Kişisel Bir Not: İslamcılık ve Kürtlük

Kişisel maceram iki toplumsallığın ortasında gelişti. Bugünden geriye dönüp bakınca bu iki toplumsallıktan bağımsız bir mecraya akmamın pek de mümkün olmadığını görebiliyorum. Hatta bağımsız bir mecraya akma niyetim olsaydı, muhtemelen her an bu geçmişe karşı kendimi konumlandırarak, ona karşıtlığımı belirginleştirerek, yeni yolumu çizerdim. Kopmaya çabaladığınız tarihimiz çünkü bizi hiç bırakmaz, onun bizde yerleştirdiği lügat ve kategoriler ile dünyaya bakarız, sürekli onunla hesaplaşmakla, ondan kopuşumuzu meşru kılmaya çalışmakla geçer hayatımız. Oysa ben bunu hiç tercih etmedim, bunun yerine iki toplumsallığın da bana öğrettiği şeyin kadim bir adalet arzusu ve kendilik haline çağrı olduğunu hep düşündüm.
Bu iki toplumsallık neydi, hep eleştirel bir pozisyonu korumaya çalışsam da hiç vazgeçemediğim bu toplumsallıklardan uzakta bir hayat niçin anlamlı gelmiyordu? Birinci sorunun cevabı basit: Kürtlük ve İslamcılık. Ama ikinci sorunun cevabı hiç basit değil ve koskoca bir külliyat, kimlik, hafıza vs. soruları etrafında gelişmiş durumda. Bu külliyattan herhangi bir cevap dizisini seçip onun etrafında bir karşılık üretebiliriz ama geçelim.
Bu iki toplumsallık - ve dolayısıyla tercihim nedeniyle aidiyet - birbiriyle çatıştığında ne olur? İnsan kendi varlığının konumlanışına, anlamına denk düşen bu sorunu nasıl çözebilir? Bu da zor bir soru, fakat hızlıca bir cevap verip, bir konumlanma ile kendini kayıtlamaktan korkarak, bu hızın çoğu zaman adaleti ıskaladığını düşünerek ve bir nefret ya da intikam arzusu etrafında kendini kurmadan konuşmaya çalışayım.
İslamcılığın muktedirleşmeye başlamasıyla beraber, birlikte yol yürüdüğümüz birçok dava arkadaşımın feci şekilde devletin diliyle konuşmaya başladığını gördüm. Yüzyıllık mağduriyet ve dava misyonu nasıl olduysa aniden değil ama aşama aşama gitti, devletin ideolojik bir aracına dönüştü. Ama maalesef devleti dönüştürme ve adil kılma etrafında üretilen meşrulaştırma söylemlerinin aksine, devletin maliki olmanın gerektirdiği mevzilenmenin savunmacılığıyla. Peki, basit bir soru soralım: devleti kaybetsek, mesela bir darbe olsa ne olur? Yeryüzünde mukim bulduğumuz varlığımızın anlamı, basitçe adil ve mümin bir hayatı yaşamaya çalışmak değil miydi? Devletsiz ve zulüm altında yaşadığımız hayat ile devletli ve muktedir iken yaşadığımız hayat arasına bir kıyas çektiğimizde, amelimizin aktığı mecra nereye götürüyor bizi? Devletsiz fakat mümin bir hayat niçin tercih edilebilir olmaktan çıktı? Bugün Türkiye İslamcılığının üzerine dayandığı miras, tam da 1923 sonrasında devleti değil mümin bir gündelik hayatı tercih edenlerin birikimine dayanırken ne oldu da devleti almak karşılığında bu kadar zalimleşmeyi tercih ettik? Adaleti önceleyen bir imana nasıl oldu da sırtımızı çevirdik?
Bu soruların analitik dıdıbıdısını yapmaya artık mecalim yok, rezalet dizboyu, üretilecek hiçbir cevabın alıcısı bu pazarda değil, onlar başka yerde. O yüzden geçiyorum. Ve kısa yoldan şuraya varmaya çalışıyorum. Nasıl oldu da İslamcılar bu kadar Kürt düşmanı oluverdiler? Her tarafından vıcık vıcık bir anti-Kürtlük hali akan söylemler nasıl bu insanların diline gelip oturdu? İnsanın imanı, komşusunun kimliğine düşman olmasına nasıl izin veriyor? Bu son soruyu yazılarken, üst paragrafla bir çelişki içerme bedelini göze alarak, kimsenin imanına söz etme hakkını kendinde göremeyen ilk terbiyemin izinde konuşmayı tercih ettiğimi fark ediyorum.
Bu ilk terbiye meselesinde bir duralım. Çünkü burası hem iki toplumsallığın kişisel tarihimde kaynaştığı noktayı aşikar eden hem de kısa yoldan bir tercih yapmamın zorluğunu fark ettiren bir şey. İnsanın lügati, davranış kodları, temel zihinsel kategorilerini falan oluşturan ilk terbiye, devam ettirilebilir ya da kopulabilir bir şeydir(gerçi kopsanız bile bir şekilde etkisi bitmez ama işte yukarda bir şey söyledim zaten buna dair). Ben kopmamayı tercih ettim. Önceleri Nakşi bir kültür evreninin Kürtlüğün otantik mekanında kurduğu bir dinsellik, sonraları bu Nakşilikle doğrudan ilişkili olduğunu hep zannettiğim Nurculuğun tedrisatı ilk terbiyemi kurdu. İyi de etti, beni birçok aptallıktan kurtarıveren kavramsal hazine, kimlik katline karşı kendini kurma imkânı hep buradan çıktı. Sonradan pozitivist kaynaklı olduğunu fark ettiğim İslamcılıklarla yol yürürken bile daha çok Nakşilik ve Nurculuktan edinilmiş ilk terbiyenin heybeme biriktirdiğinden yemişim meğer, iyi de etmişim, Allah borcumu ödemeye muvaffak kılsın. Yine de bütün çiğliklerine rağmen genç yaşlarda denk düştüğüm diğer İslamcılıklar, ilk terbiyeyi veren kaynağa kendiliklerinden atfolunuyor ve bir ahlak ve adalet arzusu olarak anlam kazanıyorlardı benim muhayyilemde.
Ama arada atlamayalım, bu ilk terbiyenin benim maceramda kürtlükle ilişkisi ne? Bir tarafta yeni bir zihni biçimlendirirken mukaddes bir metne ve fiili bir cemaate atıf yapan, Evladı Âdemî, Milleti İbrahimî, Ümmeti Muhammedî öğreten bu ilk terbiye, Kürdîliğin henüz bir sorguya maruz bırakılmamış doğrudanlığı içerisinde konuşuyordu (ya da şöyle diyeyim; ben, bir çocuk olarak, henüz o sorguların hiçbirini tanıyamayacak bir toylukta o kurucu konuşmaya muhataptım). Burada Kürdîliğin kendisine hiçbir yüceltme olmadığı halde, onun içinde mukim olmak, isteseniz de sizin varlığınızı ayrılamayacağınız bir toplumsallığa bağlar. Bunun aynı zamanda Allah’ın muradı olduğunu bilmek için bir yol yürümenize falan da artık gerek yoktur. Tamam bu böyle, ama Kürtlüğümü nasıl olur da ikinci mecburi toplumsallığım olarak tanımlıyorum, bunun vazgeçilmezliğini nasıl kuruyorum? Bu soru basit değildir, ama kısaca şöyle diyebilirim: büyüdükçe hem senin Kürtlüğünün hem başkalarının Kürtlüğünün maruz kaldığı, şahit olduğun ve onanamayacak yaralar bırakan saldırılar bir haysiyet başkaldırısına seni mecbur kılar; bu mecburiyet karşısında saldırganın, terk etmeni istediği mensubiyet artık ahlakî bir gereklilikle kendini vazgeçilmez olarak sana duyurur. Mensubiyeti terk edersen ahlakı terk etmişsindir, savunursan ahlakı savunmuş olursun. Bu kadar basit.
Sağolsun Nakşîlik ve Nurculuk, anti-devletçilikleriyle (bu cümle için bin tane soru sormayın, çünkü bu benim deneyimim) bu zincirin kuruluşunu kolaylaştırmıştı bir taraftan. Bir de zorluk vardı ama o çağdaş Kürt siyasetinin modernist hegemonyasından gelen bir şeydi, o da uzun mesele, sonra konuşuruz.
Peki bu meselenin muktedirleşen İslamcılıkla alakası ne? Alaka şu sorudan kurulabilir; İslamcılar mevzi ve konum aldıkça niye anti-Kürt siyasi aktörlere dönüştüler? Kürtlük, onlar için nasıl oldu da düşman bir siyasi aktörü tanımlar hale geldi? Bu insanlar, bir taraftan cumhuriyet tarihinin kötü ve büyük parantezini kapatıp yeniden kardeşlik ülkesi kurduklarını söylerken, “Kürt ile Kürtçüyü bak ne güzel ayırıyoruz” derken, Kemalist milliyetçiliğin, bu milliyetçilik vesilesiyle edinilen statünün ve Türk-Kürt hiyerarşisinin tekrarını niye bu kadar çok sevdiler? Olup olacağı bu muydu yoksa, Kemalist bir İslam Devleti mi? Nasıl oluyor da bütün kardeşlik sözleri, siyasi eşitlik meselesine gelince birdenbire hiyerarşiyi yeniden üreten kalıplara dönüveriyor. Otuz yıllık savaşın ardından, “tamam barışalım ama sakın fazla şey istemeyin, yoksa tekrar savaşmayı da biliriz” sözlerini nasıl olur da kolayca söyleyebiliyorlar? Din, hiç mi insanın ahlakını, söylemini, komşusuyla ilişkisini yapılandıran bir şey değildir? Komşusunun haysiyeti ile kendi gururu arasında tercih yapması gerektiğinde gururunu tercih eden bir Müslümanlık sahiden mümkün mü?
Bu arkadaşlar, İslamcılar, bir şekilde, İslamcılığın mirası, yoksulların direnci ve Kürt siyasetinin katkısıyla Kemalist siyaseti yenmeyi başardılar. Ama şimdi edindikleri mevzi, konum, statü onları ayrıcalıklı kılmışken bu hiyerarşiyi terk edip kardeşiyle eşit bir statüden konuşmayı göze alamıyorlar. Ayrıcalıklar onların nefsini esir almış. En ahlaklıları bile, barış sürecini yazdıklarında, aidiyet hissettikleri devletçi siyasetin en fazla reel-politikçi mecburiyetlerini işaret ediyorlar, oysa sıra çeşitli Kürt siyasetlerine gelince hooop ahlakî-politik eleştiri katına zıplıyorlar. Demek ki neymiş, devlet için ahlakî-politik bir eleştiri caiz değilmiş, yesinler sizin devletinizi, bari bu küstahlıkta İslamcılığı başkasına bırakın, yok o da onların malı. Ya kardeşim, her şeyi sahiplenmek iyi değildir, insanı firavunlaştırır, kendinizi mahvedecek yola inatla girmeyin Allah aşkına!
Baştan aşağı bütün İslamcılar, devlet mevzisinden anti-Kürt bir söylemin esiri oldular. Bundan teberri eylemek farzdır. Aksi takdirde İslam’ın mütevatir gelenek aracılığıyla Milleti İbrahim halkasına çağırdığı müminler arasına İslamcılar eliyle düşman fırkalar sokulacaktır. Medyada, bürokraside, derneklerde bir şekilde konum ve statü bulan veya bulma ümidi olan bütün İslamcılar ya da konum, statü işlerinden teberri etmesine rağmen dost halkaları aracılığıyla kaderini bu İslamcılara bağlamış, dostunun hatırını hakikatin ve adaletin hatırına önceleyen İslamcılar feci bir kirlenmenin yayıcısına dönüşmüş durumdalar. Maalesef İslamcılık, o ahlak ve adalet çağrısı olarak temayüz eden miras, bu yükleniciler ve sözcüler eliyle artık zalim bir tahakküm aracına dönüşmektedir. Bir zulme isyan eden ve haysiyet çığlığını yükselten hiçbir insan artık muktedirlerin kirli dilinden İslamı masum düşünemez noktaya gelmiştir.
Bu söylediğim genel bir meseleye atıf değil, belki biraz o, ama daha çok kendime dair bir not olarak burada önemli. Bu topraklarda Kürtlüğü bir haysiyet çırpınışına mecbur bırakan devlet siyasetine şahit olan İslamcılar, devletin zalimliğine dair o kadar laf ürettikten sonra devletin maliki oldular, fakat son kertede devletin anti-Kürt bütün lügatına da sahip çıktılar. Şu hale bakın, 2008’den beri yazılan çizilen sözlere bakın, Kürd’ün hakkını ne tür pazarlıklara bağladıklarına, hangi politik-uluslararası analizler ile komşusuna-kardeşine karşı ihanet suçlamaları yönelttiklerine, her katliam veya cinayet sonrasında ne gerekçeler ürettiklerine, kendileri ile komşularının gururu arasında kurdukları hiyerarşiye bakın. Buradan çıkacak şey insanın insana, bir topluluğun topluluğa denkliği olabilir mi? (Dikkat! Bir siyasetin bir siyasete denkliği demiyorum, çünkü her siyaset kendi toplumsallığı ölçüsünde güç biriktirir. Ama siyasî güç açısından denk olmamak, Müslüman bir nazardan bakıldığında, hak ve haysiyet denksizliğini getirmez, aksine güç asimetrisine rağmen hak ve haysiyet sabittir.) Bu sorunun kendilerine yöneltilmesini bile saldırı kabul ediyorlar.
En iyi niyetli okumayla bile meselenin kökünde şu var; kendi ağabeylikleri, yol göstericilikleri olmazsa kötü yola düşecek çocuklarız biz. Laf dinlemediğimiz zaman azarlama, kötek ile yola getirme hakları var. Bunu asla itiraf etmiyorlar ama bilinçaltı denen meret bu inançlarını sızdırıyor, bir şekilde açık ediyor. Eğer bu kadar endişeli olmakta haklı iseniz Allah’a güvenin kardeşim!Allah tarihin hâkimidir, insanın kalbine ve toplumun önüne hakkı serer, O’nun gücü olmadan kimse kimseyi zaten uyaramaz, Müslüman isek bunu biliyoruzdur. Kaldı ki siz önce kendinizi Rabbin çağrısına bi yönlendirin, sonra bıdıbıdıya hiç ihtiyaç kalmadan kimlerle kendiliğinden dost kılındığınızı göreceksiniz. Hidayete uyarıcı Allah’tır ve bu sıfat kimseye tevdi edilmiş değildir. Bunu da mı unuttunuz?
Daha orta yolcu bir okumaya dönersek, itibar görmek istiyorlar, herkesten itibar görmek istiyorlar ve en çok da Kürtlerden, çünkü o kadar zulme maruz kalan Kürtler de onları onaylarsa huzura erecekler, iddialarının gerçekliği teyid edilmiş olacak. Ama bugüne kadar Kürtlerin başına Kemalist devlet bin bir tür şey getirirken, bu zulme karşı gözle görülür boyutta bir karşı çıkış üretemediklerini unutarak. Tamam bunun anlaşılır bin türlü nedeni var ama insan hiç olmazsa biraz mütevazı olur. Oysa muteber kılınma arzusu, karşılık bulmayınca onları çıldırtıyor ve sonra kontrol edilememiş bir öfkeyle devletçi-kemalist lügate sarılıyorlar. Ayıptır ya ayıp!
Dikkat edin, mesele geliyor bir yerde tıkanıyor. Kürtlüğün kendi değerini tanımlamak üzere şu ya da bu siyasî aktör eliyle gelişen siyaseti kabul edilemez olarak kodlanıyor. Bu kadar zulüm ve dirençten sonra, Kürtler önce bir sussun isteniyor. Sonrası sanki cennet olacak.
Bu kötülükler olup biterken İslamcılıkların kirden teberri etmemesi, hiç nedamet getirmeden mülk üzerine eyleme girişmesi artık gına getirdi. Durmadan Kürtlüğümüze, varlığımıza, haysiyetimize saldırmaya devam ediyorlar. Şimdi ben ne yapmalıyım? Onları adalete çağırmak niyetinden vazgeçip, ciddiye almamaya çalışmak aynı zamanda içinde yetiştiğim bir geleneğin-toplumsallığın terki anlamına da gelebilecek iken ne yapmalıyım? İlk terbiyemi veren ve uzun yolda beni her türlü saldırıya karşı donatan geçmişim, mevziyi terk etmeyip ıslah için amel etmeyi emrederken ne yapmalıyım? Zor bir soru yine geldi, kapımıza dayandı.
Cevap her halükarda şu minvalde şekillenecek; İslamcılık ya topluluk olarak hak sahibi olanı açıkça tanıyacak ve kendi itibarını kazanacak ya da zulmün aracına dönüşerek kendine ihanet edecek. Şu soruya açıkça cevap vermeyi göze alamayanlar, yok bilmem 19. yüzyıl milliyetçiliğinin kirine, yok kemalizmin çamuruna, yok PKK marksistliğine atıf yaparak hakkın inkarına sabitlenecekse, o artık bir adalet arzusu ve ahlak çağrısını taşımaktan vazgeçmiştir ve yollarımız ayrılacaktır.
Hamdolsun ki, İslam edebini, ahlakını ve iman davasını o kalın ve kara kafalı Kürt mollalardan öğrenmişim. Yoksa bu İstanbul-Ankara İslamcılıkları insanı deli eder.