savaşı arası dönemde faşizm, çok sayıda antikapitalisti ve bireyciyi cezbetti. Bu etkileşim, esas olarak elitizm, siyasetin estetikleştirilmesi ve modern dünyanın yıkımına dönük nihilist arzu dolayımı ile gerçekleşti. İmparatorluğun yıkılması ardından faşistler, hem devlet hem de toplumsal hareketler içerisinde çeşitli dolaplar çevirerek, hareketlerinin közünü yeniden alevlendirmeye çalıştılar. Belli ölçüde Hitler’e karşı çıkıp uygarlığın yıkımı ile “yeni insan” fikrine dayalı elitizmi harmanlayan özgün “milli sendikacılık” fikrine geri dönülmesi çağrısında bulunmak, faşistler arasında popüler bir eğilim hâlini aldı. Faşistler, bu süreçte NATO ve çokkültürcü liberalizme karşı, Avrupa’daki etnisitelerin ulusal kurtuluşunu savundular. Bir yandan da yeni faşist melez fikirler oluşturmak adına İtalyan felsefeci Julius Evola ile aslen Yunan olan Fransız yazar Savitri Devi’nin okültizmiyle satanizmi birleştirdiler. Savaş sonrasında altkültürlere faşizm, politik muhalefetin okültizmle kutsallaştırılmasıyla, ekolojiyle ve anti-otoriteryanizmle sızdı.
Altmışlarda Ya Sosyalizm Ya Barbarlık, İşçilerin Gücü (Pouvoir ouvrier) ve Sitüasyonistler gibi sol-komünist gruplar La Vielle Taupe (İhtiyar Köstebek) gibi yayınevlerinde bir araya gelip sanayileşmiş uygarlıkta gündelik hayatı sanat ve dönüştürücü pratikler aracılığıyla eleştirdiler. Bu hareketin üyelerinden biri olan Gilles Dauvé’ye göre, bu La Vieille Taupe yayınevinde toplaşan küçük grup, müştereklik fikrini, yani tüm toplumsal ilişkilerin devrimci dönüşümü fikrini geliştirdi. “Aşırı solcu” olan bu yeni hareket, Mayıs 1968 boyunca Paris’te öğrencilerin ve işçilerin gerçekleştirdiği büyük ayaklanmaya yol açacak olan genç, entelektüel isyana ait estetiğe ilham verdi.
Aşırı solun yarattığı, güçlü ve otorite karşıtı akım ve Mayıs 1968’deki ayaklanma Avrupa’da benzer hareketlere katkı sundu. Bunlardan biri de süreç içerisinde Fiat’ta yapılan bir grevden kitlesel sokak gösterileri, kiralık ev grevleri, ev işgalleri gibi eylemleri içeren genel başkaldırıya dönüşen İtalyan Otonom Hareketi idi. Otonom hareketinin büyük bir kısmı solcu olmaya devam etse de üyeleri, yerleşik sol akımlara eleştiriler yönelttiler. Otonomistler, çoğunlukla şehir gerillalarının acemi stratejilerine karşı çıktılar. 1977’de “Silâhlı Neşe” takma adıyla yazılar yazan bireyci anarşist Alfredo Bonanno, İtalyan solculara patriarkal iddiaları gerilla savaşına terk etmeyi ve halkın isyancı mücadelesine iştirak etmeyi önerdi. Marksist teorisyen Jacques Camatte ise eskiden solculuğun kötümser itirazını benimseyen bir isimken, doğaya bağlı basit bir hayatı benimsedi. Bu eğilim, İtalyan solu içindeki çelişkileri daha da derinleştirdi.
Otoriteryanizm karşıtlığı ile birlikte ekolojinin belirlediği uygarlık eleştirileri altmışların ve yetmişlerin bir ürünüydü. Bu önemli eğilim, yeni bir kimlik dâhilinde hem sola hem de sağa karşı çıktı. Popüler toplumsal hareketlere ait bu türden akımları benimseyen ve sol ile sağ arasındaki ideolojik çizgileri bulanıklaştıran faşist ideologlar, “etno-çoğulculuk” düşüncesinin çerçevesini oluşturdular. Söylemlerini “farklılık hakkı” (etnik ayrılıkçılık) fikri üzerine kuran faşistler, kendilerini Avrupalı yeni sağ, milli devrimciler ve devrimci gelenekçiler gibi etiketlerin ardına sakladılar. “Avrupalı yeni sağ”, aşırı solun savunduğu, modern dünyaya yönelik itirazı benimseyip Avrupa’nın yerli haklarını ve kıtanın pagan köklerini öne çıkarttılar. Sonrasında faşistler, köke dayanma anlayışından maneviyata dayalı fikirler türettiler, Nazilerin ve Alman etnisite (volkische) hareketinin benimsediği, “kan ve toprak” ekolojisini yeniden anımsattılar.
İtalya’da bu hareket, “Hobbit Kampı”nı kurdu. Bu, Marco Tarchi gibi Avrupalı yeni sağın önemli bir siması tarafından örgütlenmiş bir ekoloji festivaliydi. Kamp, Sitüasyonist tarzı afişler ve bildirilerle hayal kırıklığına uğramış gençlere pazarlandı. İtalyan “milli devrimci” Roberto Fiore, Bologna’daki bir tren istasyonunu bombalama eylemine katılma suçlamasıyla ülkeden kaçtı, Tarchi’nin Avrupalı yeni sağcı meslektaşı Michael Walker’ın Londra’daki evine sığındı. Bu evde Fiore, Walker ve bir grup faşist militan 1980’de Resmi Milli Cephe denilen politik örgütü kurdu. Bu grup, avangart faşist estetikten istifade etti, yeni folk, gürültü ve başka deneysel müzik türlerine can verdi.
* * *
Faşistlerin yeşil harekete girip solcu anti-otoriteryan düşünceyi istismar ettiği dönemde Sitüasyonizm de dönüşmeye başladı. Yetmişlerin başında post-sitüasyonizm, ABD’de kolektivist düşünce ile Stirnerci egoizmi meczeden kolektifler üzerinden açığa çıktı. 1974’te Bizim İçin isimli grup Açgözlü Olma Hakkı isimli broşürü kaleme aldı. Bu broşür, diğerkâmlığı şiddetle eleştiriyor, egoist açgözlülüğü sosyal kimlik ve refahın teşkil ettiği bir tür sentezle, özetle fazla olanla ilişkilendiriyordu. Metin 1983’te Loompanics Unlimited isimli liberter bir grup tarafından yeniden yayınlandı. Önsüzü ise ismi pek bilinmeyen, Bob Black diye biri kaleme aldı.
Post-sitüasyonizm zamanla bireyciliğe evrildi. Bir dizi Avrupalı aşırı solcu ise yüzünü sağa çevirdi. Paris’te bulunan La Vieille Taupe grubu, antifaşizmin gerekliliğini redde tabi tuttu, holokostun kapitalist düzenin muhafazası için gerekli bir yalan olduğunu söyledi. 1980’de bu yayınevi o ünlü Beni Tarihi Tahrif Etmekle Suçlayan Bellek Savunma Merkezleri (Mémoire en Défense centre ceux qui m’accusent de falsifier l’histoire) isimli kitabı yayınladı. Kitabın yazarı, holokostu inkâr eden bir isim olan Robert Faurisson’du. Bu yayınevi ve kurucusu Pierre Guillaume uluslararası planda ciddi eleştirilere maruz kalsa da solcu profesör Noam Chomsky gibi isimlerden destek gördü. Guillaume ve arkadaşları eleştirilmiş olmasına karşın, aşırı soldaki antifaşizme yönelik reddiye daha da yaygınlaştı. Buna katkı sunan bir isim de Dauvé’ydi. Dauvé, seksenlerin başında özgül bir hareket olarak faşizmin yok olduğu iddiasındadı.
Faşizmin tarihe ait yapay bir olgu hâline geldiğine dair düşünce, faşizmin çeşitli alanlara sızmasına katkı sundu. Bu süreçte Faurisson ve Guillaume, aşırı sağın el üstünde tuttuğu isimler hâline geldi. Holokost inkârı örneğinde görüldüğü üzere, aşırı sol teori etnisiteye dair terimlere ve düşüncelere karşı bağışık değildi. Etnisiteyle alakalı düşünceler, Resmi Milli Cephe’nin ortaya koyduğu çalışmaların temelini teşkil ediyordu. Bu çalışmaların çoğunu kaleme alan Troy Southgate, Sitüasyonistlerden, ayrıca solcu ve sağcı birçok kişiden etkilenmiş bir isimdi. Southgate, “Yeşil Anarşist” denilen, punk’a meyilli dergiyle bağlantılı radikal politikaya odaklanmıştı. Bu derginin ana derdi, modern uygarlığın yıkılması ve ilkel hayata geri dönmekti. 1991’de Yeşil Anarşist dergisinin editörleri, yurtsever bir militarist olduğu için editör ekibinde yer alan arkadaşları Richard Hunt’ı dergiden kovdular. Hunt da Yeşil Alternatif isminde başka bir dergi çıkarttı ve kısa bir süreyle Southgate’le biraraya geldi. İki yıl sonra Southgate Devrimci Milliyetçilik İrtibat Komitesi’ni kurmak amacıyla Jean-François Thiriart ve Christian Bouchet ile ittifak kurdu.
ABD’de “anarko-primitivist” veya “Yeşil Anarşist” eğilim, eski aşırı solcu John Zerzan’ın başının altından çıktı. Uygarlığı dünyanın düşmanı olarak tanımlayan Zerzan, moderniteyi redde tabi tutan, sürdürülebilir geçimlik hayat tarzına geri dönülmesi fikrini savundu. Zerzan, ırkçılığa karşı çıksa da kısmen Martin Heidegger düşüncesi üzerinden, insanlarla dünya arasında hakiki, sembolik düşüncenin aracılık etmediği ilişkiler kurulması fikrini savundu. Bu geri dönüş de elbette uygarlığın tümden çökmesini gerekli kılıyordu, yani milyarlarca değilse de milyonlarca insan ölmek zorundaydı. Zerzan, kendisini destekleyen Ted Kaczynsky’nin öldürdüğü insanlar konusunda net hiçbir şey söylemedi.
Zerzan’la otoriteryanizme karşı çıkma ve kabileci, avcı-toplayıcı topluma geri dönme fikri konusunda uyuşan, okültist Hakim Bey “Geçici Özerk Alan” fikrini geliştirdi. Hakim Bey’e göre, böylesi bir alan, sefahate dayalı, devrimci şiirin erotik ve kurtarılmış sahasını açığa çıkartacaktı. Ama 1991 tarihli metninde Hakim Bey D’Annunzio’nun Fiume’yi işgalini savundu, sağı ve solu aşmaya dönük tarihsel eğilimleri öne çıkarttı.
Zerzan ve Hakim Bey ile birlikte Bob Black de bugün post-sol olarak adlandırılan akımın temelini teşkil eden isimlerden. 1997 tarihli kitabı Solculuktan Sonra Anarşizm’de Black, bireycileri “yaşam tarzı anarşizmi” olarak eleştiren solcu anarşist Murray Bookchin’e cevap verdi. Zerzan’ın uygarlık eleştirisinden, Stirner ve Nietzsche’den beslenen Black, çalışmanın reddini Bookchin’le tanımladığı otoriteryan sol eğilimlere karşı bir tür çare olarak savundu.
Böylece post-sol, aşırı solcuların, yeşil anarşistlerin, spritüalistlerin ve egoistlerin internet dergilerinde, kitaplarda ve Anarşi: Silâhlı Arzu Dergisi ile Beşinci Sınıf gibi dergilerde yayınlanan yazılar aracılığıyla oluşmaya başladı. Bu düşünürler ve yayınlar kendi aralarında birçok yönden ayrışsa da post-solun önemli vasıfları temelde uygarlığın çöküşüne dönük eskatolojik beklentiyi sürdürmeye devam etti. Bu beklentiye bir de solla sağı redde tabi tutan bireycilik ve kolektivizm sentezi eşlik ediyordu. Oluşan düşüncenin merkezinde hümanizme, aydınlanma geleneğine ve demokrasiye karşı çıkan, organik, kabile toplulukları ve dünya anlayışı duruyordu. Bu post-sol metinler, bol bol Stirner, Nietzsche, Jünger, Heidegger, Artaud ve Bataille alıntıları içeriyordu. Temelde bu metinler, solla sağı, bireycilikle “muhafazakâr devrim”i birleştiren, senkretik bir entelektüel eğilim meydana getiriyordu. İleride göreceğimiz üzere, bu durum düşünce alanında faşizmin sızacağı yığınla delik açılmasına neden oluyordu.
Alexander Reid Ross
Devamını oku ...

Ne Macron Ne Le Pen

Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu sona erdi. İkinci tur Macron ve Le Pen arasında geçecek.
Anketler, zaten çok uzun zamandır Marine Le Pen’in ikinci tura kalacağını söylüyordu. Macron ise Sosyalist Parti’deki dağınıklık sayesinde ikinci tura kaldı.
Süreçte herkes, solcu cumhurbaşkanı aday adaylarına dair şakalara tanıklık etti. Benoît Hamon’un seçilmesi sonrası birçok solcu, Manuel Valls önderliğinde gemiyi terk etti ve böyle birine güven duyabileceklerini ortaya koydular.
İlk turda Sosyalist Parti iflas etti. Hatta öyle ki parti, kampanya masraflarını kıt kanaat karşılayabilecek bir sonuca ulaştı.
Fillon’un kampanyasını dinamitleyen bir dizi skandal, süreci onun aleyhine çevirdi. Böylelikle Macron, at koşturabileceği bir alan buldu kendisine.
Macron Bizim Sınıfımız İçin Ne İfade Ediyor?
Ne Cumhuriyetçiler ne de Sosyalist Parti ikinci tura kaldı, esasında hiçbir şey değişmedi.
Eğer Macron, Sosyalist Parti’de olmasaydı, burjuva medyanın takdim etmekten hoşlandığı yeni veya farklı bir siyasetçi olamazdı.
Onun Holland hükümetinde ekonomi bakanlığı yapmış olması, bize karakteri hakkında çok şey söylüyor. Holland döneminde işçi sınıfına ve halka karşı bir yığın saldırı gerçekleştirildi (Sorumluluk Anlaşması, ANI-Ulusal Mesleklerarası Anlaşma, Macron Kanunu ve İş Kanunu). Macron’a göre, ciddi tepkilere yol açan iş kanunu (El Khomri Kanunu) yeterli değil, on tane daha kanun çıkartılmalı!
Burada Fillon’un ilân ettiği, topluma karşı yürütülecek yıldırım harbinden başka bir şey önerilmiyor.
Tartışmalar, toplantılar ve mülâkatlar esnasında Macron, programının özünü ifşa etmeme konusunda azami bir dikkat gösterdi.
Macron, ne pahasına olursa olsun, sadece boş formüller önerip durdu. Farklı görünmeye çalışsa da bu farklılık sadece görünüşteydi. O siyaseten ham ve taze olduğunu söyleyip durdu, ısrarla genç olduğundan bahsetti.
Derine indiğimizde onun halka karşı savaşa hazırlandığını anlıyoruz. Holland’ın beş yıllık iktidarı sonrası ikinci döneme hazırlanıyor. Yerel hükümetlerden 10, devletten 25, toplumsal sahadan 25 milyar avroyu bulan bir tasarrufu öngördüğünü söylüyor.
İş kanunundan çıkartılan tazminatla ilgili tavan değer yeniden masaya getirildi. Macron, işsizlik yardımını düşürmek istiyor.
Diğer yandan cumhurbaşkanı adayı, Fransa’nın emperyalist ve işgalci gücünü artırmak istiyor. Holland’ın isteği üzerine savunma bütçesinin GSMH içerisindeki payını yüzde iki artırmak niyetinde, ayrıca bir aylık zorunlu askerliği gündeme getirecek.
Sistem dışı bir isimmiş gibi takdim edilen Macron, aşina olduğumuz bir siyasetçi.
Süreç içerisinde Bayrou ve Valls’in destekçilerinin ödüllendirileceğine hiç şüphe yok.
Kapitalist Sistemde Faşizmin Yükselişi
Marine Le Pen’in ikinci turda seçilmesi zayıf bir ihtimal olsa da faşizmin yükseliş eğiliminin yeni hükümetin kurulacağı dönemde daha da hızlanacağını görmek gerek.
Ulusal Cephe, politik hayat içerisinde belirli bir istikrara kavuştu, kampanyası dâhilinde belirlediği konu başlıklarının gündemi belirlemesini sağladı. Artık bu partinin son seçimlerde alt edilmesi ve belirli bir seçmen kitlesine kavuşmasına mani olunması pek mümkün değil.
Macron, sadece faşizmin bu yükseliş eğilimini pekiştirmeye yarayacak.
Finans kapitalin temsilcisi olarak Macron, sadece kapitalizmin krizinin yükünü işçilerin sırtına yüklemek dışında bir şey yapmayacak.
Ulusal Cephe, “küreselci” Macron’a karşı korumacı politikayı önererek nüfuzunu artıracak ve işçi sınıfını bölmeye devam edecek.
Macron adına dağıtılmış bir bildirinin faşizmin yükselişini durdurması mümkün değil.
Faşizmi durduracak tek şey, oluşturulacak bir cephe, geniş kitlelerin, emekçi mahallelerin ve işyerlerinin örgütlenmesi, ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı tüm işçiler arasında yapılacak çalışma, burjuvazi ve devletine karşı devrimci mücadelenin kavuşacağı net stratejik çizgidir.
Faşizm, ayrıca dünyanın tüm mazlum işçileri ve halkları, bilhassa Fransız emperyalizminin zulmettiği halklarla kurulan uluslararası dayanışma ile durdurulabilir.
Partimizi Güçlendirelim, Kavgaya Hazırlanalım!
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine karşı halkı seferber etmeye mecburuz.
Dayanışma, oy sandıklarında değil, sokakta inşa edilir. Hepimizin beklediği, iktidar karşıtı gerçek güç, ancak bu sayede teşkil edilebilir. Önümüzdeki beş yıllık dönemde yoğunlaşacak mücadelelere şimdiden hazırlanmak gerekmektedir.
Proletarya, faşizmin yardımına başvurmaya hazırlanan, saldırgan emperyalist burjuvaziye karşı mücadeleyi kazanmak için partinin genelkurmaylığına ihtiyaç duymaktadır. Sosyalist devrime doğru ilerlemek için MKP’nin pekiştirilmesi, güçlendirilmesi gerekmektedir. Faşizme doğru ilerleyişi bir tek sosyalist devrim durdurabilir. Kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan çelişkileri ve yol açtığı krizleri bir tek o çözüme kavuşturabilir.
Burjuvazinin seçimine karşı devrimci boykot yolunu açmak için sınıfın birliğini devrimci temelde geliştirmek amacıyla 1 Mayıs boyunca çalışmalar yürüteceğiz.
Ne Macron, ne Le Pen, seçimleri boykot et!
Nerede zulüm varsa, orada direniş vardır!
Proletaryayı emek karşıtı tedbirlere ve faşizmin yükselişine karşı örgütleyelim!
Maoist Komünist Parti
Devamını oku ...

Sadece Hükümeti Değil, İktidarı da Kazanmak


Görünürde sunulan tek yol buysa, bu kısa bir yol mudur? Bugün Avrupa’daki pek çok sol parti, merkez-sol koalisyon hükümetlerine katılmayı reformları kazanmanın tek gerçekçi yolu olarak görür. Bu yönetimlere katılmayı sıklıkla, en azından hükümette bir sol partinin bulunmasının gerici politikaları engelleyeceğini ve aşırı sağcı oluşumları iktidardan uzak tutacağını ileri sürerek haklı çıkarmaya çalışır. Bu partiler ayrıca, hükümete katılmanın seçmenlerin ve üyelerin gözünde itibar artırıcı olduğuna ve en nihayetinde kendi başlarına yönetim ihtimallerini güçlendireceğine inanır.
Gelgelelim, yirmi beş yıllık tarih bu beklentilerin nadiren yerine geldiğini göstermektedir.
İtalya
2000’li yılların başında İtalya’nın Komünist Yeniden Kurtuluş Partisi (Rifondazione Comunista) Avrupa solu için önemli bir mihenk taşı haline geldi. Ülkenin süregelen komünist geleneğine sağlam temellerle dayanan, kendi tarihiyle ilgili kendi kendini eleştirebilen, içeride çoğulcu ve çeşitli, yeni fikirlere açık ve toplumsal hareketlere derin bir şekilde kök salmış olan Rifondazione, kıtanın her tarafındaki diğer genç ve radikal oluşumlar için rol model olarak görüldü. 2001 yılında Cenova’da yapılan anti-küreselleşme protestolarında başrol oynadı ve 15 Şubat 2003 tarihinde üç milyon insanı Roma sokaklarına döken savaş karşıtı harekete çok büyük katkısı oldu.
Bununla birlikte, Rifondazione, 2006’dan 2008’e kadar Silvio Berlusconi’nin iktidara dönmesini engellemek amacıyla merkez-sol koalisyon hükümetine katıldı ve kötünün iyisi bir politikaya teslim oldu. Hükümete geldiklerinde, parti sadece şimdiye kadar karşı çıkmış olduğu bütçe kesintilerini savunmak zorunda bırakılmadı, aynı zamanda Lübnan ve Afganistan’daki askerî müdahalelerin lehine de oy kullanmak durumunda kaldı.
Rifondazione, Afganistan’da asker bulundurmaya karşı oy kullanmaya devam eden iki senatörü partiden ihraç etti. Hükümete katılmak, “hareketlerin partisini” sıklıkla kendilerine karşı geldiği görülen bir organizasyona dönüştürmüş, “alternatiflerin partisi” kendini “alternatifi olmayan” politikalar uygulamaya zorlanırken buldu. Sosyal veya ilerici reformları kabul ettirmeye yönelik zayıf girişimleri ise büyük ölçüde fark edilmedi.
Bu dökülmenin sonucu felaketi kanıtlar nitelikte oldu. Sadece iki yıl sonra Berlusconi tekrar iktidara geldi ve Rifondazione tek bir milletvekilliği kazanamadı. 1945’ten bu yana ilk kez İtalyan parlamentosunda komünist bir güç yoktur.
O günden bu yana art arda her seçimde daha da kötüye gitti. Hem parti hem de toplumsal hareketler tarihsel boyutta bir siyasal depresyona girdi. Barikatları aşan eski müttefikleri görmek, güvensizliğin ve mezhepçiliğin hâkim olduğu bir atmosfer yarattı.
İtalyan toplumunun büyük bir bölümünün sonradan ortaya çıkan siyasal sisteme yabancılaşması -yalnızca bu değilse de- daha çok Beppe Grillo’nun protesto partisi Beş Yıldız Hareketi’ne (Movimento 5 Stelle) yaradı. Rifondazione’nin hükümetteki yetersizliği, artık durumu yaygın seçmen memnuniyetsizliğine de bağlanamayacak kadar çok itibarını sarstı.
Fransa
Batı Avrupa solunun bir diğer önde gelen partisi olan Fransız Komünist Partisi (PCF) hükümete katıldıktan sonra benzer kayıplar yaşadı. 1997 parlamento seçimlerinde PCF oyların yüzde 9,9’unu aldı ve Sosyalist Lionel Jospin önderliğindeki kırmızı-kırmızı-yeşil koalisyonu olan Çoğul Sol’a katıldı.
Bu hükümet başlangıçta haftalık çalışma süresinin 35 saate indirilmesi gibi önemli birkaç reformun yürürlüğe konulması ve Schröder ve Blair’ın trompetçiliğini yaptığı Üçüncü Yol stratejisinin kabullenilmesinin reddedilmesiyle belli bir başarı elde etti.
Buna rağmen neoliberal çerçeveyi kıramadı. En nihayetinde yakın tarihin en kapsamlı özelleştirme programlarını uyguladı ve 1999 yılında Sırbistan’daki NATO savaşına katılma kararı aldı.
2002 yılı seçimlerinde PCF sadece yüzde 4,8 kazanarak çöküşe geçti. İki yıl sonra, kendisini yüzde 4,3’e kadar düşmüş halde buldu. 2012’de Mélenchon’un Sol Partisi ile ittifakı sayesinde yüzde 6,9’a çıkmak gibi bir iddiası olan parti, hükümet öncesi sonuçlarının çok altında olmakla birlikte biraz daha iyileşme gösterdi.
Fransa’nın en büyük solcu gücü neoliberal bir hükümete katılarak Ulusal Cephe’nin (Front National) ülkenin en güçlü partilerinden biri olmasına izin veren bir durumla itibarını yitirdi. Gerçekten de Ulusal Cephe, eski PCF kalelerindeki en iyi sonuçlarından bazılarını alıyor.
İskandinavya
Finansal krizin ardından büyük bir kamuoyu taarruzu yürüten İzlanda Sol-Yeşil Hareketi (VG), 2009 seçimlerini % 21,7 gibi muhteşem bir oranla kazanarak hükümet oldu. İzlanda, banka kurtarma planlarını diğer Avrupa ülkelerinden farklı yapılandırdığı halde genel neoliberal paradigmayı sürdürdü. VG’nin her zaman NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne katılmaya karşı çıkmış olmasına rağmen parti sonunda hükümeti Avrupa Birliği üyeliği başvurusu yapmaya yöneltti.
2013 seçimlerinde partinin oy oranı yarı yarıya, yüzde 10,9 a düştü. Panama Belgeleri’nin siyasal sistemde krizi tekrar canlandırmasıyla o zamanlar muhalefette olan Sol-Yeşiller, son parlamento seçimlerinde oy oranlarını 15,9’a taşıyan beş puanlık cüzi bir iyileşme gösterdi. Hükümete katılarak kendisini lekeleyen Korsan Parti ise yüzde 14,5 ile hemen arkasından geldi.
Benzer bir gidişatı diğer İskandinav sol partilerinde de görüyoruz: Norveçli Sosyalist Sol Parti (SV), hükümette olduğu dönemde (2005-2013) halk desteğinin yüzde 8,8’den yüzde 4,1’e düşüşünü izledi. İsveçli Sol Parti (V) benzer bir düşüşle karşılaştı. 1998’de esen aşırı sol rüzgârından 10 yıl sonra, Avrupa Birliği karşıtı kampanya oyların yüzde 12’sini kazandı, radikal görünümünü yumuşattı ve kırmızı-kırmızı-yeşil ittifakına katıldı. 2014’te parti seçmenlerin sadece yüzde 5,6’lık desteğini elde edebildi.
2007 yılında, Danimarka’nın Sosyalist Halk Partisi (SF) benzer şekilde sol görüşlü ve Avrupa Birliği eleştirisi olan bir kampanya yürüttü ve oylarını yüzde 13 artırdı. 2011 yılında hükümete girebilme umuduyla daha ılımlı bir kampanya yürüttü ve halk desteği yüzde 9,2’ye düştü. Daha sonraki merkez-sol koalisyona katılımı popülerliğini daha da azalttı. 2015’te oyların sadece yüzde 4,2’lik kısmını kazanabildi.
Bu durum Finlandiya’da bir nebze de olsa daha az dramatik oldu. 1995 yılında Sol İttifak (VAS) oyların yüzde 11,2’sine talip olduktan sonra “gökkuşağı koalisyonu” hükümetine katıldı. Parti 2003’te oyların sadece yüzde 9,9’unu aldı ancak 2011 yılında yüzde 8,1 ile tekrar hükümete katıldı. Partinin koalisyonun görev süresinin bitiminden önce ayrılma kararı alması muhtemelen onu daha dramatik bir düşüşten kurtardı: 2015 yılında ise oyların yüzde 7,1’ini korumayı başardı.
Sürücü Koltuğunda?
Bazıları, sol partilerin küçük partner olmaktansa hükümeti yönettiği takdirde koşulların değiştiğini savunabilir ancak Yunan tecrübesi bunun en azından her zaman böyle olmadığını ortaya koyar. Üçlü başkanlığın kurumsal gücü Syriza’yı (Radikal Sol Koalisyon) neoliberal politikaları uygulamak hatta genişletmek zorunda bıraktı. Sonuç olarak parti, ileri gelen üyeleride dâhil olmak üzere yüksek miktarda üyesini kaybetti. Hükümette sadece altı ay geçirdikten sonra yüzbinlerce oy kaybetti. Anketlere göre bu eğilim devam ediyor.
Kıbrıs’taki olaylar eşit derecede umut vaat etmeyen niteliktedir. 2008’de ülke tarihinde ilk defa bir komünist başkanlığı kazandı. Çalışan Halkın İlerici Partisi (AKEL), kitlelerin desteğini aldı ancak hükümet Avrupalı kurumların baskısı altında kaldı ve acımasız kemer sıkma politikalarına itildi. Bir sonraki başkanlık seçimlerinde partinin oy oranı yüzde 10 düştü.
Avrupa’nın dışında, benzer gelişmeleri Grönland’da da gözlemleyebiliriz: 2009’da demokratik-sosyalist Inuit Ataqatigiit partisi çarpıcı şekilde toplam oyların yüzde 43,7’sini aldı. Parti hükümet olmasına rağmen seçmenin beklentilerini karşılayamadı. 2013 yılında bu oran yüzde 34,4’e düştü ve hükümetten ayrıldı.
Yenilginin Kökleri
Bu araştırma son yirmi beş yıla bakıldığında koalisyon hükümetlerine sol partilerin katılımlarının neoliberalizm uygulamalarında bir kırılma sağlayamadığını gösteriyor. Bunun yanında kötünün iyisi stratejisinin de kendi koşulları dâhilinde bile başarılı olamadığını ortaya koyuyor. Bu başarısızlıklar geniş ölçekli reformları umut eden seçmenleri hayal kırıklığına uğrattı ve Sol’un şirketlerin solu olduğu algısına katkı sağladı. Pek çok ülkede bu durum sağ popülist ve faşist partilerin büyümesine yardımcı oldu.
Neden birçok sol hükümet başarısız oldu?
Bütün Avrupa’daki parti liderlerinin, bir kez hükümete geldikten sonra kasıtlı olarak partilerinin prensiplerine ihanet eden kırmızı koyun derileri altında neoliberal kurtlar olduklarını iddia edebiliriz. Veya bu liderlerin iyi niyetli olduklarını ancak neoliberal partnerleri tarafından müzakere masalarında köşeye sıkıştırıldıklarını varsayabiliriz. Ancak ikisinden biri doğruysa da, yapmamız gereken şey bu yozlaşmış ve etkisiz liderleri partinin başka bir kanadıyla değiştirmektir.
Kuşkusuz, yakın tarihte bu senaryoların örneklerini bulabiliriz, ancak bütüne bakınca bunlar yinelenen kayıplar için yeterli açıklamalar değildir. Bu partilerin ayrı ayrı gelenekleri, kompozisyonları ve yönelimleri, başarısızlıklarını sadece bir liderlik problemine indirgeyemeyecek kadar farklılık göstermektedir.
Bunun yerine sebebi toplumsal güçlerin dengesinde aramalıyız. Sermaye, sadece sol görüşlü hükümetlerin reform çabalarına direnmekten ziyade, bu hükümetleri kendi çıkarlarına alet edebilecek kadar çok güçlenmiştir. Yukarıda bahsedilen örnekler, Avrupa’daki sol görüşlü reformizmin ne neoliberalizmde bir kırılma üretebildiğini ne de sol güçleri kuvvetlendirebildiğini göstermiştir.
Hükümetin Ötesinde Bir Strateji Düşünmek
Avrupa’nın sol partileri, merkez-sol hükümetler aracılığıyla toplumsal dönüşüme giden yolun engellendiğini kabul etmelidirler. Bunun yerine alternatif stratejiler geliştirmeli ve sabırla, güçlü, birbirine bağlı, iyi örgütlenmiş sol partiler kurarak, kitlesel hareketlerle ve militan sendikalarla güçler dengesini değiştirmeye çalışmalıdırlar.
Sol, ancak sermayeyi savunma pozisyonuna ittiği vakit sermayeden önemli imtiyazlar elde edebilir. Bunu ancak toplumsal mücadeleleri çoğaltarak ve kapitalistlerin gelecekten korkmasını sağlayarak yapabiliriz. O zaman bile, sol görüşlü hükümetlerin, sosyalist dönüşüm için yeterli bir stratejiyi temsil edip etmedikleri tartışılacaktır. Fakat en azından bunu yapmak, sol partilere hükümetlerde aynı eski hataları tekrarlayıp durmaktan daha fazlasını yapma şansı verecektir.
Florian Wilde
Devamını oku ...