Maraş Katliamı Üzerine Cuma Hutbesi

Kardeşler!
Bundan tam 36 yıl önce bugün, Maraş’ta 150 Alevi canımız katledildi. 1 hafta süren olaylarda maalesef ki tekbirler eşliğinde ve “Müslümanlık” iddiasıyla can dostlarımız öldürüldü.
Evet, bu topraklar da statükocu güçler kamplaşmalardan besleniyor. Bu şimdi de böyle, geçmişte de böyleydi. Türk-Kürt, Alevi-Sünni dindar laik sağ-sol çatışmalarını yaşadık hep beraber ve yaşamaya da devam ediyoruz. Pekii bu kamplaşmaların tarafı olanların burada hiç mi sorumluluğu yok? İnancını, değerlerini, kadim birikimlerini devletin hizmetine sunan, devletin çıkarına olanı dinin emriymiş gibi gören kesimlerin hiç mi günahı yok?
Emevilerden beri var olan devlet geleneği, inancımızı ve değerlerimizi özgürce yaşamamızın önündeki en büyük engeli teşkil ediyor. Yüzyıllarca Sarayda dinî anlayışlar şekillendirilerek insanlara dayatıldı. Karşı duranlar ya hapse gönderildi ya da öldürüldü. Veraset hukukunu sultana devren, yani mülkiyet hakkının yalnızca sultana ait olduğunu kabul eden Emeviler Ehlibeyt’e karşı da en acımasız saldırıları gerçekleştirdi. Arap olmayanlara Müslüman dahi olsa “mevali” (köle) denildi. Din ile milliyetçiliğin bu topraklarda buluştuğu temel tam da burası. Yani günümüze kadar süregelen Alevi-Sünni kamplaşmalarının temeli de bu dönemde atıldı.
Kardeşler!
Emeviler döneminde Hâlife Hisâm bin Abd’ûl-Melik’in bu zalimane idaresine karşı duran “İmâm Zeyd bin Ali Zeyn el-Âb’i-Dîn”’in yanında kim vardı? Sünni ekolün en önemli mezhebi olarak görülen Hanefî mezhebinin kurucusu olarak bilinen İmam-ı Azam Ebu Hanife vardı. Hatta İmam-ı Azam, Zeyd ile Hişam’ın karşı karşıya gelişini bedir savaşına benzetti. Ehlibeyt’i peygamberin mücadelesinin devamı olarak görürken Emevi hanedanlığını Kureyş oligarşisine benzetti. Zalim yönetimlere kılıçla isyân etmeyi farz olarak gördü ve Zeyd Bin Ali’ye biat etti.
İmam-ı Azam, sadece Emevi hanedanlığına karşı değil, Abbasilere karşı da muhalif tutumunu sürdürdü. Abbasi Devleti'nin ikinci halifesi Ebû Câʿfer “el-Mansûr”un kadılık teklifini reddedince hapse atıldı ve sonrasında da şehit edildi.
Şimdi, nasıl oluyordu, Türkiye’deki Sünni Müslümanların çoğunun mezhep imamı olarak kabul ettiği İmam-ı Azam’ın bu duruşu günümüzde hakkıyla karşılık bulmuyor?
Çünkü kardeşler İmam-ı Azam’ı takip edenler, onun saray dışında durma tutumunu devam ettiremiyor ve bu anlayışı sarayın içine dâhil ediyorlar. İbn Abdilberr, el-İntikâ adlı eserinin 173. sayfasında İmam-ı Azam’dan sonra gelen Hanefî mezhebinin ikinci temsilcisi İmam Yusuf’un hadis ile ilgili yetersizliğini ifade ederken, şunları yazıyor: “Taberî, Ebû Yûsuf'un re'ye (akla) fazla başvurması, Sultan'a yakınlığı, kadılık yaparken yöneticileri memnun etmek için çalıştığından dolayı bazı ulemânın ona karşı hadis rivâyetinde çekingen davrandığını söylemektedir”
Kardeşler!
Mesele, bu kadar açık. Hanefî mezhebinin kurucusu, saraya boyun eğmemek adına şehid düşerken, takipçileri bu mezhebin anlayışını saray yöneticilerini memnun etmek için araç kılıyorlar. İmam-ı Azam, sarayın kadılık teklifini geri çevirirken takipçileri sarayda kadılık yapıyor.
İşte Sünni Müslümanlar olarak; Hanefî mezhebinden olduğunu iddia edenler olarak; bu tarihsel gerçekleri kavramadan körü körüne mezhepçilik yoluna düşersek, kimin dost kimin düşman olduğunu anlayamayız ve zulmedenlere meylederiz.
Kardeşler!
Nasıl ki Emeviler döneminde Arap milliyetçiliği, halklar arasında ayırımın sebebi olmuşsa, Maraş, Sivas Çorum katliamlarında da dinin içine sızmış, dine devlet gözüyle bakan milliyetçilik ideolojisi de aynı ayırımların sebebi olmuştur.
Oysa Ehlibeyt sevdalısı tüm inanışlar ve yaşadığımız toprakların Anadolu Aleviliği, özünde, esasında ve kültüründe İslam’ın, peygamberin duruşunu esas almaktadır. İslam’ın temel akideleri olan kardeşlik, adalet, eşitlik, barış gibi esasları Alevi dostlarımızın kendi kültürleri, inanışları çerçevesinde ete kemiğe bürünebilmiştir.
Saray, Mülkiyeti sultana ait görürken, Alevi canlarımız lokma kültürünü yaşatmışlardır. Yani bir beldede kimsenin aç kalmadığı, herkesin birlikte üretip, birlikte paylaştığı bir ortak kültürü inşa etmişlerdir. Yani Mülkün belirli bir sınıfa, kişiye ait olmadığını, herkesin ortak paydası olduğunu ifade eden bu yaşayış, “Mülk Allah’ındır” düsturunun da toplumsal zeminde karşılık bulmuş halidir.
Sarayda sultanın, kadının sözü geçerken, Alevi canlarımız rıza kültürünü yaşatmışlar. İnsanların birbirinden razı olduğu bir toplumsal yönetim anlayışını ikame etmişlerdir. Hükmün belirli bir sınıfa, kişiye ait olmadığı o beldede herkesin rızasının olduğu bir zemine taşınarak “Hüküm Allah’ındır” prensibi toplumsal alanda karşılığını bulmuştur.
Sarayın, devletin, kapitalizmin mülkiyetçi ve kamplaştırıcı zorbalığına karşı Alevi canlarımızın lokma ve rıza kültüründen tüm kesimlerin öğreneceği çok şeyler vardır.
Kardeşler!
Bu coğrafyada ister devlet eliyle olsun, isterse devletin kamplaştırıcı politikalarına alet olan kesimler tarafından olsun, yaşanan tüm vahşetlerin kökeninde inançlarımızı sarayın tekeline hapseden anlayışların rolü vardır. Bu gerçeği görmeden, inançlarımızı mülkiyetçi, kamplaştırıcı zorbaların elinden kurtarmadan, doğru bir şekilde zalim-mazlum ayırımına gidemeyiz.
Bizler, değil kardeşlerimiz, hoşnut olmadığımız insanlar, topluluklar var ise onlar arasında dahi adaletle davranmakla emrolunduk. Hutbemizi iki ayet mealiyle bitiriyoruz. Allah birbirimizi kardeş görebilmemize yardımcı olsun. Aramıza nifak sokan egemenlerin komplolarını ifşa edebilmemize yardımcı olsun. Kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana tavır alabilmemizi kolaylaştırsın:
Ey iman edenler! Adalet ve dürüstlüğün tanıkları olarak Allah için kollayıp gözetleyenler olun! Bir topluluğun çirkinlik ve kötülüğü sizi adaletsiz davranmaya asla itmesin. Adaletli olun! Bu, takvaya / korunup sakınmaya daha uygundur. Allah'tan sakının. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır. - (Maide 8)
Ey iman edenler! Öz benliğiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için tanıklık edenler olun. Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak adaletten sapmayın. Eğer dilinizi eğip büker yahut çekimser kalırsanız, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır. - (Nisa 135)
Kapitalizmle Mücadele Derneği

Guevaracılardan FHKC'ye Selam

Uluslararası Guevaracı Komiteler, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne, 47. kuruluş yıldönümü vesilesiyle, aşağıdaki tebrik amaçlı bildiriyi göndermişlerdir:
FHKC’nin kuruluşunun yıldönümü vesilesiyle bizler, mücadele içerisindeki Filistinli yoldaşlarımızı ve kardeşlerimizi selamlıyoruz.
FHKC’li yoldaşlar, Siyonist düşmana karşı yürütülen direnişte ifadesini bulan anti-emperyalist mücadelenin ön saflarında yer almaktadırlar.
Guevara’nın da ifade ettiği biçimiyle, bizler, devrimciler olarak, yapacağımız her eylemin “emperyalizme karşı bir savaş çığlığı ve insanlığın büyük düşmanına karşı halkın birliği için bir savaş marşı olması gerektiğine” inanıyoruz. Bu sebeple biz, emperyalist düşmana karşı verilen mücadelede onlarla aynı siperde olduğumuz için, Filistinli yoldaşlarımızı tüm gücümüzle destekliyoruz.
FHKC’li yoldaşlar, devrimci tavırlarının karşısında her zaman büyük bedeller ödemişlerdir ve hâlâ ödemektedirler. Bu bedel, şehidlerden ve tutsaklardan oluşan bir bedeldir.
Onlar, tüm dünya genelinde devrimciler için, yenilmez kabul edilen Siyonist düşmana direnilmesinin ve onun yenilmesinin mümkün olduğunu gösteren bir örnektir.
FHKC’li yoldaşlar, sadece şiddetin dilini bilen ve hak eden düşmana karşı koymanın yegâne yolunun direniş olduğunu bir kez daha göstermektedirler.
Bu fırsattan istifade, bizler, FHKC’li yoldaşlarımıza koşulsuz desteğimizi yeniden sunuyor ve onları kardeşçe duygularla selamlıyoruz.
Hasta la victoria, siempre!
Uluslararası Guevaracı Komiteler

"Siyasal Alanın Hukuk Tarafından Ele Geçirilmesine İzin Vermemek Görevimizdir"

Selçuk Kozağaçlı Söyleşisi'nde Bir Parça
İştirakî: Uzunca bir redir ülkenin siyasal gündemi, hukuki gelişmeler/dava reçleri üzerinden belirleniyor; Türkiye’de siyasal gelişmeler neden hukuk zemininde meydana geliyor?
Selçuk Kozağaçlı: Bu soruyu cevaplayabilmek için siyasetle hukuk arasındaki ilişki üzerine sağlıklı bir fikir oluşturmamız lazım. Siyasetin ve hukukun birbirinin yerine geçme isteği, eğilimi vardır ve birisinin alanı daraldığında diğerinin alanı genişler. Bunu, bir sarkacın salınımına benzetebiliriz. Bir ülkede çok fazla hukuktan, yasadan, tüzükten, anayasalcılıktan söz ediliyorsa siyasal alan daralmış demektir. Bunu isterseniz “siyasal alan parlamentoya, yasamaya sıkışmıştır, diye okuyun, isterseniz “oligarşik gruplar, birbirleri ile olan hesaplarını mahkemeler aracılığıyla görüyor, diye okuyun, isterseniz “temel haklar ve özgürlükler perspektifi bir yasalcılığa bindirilmiş, diye okuyun. Eğer ülkede en çok konuşulan mahkemeler, yasalar, anayasalar ise siyasal alan daralmış demektir.
Ben, hukuk devleti ya da başka isimlerle önümüze konan kavrama inanmıyorum. Bu, burjuva hukuk ideolojisi üretimidir. Hukuk devleti aracılığıyla ki bunun yanına sosyal devlet, refah devleti, esirgeyici devlet gibi kavramları da ekleyebilirsiniz, huzur, istikrar arayışı, özellikle de oligarşik yönetimleri olan burjuva iktidarlar için çok değerlidir. Oligarşik iktidarlar her zaman, reğen bir çatışma halindense, ister yasal düzenlenmeler aracılığıyla ister mahkeme kararları aracılığıyla istikrar bir meşruiyet yakalamaya çalışır. Zoru hiç ortadan kaldırmamakla birlikte ucuz ve yaygın meşruiyetin yolu budur. Dolayısıyla, hukuksal alanın siyaset lehine daraltılması gerektiğine inanıyorum. Bu da ancak, alanın yeniden tanımlanmasıyla, yeniden kavranmasıyla mümkün olabilir. Biz, siyasal ve toplumsal dava diye isimlendirdiğimiz alanda bunu yapmaya çalışıyoruz. Bir davanın siyasal dava olması sadece Terörle cadele Kanunu veya Türk Ceza Kanunu’nun bununla ilgili maddelerine dayanması anlamına gelmiyor. O davada halkın, halkların, ezilenlerin, yoksulların bir temel çıkarının tartışma konusu haline getirildiği anlamına geliyor. Dolayısıyla polisin, hatta trafik polisinin, sokakta vurduğu bir kişinin davasıyla, tütün taban fiyatıyla ilgili bir dava arasında, bu açıdan bir fark yok. Veya koruma altındaki bir kadının kocası tarafından katledilmesi davasıyla KCK davası arasında bu açıdan bir fark yok. Yani bizim toplumsal ve siyasal dava kodlama biçimimiz, hukuksal alanın daraltılmasını, siyasal alanının genişletilmesini hedefliyor.
Hukuk çok kanserojen bir ideolojidir. Eğer izin verilirse, bir burjuva ideolojisi olarak hukuk her şeye el atar, elinizden her şeyi alır. Estetikte, özel yaşamda, aile yaşamında, tabiatın ve dış nyanın kavranmasında vs. sizin yerinize geçebilir ve sahte özneler inşa edebilir. Buna izin vermemek devrimci bir duyarlılıktır. Biz, devrimci avukatın temel rolünün, siyasal alanın hukuk tarafından temellük edilmesine izin vermemek ve siyasal alanın kendisine akacak bir mecra bulması için mücadele etmek olduğunu düşünüyoruz.
Devrimci avukatlığı böyle kavrıyoruz. Dolayısıyla sorudaki tespit doğrudur. Çok fazla hukuk konuşulmaktadır. Neden böyledir? Kısa cevap, siyasal alan daraltılmıştır. Bu yeni düzene isterseniz yeni sömürge tipi faşizm deyin, isterseniz dikta deyin, isterseniz baskı rejimi deyin, isterseniz siyasal alanda yozlaşma deyin. Ben, yeni sömürge tipi faşizm kavramını uygun buluyorum.
İştirakî: Bir diğer deyişle, kendinden menkul bir hukuk tanımı, ironik bir şekilde, çok siyasaldır ve bizim dostumuz değildir diyebilir miyiz?
Selçuk Kozağaçlı: Kesinlikle. Hukuka yapılan her r vurgunun arkasında bir düşmanlık yattığını bilmeliyiz. Ünlü bir Latin sözü vardır: Yasa düşman içindir!” Dostlar zaten birbirine adil davranır. Çıkarları aynı olan insanlar zaten birbirine adaletli davranırlar. Eğer yasadan söz edilmeye başlanmışsa artık ortada düşmanlık var demektir. Artık sınıflardan konuşmaya başlayacağımızı fark ederiz. Yasaya ve hukuka her atıf yapıldığında temkinli olmalıyız.
İştirakî: Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargah, Oda TV, ÇHD, KCK vb. davalar epey yol aldı, belli bir olgunluğa ulaştı, tahliyeler gerçekleşti, mahkemeler kapatıldı. Şimdi Cemaat’e dönük soruşturmalar gündemde; bu davaların aktörleri sizce bu reçlerden nasıl çıktı, davalar siyasal hedeflerine ulaştı mı? Sizce cemaat içine girdiği kriminal sürten nasıl çıkar? Ya da böyle bir sürvar mı?
Selçuk Kozağaçlı: Bu reci hukuk üzerinden okuma önerileri iki r oldu. Bunlardan birisi, “İtalya başta olmak üzere İspanya, Portekiz, belki Fransa, kısmen Yunanistan’da okunduğu şekliyle bir Temiz Eller Operasyonu ile karşı karşıyayız,” diye düşünmemizi istedi. “Cesaretli savcılar ve yargıçlar, yanlarına cesaretli polisleri de aldılar ve nihayet, ülkede bir rant düzeni kurmuş oligarşinin suçlu bir kanadını tasfiye ediyorlar, dendi. “Bu ekip bunun için, İspanya’daki GAL (Grupos Antiterroristas de Liberación) ya da Fransa’nın Cezayir meselesinde kullandığı OAS (Organisation de l’armée secrète) örneklerinde gibi, Türkiye’de de Gladyo eliyle kontrgerilla faaliyetleri yürüttü; ama şimdi bu iyi savcılar ve yargıçlar eliyle temizlik yapılıyor,” dendi.
Biz meseleyi böyle kavrama reddettik. Eğer Türkiye’de kontrgerilla konuşulacaksa bütün ekonomik ve siyasî bağlantılarıyla konuşulmalıdır. Kürdistan’da işlenmiş suçlar; metropollerde sendikacılara, devrimcilere, halka karşı işlenmiş suçlar; Kürt halkının maruz kaldığı büyük bir tasfiye (tehcir), yani binlerce köyün boşaltılması… Bunlar kontrgerilla faaliyetidir. Ama yargılananlardan bunların hesabı sorulmamıştır. Bütün bu kontrgerilla düzeninin dayandığı ihale ve rant dayanışmasının; faili meçhul ve yargısız infazların, yolsuzlukların hesabı sorulmamıştır. Demek ki bu, bir Temiz Eller Operasyonu değildir. Gerçi Temiz Eller Operasyonu’nun kendisi de böyle değildir ama Avrupa kamuoyunda bu hava yaratma başarmıştı. Aynı havanın yaratılması denendi, başarılı olamadı.
Biz ÇHD’de ana gövde davalar olarak adlandırdığımız Ergenekon davası bloğu, Ergenekon davası ile birleştirilen dosyalar ve Balyoz davası gibi davalardan uzak durduk. Ama bir yandan da, bu reci izlememek mümkün değildi. Diğer taraftan, muhaliflere yönelik, KCK operasyonları, ÇHD davası, Öcalan’ın avukatlarına yönelik operasyonlar gibi büyük davalar başladı. Üstelik bu davaları yürütenler de aynı savcılar ve aynı kolluk görevlileriydi. Bu nedenle, birinde geçerli olan tariflerin, diğerinde de geçerli olduğu gibi bir kanaat oluştu. Muhalif kesimlere gerçek dışı ve inşa edilmiş delillerle komplolar kuruluyorsa, hukuka aykırılık yapılıyorsa, herhalde Ergenekon ve Balyoz davalarında da böyle yapmıştır dendi.
Bir de bu davalar arasında kısa devre denemeleri oldu. Devrimci Karargah davası, Zirve Katliamı davası böyle denemelerdir. Bu işi yürütenler açısından son derece işlevliydi bu. Yani Kürt yurtseverlere, Türkiye’li devrimcilere ve Birinci Cumhuriyet olarak adlandıkları egemen oligarşik bloğa karşı, iki veya üç ayrı gövdede dava yürütüyorsunuz. Ne kadar çok kısa devre yaptırabilirseniz ve tek bir düşman haline getirebilirseniz, o kadar iyi olacaktı. Ama olmadı. Çünkü sanıklar, tutsaklar, bu saldırı karşısında, kendi meşreplerine, kendi siyasî aidiyetlerine ve rten anladıklarına re tutum aldılar. Birk tane örneği tartışma dışında rakırsak, davalar birbirinden ayrı kaldı. Dolayısıyla bir eşitleme başarılamadı. “Ergenekon aslında PKK’dir, “Ergenekon aslında DHKP-C’dir, “DHKP-C aslında PKK’dir” gibi kısa devre çalışmaları işe yaramadı. Şimdi bu furyayı tarihsel/dönemsel olarak atlattık.
Sonuç hakkında kabaca şöyle söyleyebiliriz: Çoklu bir iktidar yapısında güç dengesi, bir oligarşik kanattan diğer oligarşik kanada geçti. Son on yıldır inşası yürütülen bir sür sonunda kanat değişikliği tamamlanmış görünüyor. Şimdi ise bu işi birlikte kotardığı anlaşılan koalisyonun arasındaki problemlerle rıyorlar. Cemaat’e hesap da bu yüzden kesiliyor.
Tabii ki burada bir masumiyet ilişkisi yok. 17 Aralık’ın hesabı soruluyor. Acemi nalbant, işi yoksul eşeğinde öğrenirmiş, derler. Bunlar da komplo kurma bizim üzerimizde yetkinleştiler. Basın örgütlenmesini, bilgi kirliliği yaratmayı, adliyeleri yozlaştırmayı, reci kontrol altında tutma öğrendiler. Şimdi de birbirlerine komplo kurmaya başladılar.
Dolayısıyla ben bu davaları çok heyecan verici bulmuyorum. Cemaate yönelik dava da bir uzlaşmayla sona erecektir. Aynı Balyoz’un bir uzlaşmayla sona erdiği; aynı Ergenekon’un bir uzlaşmayla sona ermesini bekledikleri gibi… Çok uzun ve çok kalıcı hasarlar yaratacak şekilde çatlak yaratmak oligarşinin tabiatına aykırı ve riskli. Haziran Ayaklanması’nda olduğu gibi bir anda yönetemez hale gelebilirsiniz. O yüzden bu gibi risklere de izin vermezler. Egemenler, belli ölçüler içinde, ağırlık merkezini kaydırmakla birlikte, ellerindeki aparatı tamamen ortadan kaldırmazlar. Her oligarşik yönetime ordu, adliye, banka finans sistemi, uluslararası sermayeyle ilişki ağı lazımdır. Zaman zaman ağırlık dengeleri kayabilir ama sonuçta bu yapıkorumazlarsa yönetemezler.
Hizmet mensuplarının haksız ve biraz ikiyüzlü sızlanmasına şöyle bir tevekkül önerilebilir: Bu gibi durumlarda eziyetin ortalama 5 yıl rdüğü anlaşılıyor. 5 yıl kadar tevekkülle tesbih çeksinler içerde. Daha sonra, siyasal olarak anlaşma tamamlandığında, hukuksal olarak (şartlı tahliye, genel af, erteleme, yasa değişikliği) sonuçlarını da görürler. Eğer şeytana uyup da bu arada imanı karartmazlarsa yeniden meşgalelerine dönerler.
İştirakî: Bu rte sizi yargılayan mahkemeler lağvedildi, yarçlar başka yerlere sürüldü. Ergenekon savcısının durumu ortada. Mahkemelerin içine düştüğü bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Selçuk Kozağaçlı: Demokrat Yar’dan Orhan Gazi Ertekin’in çok sık söylediği bir söz var: Türkiye’de bir yar yok. Hiç olmadı. Yani Türkiye’nin, Adalet Bakanlığı’nın taşra teşkilatı türünden, binaları olan, iyi kötü dosya-evrak ini yürüten bir adliyesi var. Ama yar başka bir şey. Türkiye’de kendi dinamikleriyle gelişmiş, kendi alt kültürünü yaratmış, kendisine güvenen bir burjuva hukuk devleti kurumu cinsinden yargısı hiç oluşmamış durumda.
4 yıl boyunca Şemdinli davasında avukatlık yaptım. Hukuk içerisinden bakıldığında, Ferhat’ın [Sav Ferhat Sarıkaya –ed.] durumu bize hep ra dışı gibi gelmişti. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı, sonradan Genelkurmay Başkanlığı yapacak bir adam hakkında kontrgerilla çetesinin lideri iması hatta iddiası bulunan bir iddianame hazırlamıştı. Ne kadar erken yaptığı anlaşıldı ve biliyorsunuz meslekten atılma gibi çeşitli cezalar gördü.
12 Eylül hakkında dava açan savcının veya bütün bu işleri karıştıran Zekeriya Öz ve ekibinin durumu ortada. Bunlar siyasal dönüşümle ya da siyasal taleple, yargının bazı bireylerinin iktidarlarla ilişkilenmesi ile ilgili. Yoksa yargısal bir mekanizma Cemaatçilik ya da Ergenekonculuk yapmıyor. Çünkü böyle bir mekanizma, böyle bir yar yok. Yargı iktidar karşısında tamamen çaresiz, hareketsiz ve dibe vurmuş.
Avukat-yargıç ilişkisi, yargıç-sav ilişkisi, bütün bunların, kolluk kuvvetleri ile ilişkisi bize şunu gösteriyor: Türkiye’de bir yar yok. İnşa edilebilir mi? Bu koşullarda mümkün gözükmüyor.
[…]
İştirakî: Yönetici kliklerin girdikleri çatışma döneminde, muhalif kesimlerin üzerindeki adli reçlerle ilintili baskı bir nebze azalmış görünüyor. Bu recin sonunda yeni bir saldırı dalgası geleceği beklentisi yaygın; tam da bu günlerin içinden geçerken muhalif kesimler, devrimci güçler nasıl bir öngörü ile davranmalı?
Selçuk Kozağaçlı: Her zaman, ilk önce baskının azaldığı varsayımını iyimser bulalım. Gerçekten birbirleriyle raşırken kitlesel tutuklama veya hapishane katliamı yapmadılar bu 7-8 yıllık dönemde. Ama kencede bir azalma olmadı. Devrimcilerin, sendikacıların tutsak edilmesinde bir azalma olmadı… Bir yandan birbirleriyle dövüşürken, bir yandan rutin işlerini ihmal etmediler. Ama doğrudur, o birikmiş güç yoksulların örgütlü kanatlarının üzerine çok daha fazla binebilirdi; birbirleriyle uğraşmaktan bunun dozu azaldı.
Daha önce de telaffuz edildiği için söyleyeyim: Bir yumuşama dönemi, bir az baskı dönemi geçiriyoruz önermelerini kabul etmiyorum. Hapishanede tutsak yüzlerce müvekkilim var; hasta tutsaklar sorununda en ufak bir gelişme yok; telefon dinlemeleri, kurum baskıları, fişlemeler, takipler konusunda hiçbir gelişme yok, sokak ortası öldürmeleri, çevik kuvvet şiddeti hususunda değil ilerleme, gerileme var.
Buna karşın, daha ağır vurabilecekleri bir güç toplamışken, bunu kullanamamış olmalarını hesaba katarak şöyle söyleyebiliriz: Oligarşik bütünlük kısa rede inşa edilir ve çok daha ağır bir saldırıya hazır olmak gerekir.
Bu güne kadarki saldırıların sistematik ve rutin olduğunu düşünelim. Çünkü halkın memnuniyetsizliği AKP iktidarı boyunca bir ağır ekonomik bunalımla taçlanmadı. Dolayısıyla halkın memnuniyetsizliği sadece ileri kanatlarının lokal itirazları şeklinde devam etti. Oysaki şunu biliyoruz: AKP kümeti, düzeltilmesinin bedelini kendisinden önceki kümetlerin ödediği zeltilmiş bir ekonomik zemin teslim almıştı ve bunu inanılmaz bir sıcak para akışıyla ayakta tuttu. Bunun sonsuza kadar devam etmeyeceğini herkes biliyor. Gerçekten büyük halk kitlelerinin memnuniyetsizliklerini artıracak, hatta belki kitleleri sokağa sevk edecek bir ekonomik bunalım geldiği anda, Türkiye’de açık faşizm koşullarının, ordunun kente sokulması ya da polisin bugün bulunduğundan çok daha büyük bir gövdeye ve ağır silaha kavuşturulması da dâhil olmak üzere, beklenmesi gerektiğini söyleyebilirim.
Burjuva hukuk devletinin, anayasal düzeyde yahut sözleşme düzeyinde, kazanım olarak iddia ettiği temel haklar ve özgürlükler rejimine kimse güvenmemelidir. Bu teminatlar hiçbir esaslı güvenceye dayanmamaktadır. O yüzden, bir kitlesel memnuniyetsizliği yaratacak, savaş, sav ya da ekonomik buhran halinde, bu mevcut oligarşik dalgalanmayı bir anda unutur ve karşımızda, faşizmin bütün esasları ve kurallarıyla yürütüldüğü monoblok bir faşizm görürüz.

[…]

[Söyleşinin tamamına İştirakî Dergisi’nin Temmuz-Aralık 2014 tarihli 3-4’üncü sayısından erişilebilir.]