Tek Dertleri İktidar, Mülkiyet, Şirk

Bazı insanlar bazı insanlara taparlar;
kimi altın ve gümüş paralara, kimi yenilecek içilecek nesnelere;
yüceliklere, övünç veren varlıklara tapar da Allah’a inandığını sanır.
[Şeyh Bedreddin]
Tayyip Erdoğan Endonezya’da “Tek derdimiz var: İslam, İslam, İslam...” açıklaması yaptı. Üstünkörü bir bakış ile “İslamcı” bir iktidarın liderinden beklenebilecek bir açıklama, bir iddia gibi duran bu sözler, ideolojik bir içeriğe sahip ve tam da ideolojik oluşundan dolayı aslında hem bir hakikatin dışavurumu, hem de bir hakikatin üstünün örtülmesi.
Bir hakikatin dışavurumu; çünkü Erdoğan’ın derdi olan bir İslam var, çünkü tek bir İslam yok. İslam, bin yılı aşkın tarihsel, politik ve kültürel varlığı ile farklı kollara ayrılmış, bu ayrımların gelişim sürecinde de farklı sınıfsal ve toplumsal katmanların politika yaptıkları, mücadele ettikleri bir ideolojik evren, bir üst semboller dizgesi olmuş. Erdoğan’ın şahsında temsil olunan bir İslam elbette var ve bu İslam, müstekbire kılıç çalan bir kıyamın sesinden çok, o sesi, o kolektif iradeyi boğmaya yazgılı bir yönetim pratiğinin, kendi benliğine tapınan, herkesi ve her şeyi mülk edinmeye çalışan bir varoluş tarzının, her şeyi ve her ilişkiyi metalaştırarak uluslararası finans kapitale can katan bir neoliberalizmin, emperyalizmin bölgesel işbirlikçiliğini Kemalizmin kendisinden daha iyi yapabilme gayretinde olan bir saldırganlığın bileşimi. Bu İslam, ezilene, proletaryaya, fukaraya yanılsamalar sunan, onların acılarına ve dertlerine duyarsızlaşan, ama onların bu dünyalarını kendi öte dünya kurgusu adına satın alan bir İslam. Bu İslam (tıpkı burjuva ideolojisinin ‘eşitlik, kardeşlik, özgürlük’ hayali ile ezilen kitleleri aldatması gibi), gerçek olan eşitsizliği ve zulmü hayalî bir eşitlik yanılsaması içerisinde görünmez kılan-mistifiye eden, kendi öznelik ve öz oluş yanılsamasına tapınarak ezilenlerin kolektif mücadele arayışına körleşen bir İslam.
Bu sözler aynı zamanda bir hakikatin üstünün örtülmesi; çünkü ezilenlerin, fukaranın, proletaryanın sesi olmuş, sesini ortak mücadeleye katabilecek bir İslam var bu toprakların tarihinde. Muhammed’in, Ali’nin, Ebuzerr’in, İmam-ı Azam’ın, Karmatilerin, Zenc isyancılarının hepsinin tarihe bıraktığı bir iz, bu izlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir yol var. Selçuklu ve Frenk ordularına karşı durabilen Babai isyancıları, bu isyancıların ardıllarından olan ve “helal yenmeyip haramın kıymetli olduğu” bir devirde “yoksul eti yiyip yoksul kanı içen beylere” seslenen Yunus Emre, “gönlün dünya işleri ile meşgulse bin sene namaz kılsan sevap kazanamazsın” diyerek dünyevi zulme karşı kıyam eden Bedreddin, Osmanlı kurumsal iktidarı ve kurumsal dinsel otorite tarafından katledilen Hamza Bosnevi, egemenlerin “Lale Devri”ni sona erdiren Patrona Halil gibi temsilcilerin bıraktığı teorik ve politik bir miras orta yerde duruyor. Bu miras, ezilenlerin sınıfsal ve millî direnişleriyle, mücadeleleriyle buluşmayı, ortaklaşmayı bekliyor.
Ortadoğu’da emperyalizmin stratejik ortaklığını “İslam ülkesi” kılıfı altında yaparak İsrail’den daha fazla İsrailleşen, son yıllarda Rojava başta olmak üzere Kürdistan’da, Roboski’de Kürd yoksullarının kanını akıtan, Suud ve Katar parası ile Ortadoğu halklarına yönelik katliamlara ortak olan, emperyalizm işbirlikçisi bir mezhepçiliği zirveye çıkaran ama kendi zulmüne direnenleri mezhepçi olmakla suçlayan, Gezi’de ve Suruç’ta “egemen sınıfın terör aygıtı olarak devlet” tanımını kuvveden fiile geçiren, Allah’ın yeryüzündeki ayetlerinden olan ağaçları, suyu, doğayı talan eden ve metalaştıran bir iktidarın ve onun tekil bir bireyde bedenleşen temsilcisinin İslam’ı, ancak postmodern kapitalizmin metalaştırdığı bir kimlik İslam’ı, Şeriati’nin deyimiyle, “tevhid görünümlü şirk İslam’ı” olabilir. Böyle bir İslam, küresel ve bölgesel işbirlikçilik piyasasında avantaj getirdiği müddetçe işlevlidir. Bu piyasada avantajlı olmanın yolu, müstekbirin dilini mazluma, fukaraya kendi dilinde tercüme edebilmek, tercüme ederken de hakiki olanı yalan içinde eritebilmek, görünmez kılabilmektir. Burjuva uygarlığının öldürdüğü Tanrı, kapitalist piyasada bir meta olarak devreye girer ve iktidardaki muhafazakâr İslamcılık bu metayı kullanmayı sahiplerinden, emperyalist efendilerinden öğrenmiştir. İktidarın “derdi” olan İslam, Nureddin Topçu’nun deyişiyle, “zorbaya esir, esire zorba” olanların, konformistlerin İslam’ıdır. Erdoğan’ın dert edindiği İslam, kuşların filleri yenebilme ihtimalini boğmaya çalıştığı halde, Fil Suresi’nin lafzını okumayı Müslümanlık zanneden bir İslam’dır.
Oysa Allah, her şeyi kuşatan gerçekliğin kolektif tasavvuru olarak mazlumun, proletaryanın direnişinde, mücadelesinde, örgütlülüğünde her daim yeniden zuhur eder. Allah, saraylarda, putlarını dert edinen egemenlerin dillerindeki lafızlarda, iktidar ve mülkiyet dertlerinde değil; bütün varolanların hem zahirinde hem batınında, ezilenlerin ortak derdi ve öfkesindedir.
Tevfik Ziya

FHKC'den Savaş İlanı

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Nablus yakınlarındaki Duma’da bulunan evlerine yerleşimcilerin gerçekleştirdikleri ve bir buçuk yaşındaki Ali Saad Dawabsheh’in öldürülüp annesinin, babasının ve ağabeyinin yaralanmasına sebep olan korkunç saldırıyı kınar. Katiller ve teröristlerden oluşan Netanyahu hükümeti, bu korkunç zalimlikle yüklü suçun sorumlusudur. Bu saldırı, yerleşimcilere ve yerleşimlere yönelik direnişimizi yükseltmemizi ve buralara savaş ilân etmemizi gerekli kılmaktadır.
Çocuklara karşı işlenmiş bu türden iğrenç suçlar, 67 yıldır hiç durmayan, halkımıza karşı süregiden Siyonist terörün mütemmim cüzüdür. Yaşanan tüm katliamlar, Filistin halkına karşı Siyonist yerleşimcilerin uyguladıkları stratejinin bir parçasıdır ve Filistin’deki Siyonist devletin yapısını yansıtmaktadır.
Cephe, Filistinli kitlelerden öfkelerini ifade etmesini ve her düzeyde bu suça gerekli cevabı vermesini tavsiye etmektedir. Halkımız, kolektif çatışma ve örgütlenme aracılığıyla işgalle ve yerleşimcilerle yüzleşme noktasında direnişi yükseltmeli, yerleşimciler ve işledikleri suçlarla uğraşmak için Batı Şeria’da, mülteci kamplarında ve köylerde halk komiteleri kurmalıdır. Filistin Otoritesi’ne bağlı güvenlik aygıtının halkımızı yerleşimcilerden ve onların aralıksız süren şiddetinden koruyamadığı artık açıktır.
Cephe, ayrıca Filistinli yetkililerin acil durum ilân etmesini, bu canice işlenen cinayete cevap vermek için acilen eylem çağrısı yapmasını talep eder ve Filistin Otoritesi’nin, bilhassa çocukların yakılmasından sonra işgal devleti ile yürüttüğü güvenlik koordinasyonuna dönük çalışmalara son vermesiyle ilgili isteğini yineler, işgal devletinin gayrimeşru ilân edilmesi için uluslararası topluma gidilmesini, ayrıca halkımıza karşı işledikleri suçlardan ötürü politik, askerî ve yerleşimci liderlerin uluslararası mahkemelere çıkartılmasını talep eder.
Cephe, Siyonistlerin halkımıza karşı işledikleri suçların, Filistin’in kolektif çıkarının en yüksek öncelik olarak görüldüğü, her türden eylemin gerçek manada birleştirilmesini gerekli kıldığına vurgu yapar. Ayrıca FHKC, dünyadaki tüm adalet güçlerine, sosyal hareketlere ve devletlere Filistin halkını desteklemeye, işgalcinin Filistin halkına karşı işlediği suçları ifşa etmeye, her düzeyde ve her ortamda işgalcinin kapsamlı bir biçimde boykot ve tecrit edilmesi sürecini desteklemeye ve bu süreci derinleştirmeye çağırır.
FHKC

Suruç Katliamı ve Fiilî Sıkıyönetim Uygulamaları

Savaş Rejimi ve Kürt Özgürlük Hareketi
Suruç katliamı, stratejik bir gelişmenin ifadesi oldu. Türkiye yıkıcı ve sarsıcı bir döneme giriyor. İç savaş dinamiklerinin bütünüyle açığa çıktığı bir sürecin içindeyiz. Kürdistan topraklarında uzun yıllardan beri devam eden fiilî bir iç savaş, yeni momentte Mezopotamya ve Anadolu topraklarının bütününe yayılabilir.
Ortadoğu Sürekli Savaş Coğrafyası ve TC
Ortadoğu yeniden dizayn oluyor. Ortadoğu sürekli savaş coğrafyasına ve küresel bir karşı-devrim merkezine dönüşüyor. Yıkıcı bir alt üst oluşla coğrafyadaki tüm dengeler, statükolar değişiyor. Coğrafyanın her alanındaki katastrofik dalgalar "yaratıcı bir kaosun" önünü açıyor. Bölge yıkıcı post-kolonyal uygulamalara tabi tutuluyor. Emperyalizmin yeni av sahası haline geliyor.
TC, bu süreçte pro-emperyalist hamlelerle bölgesel bir aktör olmaya çalıştı. Bölgenin yeniden dizaynında aktif taşeron rolü üstlendi. Ortadoğu küresel bir karşı-devrim merkezine dönüşürken, TC de bölgesel bir karşı devrim odağı haline geldi. Polis devleti yönünde yeniden yapılandı. İçeride Çin çalışma rejimi inşa edilerek, finans kapitale sonsuz olanaklar sağlandı. Dışarıda hızlı militarizasyon politikaları izlendi. Bir anlamda iç politikayla, dış politika içiçe geçti. Özellikle Suriye TC'nin pro-emperyalist ataklarının merkezi oldu. Ortadoğu'nun yeniden paylaşımında alt-emperyalist hayallerle pay ve inisiyatif kapmaya çalışan TC, kısa zamanda büyük bir bataklığın içine girdi. Ortadoğu'nun hızla değişen dengeleri ve emperyal öznelerin büyük kapışması ve hatta Suudi Arabistan, Mısır, İsrail gibi bölgesel güçlerin manevraları, hamleleri ve yeni pozisyon alışları karşısında boşa düştü. İnisiyatif kaybetti. Tırnak içinde “pro-aktif” politikaları çöktü.
Neo-Osmanlıcılık ya da anakronik bir emperyal konsepte uyumu içeren "stratejik derinlik", hızla stratejik iflasa ve blokaja dönüştü. TC en başta bir alt-emperyalist güç olmanın en önemli niteliği olan hegemonyayı tahsis edecek ekonomik, siyasal, kültürel hatta (çok iddia edildiği gibi) tarihsel altyapıya ve vizyona sahip değil. Artık yeni rejimin kendisi olan ve bir devlet partisine dönüşmüş AKP'nin bütün ajitasyon ve medya manipülasyonlarına rağmen, TC'nin son derece kof bir etkiye sahip olduğu ve her düzeyde inisiyatifinin daraldığı ortaya çıktı. Bu yönde özellikle Tayyip Erdoğan'ın agresyon yüklü bölgeye yönelik girişimleri hüsranla bitti.
Kürt özgürlük hareketinin bir Ortadoğu gücüne dönüşmesi ve Rojava Devrimi, TC'nin hamlelerini kıran en önemli gelişme oldu. Kürt özgürlük hareketinin çok boyutlu mücadelesi ve Batı Kürdistan'daki devrim, 20. yüzyılda Ortadoğu'da gelişmelere damgasını vuran Sykes-Picot Anlaşması'nın fiilen bitmesine yol açtı. Bu gelişme TC'nin ontolojik zeminlerini sarsmaya başladı.
Kürt Özgürlük Hareketi, Rojava Devrimi ve Suriye
Libya'daki Kaddafi rejiminin hızla çökmesi ve vekâlet savaşlarının yıkıcılığı, TC'nin ve finans kapitalin agresyonunu tetikledi. Suriye başta olmak üzere Irak'ta önemli nüfuz ve ekonomik alanın açılacağı hesaplandı. TC'nin Esad rejiminin kolay bir şekilde çökmesi üzerinden yaptığı projeksiyon ve hamleler boşa çıktı. Önce Suriye muhalifleriyle kurduğu ilişki ve destek, daha sonra IŞİD'le kurulan son derece derin ilişkiler sonuç vermedi. Ortadoğu'nun yıkıcı anaforu TC'yi sarsmaya başladı.
ABD, AB, Rusya ve Çin gibi emperyalist güçlerin hesaplaştığı, emperyal öznelerin hegemonya "savaşlarının" merkezine dönüşen Suriye, ayrıca bölgesel güçler olarak İran, Suudi Arabistan, İsrail'in hamleler yaptığı küçük bir Ortadoğu'ya dönüştü. Hatta buradaki hamleler yeni Ortadoğu denklemini oluşturdu.
Suriye'de TC'nin hemen hemen her atağı sonuçsuz kaldı. Son olarak IŞİD gibi istikrarsızlık nesnelerini manipüle ederek Kürt özgürlük hareketini boğma girişimi, olağanüstü Kobanê direnişi karşısında yerle bir oldu. Ayrıca unutulmasın, aynı nesneler daha büyük oyun kurucular tarafından daha yetkin bir şekilde manipüle edilebilmektedir.
Rojava Devrimi ve devrimin ruhunun ayağa kalkışı olarak muazzam Kobanê direnişi, Kürt özgürlük hareketinin Şengal direnişi, Bakuri Kürdistan'da yarattığı fiilî ikili iktidarı durumu ve karşı hegemonya pratikleri TC'nin "tutunamamasına" ve ontolojik problemler yaşamasına yol açtı.
TC'nin son 13 yıllık süreci kapsayan ve farklı fazlardan geçerek realize olan, siyasi İslam’ın hegemonyasındaki restorasyon süreci Kürt özgürlük hareketinin çok boyutlu ve çok vektörlü mücadelesi karşısında aşındı, hatta işlevsizleşti. Gezi Ayaklanması, Kobanê serhildanı ve son olarak 7 Haziran'da HDP'nin gösterdiği başarı giderek bir siyasi krizinin önünü açtı. Bu gelişmeyle, yüksek bir olasılığa dönüşen ekonomik kriz TC'yi alt üst edici bir sürecin içine sokabilir.
Egemen klikler arasında çatlakların derinleştiği ve yeni rejimin en önemli payandası olan AKP'nin çözülüş sürecine girdiği ve Ortadoğu'nun etnik, dinî, mezhebî fay hatlarının kırılmasının yarattığı yıkıcı ve katastrofik anaforun etkisini gösterdiği yeni ve yıkıcı bir momentin içine giriyoruz.
Ortadoğu'nun sürekli savaş coğrafyasına dönüşmesi, bölgedeki her coğrafyanın savaş cephesine ya da iç savaş coğrafyası haline gelmesini koşulladı. Yaratıcı, kontrollü kaos konseptinin somut yansıması olan bu gelişme bugün başta Suriye, Irak, Libya, Yemen'i bir cehenneme, iç savaş coğrafyasına dönüştürdü. Ve iç savaşlar dalgasal etkisini Lübnan, Mısır, Tunus ve Türkiye'de göstermeye başladı.
TC'nin polis devleti ya da sivil diktatörlük olarak yeniden yapılanması bu gelişmenin bir parçası olarak işledi. Unutulmasın, her polis devleti aynı zamanda bir iç savaş devletidir.
Suruç katliamı bu manada bir iç savaş "pratiğidir". Artık Türkiye'nin her alanı yeni Beyrut olabilir, her yerin kontrollü kaosun pratik alanına dönüşebileceği bir momentin içindeyiz.
İç Savaş Konseptleri
Kobanê serhildanı küçük bir iç savaş pratiği oldu. Hatta laboratuar işlevi gördü. TC direnişi, (gösterdiği refleks, gerçekleştirdiği pratikler, Kürdistan'da ve Batı'da resmi ve paramiliter güçleri devreye sokmasıyla) bir iç savaş provası olarak değerlendirmeye çalıştı. 50'ye yakın kişinin ölümü pahasına gerçekleşen direniş, Anadolu ve Kürdistan topraklarına yayıldı. Gösterilen büyük ve kitlesel tepki TC'nin yok edeci hamlelerini boşa çıkardı.
Suruç katliamı, ardından fiilî sıkıyönetim uygulamaları, Türkiye çapında eşgüdümlü polis operasyonları, HDP'nin kriminalize edilmesi, toplumsal muhalefete ve devrimci güçlere şiddetli baskı, yaygın gözaltı operasyonları, Kandil'in bombalanması gibi gelişmeler bir iç savaş konseptine geçişin adımları olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte ABD'yle girilen yeni angajmanlarla birlikte bir savaş rejiminin inşasından söz edebiliriz.
Özellikle Rojava'daki devrimci inşa süreci ve sarsıcı kadın devrimi "başka bir Ortadoğu'nun" nesnel zeminleri oldu. Şengal direnişi etik bir manifesto olarak sürece ciddi katkı yaptı ve harekete büyük bir ruh verdi. Son olarak PYD ve YPJ'nin IŞİD'i püskürtüp ve ağır bir yenilgiye uğratarak, Tel Abyad zaferiyle kantonları birleştiren stratejik hamlesi, ayrıca İŞİD'i (Suriye sınırında elinde kalan) Cerablus-Arfin'den sökme imkânın doğması hem TC'yi, hem de ABD'yi rahatsız etti.
ABD, YPG ve YPJ güçlerinin stratejik hamlelerinin kontrolsüz gelişmelerinin önünü açabileceğini ve Suriye'de farklı gelişmeleri tetikleyebileceğini hesapladı. Beklendiği biçimde harekete geçti. Ve TC'nin bir nevi (yine inisiyatifi ve verdiği izin doğrultusunda) önünü açtı.
ABD ile TC'nin gerçekleştirdiği görüşme sonucunda ve TC'nin yeni girdiği angajmanla; TC'nin -sınırlı ölçekte de olsa- "güvenli bölge" oluşturma isteğine onay verildi. TC, Suriye "krizinin" başlamasıyla birlikte emperyalist koalisyon güçlerinin müttefiki olarak Esad rejimini yıkmak iddiasıyla Rojava'yı ve Suriye'nin bazı bölgelerini işgal etmeyi arzuluyordu. Ne var ki emperyalist güçler Suriye'de açık işgal taktiği uygulamadı. Bu sefer TC, tampon bölge oluşturulmasını istedi. ABD bu yaklaşıma da izin vermedi. TC ısrarını sürdürdü. Kitlesel göç ve terör bahanesiyle aslında tampon bölgeden özünde farklı olmayan yeni bir seçenek olarak "güvenli bölge" kurma talebinde bulundu. Bu talebe de ABD mesafeli oldu.
Ancak ABD son gelişmelerle; İncirlik üssünü ve birkaç askerî havaalanını kullanma, yeni Suriye politikasına ve IŞİD'e yönelik yaklaşıma tam uyum sağlama karşılığında TC'nin güvenli bölge oluşturma talebine kısmen onay verdi.
Özellikle ABD ve İran arasındaki görüşmeler, yeni anlaşma ve İran'ın kapitalist entegrasyon sürecinin bir parçası olma yönündeki düzenlemeler, TC'yi tam anlamıyla kontrpiyede bıraktı ve sıkıştırdı. Bu süreç dış politikada paradigma değişikliğine yol açan temel faktörlerden biri olarak ele alınabilir.
TC yeni angajman doğrultusunda Kandil'i bombalamaya, IŞİD'in sınırdaki inisiyatifini kırmaya ve bunun yanında YPG mevzilerini tanklarla bombalamaya başladı. Ülke çapında da fiilî sıkıyönetim uygulamalarına geçti.
Aslında yeni konjonktür AKP'nin neo-Osmanlıcılık adı verilen dış politikasının çökmesi ve iflası anlamına geldi.
Yeni konjonktür bir yandan pro-emperyalist politikaların derinleşmesini, öte yandan hızla bir savaş rejimine geçişi koşulluyor. Bu sürecin diğer bir yansıması TC'nin bölgede emperyalizmin bir mızrak ucuna dönüşmesi ve Ortadoğu'yu saran etnik ve mezhebî polarizasyon ve iç savaş dalgasının Anadolu ve Mezopotamya topraklarını sarmasıdır.
Aslında TC Pakistan'ın kaderini paylaşıyor. Ya da Pakistanlaşıyor.
Pakistan'ın hızlı militarizasyon süreci, bölgeye yönelik agresyonu, Hindistan'la yaşanan sürekli gerilim hali ve Afganistan'daki hamleleri, rolü, cihatçı örgütlerle ve daha sonra Taliban’la kurduğu ilişkiler ve bu ilişkilerin evrimi, TC'nin Suriye'deki hamleleri ve cihatçı örgütlerle kurduğu ilişkiye benziyor. Pakistan bu süreci CIA'nın koordinasyonunda ördü. 1990 sonrası küresel konjonktürdeki değişim (Sovyetler’in Afganistan işgaline son vermesi ve yıkılması) ve 11 Eylül konseptinin açtığı yeni süreç Pakistan için dönüm noktası oldu. Her şey tersine dönmeye başladı. Bumerang etkisiyle cihatçı örgütler için Pakistan'ın dârü'l harp alanına dönüştü ve iç savaş coğrafyası haline geldi.[*]
Bonapart ve Fujimori Karışımı Diktatörlük ve Kapitalist Rasyonlar
Savaş rejimine geçiş, aynı zamanda Türk tipi başkanlık rejimi adı verilen, Bonapart ve Fujimori karışımı bir diktatörlüğün zemini olabilir.
Bu süreç, Türkiye'de mezhebî ve etnik polarizasyon üzerinden gerçekleşecek bir iç savaşın önünü açabilir.
Marksist devlet kuramında olağanüstü rejimleri ifade eden Faşizm, Sezarizm, Bonapartizm, askerî diktatörlük, polis devleti gibi kavramlaştırmalar vardır. Bu tanımlamalar, her olağanüstü rejimin kendine has içeriğini, sınıf kombinasyonunu, yönelimini ve sınıf mücadelesine etkilerini belirlemek açısından önem taşır.
Olağanüstü rejimleri bir kişinin egosantrik karakteri ya da psikopatolojiyle açıklamak son derece yüzeysel bir bakışı ifade eder ve devletin sınıfsal özünü es geçmeyi koşullar. Devleti sınıf tahakkümü bağlamından çıkarıp, nötralize etme anlamı taşır. Olağanüstü rejimler bazen kapitalist rasyonu zorlayabilir ama bu tırnak içindeki sapma, yine de devletin kolektif kapitalist ruhunu ve rolünü besler. Kriz anlarında bu kolektif kapitalist aygıt/aparat (özel mülkiyetin korunması için) her hamleyi yapabilir. Yürütmenin erkinin yoğunlaşması ve mutlaklaşmasını sağlayacak darbe ya da darbe benzeri adımlarda bunlardan biridir. Zaten olağanüstü rejimler, karakterini yürütme erkinin yoğunlaşması ve mutlaklaşmasından alır.
Her olağanüstü rejim, finans kapitalin arzularının konsantrasyonudur.
Bu rejimler içinde Bonapartizmi özgün ve farklı bir yere koyabiliriz. Bonapartizm; sınıflar mücadelesinin ve sınıfsal kutuplaşmanın özgün bir momentinde (burjuvazinin tarihsel gelişimin etkisiyle, ekonomik iktidardaki inisiyatifini, siyasi alanda yeterince gösterememesi ya da) hegemonya tahsisi sorunu yaşamasına bağlı olarak biçimlenen (sermayenin) diktatörlük biçimidir. Bu rejim burjuvazinin siyasi alandan (sermayenin genel ve uzun vadeli çıkarları için) "geçici" olarak çekilmesini ya da mülksüzleştirmesini kapsar.
Kapitalist rasyonun son derece esnek, hızla uyum sağlama ve olağanüstü pragmatist mahiyet taşıdığı bilinmelidir. İç savaş dâhil, savaş rejimi finans kapitalin yüksek adaptasyon göstereceği gelişmelerdir. Bütün bunları Türkiye kapitalizminin küresel finans kapitalle entegrasyon düzeyini ve bu coğrafyaya küresel finans kapitalin ciddi yatırımlar yaptığını, Türkiye kapitalizminin Irak ya da Suriye'deki kapitalizminden niteliksel denebilecek farkları olduğunu, gelişmişlik ve entegrasyon düzeyinin Suriye ve Irak'la (hele bugünkü koşulları itibariyle) ölçülemeyeceğini bilerek vurgulayabiliriz.
Çünkü Ortadoğu artık dünyanın merkezi, bir anlamda "üçüncü dünya savaşı”nın gerçekleştiği bir coğrafyadır.
Buradan kırılan fay hatları Avrasya diye tanımlanan coğrafyayı sarsabiliyor. Bugün Ukrayna'yı, Pakistan'ı, Kuzey Afrika'yı etkileyen gelişmeler rastlantı değildir. TC de bu yıkıcı anaforun içindedir ve kırılan fay hatlarından şiddetle etkilemektedir. Ayrıca TC bu coğrafyada uzun zamandan beri ateşle oynadı ve halen de oynamaya devam ediyor. Ateşin ateş toplarına dönüşüp, TC'ye geri döndüğü ve TC'yi şiddetle, bütün yakıcılığıyla sardığı bir konjonktüre girdik. Ortadoğu sürekli savaş coğrafyasına dönüşürken, bu sürecin parçası olan her ülke de iç savaş sürecine giriyor.
Savaş rejimine geçişin ve devlet terörü döneminin başlayacağı eşikteyiz. Çok yönlü ve çok boyutlu gelişmeler bunu gösteriyor.
Faşizme Karşı Mücadele ve Ortadoğu Devrimi
Artık Türkiye'deki her gelişme Ortadoğu'daki gelişmelerden ayrı ele alınamaz. Ya da Ortadoğu'daki gelişmeler dolayımlı ve direkt Türkiye'yi etkilemektedir.
En başta 20. yüzyıla damgasını vuran Kürt ve Arap halklarının kalbine hançer sokulması anlamına gelen, TC dâhil, 22 yapay Arap devletinin kurulmasına ve Kürdistan’ı 4 parçaya bölen ve bir iç sömürgeye dönüştüren Sykes-Picot anlaşmasının fiilen bitmesi önemli bir momenttir.
Kürt özgürlük hareketinin bir Ortadoğu gücüne dönüşmesi ve Rojava devriminin fiilen Batı ve Kuzey Kürdistan’ı birleştirmesi TC'nin kuruluş saiki olan Misak-i Milli'nin kâğıt üzerinde kalmasına yol açtı. Bu süreç bir yanıyla da TC'nin "kuruluş" paradigmasını kıran içerikte gelişti.
Ortadoğu'nun yeniden dizayn edilmesi, Ortadoğu'nun küresel karşı-devrim merkezine dönüşmesiyle paralellik taşıdı. TC bu dönemde bölgesel bir karşı-devrim merkezi haline geldi. TC'nin restorasyon süreci bu eksende biçimlendi.
Kısaca bir karşı-devrim süreci içindeyiz.
Bu süreç Kürt özgürlük hareketiyle, devrimci komünist hareketin stratejik ve tarihsel ittifakının yaşamsallığını ortaya koyuyor. Artık Türkiye devriminin yolu, Ortadoğu devriminden geçmektedir.
Faşizme karşı mücadele bir iktidar mücadelesi ve devrim sorunudur. Ve artık küresel karşı-devrim merkezine dönüşen Ortadoğu perspektifi dışında ele alınamaz. Ya da Ortadoğu devrimi perspektifiyle faşizme karşı mücadeleyi örgütlemeliyiz.
Son derece kritik bir momente giriyoruz, iç savaş dinamiklerinin bütünüyle ortaya çıktığı bir dönemin içindeyiz.
Direnişi ve mücadeleyi yükseltmeli, enternasyonalleştirmeli ve Mezopotamya ve Anadolu topraklarına yaymalıyız.
Volkan Yaraşır
[*] Daha geniş bilgi için bkz; Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz/ 11 Eylül, Volkan Yaraşır, Gendaş Yay., 2001.
AKP ve Siyasal İslam, Volkan Yaraşır-Tarık Aygün, Tümzamanlar Yayıncılık, 2002.
Makaleler; "Avrasya İç Savaş Coğrafyasına dönüşüyor- Pakistan'da Balkanlaşma Dalgası Yayılıyor", Volkan Yaraşır, "Etnik, Mezhebi Bölünmenin kıskacında: Pakistan İşçi Hareketi", Volkan Yaraşır.

Ahmed Sedat’a Özgürlük

İşgal Hapishanelerindeki Tüm Filistinli Tutsaklara Özgürlük! Ahmed Sedat’a Özgürlük!
Halkların Uluslararası Mücadele Birliği [ILPS], aralarında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin tutsak genel sekreteri Ahmed Sedat’ın da bulunduğu Filistinli tutsaklara işgal hapishanesi gardiyanlarının gerçekleştirdiği haince saldırıyı kınar. 27 Temmuz’da Siyonist Devlet’in 1948’den beri işgal altında tuttuğu Filistin’in güneyindeki Nafha Hapishanesi’nde İsrail hapishanesi gardiyanları gece yarısı hücrelere girdi, direnen tutsaklara saldırarak eşyalarını imha edip hücreleri altüst etti.
Gösterdikleri azimden ötürü tutsakları cezalandırmayı amaçlayan saldırı, Sedat Yoldaş ve aralarından bazılarının yaralandığı diğer hedef alınan tutsakların militan direnişi ile karşılaştı.
İsrail hapsetme işlemini, Filistin’deki her türden suçları işlediği işgal durumunu muhafaza edebilmek için bir mekanizma olarak kullanıyor, bu noktada eylemcileri, politik liderleri ve ailelerini hedef alıyor. İşgal devletinin hapishanelerinde bugün 5.700’ün üzerinde Filistinli tutsak var. Bunların 400’den fazlası “idari gözaltı”nda tutuluyor. Hapishanelerde ayrıca 160’tan fazla çocuk, 25 kadım ve Filistin Yasama Konseyi üyesi 16 kişi de bulunuyor. Birçoğu Ahmed Sedat gibi İsrail’in “yasadışı” kabul ettiği Filistin örgütlerine üye oldukları için hapiste tutuluyor.
ILPS işgale karşı azimli bir direniş ortaya koyan Filistinli tutsaklarla militan bir dayanışma içerisinde olduğunu beyan eder! ILPS üyesi örgütler bu konuyla ilgili dayanışmalarını şu başlıklar altında gösterebilirler:
1. Kendi bölgenizdeki İsrail konsolosluklarında ya elçiliklerinde protesto eylemleri örgütleyebilir ya da düzenlenen eylemlere katılabilirsiniz.
2. Filistinlilerin işgalciliğe ve ırk ayrımcılığına katkı sunan, bu hususlar üzerinden kâr elde eden İsrail’e ait ekonomik, politik ve kültürel kurumlara yönelik Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar [BDS] ile ilgili çağrısına gerekli cevabı verebilirsiniz.
3. İşgal hapishanelerine, kontrol noktalarına ve ırk ayrımcılığı duvarına güvenlik hizmetleri sunmak için oldukça kârlı bir sözleşme imzalamış bulunan, Birleşik Krallık merkezli G4$ isimli güvenlik şirketini hedef alan eylemlere ve kampanyalara katılabilirsiniz.
ILPS Kanada Koordinasyon Komitesi

İsrailli Yerleşimciler Bir Bebeği Yakarak Öldürdüler

Cuma günü erken saatlerde Nablus’un güneyinde bulunan Filistin köyü Duma’da İsrailli yerleşimciler iki evi kundakladılar. Yerleşimciler evlere yangın bombaları ve Molotov kokteylleri attılar.
Tanıkların bildirdiğine göre saldırıda Ali Saad Dawabsha isminde 18 aylık bir bebek katledildi.
Hastane kaynaklarına göre, çocuğun ailesi ile dört yaşındaki ağabeyi saldırıdan yaralı kurtuldu ve derhal Nablus’taki bir hastaneye götürüldü.
Yakındaki Ma’akeg Efraim yerleşiminden gelen yerleşimciler iki eve ateşe verdiler.
Tanıkların ifadesine göre, anne ve baba çocuklarını evden çıkartmaya çalıştı ama en küçük oğullarını kurtarmayı başaramadı. Ateşe verilen diğer ev ise boştu.
Haberlerde de yer verildiği üzere, kundaklanan evin yakınında İbranice bir duvar yazısı bulundu. Duvarda “intikam” ve “yaşasın Mesih” yazıyordu. Yerleşimciler ayrıca duvara “fiyat etiketi” yazıp Davud yıldızı çizmişlerdi.
Son yıllarda İsrailli yerleşimciler “fiyat etiketi” sloganı altında Batı Şeria ve Kudüs’te Filistinlilerin evlerine yazılar yazıyor, kundaklama saldırıları düzenliyorlardı.
Fiyat etiketi saldırıları, hem Filistinlilere hem mallarına hem de İslamî açıdan kutsal mekânlara yönelik bir tür Vandalizm ve şiddet eylemi olarak gerçekleştiriliyor.
İsrailli saldırganlar, işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilerin tarlalarına “fiyat etiketi” adı altında saldırılar düzenliyorlar. Bu saldırılar onlarca zeytin ağacının kökünden sökülüp atılması türünden eylemleri de içeriyor.
1967’de İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü işgal etmesinden beri bölgede 120 kanundışı yerleşim kurulmuş ve bu yerleşimlerde beş yüz binden fazla yerleşimci yaşıyor.
Birleşmiş Milletler ve birçok ülke 1967’deki savaşta İsrail’in ele geçirdiği topraklar üzerine kurulduğu için İsrailli yerleşimleri illegal kabul ediyor, dolayısıyla bu işgal altındaki topraklar Cenevre Sözleşmeleri’ne tabi olması sebebiyle üzerlerine yerleşim yeri inşa edilmesini yasaklıyor.
Tasnim Haber Ajansı
Kaynak

NATO Suriye’deki Türk-ABD Rejim Değişikliği Saldırısını Destekliyor

NATO, Salı günü, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, Türkiye’nin Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı ABD önderliğinde sürdürülen saldırıya katılması için oy birliğiyle destek verdi. Bu saldırı, Washington’ın Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetimindeki Suriye rejimine karşı müdahalesine bir kılıf olarak kullanılıyor.
Türkiye’nin bunun karşılığında aldıkları, ABD’nin, geçtiğimiz haftaya kadar Washington, Berlin ve diğer NATO güçleri tarafından IŞİD karşıtı mücadelenin temel gücü olarak övülen Kürt güçlerine yönelik saldırılarını desteklemesini içeriyor.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “Türkiye’nin yanı başındaki ve NATO’nun sınırındaki istikrarsızlığı çözmek için […] müttefikimiz Türkiye ile güçlü dayanışma içindeyiz.” dedi.
700.000’e yakın askerle NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olan Türkiye, Suriye’ye saldırmayı, toprak ele geçirmeyi ve Türkiye sınırı boyunca, IŞİD militanlarını hedef alabileceği tampon bölgeler kurmayı planlıyor. Bu tür bölgeler, aynı zamanda, Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile onun milis gücü olan Halk Koruma Birlikleri’ne (YPG) karşı toplanma noktaları sağlayacak.
Bunlar, ayrıca, Rusya ile İran’ın müttefiki Şam’daki yönetimi devirme yönünde bir güç hazırlamak amacıyla ABD ve müttefikleri tarafından silahlandırılıp finanse edilen sözde “ılımlı” Esad karşıtı güçler için bir güvenli bölge yaratacaklar.
PYD/YPG, Türkiye’deki yasadışı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) ile birlikte ve Suriye’nin kuzeydoğusunda özerk bir bölge oluşturmuş durumda. Ankara, Türkiye’nin güneydoğusuna yayılabileceği korkusuyla, Suriye’de özerk bir Kürt bölgesine karşı çıkıyor.
Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Suriye’de “uçuşa yasak bölgeler” oluşturma önerisine yıllarca karşı çıkmış olan ABD, şimdi, aynı anlama gelen “güvenli bölgeler” konusunda anlaşmış durumda.
ABD, Irak’ın 2003’te işgalinden on yıldan uzun süre önce, ülkenin kuzeyindeki ve güneyindeki “uçuşa yasak bölgeler”i, Irak uçaklarını kaldırmamak ve Irak hava savunma sistemlerini hedeflemek için kullanmıştı. ABD ve NATO, 2011’de, sözde Kaddafi karşıtı protestocuları korumak için Libya’da benzeri bölgeler oluşturma kılıfı altında bir hava saldırısı başlattı ve yönetimi devirip sonunda önderini öldürmek üzere vekil kara güçlerini koordine etti.
Bu son planlar, Suriye’nin egemenliğine yönelik açık bir saldırıdır ve fiilen Şam’a savaş ilanı anlamına gelmektedir. Bunlar, Washington’ın zengin kaynaklara sahip Ortadoğu’ya bütünüyle egemen olma stratejisinin parçalarıdır.
Ankara, ABD’nin Suriye ve Irak’taki IŞİD hedeflerine saldırmak için İncirlik ile Diyarbakır’daki üsleri kullanması konusunda anlaşmış durumda. Washington, onun Suriye’de desteklediği “ılımlı” güçlerin adını anmayı reddetti; çünkü, IŞİD ile El Kaide bağlantılı El Nusra’nın dâhil olduğu çeşitli İslamcı milislerden ve Kürt milislerinden başka, Esad’a karşı etkili bir şekilde savaşan herhangi bir güç bulunmuyor.
ABD ordusu, terör ile küresel mücadele hakkındaki bütün laflara karşın, sözde IŞİD’i kontrol altına alma çabalarında, büyük ihtimalle, karadaki El Kaide bağlantılı güçlere hava koruması sağlayacak, onların fiili hava gücü işlevi görecektir.
Brüksel’deki 90 dakikalık toplantı, Suriye’de rejim değişikliği için tam anlamıyla bir NATO savaşının hazırlığıydı. Toplantının çağrısı, Ankara’nın güvenliğine yönelik tehditler konusunda müttefikleri ile görüş alışverişinde bulunmasını sağlamak için, NATO Anlaşması’nın 4. maddesi doğrultusunda Türkiye tarafından yapılmıştı.
Erdoğan [Çin ziyareti öncesinde yaptığı açıklamada], “Saldırıya uğramış olan Türkiye, kendini koruma hakkını kullanmaktadır, sonuna kadar da kullanacaktır.” dedi ve ekledi: “NATO'ya da düşen görev olabilir, NATO'nun da bu göreve hazır olması gerekir.”
O, Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan ve asıl olarak Kürtlerin yaşadığı Suruç ilçesinde geçtiğimiz hafta gerçekleşen intihar saldırısına gönderme yapıyordu. O saldırıda, Suriye’deki Kobani kentine gidip oranın yeniden inşasına yardımcı olmayı planlayan 31 eylemci öldürülmüştü. Türk hükümeti, saldırının IŞİD tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor ama IŞİD sorumluluğu üstlenmiş değil.
Suruç’taki bombalı saldırı, PKK tarafından, hükümetin içerideki muhalefete karşı, IŞİD, PKK ve solcu grup üyesi olduğundan şüphelenilen 1.000’in üzerinde insanın gözaltına alındığı bir operasyon düzenlemesine bahane olarak kullanılan saldırılarını tetikledi.
Pazar gecesi, Türk savaş uçakları, Irak’ın kuzeyindeki PKK hedeflerini vurdu. PKK, bu saldırıların, 40.000 insanın yaşamına mal olan 30 yıllık silahlı çatışmanın ardından 2013’te üzerinde anlaşılmış olan kırılgan ateşkesin sonu anlamına geldiğini belirtti.
Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Pazartesi günü, gazetecilere, ülkesinin karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerini açıklayacağını söyledi ve “NATO’daki müttefiklerimizden dayanışma ve destek bekliyoruz” dedi. “PKK ile DAEŞ [IŞİD] arasında hiçbir fark yok. DAEŞ ile savaştığı için PKK’nin daha iyi olduğu söylenemez.” diyen Çavuşoğlu, IŞİD ile PKK arasında herhangi bir ayrım yapılmasına karşı çıktı.
Acil NATO toplantısının en çarpıcı yanlarından biri, bütün Avrupalı güçlerin, Türkiye’nin daha geniş bir bölgesel çatışma ve Türkiye içindeki sorunların artması tehlikesi oluşturan planlarını desteklemeye hazır görünmesiydi.
Bu, aralarında bir milyon dolayında Kürt’ün bulunduğu yaklaşık dört milyon Türkiyelinin yaşadığı Almanya tarafından açıklanmış kuşkulara rağmen böyle. Almanya, Türkiye’nin tepkisinin karşı karşıya olduğu tehdit ile oranlı olması gerektiğini söyledi ve Ankara’nın Kürtler ile barış sürecinin devam etmesinde ısrar etti.
Ankara’nın zaten Kürtlere karşı savaştığı düşünülürse, bu en yüksek derecede siyasi sinikliktir. Berlin daha önce Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KYB) ile sıkı ilişkiler kurmuş, Iraklı peşmergeleri ve dolaylı olarak Suriyeli Kürtleri silahlandırmıştı. Almanya, aynı zamanda, peşmerge savaşçılarını eğitiyor.
Şimdi, hem Avrupalı güçlerin hem de Washington’ın, IŞİD’e karşı önceki müttefikleri olan Kürtleri terk etmeye ve Türkiye’ye arka çıkmaya hazır olduğu anlaşılıyor. Belli ki onlar, dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye’nin, Ortadoğu’yu kontrol etme ve Rusya ile Çin’i köşeye sıkıştırma çabalarında daha değerli bir bölgesel varlık olduğuna inanıyorlar.
Suriye’deki iç savaşın ilk yıllarında, Washington tarafından büyük ölçüde desteklenen Türkiye, Esad yönetimini devirme, Kürtleri frenleme ve Suriye’de bir Kürt devletinin doğmasını önleme çabası içinde IŞİD’i ve diğer İslamcı güçleri aktif şekilde desteklemişti. Türkiye, daha yakın bir dönemde ve IŞİD’in ABD’nin Irak’taki çıkarlarına tehdit olarak ortaya çıkmasının ardından ABD’den gelen basınç altında, istemeyerek, düşük profilli bir IŞİD karşıtı yaklaşıma yöneldi.
Türkiye, ABD’nin 2013’te Esad karşıtı savaştan uzaklaşmasının ardından, ABD ile ittifakı bölgede siyasi ağırlığı olan bir devlet olmak için kullanma çabasının engellendiğini gördü. O, bu hedefe şimdi ulaşabileceğine inanıyor. Başbakan Davutoğlu, Pazartesi günü, CNN’e, IŞİD’in varlığının, Suriye’deki Esad yönetimine karşı uluslararası eylemsizliğin sonucu olduğunu anlattı.
Davutoğlu, “Esad meşruiyetini uzun süre önce kaybetti.” dedi ve ekledi: “Maalesef, o, uluslararası toplumun eylemsizliği yüzünden suç işlemeye devam etti ve bir iktidar boşluğu yarattı.[…] IŞİD’i ortadan kaldırmak, elbette stratejik bir hedeftir ama bazı başka unsurların da olması gerekiyor. Suriye’nin geleceğine ilişkin bir stratejimizin olması gerekiyor.”
Aynı zamanda bölgeyi istikrarsızlaştıran ABD politikasında yaşanan sık geriye dönüşler eliyle sarsılan AKP hükümeti, içeride, ekonomi yıllar süren hızlı büyümenin ardından hız kaybederken, otomotiv sektöründeki yasadışı grevlerin yaşandığı giderek artan huzursuzluk ile karşı karşıya. Ayrıca, özellikle İstanbul’da ve asıl olarak Kürtlerin yaşadığı doğu illerinde büyük sokak gösterileri, militan yol kesmeler ve araçların yakılması söz konusu.
Haziran ayındaki seçimlerde meclis çoğunluğunu kaybetmiş olan AKP, hâlâ bir koalisyon hükümeti kurabilmiş değil. Yeni bir seçimde AKP’nin meclis çoğunluğunu garantiye alabilmek için bir korku ortamı yaratabilmek, Erdoğan’ın hesaplarındaki önemli bir unsurdur.
Jean Shaoul
29 Temmuz 2015

Bosna-Hersek'te İşçi Eylemi

Bosna Hersek’te işçi haklarına yönelik yeni saldırıları hedefleyen yasa tasarısına karşı binlerce işçi sokaklara çıktı. İşçiler yasanın görüşülmesi sırasında parlamentoya girmeye çalıştılar. Çeşitli şehirlerden başkent Saraybosna’ya gelen işçiler, Federal Meclis binası önünde toplandılar. Yeni yasa, AB’nin önerdiği sosyo-ekonomik reformların bir parçası. İşten çıkartmaları kolaylaştırıyor ve kıdem tazminatı şartlarını değiştiriyor. Emekliliğe kadar istihdam edilmeyi artık kesinlikle garanti etmeyen batı tipi iş sözleşmelerini gündeme getiriyor. Eski iş yasası komünist dönemden kalma ve kesinlikle iş dünyasının aleyhine.
Gösteriler sabah saat onda başladı. Sayıları giderek artan ve ülkenin çeşitli kısımlarından gelen işçi kitlesi yeni yasaya yönelik memnuniyetsizliklerini ifade etti.
Hükümet binasının önünde işçilerin toplaştığı esnada meclis üyeleri yeni yasayı tartışıyorlardı.
Bu yasa Avrupa Birliği temsilcilerinin desteklediği bir yasa. Ancak işçi haklarını sınırlayan önemli yönleri mevcut. İşçi sendikaları ve birçok solcu muhalefet partisi önerilen yasaya ilişkin endişelerini ifade etti.
13:00 – Meclis üyeleri toplantı gündemini otuza yirmi oyla kabul etti. Muhalif üyeler meclisi terk etti.
Bosna-Hırvat Federasyonu’nda yeni iş yasasının geçirilmesini protesto etmek için binlerce işçi Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da eylem gerçekleştirdi.
13:30 – Sırp Cumhuriyeti’ndeki işçileri etkilememesine rağmen bazı işçi sendikaları da dayanışma amacıyla eyleme katıldılar.
Bu esnada polise takviye yapıldı.
Şehir merkezinde ana caddeler polis tarafından kapatılmış durumda.
13:40 – Meclis gündeminin kabul edildiğini duyan işçiler binayı girmeye çalıştılar ama polis tarafından durduruldular. Şu an giriş kapısını özel kuvvetler tutuyor.
13:50 – Göstericilerin bir kısmı hükümet binasının avlusunu terk etti. Amaçları şehir merkezine gidip burada trafiği engellemek. İşçiler “hırsızlar, hırsızlar!” diye bağırıyorlar. Sırbistan’dan gelen işçi sendikası Bosnalı sendikalara desteklerini sundular.
14:00 – İşçilerin temsilcisi binaya girip meclis üyeleri ile görüştü. Temsilci şu an dışarıda 15.000 işçinin bulunduğunu, her ne kadar örgütleyiciler protestoların barışçıl geçeceğine dair vaatte bulunsa da bunu garanti edemeyeceklerini söyledi.
14:15 – İşçiler meclis üyelerinin temsilcisine, “eğer bu yasanın gerçekten işçiler için hayırlı olduğuna inanıyorsan dışarı çık kendin söyle bunu işçilere” diyor.
15:00 – İşçiler polis kordonunu aştı, bir işçi yaşanan çatışmada yaralandı. Çatışma yaşanmamasını istediklerini göstermek için işçiler binaya doğru elleri havada yürüyorlar.
15:40 – Yasa 28 evet oyuna karşılık 3 hayır oyu ile geçti.
15:50 – İşçi sendikası şu an toplantıda ve yasa geçtikten sonra atacakları adımları tartışıyor.
16:15 – İşçi sendikası göstericilerin dağılmasını, dinlenip yarın gene gelmelerini istedi. Yarın saat 14’te temsilciler meclisinde iş yasası onaylanacak. Buna yönelik eylemler gerçekleştirilecek.
Agan Uzunoviç
Kaynak

İhanet Siyaseti

İhanet Siyaseti: Obama Türkiye’nin Gönlünü Almak İçin Kürdlere İhanet Ediyor
Kürd milisler (YPG, PKK), Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelede Washington’ın en etkili silâhı oldular. Ama Obama yönetimi Türkiye ile bağlarını güçlendirmek ve Türkiye’deki İncirlik Hava Üssü’nü kullanabilmek için Kürdleri sattı. Saf değiştirmeye dönük anlaşma, Suruç’ta 32 kişinin öldürüldüğü, yüzden fazlasının yaralandığı terörist saldırının üzerinden 48 saat bile geçmeden, Recep Tayyip Erdoğan ile Obama arasında yapılan telefon görüşmesinde gerçekleştirildi.
Bombalama eylemi, Obama’ya Kürdleri okkanın altına atmak için gerekli kılıfı sağladı, Türkiye’nin taleplerine boyun eğildi ve yüzler başka yöne çevrildi, öte yandan Türk bombardıman uçakları ve tankları Suriye ve Irak’taki Kürd mevzilerine saldırılar düzenlediler. Medya, ABD siyasetindeki bu şoke edici değişikliği IŞİD’e karşı zafer elde etme imkânlarını artırmaya dönük bir “oyun değişikliği” olarak değerlendirdi. Ancak eski görüşün tersini savunmak gerçekte Washington’ın ilkeli bir dış siyaset yürütemediğini, aynı zamanda şayet Obama bunu yapmakta kimi avantajlar görüyorsa, güvendiği bir dostuna ve müttefikine ihanet etme noktasında epey hevesli olduğunu gösteriyor.
Erdoğan Kürdlere savaş açtı. Bugün Suriye’de gerçekte olan-biten tam da budur. Medyada Türkiye’nin IŞİD’e karşı mücadeleye dâhil olduğuna dair görüşler yanıltıcıdır ve salt propaganda amaçlıdır. Gerçekte Kürdler, Türkiye sınırı boyunca uzanan bölgelerde IŞİD’e karşı ciddi bir saha hâkimiyeti kazanmış, bu da bağımsız bir Kürd devletinin ortaya çıktığına dair Ankara’daki politik liderlerde bir endişeye yol açmıştır. Söz konusu ihtimalin oluşmasına dur demeye kararlı olan bu siyasetçiler, Suruç’ta patlayan bombayı Erdoğan’ın binden fazla politik düşmanını gözaltına almak (IŞİD’le bağlantılı kişilerin oranı çok daha az), diğer yandan da Suriye ile Irak’taki Kürd mevzilerini bombalamak için bir bahane olarak kullandılar. Medya, ABD’nin fiili müttefikine yönelik bu acımasız saldırıyı IŞİD’e karşı savaş olarak gösterdi. IŞİD’le savaşılmıyordu. Bu, Türk ve ABD’li elitlerin elindeki savaş üzerine kurulu jeopolitik ajandalarının ilerletilmesi için terörist bir saldırının maniple edilmesinden başka bir şey değildi. CNN Türk’ün Cumartesi günü attığı şu iki tweet’e bakarsanız, neler olup bittiğini görürsünüz:
“Geçen gece Türk jetleri Kuzey Irak’taki PKK kamplarına 159 sorti yaptı. 400 hedef vuruldu.”
“Kaynakların CNN Türk’e bildirdiği kadarıyla IŞİD’e hiçbir hava saldırısı yapılmadı. Hedefler Kilis yakınındaki tanklarla vuruldu.”
Tekrarlarsak: Kürd mevzilerine 159 hava saldırısı yapılırken, IŞİD hedeflerine yapılan saldırı sıfır. Daha medya bizim Türkiye’nin Obama’nın IŞİD’e karşı verdiği savaşa katıldığına inanmamızı mı istiyor?
Türkler kimleri bombaladıklarını biliyorlar. Onlar otuz yıllık düşmanları Kürdleri bombalıyorlar. Telesur’dan konuyla ilgili şu tespitlere bakılabilir:
“Türkiye ile PKK arasında onlarca yıldır süren çatışma yeniden alevlendi. Türkiye Cumartesi günü Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) karşı saldırılara devam edeceğini, bunun yanında IŞİD’e de saldıracağını söyledi.”
Anadolu Ajansı’nın bildirdiğine göre, Başbakan Ahmet Davutoğlu ‘operasyonlar Türkiye’ye karşı tehditler sürdüğü sürece devam edecek’ dedi.”
“Ankara ayrıca Irak’taki PKK kamplarına da hava saldırıları düzenlediğini teyit etti. Davutoğlu, Türkiye’yi tehdit eden her türden örgütün militanlarının ezileceğini, Erdoğan ise PKK’nin saldırıların ana odak noktası olduğunu söyledi.” [“Turkey Says More Anti-PKK Strikes to Come”, Telesur]
Tekrarlarsak: Erdoğan PKK’nin saldırıların ana odak noktası olduğunu söyledi.
Washington içinse tek mesele, öncelikler. Kürdler iyi bir dost ve sadık bir müttefik olsalar da, Suriye’ye saldırılar düzenleyecek yepyeni bir hava üssüne sahip değiller. Diğer yandan Türkiye ise sınıra çok yakın olan büyük bir üsse sahip ve bu üs hem birden fazla saldırı hem insansız hava araçlarıyla yapılacak saldırılar hem de rutin gözetleme uçuşları için çok uygun. Elbette tek kusur varsa o da Washington’ın eski müttefiki pestili çıkartılana dek dayak yerken dilini ısırmak zorunda kalacak olması. Bu, savaşı sürdürmek için mevcut hava sahasını kullanma karşılığında ödemek zorunda kalacağı bir bedel.
Türkiye’nin teröristlere en fazla yardım eden ülkelerden biri olması sebebiyle Suriye’deki cihadcı gruplarla bu ülke arasındaki ilişkinin kaygı duyulacak ana mesele olmasının bir önemi yok. Bu noktada Hürriyet Daily News’in şu tespitine bakılabilir:
“Doğalında şu soru sorulmalı: bu İslamcı teröristleri Sünni İhvancı bir hilafet devleti kurmak için doğuran, besleyip büyüten kimdir? Kobane ve birçok şehir yangın yerine döndüğünde bile, Türkiye başbakanı CNN’e verdiği röportajda eğer Washington Esad’ı da hedef almayı kabul ederse, Suriye bataklığına kara birliklerini sokma emri vermeye istekli olduğunu söylemedi mi? Bu, kirli bir oyun. […]” (Editöryel, “Kobane and Turkey are Burning“, Hurriyet Daily News]
Bu da Nafiz Ahmed’den:
“Suudi Arabistan ve Katar’dan gelen askerî teçhizat İstanbul’daki komuta ve kontrol merkezinden sınırdaki asilere Türk istihbaratı eliyle nakledildi. CIA ajanları İsrailli ve Ürdünlü komandolarla birlikte Ürdün-Suriye sınırındaki Özgür Suriye Ordusu mensubu isyancıları tanksavar ve uçaksavar silâhlar konusunda eğitti. Ayrıca eldeki diğer raporların da gösterdiği üzere, İngiliz ve Fransız ordusu da bu gizli eğitim programlarına dâhil oldu. Görünüşe göre aynı ÖSO’cular bu seçkin eğitimi alıp IŞİD’e katıldılar. Geçen ay bir IŞİD komutanı, Ebu Yusuf, ‘Batının eğittiği birçok ÖSO’cu bize katıldı’ dedi.” (“How the West Created the Islamic State”, Nafeez Ahmed, CounterPunch]
Bu da USA Today’den:
“Militanlar silâhları ve savaşçıları Türkiye üzerinden Suriye’ye geçirdiler. IŞİD ve Nusret Cephesi’nin Türkiye’de şebekeleri mevcut.
Türk güvenlik ve istihbarat servislerinin IŞİD militanlarıyla bağlarının olması muhtemel. Örgüt, ABD’nin kendisine hava saldırıları düzenlemesinden bir gün önce 46 Türk diplomatını serbest bıraktı. Türkiye NATO üyesi olduğu için hava saldırılarından haberdardı ve bu nedenle diplomatları serbest bırakması konusunda IŞİD’e baskı yaptı.
Bu da Türkiye’nin IŞİD üzerinde insanların düşündüğünden daha fazla etkiye veya bu örgütle daha güçlü bağlara sahip olduğunu gösteriyor.” Tanir’in ifadesi bu şekilde. [“5 reasons Turkey isn’t attacking Islamic State in Syria”, USA Today]
Medya, Suruç’taki patlamanın her şeyi değiştirdiğine, Erdoğan’ın ve arkadaşlarının ışığı görüp IŞİD’i artık desteklememeye karar verdiğine insanları inandırmak isteyebilir. Ama bu, bir palavradan ibaret. Burada fikrini değiştiren biri varsa o da Obama. Obama, muhtemelen tekfirci vekil savaşçılarının Esad’ı devirmek için yeterince acımasız olmadığını anladı, bu nedenle Sultan Erdoğan ile birlikte çalışmaya karar verdi. Bu da Erdoğan’ın Esad’ın devrilmesi için sahaya inecek postalların karşılığında daha fazla Kürd’ün kanına girmesi için gerekli yeşil ışığın yakılması anlamına geliyor. Siyasetçiler inkâr etseler de mevcut anlaşma bu yönde. Şimdi de Foreign Policy’nin “Durum Raporu”na ilişkin tanıtım yazısına göz atalım:
“Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın yeni komutan adayı General Robert Neller Senato’daki Silâhlı Hizmetler Komitesi başkanı Senatör John McCain ile ilişkilerinde iyi bir başlangıç yapmadı. General, Perşembe günkü panelde IŞİD’in esasta Irak ve Suriye’ye girmek için dövüştüğünü söyleyerek Arizona senatörünün öfkesine maruz kaldı. McCain bu fırsatı kullanıp bu Irak gazisine ‘verdiğiniz cevaplar beni hayal kırıklığına uğrattı’ dedi ve generale birkaç soru sordu.” [Situation Report”, ForeignPolicy.com]
Burada şu söyleniyor: ABD’ye göre IŞİD savaşı kazanamayacak, bu da Esad iktidarda kalacak demek. Obama’nın B Planı’na geçmesinin ve kaderini Erdoğan’a bağlamasının sebebi bu. Zira Pentagon’daki kodamanlar, Suriye’de rejim değişikliği istiyorlarsa, askerin sahaya inmesi gerektiğini nihayet anladılar. Ama bu postallar kimin postalları, soru bu.
Elbette ABD’nin değil. Amerikalılar savaştan bıktılar ve Ortadoğu’daki başka bir kanlı fiyaskoyu muhtemelen desteklemeyecekler. İşte Erdoğan da burada çıkıyor sahneye. Washington Türkiye’nin ağır işleri üstlenmesini ABD’nin de lojistik desteği ve hava koruması sağlamasını istiyor. Oyunda devreye sokulacak ana plan bu. Doğalında medya gerçekte neler olup bittiğini ya da Obama’nın ne iş çevirdiğini ortaya koyamıyor. Ama tüm bu kampanyanın hedefinin Esad’ı devirmek olduğunu kim göremez ki? Son üç yıldır bir mağarada yaşayan biri herhalde.
Tüm bunların tek bir sonucu var: Erdoğan üç ayrı talepte bulundu. O, Türkiye’yi IŞİD ve Kürd saldırılarından koruyacak, sınırın Suriye tarafında tesis edilecek bir tampon bölge istiyor. Suriye’nin tümünde ya da belirli bir kısmında uçuşa yasak bölge talep ediyor. Bir de Esad’ın devrilmesini istiyor. Erdoğan’ın (İncirlik anlaşmasının bir parçası olarak) isteyip de Obama’nın kabul ettiği işte bunlar. Medya bu yöndeki iddiaları yalanlıyor. Olan-biteni izah etme noktasında katkı sunmak için Ekim 2014’te Reuters’te çıkmış şu makaleye bakılabilir:
“Çarşamba günü Tayyip Erdoğan, ‘Türkiye IŞİD ve bölgedeki diğer ‘terörist’ gruplarla savaşacak ama Esad’ın devrilmesiyle ilgili amacına da bağlı kalacak’ dedi.”
“Ayrıca Suriye rejimini devirme, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına yardım etme ve tüm yurttaşlarını kucaklayan anayasal, parlamenter bir yönetim sistemini teşvik etme ile ilgili amacımızı öncelikli görmeyi sürdüreceğiz.”
Ama Türkiye, ABD öncülüğünde gerçekleştirilecek hava saldırıları, kapsamlı bir politik strateji ile birlikte gerçekleştirilmediği takdirde, bu saldırıların Esad’ı güçlendirmesinden ve otuz yıldır özerklik için mücadele eden Türkiye’deki Kürdlerle bağlaşık Kürd militanları cesaretlendirmesinden korkuyor.
Erdoğan ‘tonlarca bomba, tehdide ve tehlikeye mani olacaktır.’ diyor.
‘Terörizme karşı mücadelede her türden işbirliğine açığız ve hazırız. Ancak herkes şunu anlamalıdır ki Türkiye geçici çözümler peşinde koşan bir ülke değildir ve başkalarının bu süreçten istifade etmesine asla izin vermez.’ […]” (“Turkey will fight Islamic State, wants Assad gone: President Erdogan“, Reuters]
Gayet açık değil mi? Ya ABD Türkiye’nin Esad’dan kurtulmasına yardım edecek ya da hiçbir anlaşma yapılmayacak. Cumhurbaşkanının sağ kolu Davutoğlu ise Şubat 2015’te CNN’de Christiane Amanpour’a verdiği röportajda aynı şeyi söylüyor:
“[…] ‘Eğer diğerleri kendi paylarına düşeni yaparsa, Türkiye Suriye’ye birliklerini gönderir.’
‘Eğer IŞİD sonrasına dair açık bir strateji mevcut ise biz her şeyi yapmaya hazırız, bizim sınırlarımızın korunduğundan emin olmamız gerekir. Artık halkını Türkiye’ye doğru kaçmaya zorlayan bir rejim istemiyoruz. Orada başka terörist örgütlerin aktif olmasını istemiyoruz.’
Davutoğlu Suriye’de Amerikan hava saldırılarının gerekli olduğunu ama zafer için yeterli olmadığını söylüyor.
‘Eğer IŞİD giderse başka bir radikal örgüt gelir. Bu nedenle bizim yaklaşımımız kapsamlı, içerici, stratejik ve birleşik olmalıdır. Rejimin insanlığa karşı işlediği tüm zalimane suçların ortadan kaldırılması için bu gereklidir.’
‘Uçuşa kapalı alan istiyoruz. Sınırımızda güvenli bir bölge istiyoruz. Aksi takdirde tüm bu yük Türkiye’nin ve diğer komşu ülkelerin omuzlarına biner.’
Türkiye ABD’nin Suriye’ye IŞİD’le savaş için girebileceği ama Esad için girmeyeceğine dair fikri geçersiz kılmaya çalışıyor.” [“Turkey willing to put troops in Syria ‘if others do their part,’ Prime Minister says”, CNN]
Tekrarlarsak: “Türkiye askerlerini Suriye’ye sokmak istiyor ama Esad da gitmek zorunda. Anlaşma bu konuyla ilgili. Davutoğlu bu talebinden vazgeçse de temel anlaşma hiç değişmedi. ABD ve Türkiye’deki liderler basına konuşurken giderek daha ağzı sıkı bir hâl aldılar. Ama plan gene de işliyor. Örneğin Obama yönetiminden kimi yetkililer, Suriye’de uçuşa yasak bölge sağlayacaklarına ilişkin haberleri yalanladılar. Ancak New York Times’a göre ABD “görece ılımlı Suriyeli isyancılar”ın kontrolünde olacak bir “IŞİD’den arındırılmış bölge” ya da “güvenli bölge” oluşturmaya karar verdi. [“Turkey and U.S. Plan to Create Syria ‘Safe Zone’ Free of ISIS”, New York Times]
O vakit soru şu: ABD bu “IŞİD’den arındırılmış bölge”de hava koruması sağlayacak mı?
Evet sağlayacak.
Esad bu bölgeye savaş uçaklarını gönderecek mi?
Hayır göndermeyecek. Bunu yapması için deli olması gerek.
Peki, o zaman ABD’nin oluşturduğu bir tür uçuşa yasak bölge değil mi? Aynı zamanda bu, tüm Suriye’ye uygulanacak, ABD savaş uçakları ve insansız hava araçları Şam’dan 500 mil uzaklıkta. İncirlik anlaşması ABD’nin tüm Suriye’yi gökyüzünden kontrol etmesi demek. Times ise böylesi açık detayların üzerini örtmeye çalışıyor:
“Amerikalı yetkililer, bu planın Esad’ı hedef almadığını söylüyorlar. Aynı zamanda fiili bir güvenli bölgenin planın yan ürünü olduğu iddiasındalar, resmi planda belirlenmiş uçuşa yasak bölge anlaşmanın parçası değil. Onlara göre plana uçuşa yasak bölge dâhil değil. Geçen hafta yapılan sürpriz anlaşmada Amerikan savaş uçaklarının IŞİD üslerine saldırması için Türkiye’deki askerî üslerin kullanılması var. Türkiye bu üslerin kullanılması karşılığında uçuşa yasak bölge istiyor.” [“Turkey and U.S. Plan to Create Syria ‘Safe Zone’ Free of ISIS”, New York Times]
Tüm bu saçmalığın anlamını ne? Şu: evet, ABD Suriye üzerinde bir uçuşa yasak bölge oluşturdu ama yönetimin halkla ilişkileri bu konuda tek laf etmek istemiyor, zira onlar aksi takdirde Obama’nın Türkiye’nin taleplerine boyun eğdiğini kabul etmek zorunda kalacaklar.
NYT mizah anlayışını yitirmediğini göstermek için aynı kanaldan şunları söylüyor:
“Amerikalı yetkililer, son aylarda Türkiyeli mevkidaşlarıyla resmi bir uçuşa yasak bölgenin gerekli olmadığı konusunda tartışıyorlar ve Amerika’nın IŞİD’e karşı gerçekleştirdiği yüzlerce saldırı esnasında Esad’a bağlı kuvvetlerin müttefiklerle birlikte gerçekleştirilmiş saldırıların düzenlendiği alanlardan çekindiğini söylüyorlar.” [NYT]
Başka bir ifadeyle “Amerikalı yetkililer” Erdoğan’a şunu söylüyorlar: “Buna uçuşa yasak bölge demeyelim, zira F-16’lar Şam semalarında uçmaya başlayınca Esad mesajı çabucak alacaktır.”
Bu türden palavraları ülkenin en önemli gazetesinde yayınlayabildiklerine inanabiliyor musunuz?
Aynı şey ABD ve Türkiye’nin lakayt bir ifadeyle “IŞİD’den arındırılmış bölge” dediği, Suriye’nin egemenlik sahasına kapsamlı bir biçimde el konulması hususu için de geçerli. Bu da Obama’nın Erdoğan’ın üç talebinden birine, sınırın Suriye tarafında bir tampon bölge oluşturmaya dönük talebine boyun eğdiğinin kanıtı. Suriye’nin egemenliğinin küstahça ihlal edilmesinin Birleşmiş Milletler’de zerre tepkiye yol açmaması hiç de şaşırtıcı değil. Buradaki delegeler Washington’ın sapkın davranışlarına o kadar alışmışlar ki artık bu türden davranışlar onların dikkatini bile çekmiyor.
Bu arada tampon bölge oluşturma meselesi hiç hafife alınmamalı. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mark Toner konuyla ilgili görüşünü birkaç hafta önce şu şekilde ifade etmişti: “Esasen biz Suriye ulus-devletinin çözülmesine giden yolu açmış bulunuyoruz.”
Zaten mesele de bu değil miydi? Bu “koruma altındaki bölgeler”in merkezî hükümete dönük saldırılar için bir saha olarak kullanılacağı gerçeğinin yanı sıra, bu bölgeler aynı zamanda ABD stratejisi ile uyumlu özerk bölgeler hâline gelecek. ABD stratejisi ise, Ortadoğu haritasının, Irak ve Suriye’yi küçük, kabilelerin yönettiği, bölgesel hegemonik güç İsrail’e ve küresel süper güç ABD’ye meydan okuma becerisinden mahrum kantonlara bölünmesi suretiyle yeniden çizilmesine dayanıyor. Bu olguyla ilgili olarak yazar Thomas Gaist World Socialist [Sosyalist Dünya] internet sitesinde kısa bir arka plan sunuyor:
“[…] Suriye’nin Dekonstrüksiyonu: Amerika’nın En Umutsuz Savaşı İçin Yeni Bir Strateji” isimli belgede Brookings Enstitüsü bu yeni sömürgeci stratejinin Suriye’ye tatbikine ait detayları sunuyor. […] Brookings’in raporuna göre ‘kapsamlı, ulusal düzeyde sağlanacak bir çözüm’ artık imkânsız, bu nedenle enstitü ‘özerk bölgeler’ oluşturulması çağrısında bulunuyor.”
Rapora göre, ‘yegâne gerçekçi yol, Suriye’nin pratikte yapısöküme uğratılması ve parçalanması.’ ABD ve müttefikleri ‘Suriye içerisinde görece yaşaması daha muhtemel güvenliğe ve yönetişime sahip alanlar yaratmak zorunda.’
Rapora göre, bu ‘konfederal Suriye’ “alabildiğine özerk bölgeler’den oluşmalı ve yeni oluşturulmuş işgal bölgelerine ABD-NATO güçlerinin konuşlandırılması üzerinden askerî açıdan desteklenmeli. Bu güçlere, ‘çok taraflı destek ekipleri, sahaya yerleştirilmiş özel kuvvet müfrezeleri ve hava savunma unsurları dâhil edilmeli.’
Brookings raporu, ‘geçmişte isyan sürecinde aşırıcı unsurlarla girilen işbirliği birer utanç sembolü olarak görülmemeli’ diyor ve Esad yönetimine karşı ABD’nin vekil güçleri olarak hizmet eden bu militan grupların Suriye’nin yeni parçalanma sürecinden dışlanmaması gerektiğini söylüyor.” (“Turkey, Jordan discuss moves to seize territory in Syria”, Thomas Gaist, World Socialist Web Site]
Bugün Suriye ve Irak’ta kendisini ele veren strateji tam da bu değil mi?
Elbette öyle. Bugün “IŞİD’den arındırılmış bölgeler”, “güvenlik bölgeleri” ya da “uçuşa yasak bölgeler”e dair duyduğunuz her şey yalan. Bu söylenenlerin propaganda olduğunu söyleyerek bu yalanların sahiplerini payelendirmeyeceğim. Zira asla bir propaganda bile değil. Yüzde yüz, katıksız bir dizi zırva. Tıpkı, (NYT’nin El-Kaideli teröristler için bir takma isim olarak kullandığı ve onları masum gösteren ifadesine atfen) “görece ılımlı Suriyeli isyancılar”ın idare edeceği (Suriye topraklarında kurulacak) yeni tampon bölgeye dair görüş gibi zırva. Bunlar kimsenin gerçek plana dikkat etmemesini sağlamak için ortaya atılmış birer yalan. Eğer ABD Türkiye’nin taleplerini kabul ederse, Erdoğan ve Davutoğlu askerlerini Suriye toprağına sokacak ve bölgeyi işgal edecek. Medya inkâr etse de Obama bu planı kabul etti bile.
ABD bu ele geçirilecek toprağı “görece ılımlı Suriyeli isyancılar”a veremez, zira General Robert Neller’ın McCain’e söylediği sözlerde kabul ettiği üzere, cihadcılar kazanmıyor. Başka bir ifadeyle cihadcı planı suya düştü. Türkiye-ABD ittifakı tam da bununla ilgili. Temel politikadaki ana kaymaya işaret ediyor. Karadan işgal harekâtı gerçekleştirilecek ve Türkler askerî birliklerini gönderecekler. Her şey zaman meselesi. Gaist’in analizi de durumu şu şekilde özetliyor:
“Esad’ı vekil milis güçleri kullanarak devirme girişimi başarısız olunca Washington Suriye’yi doğrudan işgal etmeyi düşünüyor. Bunu da dışarıdan gelecek askerî kuvvetlerle gerçekleştirecek. Burada amaç ülkenin önemli bir kısmının ABD ve NATO birliklerince işgal edilmesini sağlamak. Suriye’nin ve genişletilmiş Ortadoğu’nun yeni emperyalist emeller doğrultusunda bölünmesi ABD’deki yönetici elitlerin zihinlerinde onlarca yıldır demlenen bir plan.” [“Turkey, Jordan discuss moves to seize territory in Syria“, Thomas Gaist, World Socialist Web Site]
Obama ne işler çevirdiğini medyaya doğal olarak söylemiyor ama plan bu.
Mike Whitney