FHKC Zulme Karşı Direnişi Destekler

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Ferguson halkının ve ABD’deki hukuk sisteminde hüküm süren adaletsizliği görüp kovuşturma sonrası sokakları bir kez daha dolduran insanların safında olduğunu beyan eder. Michael Brown’u soğukkanlı bir biçimde katleden Darren Wilson’ın genç bir Siyah’ı devlet destekli olarak katletmesi sonrası yargılanmaması, ABD’deki hukuk sisteminin ne denli adaletsiz olduğunu göstermektedir.
Bu yaşananların şaşırtıcı bir yanı yoktur; ABD’deki hukuk sistemi, tarihsel açıdan ve fiili olarak, Siyah halka karşı tatbik edilen kütlesel şiddet ve mahpusluktan başka bir şey ifade etmemektedir. ABD emperyalizmi, aynı şekilde, tüm dünya genelinde halklara ve uluslara karşı suç işleyen bir mekanizmadır.
Filistinliler olarak bizler, halkımızı hapse atan sömürgeci ve ırkçı mahkeme salonlarına, ırkçı bir devletin işlettiği o mekanizmaya aşinayız. Aynı devlet, “hukukîlik” kılıfı altında halkımıza karşı cinayetler, suçlar işlemekte, soykırım uygulamaktadır.
Filistin’deki işgalci rejim üzerinden gayet iyi bildiğimiz bu sistem, ABD’de yüzlerce yıldır var olan aynı sistemden ve yapıdan çok şey öğrenmiştir. ABD, işgalcinin en önemli müttefiki ve stratejik ortağıdır.
Biz ABD’deki devlet terörü mekanizmasının Siyahlara ve diğer mazlum topluluklara karşı polis eliyle nasıl tatbik edildiğini görüyoruz. Polis güçlerinin kütlesel militarizasyon ve askerî ekipman imkânlarıyla zulmü nasıl yoğunlaştırdıklarına ve sonrasında cezalardan nasıl muaf tutulduklarına tanığız. Ayrıca biz, işgalci devletin de saldırı amaçlı “güvenlik” taktikleri üzerine eğitim almak konusunda ABD güvenlik kurumlarıyla işbirliği yaptığını gayet iyi biliyoruz. Bu taktikler, önce Filistin’de sınanmakta, sonrasında da mazlum halklarla mücadele içerisindeki hareketlere karşı kullanılmak üzere, tüm dünyaya, özellikle ABD’ye ihraç edilmektedir.
FHKC, Mike Brown’un ailesine ve 12 yaşındaki Tamir Rice ile geçen hafta katledilen 28 yaşındaki Akai Gurley’nin aralarında bulunduğu, ABD’de polis eliyle canlarına kıyılan tüm Siyah şehidlere selâmlarını iletir. Biz, Ferguson ve tüm ABD genelinde sokaklara çıkan, adalet talep eden tüm insanların direnişinin safındayız. Biz, Siyah kurtuluş hareketinin ve onun uzun mücadelesinin safındayız. Tüm Filistinlileri, dostlarını ve destekçilerini bu gösterilere katılmaya ve bu kritik önemi haiz hareketlerle birlikte geliştirilecek karşılıklı mücadeleyi daha derin ve güçlü bağlara sahip kılmaya davet ediyoruz.
Bu noktada daha öncesinde kaleme aldığımız, Ferguson ve Siyahların kurtuluş hareketi ile ilgili bildirimizi yeniden teyit edip tekrar yayınlıyoruz. [FHKC’nin Ferguson Bildirisi]
FHKC

Ak Saray - Kara Lastik

Eminim izleyen herkesin yüreği acımıştır Recep Amca’nın ayağındaki yırtık kara lastik ayakkabıyı görünce. Madenci oğlunun cenaze namazı sırasında kaydedilmişti bu görüntü. Maden faciası, bir kez daha iki Türkiye arasındaki uçurumu görmemizi sağladı.
İki odalı evlerinde eşi Ayşe Teyze ile birlikte yaşıyorlar. Evlerinin alt tarafı ahır. Evinde bir yatak, yer minderleri ve eski eşyaları var. Bir de madende hayatını kaybeden oğlunun eski bir bareti.
Gençken çiftçilik yapıyorlarmış. Yaşlanınca evlerinin yanındaki bir bahçede yetiştirdikleri sebze ve ahırdaki ineğinden elde ettiği sütü satarak geçim tutmaya başlamışlar. Ayşe Teyze yürümekte dahi güçlük çekiyor.
Maden faciaları sonrası bölgeye gidenlerin iki gün üst üste aynı gömleği giymesinin haber yapılmasına karşı hepimizin yüreğini burkan o yırtık lastik ayakkabıyı 2 yıldır giyiyormuş Recep Amca. Neyse ki sonunda fark edildi. Oğlunun cenaze namazı da olmasa valilik ve kaymakamlık fark etmeyecekti.
Sabah cami imamı getirmiş yeni ayakkabılarını Recep Amca’ya. "İmam getirdi, şimdi giymem desem olmaz. Almam desem olmaz. Madem getirmişler. Giydim. Dün burada kaymakam görmüş zaten. Eski ayakkabımı 2 senedir giyiyordum" diyor Recep Amca.
Böyledir Anadolu insanı. Ele muhtaç olmamak için var gücüyle çalışır. Yok olsa da yok demez. Olanla yaşar. Olduğu kadar. Memnun yaşar. "Bu ayakkabılar, çamur, kuru aramaz. Bunları giy tarlanı sula, çiftini sür. Çalış topraklarda bir şey olmaz" diye devam ediyor Recep Amca.
Bu tablo aslında sadece Recep Amca’ya özgü değil. Türkiye'nin birçok yerinde böyle manzaralar ile hatta daha kötüleriyle karşılaşmak mümkündür. Bunu normalmiş gibi göstermek için söylemiyorum. Ama Anadolu insanımız bunlara alışıktır. Yırtık da olsa bir ayakkabısı, üstü naylonla kaplı da olsa başını sokacak bir evi olsa yeter onun için. Yeter ki namerde muhtaç olmasın, borç batağına düşmesin, geçimliği elinden alınmasın.
Recep Amca’nın bundan sonra söyledikleri ise asıl problemimizi oluşturuyor. Her maden faciasında ailelerin, yakınların, eşlerin söylediklerini bir kez daha dile getirdi Recep Amca: "Madende çalışma dedim"
Oğlunun madende çalışmasını istemiyordu Recep Amca. Çünkü biliyordu bu şartlarda çalışmanın insanca olmadığını. Oğlunun bu işi yapmasına gönlü elvermedi. Oğlunun da mecburiyetten bu kara deliğe girdiğini biliyordu. Borçları vardı çünkü.
"Madene gidiyordu. Gitti de ne oldu. Sonunda çalının altına koydurdu kendini. Ben madeni gittim gördüm. Para dolu olsa girmem. Küçücük bir delikten gireceksin. Girmem de almam da. Ben madene gitme diyordum. Gideyim baba, burada işsiz ne yapacağım dedi. Sen bilirsin oğlum dedim. Borçları vardı. 3 bin liraya bir büyükbaş hayvan satmış, borçlarını ödedi ama yine de bazı borçları kalmış. Bunun üzerine yine madene gitti."
Recep Amca madene gitmiş görmüş. “Para dolu olsa da girmem” diyor. Ama oğlu işsiz olduğundan para dolu olmasa da girmek zorunda kaldı. Üstelik borcu vardı. Borcundan dolayı büyükbaş hayvanını satmış. Yine de bütün borçlarını ödeyememiş.
Madende yaşamını kaybeden Tezcan Gökçe'nin ağabeyi Osman Gökçe ise "Babam rençperlik yani çiftçilik yaparak geçimini sağlıyordu. Varlıkla yokluk arasında yaşıyorlardı. Küçük bir yer ekip bir şeyler yetiştirirlerse satıp para kazanıyorlardı. Ama şimdiden sonra da ekip dikecek zamanları kalmadı. İyi kötü Tezcan bakardı ve yardımcı olurdu. O da gitti. Elimiz kolumuz iyice bağlandı.”
Maden faciasında ölenlerin, inşaattan düşen işçilerin, gökdelen-rezidans inşaatlarında çalışırken hayatını kaybedenlerin haberi yapılırken Anadolu insanının neden köyünü, toprağını, bağını bahçesini bırakıp da büyük kentlerde çalışmaya gelmek zorunda olduğuna pek değinilmez.
Türkiye'nin bugün karşılaştığı bu ölümlerin nedeni, yaklaşık 200 yıl kadar önce vermiş olduğu bir kararın neticeleridir. Türkiye, Osmanlı'nın son zamanları ve Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte bir zihniyet değişikliğine gitti ve batılılaşmayı hedef olarak belirledi. Muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak ve gelişmiş Batı ülkeleri gibi olmak için onların gittiği yoldan, geçtiği aşamalardan geçmek zorunda olunduğuna inanıldı.
Sanayileşme ve kalkınma hamleleri yapıldı. Planlar düzenlendi. Tarımda makineleşmeye gidildi. Tarım ile gelişmiş ülke olunamayacağı kararı verildi. Köylülük iyiydi ama zamanla kentleşme olmazsa gelişmemiz tamam olmazdı. Tüm hedefler buna göre belirlendi. Türkiye rotasını belirlemişti.
Türkiye'nin hedeflediği bu sosyo-ekonomik düzen, siyasi yelpazenin tam zıt kutuplarındaki siyasi partiler tarafından dahi onaylandı. Tüm siyaset, sanayileşme ve kalkınma üzerine bina edilmişti. Kentleşme olmazsa olmazdı. Tarımda biriken artı değer sanayide kullanılacaktı. Tarım, ancak bunun için kalkınmanın ilk evrelerinde desteklenecekti. Zenginleşme arzusu tüm kesimleri sarmıştı. 1980'den sonra Türkiye ekonomisinin dışa açılmasıyla bu zirveye çıktı. "Her mahallede bir milyoner" oluşturma siyasetin dillerden düşmeyen söylemi oldu.
“Ne için sosyalizm?” diye soranlara Nurettin Topçu şöyle demişti: “Yürekler acısı bir cemiyet düzeni karşısında duygusuz gönüllerde paslı vicdanların durup durup ‘Ne İçin Sosyalizm’ dediklerini duyuyoruz. Her mahalleden bir milyoner çıktı ve bu zillet ilerledi. Şimdi her beldede binlerce sefalet barınırken, her köşe başında bir tanesi türeyerek kendi duygusuz ve arsız saadetleri ile övünen, Batı’nın binlerce lüksüne hayran vicdansız milyonerlerin arsızlığından nefreti insanlara öğretmek için!..”
Tüm bu siyaset anlayışı, kırda geçimine yönelik işle meşgul olan çiftçiyi toprağından etti. Köylülük değersizleştirildi. Kentlerde ardı ardına yükselen gökdelen, AVM ve rezidans inşaatlarında çalışacak insanlara ihtiyaç vardı. Toprağında emeğiyle hür olan adam kente gelince işçi oldu. Sermayeye bağımlı bir üretim sürecine girerek proterleştirildi. Ailesini, çocuklarını bırakıp kente geldi. Yapacağı iş ya inşaatta çalışmak ya da madene inmek. Her durumda da köle statüsündedir. Her durumda emeği sömürülecektir.
Recep Amca’nın oğlunun borcundan dolayı madene inmek zorunda kalması, Türkiye'nin benimsediği bu üretim modelidir. Recep Amca çiftçilik yaparken ayağında yırtık lastik ayakkabı ile dolaşıyorsa, bunun sebebi de köylülüğün, çiftçiliğin kentleşme siyaseti nedeniyle, kentte bazı kesimler rant kapsınlar diye kent nüfusunun yoğunlaştırılması sonucu köylüye geçim imkânı bırakılmamış olmasıdır. Esnafın AVM'ler tarafından kapılmasına göz yumulup, köylünün ürettiği ürünü pazara serbestçe getirip satamaması sonucudur tüm yaşananlar. Pazarın tekelci yapısından dolayı çiftçilik geçinmeye yetmemektedir. Bundan dolayı maden faciasında kurtulanlar “yine çalışırım” demek zorunda kalıyor.
Madenlerde çalışmak zorunda kalınması, kentlerin enerji ihtiyacını tedarik etmek içindir. Kent nüfusu büyüdükçe Türkiye'de sınıfsallaşmanın artacağı kesindir. Birileri gökdelende, rezidansta en iyi şartlarda yaşasın diye birileri inşaatlarda madenlerde ölmeye mahkûm edilecek, ölmese dahi emeği sömürüye açık olacaktır. Traktör almak için bankaya borçlanıp bu borcunu ödemek için madende çalışırken ölmek Türkiye'de köle düzeni olduğunu göstermektedir. Bu düzen emlâk lobisi, finans sermayesi ve izlenen rant siyasetinin sonucudur. Bu düzen küresel kapitalizme eklemlenen Türkiye'nin küresel sermayeyi ürkütmemek için izlediği eklektik ekonomi politikalarının sonucudur. Şimdi yanı başımızda bir rezidans inşaatı devam ediyor. Ellerinde bavullar ile insanlar oluk oluk burada çalışmaya geliyorlar. Bu insanları gördükçe içim acıyor.
Bugün Anadolu insanımız, kentleşmenin, rantın ve bankaların esareti altındadır. Anadolu'nun emeği küresel kapitalizme eklemlenme siyaseti uğruna metalaştırılmaktadır. Modernleşme projesi, Anadolu topraklarının küresel şirketlere yem yapmaya hizmet etmektedir. Gençlerimiz küresel kapitalizme hizmet üreten sahalarda çalışmaya mecbur bırakılmaktadır. Faizsiz işe girişmek, banka kredisine başvurmadan iş yapmak, ev almak mümkün görünmemektedir. Refah toplumu, kalkınma, ilerleme tüm partilerin sloganı olmuş durumdadır. Anadolu'da hür emeği ile geçimlik iş yapanlar kentlerin büyümesi için göç ettirilmeye zorlanmaktadır. Bu noktada Recep Amca’ya yeni bir lastik ayakkabı almakla sorunların çözülemeyeceği ortadadır. O Recep Amca’dan Türkiye'de kim bilir kaç tane var. Kaç tanesi daha maden faciasında, inşaat kazasında ortaya çıkacak kim bilir.
Türkiye'nin benimsediği ve mevcut siyasetin kentleşme aracılığı ile yürüttüğü bu ekonomi politiğin yeni bir sınıflaşmaya yol açtığı açıktır. Artık kentlerimizde modern müslümanlarımız lüks ciplere binmekte, yüksek konutlarda oturmakta, evinde hizmetçi çalıştırmakta, moda dergilerini takip etmektedir. Millet konut kredisi ile konut sahibi oldu, araç kredisi ile araç sahibi oldu. Tüm bunlar kalkınmanın, refahın, ilerlemenin ölçütleri sayıldı. Dolayısıyla Ak Saray meselesine son dönemdeki bu zenginleşme furyasının siyaset alanındaki bir yansıması olarak bakmak gerekir. Milletin her şeyi oldu, saraya ihtiyacı vardı sonunda milletin sarayı da oldu.
Kariyer peşinde koşan, konforlu bir hayat isteyen, modern yaşam arzusu ile dolu bir sınıfın gökdelen, rezidans, AVM talebi oldukça Anadolu insanları madenlere inmek ve gökdelenlere çıkmak zorunda kalacaktır. Bir insana madende çalışmaktan başka seçenek bırakmamak insan hakları ihlalidir. Madende çalışan emeğin kutsallığından dem vuran siyasetçiler maden faciaları dışında ne zaman onlarla biraraya gelmişler. Türkiye'deki tüm kesimler işçi ölümlerini kendi çıkarları için kullanıyorlar. Kullanmak zorundalar. Çünkü kent dışında kendilerine bir yaşam alanı açmayı tasavvur edemiyorlar. Kentleşmeden doğan ranttan hemen her kesim besleniyor. Kentleşme doğalgaz ve petrole dayalı bir yaşamı mecbur kılar.
“İşçi güvenliği” diyenler de sermayecidir. İşçiler ölmese kent rantına, rezidans yaşamına, esnafı, çiftçiyi mağdur eden bu üretim modeline onay mı vereceksiniz? Onaylıyorsanız küresel kapitalizmle aynı saftasınız demektir. Çünkü kapitalizmin ihtiyacı olan mal ve hizmeti ölümsüz şekilde yapıyorsunuzdur. Tek fark ölümsüz olmasıdır. Kentleşmeyi kazançlarının kaynağı görenler, Anadolu topraklarının üretime açılmasına yanaşmaz, Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki tımar sistemini konuşmaya cesaret edemezler. Türkiye kentleşme politikaları ile bataklığın içindedir.
Antalya Ticaret Borsası Başkanı Ali Çandır, Türkiye İstatistik Kurumu verilerinden yola çıkarak, “2004 yılında 265.9 milyon dekar olan tarım arazisi varlığı, 2013 sonu itibariyle 238.1 milyon dekara düşmüş. Aradaki fark 27.8 milyon dekar. Türkiye son 10 yılda tarım topraklarının yüzde 10.46'sını kaybetmiş durumda. Bunun anlamı, günlük 705 futbol sahası kadar tarım toprağımız, tarım dışı faaliyetlere kurban edilmiş. Yani 10 yılda 2 milyon 573 bin futbol sahası büyüklüğünde tarım arazisi yok oldu” diyor.[1]
AK Saray ve Kara Lastik meselesi, Türkiye'nin zihniyet değişiminin sonucunu yansıtmasından ve Türkiye'nin iki farklı yüzünü göstermesi açısından tevafuk oldu. Türkiye'nin, İslâm medeniyet anlayışından uzak bir şekilde yönetildiği bir kez daha görüldü. Türkiye'nin kalkınma ve refah için bankaların hegemonyası altında olduğu dile getirildi. Türkiye'nin kentleşme siyaseti ile İslâm şehirlerini kaybettiği belki anlaşılmıştır. Türkiye için iki slogan: "Kula kulluğa son" ,"Toprak işleyenin, su kullananın.”
Kaan Yiğenoğlu
Dipnotlar
[1] Evrensel.
Not: Fotoğraf TOKİ tarafından “mamur edilen” Bursa'yı göstermektedir.

Medyanın Vicdan Ayakları Karşısında Yırtık Lastik Ayakkabılar

Kişisel sebeplerden biraz da uzaktan takip ettiğim bir haftanın ardından medya ve haberlerden gözümün önüne tek bir kare kaldı geçen haftaya dair. Bir baba ve yırtık lastik ayakkabısı...
Günümüzde medya yırtık bir lastik ayakkabının çok fazla görülmediği bir alan, o açıdan üzerine konuşmaya değer. Bir ayakkabı görünecekse medyada genelde şaşalı bir görüntüdür bu. Bir moda programıdır çoğunlukla. Ya da dün bir şekilde karşılaştığım haberdeki gibi, malum “lastik ayakkabı” haberinin birkaç dakika ardından gösterilen “futbolcuların ilginç ayakkabı tercihleri” haberi gibi yine “moda” çerçevesinde anlaşılabilecek haberler.
Bu iki gösterim biçimi arasında bir paralellik olduğunu düşünüyorum. Bir parçanın iki zıt yönü olmaları sebebiyle diyalektik bir bütünlük oluşturuyorlar aslında. Marx kapitalizmin bir yandan büyük bir servet birikimi bir yandan da büyük bir sefaletin birikimi olduğunu söylerken, ve nesnelerin aslında sosyal ilişkilerin göstergesi olduğunu belirtirken tam da böyle bir bütünlükten bahsediyordu. Bizim kesinlikle dışında olmadığımız içinde olduğumuz bir çelişkidir bu. Peki medya sanki hiçbir çelişki yokmuş gibi bir yandan şaşalı ayakkabıların ileticisi, öte yandan da kısa bir süreliğine de olsa yırtık bir ayakkabının ileticisi olmayı “aynı anda” başarabiliyorsa, burada lüks ayakkabının ne anlama geldiğini anlayabiliriz belki, ama peki bu yırtık ayakkabı ne demektir?
Bu biraz da provakatif olma pahasına basit bir vicdan gösterisidir bana kalırsa. Elbette bütünüyle vicdanının gerçekliğini yitirmiş tamamen bir gösteriye hapsolmuş bir dünyada olduğumuzdan bahsedemem, zira her gösterinin içinde bir “gerçek” payı da olduğunu düşünüyorum. O ayakkabının birçok kişinin, medya içerisinde “lüks ayakkabılarıyla” programlar sunan spikerler de dahil olmak üzere birçok kişinin vicdanını sızlattığından eminim. Hala da bir şeylere dair inancımız varsa bunun bir parçası da bu vicdanın hala varolmasına dayanır tabii ki. Ama bütün bunların yanında medyanın temsil ettiği genel “vicdan”, kendi giydiği ayakkabıyla görüntüsünü çektiği ayakkabı arasındaki tezatın bütünlüğünü oluşturamayacak “anlık vicdandır”. Lukács bu bütünlüğü görmemimizin önündeki en büyük engelin “şeyleşme” olduğunu söylüyordu. Ayakkabı moda programları aracılığıyla basit bir “şeye” dönüştüğü anda, yırtık lastik ayakkabı da vicdanın “şeyine” dönüşür. Böylelikle de bütünlüklü vicdana ulaşılamaz.
Ne demek istiyorum? Kapitalist medyanın genel gösteri-sansasyon stratejisinin etkisiyle ki bu kapitalist şeyleştirmenin uzantısıdır, her şeyi “bir ayakkabının yırtıklığına” indirger. Mesele aslında bir ayakkabının yırtıklığı kadar basittir gerçekten de, yukarıda özetledim. Ama o parça bir bütünlüğün parçası haline dönüştürülebilirse anlamlıdır. Fakat burada gördüğümüz “kendi vicdani ifadesinin” bu sansasyonel “başarısına” kendini o kadar kaptırır ki, asıl sorgulanacak şeyler yavaş yavaş kadrajın dışında kalır, çünkü kamera ayakkabıya zoomlamıştır. Mesela o ayakkabıya gösterilen önemin kendisi bizim vicdanlılığımızı gösterir belki ama hiç düşünmüş müyüzdür “ayakkabının” bu kadar üzerinde durulmuş olmasının o babayı incitmiş olabileceğini. Yoksulun “görünmez” olma isteğinden bahsedilir sosyolojik çalışmalarda. Kimisi görünmek istemez, bütün yoksulluğuna rağmen, muhtaçlığının bilinmesini dillendirilmesini istemez.  Söz konusu baba için de aynı şeylerin geçerli olduğunu şu cümlelerinden anlıyorum:
"Bana çok söylediler, 'ihtiyacın varsa bize söyle' derler. 'Tamam söylerim' derim. Ama yine de söylemem. Ayıp olur, telaşe olur. Yaşım genç. Aylığımı aldığımda ayakkabıyı alırım. 'Paran yoksa para verelim' derler. 'Param var derim ızdırabımdan. "Param yok, param olsa ben bu ayakkabılarla gezer miyim milletin içinde. 'Elindeki lastiği atıver' derler. 'Atarım ben, siz karışmayın' derim. Elin kadar ben alamadım mı? Elin kadar ben giyemedim mi Param yok alamadım. Dişlerim yok. Eşimin de benim de dişlerim tükendi. Doktora yaptıracağımız dişler 'tutar mı tutmaz mı' diye sorduk. Yoksulluk nedeniyle gidip taktıramadık. Eğer orada param olsaydı, hemen taktıracaktım."
Param var derim ızdırabımdan cümlesi, parasızlığının bilinmesinin parasızlığın kendisinden daha fazla acıttığının en yalın ifadesidir belki de. Burada “medyanın” ayakkabıya zoomlayıp kendi vicdani şovunu yapma, pornografik sansasyonelliğe yönelme stratejisi babanın ne hissettiğini “önemsemez.” Yani burada “yoksul” bir bakışın nesnesi haline dönüştürülmüştür. Medyanın umrunda olan gerçekten “yoksulun kendisi” değildir, yoksulun o “anlık” görüntüsünün yarattığı etkidir. Ben bu okuduğum cümlerden sonra yerin dibine geçiyorum. Bir insanın “gizlemek istediği” bir şeyi “ayıp olur” “telaşe olur” dediği bir durum karşısında, “ne hissedebileceğinin bu kadar az önemsendiği” ama tam da bir ters döndürmeyle “sanki çok önemsiyormuş gibi gözükmesinin” sağlandığı bir yayın şovuyla karşılaştık, utanıyorum. Belki kafaya taktığım şey birilerine abartılı gelmiş olabilir ama bu abartılı gelmenin kendisinin de bir ideolojik sorun olduğunu düşünüyorum. Babanın ne hissettiğinin bizim neyi ifade etmek istediğimizden daha az önemli olduğunu iddia eden ideolojik bir sorun.
Bitiriken şunu söyleyeyim. Bu biraz da “didikleme” yöntemiyle medyanın aslında nereden baktığının anlatılma çabasıydı. Ve belki de bizlerin nereden baktığının anlaşılması çabasıydı. Konuya dair örnekler çoğaltılabilir:
Soma’yı “gösterdiği”, “ifade ettiği” kadar dert eden bir medya Soma’nın sebebi olan rant stratejilerinin uzantısı olan inşaat şirketlerinin reklamını Soma haberlerinin arkasına koymaz. Yırtık ayakkabı meselesiyle bu kadar ilgili olan aynı medya, Togo ayakkabı işçilerinin grevini, bu kişilerin grev esnasında söyledikleri “maaşımızdan daha pahalı ayakkabı yapıyoruz” cümlesini ne kadar gündemlerine almışlardır? Madem “yırtık ayakkabı” bir sorundur, o halde geçtiğimiz günlerde işten atılan Ülker işçilerinin “alamayacakları” “yeni” “ayakkabıları”, futbolcu ayakkabılarından daha mı önemsizdir... Yoksa Ülker’le yapılan reklam anlaşmalarının yayın stratejisiyle bir ilişkisi var mıdır?
Timsah gözyaşları demek biraz vicdansızca... Ama bütün bu saydıklarım ışığında bu “ayaklar” ve “ayakkabılar” öyle gözüküyor ki medyanın vicdan ayaklarıdır.
Fırat Konuşlu

“Büyük Durgunluk”tan Yıkıcı Faza Doğru

Çoklu Küresel Mali Kırılganlık ve Jeopolitik Riskler Artıyor
Kapitalist kriz sürüyor. Dünya ekonomisi krizden çıkamıyor. Krizin sistemik karakteri giderek daha da netleşti ve tartışılmaz bir olgu haline geldi. Son altı yıllık süreç ve krizin faz diyagramı (önce ABD'de finans krizi olarak başlayan ve hızlı küreselleşen, 2010 ve 2011'de Avrupa'nın kamu borç krizi ve bankacılık krizi senkronuna girerek krizin odağına dönüşmesiyle yeni bir evreye geçen kriz, 2013 ve 2014'te ikinci kuşak kapitalist ülkelerde etkisini göstermeye başladı, yeni süreçte kriz merkezden periferiye, periferiden merkeze şiddetli salınımlar ve yıkıcı anaforlar yaratarak kendini gösterebilir ), büyük bunalımın derinleşeceğini ortaya koyuyor.
Kriz, kapitalist entegrasyonun özellikle son çeyrek asırda ulaştığı boyuta ve derinleşme düzeyine bağlı olarak, küresel düzeyde farklı etki ve çöküntüler yarattı ve yaratmaya devam ediyor.
Kapitalist entegrasyonun yayılması ve derinleşmesi hızla dünyanın fabrikalaşmasını, ülkelerin atölyeleşmesini koşulladı. Yeni uluslararası işbölümüne bağlı olarak biçimlenen bu süreç, küresel düzeyde yıkıcı emek rejimlerinin önünü açtı. Emeğin amorfe oluşu ve şiddetli örgütsüzlüğü, sermayenin küresel tahakkümünü artırmasını beraberinde getirdi.
Finans kapital, dizginsiz serbestlik kazanarak, olağanüstü spekülasyon hamleleri yapma şansı kazandı. Özellikle borsalar, finanslaşmanın ve etki alanını yaymanın odağı olarak işlev gördüler. Küresel kazinolaşmanın temel adımları borsalar aracılığıyla atıldı.
Finanslaşma, sürecin ana yönelimi olarak işledi. Krize bir çözüm yöntemi ve sistemin karakteri, parazit ve çürüyen doğasının dışavurumu olan finanslaşma süreci, olağanüstü spekülasyona ve yıkıcı türev balonuna yol açtı. Kazino kapitalizmi, 2008 krizinin tetikleyicisi oldu. Chris Harman'ın deyimiyle, “zombilik”, kapitalizm ruhunu ve ontolojisini anlatıyordu.
Kapitalist Entegrasyonun Kompleks ve Kaotik Karakteri
Emperyalist-kapitalist sistemin ulaştığı entegrasyon düzeyi ve sistemin doğasından kaynaklanan sürekli ve maksimum kâr “arzusu”, yerel görünümlü gelişmelerin ve dinamiklerin küresel sonuçlar yaratmasına yol açıyor. Bu durum sadece ekonomik boyut için geçerli değil, politik, jeopolitik gelişmeler, hatta aktüel vaka olan Ebola Virüsü gibi hastalıklar için de geçerli. Kapitalizmin yıkıcı nüfuzu, küresel iletişim ve ulaşım kolaylığı, yeni jeopolitiğe bağlı bölgesel savaşlar ve bunun sonucu küresel göç hareketleri, emek gücü transferleri gibi faktörler süreci etkiliyor ve hızlandırıyor.
Artık dünya “global köy”, vaka veya gelişmeler ise bu köye uygun global hâl alıyor.
Sistemin “küreselleşme” süreciyle daha da artan kompleks ve kaotik karakteri bir yanıyla da her düzeyde katostrofun kapılarını açıyor.
Krizin Faz Dönüşümleri
Kapitalizmin organik krizinin faz dönüşümleri benzer sonuçları beraberinde getirebilir. Kriz, bir yandan merkez-periferi ilişkisini “inceltirken”, periferiden merkeze, merkezden periferiye sıçrayan, bankacılık krizlerinde olduğu gibi birbirini enfekte eden, salınan, anaforunda sürükleyen bir mahiyete bürünebilir, öte yandan sıkışan enerjiyle, olası katostrofik sonuçları lokalize ederek aradaki ilişkiyi kırabilir ve hızla küresel sonuçlar yaratabilir.
Krizin faz dönüşümlerinin artacağı bir konjonktürün içindeyiz.
En başta dünya ekonomisinde durum iç açıcı değil. Dünya ekonomisi büyümesi 2008'de negatif bir noktaya gelmişti. Durum 2009'da da sürdü. 2010 yılında kısmî yükseliş, 2011'den sonra resesyon sınırında gezindi. Bu yıl için IMF, yeni raporunda düzeltme yaparak büyümeyi 3.3 indirdi. 2015 için büyüme tahminini 3.1'e yaptı. Dünya ekonomisi için resesyon sınırı 2.5 kabul ediliyor. Ayrıca raporda metropollerde orta vadede uzun sürebilecek düşük oranlı büyüme vurgusu yapıldı. Öte yandan “gelişen ekonomiler” diye tanımlanan (ikinci kuşak kapitalist) ülkeler içinde ekonomik büyümede düşmeler bekleniyor. Düşmenin hızlı olma ihtimali de yüksek görülüyor. 2014 Nisan ayında verilen büyüme tahmini 4.9'dan 4.4 düşürülmesi bunun bir göstergesi kabul edilebilir.
Bu durumun yanında, ABD ve AB'ye bağlı devletler aşırı borçlanmalarıyla dikkat çekiyorlar.
Türev Balonu
Küresel düzeyde mali kırılganlık artıyor. Türev balonu şişiyor, 2014'ün ikinci çeyreğinde olağanüstü riskli bir noktaya ulaştı. Türev ürün piyasası, dünya üretiminin 10 katına çıktı. Spekülatif amaçlı türevler, 2008 krizini tetikleyen en önemli faktördü. Bugün türev ürün piyasası, yeni nesil türevlerle inanılmaz genişleyerek, kriz öncesi seviyeye (türev ürünler 2008 krizinde dünya GSYH'nın 10 katıydı) ulaştı. 2015 yılının finansal büyük dalgalanmalara gebe bir yıl olma ihtimali yükseliyor.
Bu manada ABD'de hisse piyasalarında oluşmaya başlayan balon dikkat çekiyor. Bazı yorumcular, ABD borsalarındaki hisselerin yüzde 125 oranında değerli olduğunu açıkladı. Balonun tek bir sektördeki hisselerde oluşmaması, bütün sektörlere yayılma özelliği göstermesi olası bir patlamada, tehlikenin şiddetini ortaya koyuyor. Bu, alt üst edici bir faz dönüşümü ve 2008 krizinden daha yıkıcı bir krizin yaşanması anlamı gelecektir. Özellikle 2016 başkanlık seçimleri kritik eşik görülüyor. ABD somutunda, olası finansal balonun patlaması dünya ekonomisi için “big bang” ya da yıkıcı mali krizin patlamasıdır.
Diğer dikkat çeken gelişme, küresel düzeyde konut sektöründe yaşanıyor. Türev ürün piyasasının en şiddetli risk yarattığı sektörlerin başında, konut sektörü yer alıyor. Avrupa, Asya, Amerika kıtasındaki yaklaşık 18 ülkede (Türkiye, Çin, Singapur, İsrail, Hindistan, Endonezya, Brezilya, Hong Kong ve bazı metropol ülkelerde) konut sektörü aşırı ısınmış durumda. Spekülatif aşırılık sözü edilen ülkelerde emlak balonu oluştururken, emlak krizi riski artıyor.
Jeopolitik Riskler
Küresel düzeyde çoklu mali kırılganlığı besleyen bir başka faktör, jeopolitik risklerin yarattığı belirsizlik ve basınçtır. Küresel ekonominin içiçe geçmişliği ve kompleks yapısı jeopolitik şoklara karşı aşırı duyarlılığa ve sert reaksiyonlara yol açıyor. Burada da katastrofik bir döngüyle karşılaşıyoruz. Büyük bunalımlar emperyal özneler arasında hegemonya krizine, “savaşlarına” yol açarken, Rosa Lüksemburg’un tanımıyla, “düzeltici savaşlar” kaçınılmaz oluyor. Bugünkü konjonktürde kaynak savaşları bölgesel savaşlar şeklinde kendini dışavuruyor.
Bu jeopolitik ve jeostratejik gelişmeler, doğrudan küresel ekonomide etkisini gösteriyor. Jeopolitik riskler ve şoklar, özellikle spekülatif sermaye akımlarının rotasını ve yönelimini belirliyor. Hızlı güvenli pazarlara yönelme ve “vur kaç” eğilimi, doğal olarak sarsıcı sonuçlar yaratıyor. Finansal dalgalanmalar artıyor. Ayrıca küresel ihracat piyasasını daraltıcı etkilere ve sanayi ürünlerinin siparişlerinde kısıtlamalara yol açıyor. Farklı ekonomik kilitlenmelerin önü açılıyor.
Ukrayna krizinin hızla küresel sonuçlar yaratması, özellikle Almanya ekonomisini etkilemesi tesadüfî bir gelişme değildir. Ortadoğu'daki gelişmeler, Kobané direnişi, IŞİD faktörü, Ukrayna krizi gibi küresel borsaları sarsabiliyor. Çin denizindeki gerginlik, hatta Batı Afrika'da başlayan hızla yayılan, kitlesel ölümlere yol açan Ebola Virüsü artık tek vektörlü bir gelişme değildir, dünya ekonomisinde sarsıcı gelgitlerin habercisi olabilmektedir.
Kapitalizmin organik krizi faz dönüşümleri içine giriyor. Küresel düzeyde çoklu mali kırılganlığın ve jeopolitik risklerin artacağı bir konjonktürü yaşıyoruz. Savaşların, yıkımların, ekonomik çöküşlerin, büyük alt üst oluşların artacağı katastrofik bir döngünün içindeyiz. Kapitalizmin modern barbarlığı artık her coğrafyada alenileşiyor.
Volkan Yaraşır

Ukraynalı Neonaziler ve Yahudi Lobisi

Son bilgilere göre, ABD’nin Ukrayna’daki Neonazilere ve diğer aşırı uçtaki gruplara yardım, eğitim ve silâh vermesini yasaklayan 2015 Ulusal Savunma Yetki Kanunu’ndaki (USYK) değişiklik, Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Meclis Kuralları Komitesi’nce çıkartılan son yasa ile geçersizleştirildi. Demokrat Parti temsilcisi John Conyers’in önerdiği değişikliğin amacı, Ukrayna güçleri ile Rus ayrılıkçılar arasındaki şiddetli çatışmaların yatıştırılmasına katkı sunmaktı.
USA Today/Pew anket şirketinin USYK’nin tartışıldığı Nisan ayında yaptıkları ankette Amerikalıların yarısından fazlasının Ukrayna hükümetine silâh ya da başka türden askerî yardım sağlanmasına karşı çıktığı tespit edilmişti.
Eğer değişiklik yürürlüğe girseydi, ABD Savunma Bakanlığı’ndan her türden destek almak suretiyle, beyaz üstünlükçü, Neonazi ya da diğer benzeri sembollerin kullanılması aracılığıyla, “Nazizme veya onun işbirlikçilerine övgüler dizen ya da onları yüceltenler”in bu türden eylemleri net biçimde engellenmiş olacaktı.
Değişiklik önerisi, kongre personeli eliyle İftira ve Karalamayla Mücadele Derneği (ADL) ile Simon Wiesenthal Merkezi’ndeki lobicilere sunuldu. Bu iki kuruluş, ülkenin en büyük iki Yahudi baskı grubu. Görevlerini antisemitizm ve şiddete dayalı aşırıcılıkla mücadele olarak belirlemiş olmalarına rağmen ADL ve Wiesenthal Merkezi, Jeffries ve Conyers’in teklifine destek sunmayı reddetti.
Kongre’deki Demokrat Parti kaynaklarına göre, ADL’nin Washington Ofisi’ndeki ve Simon Wiesenthal Merkezi’ndeki personel değişikliğe, ırkçı aşırılıklarına ilişkin elde belgeler bulunan Svoboda gibi sağcı Ukrayna partilerinin “retoriklerini ılımlılaştırdıkları”nı söyleyerek karşı çıktı. ADL üzerinden lobi faaliyeti yürüten bir ismin sürekli üzerinde durduğu husus şuydu: “Esas olarak Rusya’ya odaklanmalıyız.” Öte yandan Wiesenthal Merkezi de, Ukrayna’daki aşırı sağcı politik liderlerin İsrail büyükelçisiyle buluşmalarını Svoboda ve Sağ Sektör gibi grupların aşırı yanlarını törpülediklerinin bir kanıtı olduğu üzerinde durdu.
ADL’nin Washington Ofisi ile Simon Wiesenthal Merkezi, bu konudaki yorumlarını öğrenmek için eposta ve telefon yoluyla gönderilen sayısız isteğe tek bir cevap vermedi.
Bu yılın başlarında ADL’deki görevinden ayrılan Ulusal Direktör Abraham Foxman, Svoboda’nın “antisemitizm tarihinden ve etnik milliyetçilik platformundan” bahsetti ve bu konuşmayı yaptığı basın konferansında Svoboda’nın Stepan Bandera’yı yüceltmeye artık bir son vermesini istedi. Bilindiği üzere Bandera, Ukrayna milliyetçiliğinin sembolü hâline gelmiş olan, II. Dünya Savaşı’nda faaliyet yürütmüş bir Nazi işbirlikçisi.
Bu Ekim ayında Bandera’nın Ukrayna İsyan Ordusu’nun itibarının iade edilmesi ile ilgili bir kanunu Ukrayna parlamentosu geçiremeyince, 8.000 civarında Svoboda destekçisi ve aşırıcı Sağ Sektör üyesi, Banderacı bayrakları ve Svoboda flamalarıyla, binaya yürüyüşe geçti ve ev yapımı silâhlarla polise saldırdı. Bu tepki, Bandera efsanesinin kısa bir zamanda ölmeyeceğini, Foxman’ın ihtarlarının sağır kulaklarda bir karşılık bulmadığını gösterdi.
Svoboda lideri Oleh Tiyanibuk, bir zamanlar ülkesinin “Moskovacı-Yahudi mafyası”ndan kurtarılması için çağrıda bulunmuş bir isimdi. 2010’da Nazi ölüm kampı muhafızı John Demcanyuk’un Sobibor Kampı’nda 30.000 civarında insanın ölümüne katkı sunmaktan ötürü mahkûm olması ardından Tiyanibuk Almanya’ya gitmiş, orada Demcanyuk’u, “hakikat için dövüşen bir kahraman” olduğunu söyleyerek, övmüştü.
Ancak Avro Meydanı Devrimi’nden beri Svoboda imajını iyileştirmek için çabalayıp durdu. Bunun için de İsrail’in Ukrayna Büyükelçisi Reuven Din El ile buluşuldu ve ortak ulusal değerlere işaret edildi. “Tiyanibuk bu görüşmede, “İsraillilerin de bizim vatansever duygularımıza saygı duymalarını istiyorum” diyor ve şunu ekliyordu: “Muhtemelen İsrail Knesset’indeki [Meclis] her iki parti de milliyetçi. Tanrı’nın yardımıyla bizim meclisimizde de böyle olacak.”
Avro Meydanı ayaklanmasının son safhalarında polisle çatışan radikal sağcı hareket Sağ Sektör, örgütün lideri Din El ile toplantı yaptığında ADL Ulusal Direktörü Foxman’dan epey takdir topladı. İsrail büyükelçisi ise şunu söyledi: “[Sağ Sektör lideri] Dmitri Yaroş’un ifadesiyle Sağ Sektör, tüm ırkçı unsurlara, özellikle antisemitizme, elindeki tüm meşru araçlarla karşı çıkacak.”
Bu ay içinde Ukrayna’da yapılan parlamento seçimlerinin sonuçları, aşırı milliyetçi sağın başarısız olduğunu gösterdi. Svoboda oyların yüzde altısını alırken, Yaroş’un Sağ Sektör’ü tek bir koltuk bile kazanamadı. Ortaya çıkan sonuç, Amerikan Yahudi Komitesi’ni memnun etti. Komite, “Ukrayna’daki Yahudiler seçim sonuçları üzerine cesaretlendiler, hatta ülkenin geleceği konusunda iyimser bir yaklaşım içerisine girdiler.” dedi.
Oysa geleneksel aşırı milliyetçi partilerin sıkıntılı durumu sağın güç kaybettiğinin bir kanıtı değil. Svoboda ve Sağ Sektör’ün ayaklanmanın ilk döneminde kontrol ettikleri protesto oylarını kaybetmelerinin nedeni, Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko’nun Doğu’da savaş çıkartmaya dönük milliyetçi hayallere öncülük etmesiydi. Avrupa’daki radikal sağ konusunda uzman olan Anton Şekovtsof’a göre, “2012’de Svoboda neredeyse tek ‘vatansever’ parti kabul ediliyordu ama bugün tüm demokratik partiler vatansever, bu sebeple Svoboda vatanseverlik üzerindeki ‘tekel’ini yitirdi.”
Ulusal seçim kampanyası süresince, Ukrayna’nın başındaki parti olan Halk Cephesi’ne mensup Başbakan Arseniy Yatsenyuk, sağcı militanlarla epey içli dışlı oldu. Neonazi esinli Toplumsal Ulusal Parti’nin kurucularından, Meydan savunma komitelerinin eski lideri Andrei Parubiy de Halk Cephesi listesinden parlamentoda yer bulan aşırıcılardan.
Parubiy’nin yanı sıra, Halk Cephesi listesinde bir de, alenen Nazi savaş gücü olarak faaliyet yürüten Azov milisleri lideri Andriy Biletski var. Bu şahıs, Doğu Ukrayna’daki Rus ayrılıkçılara karşı yürütülen savaşın ön saflarında olmuş bir isim. Azov komutan vekili Vadim Troyan da parti seçim listesine dâhil edildi. Böylelikle parti, haki gömlekli faşistlerle tutucu neoliberalleri bir araya getirmiş oldu.
Svoboda’nın aksine bu isimler ılımlı pozu bile kesmiyorlar. “Bu kritik momentte milletimizin tarihsel misyonu, hayatta kalmak için verdikleri nihai savaşta, dünyadaki Beyaz Irklara öncülük etmektir.” Kısa süre önce Biletski bir yazısında şunları söylüyor: “İnsan olmayan, Sami ırkına mensup kavimlere karşı savaş verilmeli.”
Azov savaşçılarını birleştiren şey, Nazi Almanya’sına dönük nostalji ve açık faşizmi benimsemeleri. New York Times’tan Andrew Kramer’ın haberine göre, “askerlerinde swastika dövmeleri bulunan tabur, üzerinde swastikaya benzeyen bir Neonazi sembolü bulunan bayrak taşıyor.”
Hükümeti değişim içerisinde olan bu ülkede Azov, Doğu’daki boşluğu dolduruyor. Ukraynalı parlamenter Gregory Nemira’nın Eylül ayında muhabir Anna Nemtsova’ya söylediği biçimiyle, “Cumhurbaşkanı, silâhlı kuvvetler için hâlâ bir genelkurmay başkanı atamış değil. O, ülkenin bir savaş hâli içerisinde olduğunu kabul etmiyor ve Azov gibi taburları, devlet makamlarının düzenli birlik göndermeye cesaret edemediği en tehlikeli savaş alanlarına göndermeyi tercih ediyor.”
Azov, Conyers’in USYK değişikliği önerisinin ABD yardımlarından mahrum bırakması muhtemel bir tür Neonazi örgütü. Ama kongre üyesi, ADL ve Wiesenthal Merkezi’nden teklifin geçmesine dönük yardım istediği noktada, yediği fırçayla kaldı. Değişiklik önerisi sessizliğe gömüldü ve Azov’un Amerikan ikmal hattı zerre zarar görmeden muhafaza edilmiş oldu.
Max Blumenthal

Her Şeyin Başı İhtiyat

Düşünce. Düşünce deyince… düşünce kuruluşları falan var mesela. Akademiklerin yazdıkları var. Benim şu yazdıklarım var. Hiçbiri düşünce değil bunların. Bunlar daha çok, oturulup pervasızca kurulmuş şeyler, Ziya Gökalp'in Arapça gramerle Türkçe kelime türetme arayışlarının sonuçlarından biri olarak “mefkure”; f-k-r…ler.
Bir insan mesleğidir, perdah. İnsan düşüncesinin yüzeyi düzdür, perdahlanmıştır. Kitle yüzünden perdahlanmıştır, kitle içinde oluştuğu için. Çünkü kitle içinde homojenlik vardır. Düşüncede daha az olsa da, davranışta (tecrübede) mutlak olarak vardır. Zaten kitle olmaları da bu homojenlik uğrunadır. Homojenlik, ona uzlaşı, işbölümü, zaman, kem gözlere çarpmayacağı bir aşinalık (yuva) ve cesarete gereksinim duymayan genel geçer bir özgüven kazandırır. Bilinen tek karın doyurma biçimidir. O yüzden insanların kitleden uzaklaşmalarına neden olacak her şeyi görmezden gelme eğilimleri, kendi içinde tutarlıdır. Canetti, bunu on binyıllık miras içinde yavaşça anlatır.
Peki, insan bunu nasıl yapar? Düşüncelerini (düşünce bostanından toplar gibi) nasıl toplar, perdahlar ve oluşturur?
Pek de düşünerek değil.
Yıllar önce, adamın teki, internette üye olduğu forumu gösterip bana şöyle demişti; “bu indikatörlerle kendimi sürekli editliyorum, geliştiriyorum evet”.
“İndikatör” dediği ibre; ibra ibre ibret ... hepsi aynı kökten. İbra, kutsal bir sırrın açıklanması. İbre, sırrı ele veren gösterge. İbret de, o sırrın adam tarafından ele geçirilmesi, temellükü. “Subhanallah kardeş, ibretlik bir paylaşım”daki “ders” bu. İndikatör, daima topluluk içinde çalışır, ama toplum değil de topluluk, derli topludaki gibi topluluk. Derlenmiş toplanmış olanı. Yani indikatör; topluluğun gözdesi olmuş/ortaya çıkmış, olmaya aday bir vaziyet, hâl, eda. Buna akademikler “favori gösterge” diyorlar. İnsanın başındaki “Anten”, işte bu indikatörleri çok favoriden az favoriye doğru, derhal sezer ve 7/24 mıknatıs gibi havadan toplar. Ankaralı Turgut’un anten’e, “kılık yapan insan” demesi gibi. İnsan kitle içinde devamlı faaliyettedir, böyle toplar.
İnsan düşüncesi ile ilgili bir diğer düşüncemi, 2012 senesinin 26 Ağustos'unda direkt söylemişim aslında; o zaman da, şimdi de, "düşünce" dediğimiz bu şeyin perdahlanması (seçilimi yani) bana göre, “kelime sıklığı etkisi” denen şeyle aynı. Bilişsel psikolojinin kolu sayılan bir uzmanlık alanı altında inceleniyor. Yazı kısa ve de hâlâ şurada.
Bu teoriye göre, bir sözcüğün (sözcükle sembollenmiş düşüncenin) kullanılma sıklığını; 1) (ilkin) diğer sözcükler (zihinde sembole bağlanmış diğer düşünceler) tarafından çağırılma (çağrışım) kapasitesi, 2) çağrışım kapasitesini de (son kertede) o sözcükle temsil edilen nesnenin veya durumun gözle görülme (tecrübe edilme) sıklığı tayin ediyor. Kullanılma sıklığı da birikintiyi.
Yazıda adına "düşünce" dediğimiz bu mekanizmayı kabaca anlatmışım ama bu notun hayrına bir kez daha yazayım;
Neticede ortada bir kafa var ve, bu kafanın içinde her sözcük (sembol düşünce) için açılmış ayrı kompartımanlar var ve de her kompartıman ötekine, o da ötekine bağlı. Merkez kumanda odasında, şartlar dayresinde(!) önceden oluşmuş "anahtar sözcükler" bekliyor. Bunlar, diyelim kişinin yaşadığı coğrafya, sosyal-sınıfsal aidiyet benzeri koşullar nedeniyle en sık tecrübe edilen (rastlanan) nesnelere, durumlara karşılık gelen sözcükler; para, seks, kadın, borçluluk, kredi, taksit, ev, iş, icra, yani, takma, kasma, siktir et, bulaşma, normal, doğal… gibi. Diyelim 30 tane. İşte yan kompartımanlardaki öteki sözcüklerin (diyelim 300 tane) kullanılma sıklığını, bu ana kumanda odasındaki sözcüklerle arasındaki yakınlık (çağrışım imkânı) belirliyor. Hatta, yeni bir sözcüğün (düşüncenin) fark edilmesi, dile aktarılması (unutulması, dilden çıkarılması), tutunması, kalıcılığı, yani adeta sizin sözün(üzün) başkaları üzerindeki kalıcı etkisi, kaderi de, geriden gelen bu otuz sözcükle aradaki rezonansın kuvvetine bağlı.
Bu durumda düşünce dediğimiz şey, gün içinde milyon çalkalanmadan ve olanaklar ya da talihsizlikler ölçüsünde tecrübe edilen bin türlü karşılaşmadan (tv, sokak, iş, kitap, sinema, polis, cinayet, işsizlik, yemek, yemeksizlik, övgü, yergi ya da tastamam bir olaysızlık, yalnızlık, hastalık öteberi) sonra, bir kısmı “tecrübe edilişinin kuvveti, yani homojenlik katsayısı-dolayısıyla özyaşamsallığı, dolayısıyla sözcüğün temsil ettiği nesneye veya duruma duyulan gereksinimin şiddeti" yüzünden zihnin ana kumanda merkezinde ağırlanan, öteki kısmı hiyerarşik biçimde, en yakından en uzağa doğru, onun etrafındaki çeşitli odalara dağılan (kapısı hemen yarın açılacak ya da bir daha hiç açılmayacak odalara) seleksiyona uğratılmış kalıntı, bir birikinti, hafiften ağıra doğru yavaşça dibe çöken bir tortu. Bazıları bu "tortu"nun tamamının, insan tarihinin trajedisi söz konusu olduğunda, "kaygı" sözcüğüyle dahi kolayca özetlenebileceğini öne sürer... Ama benim burada üstüne asıl basmak istediğim ilk şey, bir toplumda belirli bir anda yaygınlaşan düşünceleri, sırf lansmanın (reklâmın) gücüne bağlamanın olanaksız olduğu. Bu sözcüklerin, saptırmadan (yanlış bilinçten) ziyade, saptırılmış halleriyle dahi zeminde denk düştüğü bir asgari tecrübe temeli olabileceğinden şüphe etmek daima daha mantıklı.
Ve de bugün dünyanın ulaştığı sözcük dağarcığı... bunu (misal) politikanın solu ve sağı diye ayırıp her biri 100 er sözcükten oluşan 2 adet anahtar liste yapabilirdim aslında. 2 adet anahtar sözcük listesi. Bu, gerçekten mümkün.
Ama bundan önce, belki de her iki listeye de ortak anahtar olduğuna inandığım, çok... çok eski bir başka sözcüğün üzerinde durmak istiyorum; "temkinlilik", "ihtiyat" sözcüğü.
Bu sözcüğün değilse de (ki bunu bilmiyorum), Temkinlilik Mit'inin özel bir tarihi var aslında. İhtiyatlılığın bir sosyal gereksinim olarak belirdiği, yaygın bir davranış kalıbına dönüştüğü, nesilden nesle atalarca öğütlendiği, ahlakî bir edim olarak yüceltildiği, destanlara, edebî yapıtlara "ana fikir" kabilinden yapıştığı özel bir tarih. Mesela 2012 Ekim'inde, 4 sözcüğün (korku, kaygı, temkinlilik, hiççilik) izini sürüp, şunları yazmışım.
// Tevrat’a göre, Neolitik devrimci İbrahim ve onun selefi terzi Hanok’un düşmanları aynıdır: «nefilimler». Nefilim, İbraniceden diğer dillere «dev» olarak çevrilmiştir. Kuran’da onlardan ‘esfel-i safilin’ diye bahsedilir. İnsan-ı kâmil’in zıddı olarak aşağıların en aşağısı, sefillerin en sefili anlamına gelir. Aynı zamanda cehennemin yedinci katı (gayya) anlamına gelmektedir ki, Yunancada gaia (gayya), tabiat ana’dır. Tevrat’ın ve Kuran’ın cehennemi bunlar için, tabiatçılar, ortakçılar, paganlar, aşiretçiler için hazırlanmıştır adeta. Tıpkı Zarathustra’nın düşmanları Daeova’lar gibi, nefilimler de dev cüsseli, kabile düzeninde yaşayan ve ortakçı kimselerdir. Yeni dünya düzenine (devlet'e) muhaliflerdir. Şeytan anlamına gelen «satan» İbranicede muhalif olan, karşı koyan anlamına gelir. Tevrat’a göre, Büyük Nuh tufanı tanrı tarafından nefilimleri (Siz bunu ortakçılık olarak okuyun) yeryüzünden silmek için salınmıştır. Tevrat’ın tufanı doğal bir afet midir yoksa bir kıyam mıdır bilinmez ama bugün Nuh mitinin kaynağı sayılan Gılgamış’ta tufandan sonra insanların azaldığı ve gürültüleri kesildiği için tanrıların bundan hoşnut olduğu yazılıdır. Anlaşılan tufandan sonra nefilimlerin sayısı öyle azalmıştır ki, Tevrat’da, Tanrı, İbrahim peygambere bir daha tufan olmayacağına dair söz verir. Demek ki yeteri kadar kan dökülmüş. Tufandan sonrası demir çağıdır zaten; Heseidos’a göre, altın çağın (ütopya) sonu, devlete ve bir tarih olarak tarihe geçiş.
Temkinli Kahraman'ın Belirişi
Nihayet kara göründü. Demek ki insanlığın bu tarih öncesi dönemine ait ne kadar destan varsa, Gılgamış’tan Alp Eren destanlarına, Homeros epopelerinden yoksulların savunucusu Katilina’nın Çiçeron’a karşı verdiği savaşa ve oradan Spartaküs’e kadar, hep iki tür kahraman olmuş: Göğe çekilenler ve ipe çekilenler. Tanrılardan kut almış olan soylu kişilerin giriştiği maceralarda olay genellikle kahramanın evi terk etmesiyle başlıyor, yolculuk ekseninde devam ediyor ve sağ salim bir insan-ı kâmil olarak eve dönüşle yahut göğe çekilişle(!) son buluyordu. İkincilerin (ipe çekilenlerin) maceraları ise destandan çok tür olarak trajedilere konu oldu.
Anlaşılan bunlar öyle büyük trajedilerdi ve daha tarihe adım atmadan öyle çok kan dökülmüştü ki, İ.Ö. hemen 5. yüzyılda Sofokles’in ünlü kader tragedyası (Antigone) yazılıverdi. Bu kez kahramanın görevi kardeşini gömmekti. Ama töre ölülerin gömülmesini yasaklıyordu. Oyun boyunca koro (toplum) Antigone’a nasihat edip durdu: «Ölülere saygı bizi yüceltir ama güçlülerin gücünü hor görmek doğru değildir.» Erdemlerinin gerektirdiği görevi yerine getirerek töreye rağmen kardeşinin ölüsünü gömen Antigone’u ise, koronun da isabetle öngördüğü gibi, kader kapıda bekliyordu: Diri diri gömülmek. Antigone acılar içinde öldü ve toplum oyunun sonunda koronun ağzından şu sonuca vardı: «Ey insan… Temkinli bir akıl(!) mutluluğun ilk gereğidir.» Böylece Hesiodos’un palavra olarak nitelediği bu akıl, (logos) Homeros metinlerinde şimdiki yaygın yerini bulur, birini yatıştırmak ya da savaşçıları savaştan caydırmak amacını güden konuşmayı anlatır. Temkinlilik mitosu çoktan oluşmuş.
İşte o'nun (Jung'un) arketiplerinden biri de ödül vadeden tehlikeli yolculuktan sadece kendisini bularak dönen «temkinli kahraman» prototipidir. Joseph Campbell, Kahramanın Yolculuğu adlı eserinde kahraman arketipini etraflıca inceler. Ayrıca Monomoyth adını verdiği ve bir kahramanın yola çıkışı, inisiyasyonu ve geri dönüşü olmak üzere üç ana başlık ve 17 olay düzleminde incelenebilecek bir mitin, dünyadaki bütün mitlerin atası olduğunu savunur. Burada bizim açımızdan önemli olan ise şudur: kahramanın yolculuğa çıkmasına neden olan ödüle (arzu nesnesine) asla ulaşılmaz, ulaşılırsa bile ondan vazgeçilir, vazgeçilmezse, bu ödül kahramanı için tam bir kâbusa dönüşür. Bu, hemen hemen Simurg’un öyküsüdür. Macera bir «arayış öyküsü» olarak noktalanmalı ve öylece kalmalıdır. Tavsiye edilen budur. Sonunda ise bulunan yalnızca tek bir «hakikattir», şu büyük yatıştırma! Oradan da arzu nesnesinin imkânsızlığı laflarına... Bu imkânsızlık herhâlde çok acıtmasın diye olacak ki, «aradığın şey aslında sendedir» gibi Muhiyiddin el Arabi tarzı bir acayiplikle süslene püslene sunulur. Trotsky’nin «sürekli devrim»i gibi, ya da Ursula Le Guin’in pek severek tekrarlayıp durduğu şu söz gibi: «Devrim yapılmaz, devrim olunur». Bütün bu sezişlerde insana olağanüstü renkli gelen büyüleyici bir felsefe bulmak mümkün elbette, ama bu daha çok kullanılan dilin büyüsü. Gerçekte ise, demir çağının temkinli kahramanını kendisinden öncekilerden ayıran şey, kaygının ve yenilginin psişesidir artık. İstemekten vazgeçmektir. Temkinliliktir. //
Temkinlilik sözcüğü, düşüncenin perdahlanmasında seçilimi sağlayan merkez süzgeç bana kalırsa. Onun kevgirinden geçemeyen hemen hiçbir şey, zihnin odalarında uzun süre ağırlanamaz. Ve de bu süzgecin iyice daraldığı özel bir dönemden bahseder Benjamin Alman Yas Oyunları’nda. Alegorinin (ima’nın) zirve yaptığı bir çağ olarak 17. yy.
Benjamin’e göre, 17. yy Barok’un dünyasına ‘aşırı ima’nın girişi, 12-13. yüzyıldaki gibi benlik ile doğa arasındaki karşıtlıktan kaynaklanmaz, farklıdır. Bu kez ima, insanlar arasındaki karşıtlıktan kaynaklanır. “Güç kullanımında hile, kuşku, arzu doğuran ve samimiyetten dem vurmayı olanaksız kılan bu şey, nesnelerin (maddî dünyanın) değil, artık niyetlerin muğlâklığıdır.” Çünkü Barok insanı samimiyetsizliğin artık farkındadır, samimiyet ne denli imkânsızsa, alegori (ima) o denli zorunludur. Artık hiçbir şey doğrudan söylenemez. Bu yüzden 17. yüzyılla birlikte, imge, mecaz, dolaylı konuşmalar, söylemek yerine anıştırmalar, sözün ucunu açık bırakmalar, inisiye, mevhumlara abanmalar, vecd halinde sayıklamalar tavan yapmıştır. İnsanın kendini doğaya değil, bu kez insana karşı savunması olarak; söylemekten kaçınma olarak; ima çağı!
Zamanımıza gelince, o tümden ima’ya boğuldu. Trolleme diye bir sanat var resmen. Bütün “öğretici” konuşmalar “iş’in aslı” diye başlamak zorunda ve de sokaktaki hâkim duygu devamlı bir “x tarafından kerizleniyor olma”! Fakat bundan da asla emin olunamaz. Bu yüzden ima, temkinlilik mit’inin dile yapışması olarak da, aynı anda bütün sınıfları “muğlâklığın”, “müphemiyetin” çizmesi altına aldı. Böylece düşünce iki kat daha ayıklandı; dolaysız düşünceden uzaklaşarak. Sağlı sollu mistikleşme.
Ve belki de muğlâkların muğlâkı başka bir sözcük olarak “vicdan”! Vicdan diye içimizde havlayan bir köpek olduğunu sanmak! Bundan da söz etmek gerekir. Hıristiyan tefsir geleneği yüzünden 12. yy.dan itibaren, yani kutsal kitapları sesli okumayı bırakıp içimizden okumaya başladığımızdan… vecd'e inanıp (ki vicdan sözcüğünün doğu ve batı dillerine girişi vecd’le birlikte 11-12.yy civarı) ilahi sesin ancak samimi bir kalbe ineceği falan gibi saçmalıklara aklımız kestiğinden beri yani, bu köpeğin dışarıda değil, içeride havladığına inanır olduk.
Oysa vicdan diye dışımızdan bağımsız bir içimiz yok. Seçtiğimiz sözcüklerin, düşüncelerin vicdan diye bir şeyin eleğinden geçtiğini/geçeceğini ummak, ne saçma.
Sibel Danende

Üniversite, Kapitalizm ve Sol

Sonda söylenecek şeyi başta söyleyerek yazıya gireyim: Bu, ODTÜ'deki ya da başka herhangi bir yerdeki öğrencilerin çabalarını, mücadelelerini küçük görmek/göstermek için yazılmış bir yazı değil. Ancak, nasıl -Adorno'nun sözleriyle- yanlış hayat doğru yaşanmazsa, yanlış (yani hatalı önkabuller üstüne kurulu, dolayısıyla yanlış stratejilere dayanan bir) mücadeleyi doğru vermek de mümkün değil.
Solun çok büyük bir kesiminin, gerçeğiyle her karşı karşıya kaldığında, “Üniversite bu değil!” refleksi eşliğinde özerk, demokratik vb. sıfatlara hâsıl, özgür-eleştirel düşüncenin kalesi olan normatif bir üniversite algısıyla, “Üniversite dediğin böyle olur,” şeklinde en başta kendisini kandırmasına cevaben kaleme alınan bir yazıdır bu. Zira kapitalist toplumun yerleşik yanılsamalarından sıyrılıp, hangi koşullarda, ne ile mücadele ettiğimizi bilebildiğimiz ölçüde, hedef belirlemede de, belirlediğimiz hedeflere ulaşmada da başarılı olma şansımız artar.
Ve nihayetinde, nasıl bir üniversite tasavvuruna sahip olduğumuz, bir toplum sistemi olarak nasıl bir kapitalizm (“burjuva toplumu”) algısına ve radikal bir dönüşüm projesi olarak nasıl bir devrim tahayyülüne sahip olduğumuza dair çok önemli ipuçları veriyor.
ODTÜ, “Gazetecilik Bu Değil” ve Akademinin Sefaleti
ODTÜ'de ne oldu? Kendisini gittikçe daha güçlü bir şekilde inşa eden, ezilen azınlıklara ve muhalefet(ler)e karşı gittikçe daha baskıcı ve küstah hale gelen, “başka bir...” ile başlayan tüm tahayyüllerin sistem içindeki soluk borularını tıkayan bir iktidarın en önemli sembolünün, görünüşe göre “Tek Adam”ının tüm toplumun gözleri önünde sergilenecek olan güç gösterisi sabote edildi. Gençlerin ODTÜ'deki direnişi, özellikle de iktidara biat çığlıklarının kamusal alanda kulakları sağır edercesine yankılandığı koşullarda, önemliydi. (Ancak bu önem, söz konusu eylemin AKP'nin/TC'nin/kapitalizmin altına gömüleceği çığa dönüşecek kartopu olduğu iddiasının, 18-20 yaşında gençlerin değil de, 40'lı-50'li yaşlarındaki kelli felli adamların ağzından/kaleminden çıktığında sadece yanlış değil, aynı zamanda samimiyetsiz de olduğunu değiştirmiyor.) Eylemin sembolik öneminin büyüklüğü, zaten sonrasında yaşananlar tarafından yeterince tescil edildi.
Elle tutulur yanı olmayan suçlamalar ve hakaretlere dayanan bir medyal dezenformasyon kampanyası devreye sokuldu. Eylemcilerin aslında ODTÜ'lü olmadığı (ki mutlaka Ankara'nın diğer üniversitelerinden destek gitmiştir, ama bunda gayrimeşru hiçbir şey yok; insan istediği yerde protesto eylemi yapabilir. Esas karşı çıkılması gereken, kayıtlı öğrenciler hariç kimseyi üniversitelere sokmamayı hedefleyen, hatta kimi zaman bölümler/fakülteler arası geçişleri engellemeye çalışan kimlik kontrolleridir), hatta “gerçek öğrenci” dahi olmadıkları iddiası, “KCK'li/DHKP-C'li/Ergenekoncu” oldukları söylemi izledi. (Eklektikliği açısından NSDAP'nin “Yahudi/komünist/mason” üçlemesine ne kadar da benziyor!) Birkaç yılı aşkın bir sol geçmiş, insanın bu türden medyal dezenformasyon kampanyalarının operasyon için zemin oluşturma işlevini üstlendiğini, tecrübeyle sınanmış bir şekilde bilmesini sağlıyor. Bu formül, ODTÜ vakasında da geçerliliğini korudu ve medya saldırısını ev baskınları ve gözaltılar izledi. Ve bunun, “bataklığın kurutulması”na yönelik uzunca bir baskı döneminin başlangıcı olması muhtemel.
ODTÜ yönetiminin, “silahsız olarak aslanların önüne atılacak eylemci öğrencilerin bari elleri bağlanmasın” olarak özetlenebilecek (ve gerçekten bundan ötesi değil!) tavrını, çok sayıda[1] üniversitenin rektörlerinin tek tek ya da “beşi bir arada” kınamaları izledi. Kınadıkları, Recep Tayyip Erdoğan'ı ODTÜ'ye sokup, başına bir hal gelmeden tekrar çıkarabilmek için küçük çaplı bir ordunun seferber edilmesi, dezenformasyon ve baskı dalgası ya da üniversitenin hükümete biatinin aşikarlaşması zorunluluğu değil, ODTÜ'nün kendisine “bunca para veren” AKP karşısındaki “kadir kıymet bilmezliği” ve öğrenci gençlerin Recep Tayyip Erdoğan gibi bir “Büyük Önder”e tepki göstermeyi akıllarından geçirebilmesiydi. Tam da bu noktada, yazının başında söz ettiğim “Üniversite bu değil!” söylemi sol kamuoyunda her taşın altından çıkmaya başladı.[2] Oysa, üniversite -biçim açısından- genelde böyle olmasa da, -özünde- neredeyse her zaman bu olmuştu.
Modern “Objektif” Üniversitenin Doğuşu
Üniversiteler, kuruluşlarını tarih öncesine dayandıradursun[3]; aslında modern üniversitenin tarihi oldukça yenidir.
18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, yüzyıllardır dünyayı sarmakta olan kapitalist üretim ilişkileri, yalnızca maddî değil, entelektüel anlamda da inanılmaz bir birikim yaratmış, söz konusu birikimin geleneksel yöntemlerle gelişiminin sürdürülmesi ve her şeyden önce denetlenmesi olanaksızlaşmaya başlamıştı.
İnsanlığın kolektif zekâsındaki ve bilgi birikimindeki (Marx, bu bağlamda “general intellect” kavramını kullanıyor) belki de tarihte hiçbir örneğine rastlanmamış bu gelişimi kaba hatlarıyla resmetmek için -burada uzun uzadıya açamayacağım- birkaç örnekten yararlanabiliriz. Bunların birincisi, kuşkusuz, endüstriyelleşmeye başlayan kapitalizmin kalbini oluşturan fabrika. Tekil üreticilerin ürünlerinin alım-satımı ve büyük ölçüde “Yeni Dünya”nın keşfinin ardından sermaye birikiminin başlıca kaynağı haline gelen uzun mesafeli ticaret üzerinden elde edilen ekonomik birikimi, üretimin niteliğinde radikal bir değişime yönelerek, çok sayıda insanın aynı anda ve mekânda, aynı üretim sürecinin parçaları olarak çalıştırılmasına yatıran büyük(/büyümekte olan) sermaye, aynı anda hem üretimde kullanılan makinelere olan ihtiyacı gerek nicel, gerekse nitel açıdan başka bir boyuta taşıdı, hem de üretim süreçlerine dâhil olan (ve kısa bir süre sonra kolektif kimliklerini bu vasıfları üstünden tanımlamaya başlayacak olan) insanların daha etkin denetimi ihtiyacını doğurdu. Bu durumun mühendislik, mimarî, işletmecilik, psikoloji, temel eğitim gibi alanlar için taşıdığı anlamı kavramak zor olmasa gerek. Kapitalizmin, ekonomiye dair bir “uygulama”dan giderek dünya çapında bir toplum sistemine dönüşmesi, hayatın sayısız alanında ortaya çıkan bilgilerle (ve yeni düşünüşlerle) iç içe geçerken, daha fazla bilgi üretimi ve bu üretimin sistematik biçimde denetlenmesi ihtiyacını beraberinde getirdi. Kapitalizmin, 13. yüzyıldan itibaren Kuzey İtalya ve Portekiz'de ve ardından Hollanda ile Belçika'da baskın hale gelen bir “figüran”dan bütün gelişmiş ülkeler, sömürgeleri ve doğrudan ilişkili oldukları ülkelerden oluşan bir “dünya”da egemenliğini tesis eden bir sisteme yönelmesinin dönüştürücü etkilerinin fabrika-işçi-makine üçgenine sıkışıp kalmadığını ortaya koymak için iki küçük örnek: Kapitalizmin giderek daha geniş bir coğrafyaya yayılması ve bulunduğu alanlarda derinleşmesi (yani hayatın her alanında nüfuzunu arttırması), mekâna ve insan-mekân ilişkisine dair birçok bilgiyi ve yeni bir tahayyülü açığa çıkardı ve bu alanda daha fazla ve daha sistematik bilgi üretimi ihtiyacına yol açtı[4] (Coğrafya). Aynı anda, bambaşka birçok alanda benzer bir dönüşüm vuku buluyordu. Örneğin, sanatçıların aristokratların himayesindeki güvenceli yaşamlarını terk etmek zorunda kalmasıyla; sanat eseri, alıcıları ağırlıklı olarak burjuvalar olan bir metaa dönüşüyordu. Böylece, alınıp satılmak için üretilen ürünün tasnif edilmesi, değerinin “objektif” olarak saptanması, nihayetinde sanat piyasasının zaruri olduğu ölçüde regüle edilmesi ihtiyacı belirdi. (Ve tabii ki, bu gelişme de üniversiter alandaki yansımasını hayata geçirecekti.)[5]
Eşzamanlı (ve kuşkusuz kapitalizmin yayılması ve derinleşmesi ile ilişkili) olarak; felsefe alanında da, nasıl bildiğimiz ve nasıl bilebileceğimiz soruları (epistemoloji) ağırlıklarını arttırarak, uzun süredir felsefeye egemen olan ve aşkın (ilahi) bir ruh taşıyan (var-)oluş sorununu (ontoloji) -20. yüzyılda sekülerleşerek yeniden ortaya çıkışına dek (Heidegger, Sartre, Lukacs, Castoriadis vd.)- büyük ölçüde tasfiye ediyordu. Dinî otoritelerin binlerce yıllık hakikat tekelinde, seküler rakiplerce gedikler açılıyordu (ve kısa sayılabilecek bir süre sonra bu tekel el değiştirecekti). Descartes, Kant ve Spinoza gibi filozoflar; insan aklının -dinî metinlerin ve onları yorumlama tekeline sahip dinî otoritelerin aracılığı olmadan- nesnel hakikate erişebileceğini öne sürüyorlardı. Böylece, din, gerek bilme süreçlerinden, gerek dünyaya dair bilgilerin içeriğinden dışlanarak bireysel alana sürülüyordu.
Ancak en az felsefe alanındaki bu radikal dönüşüm kadar önemli bir diğer gelişme, felsefenin kendisinin “dünyevî” meselelerden tasfiye edilmesiydi. Leibniz “son evrensel âlim” olarak kalacaktı. Kant, aynı anda metafizik, edebiyat, astronomi ve uluslararası ilişkiler alanlarında ders vermekte ve yazmakta bir beis görmezken; üniversiter örgütlenme de bunu yapmasına olanak tanıyordu. Fakat 18. yüzyıldan 19. yüzyıla geçilirken, bilgi bütünlüklü varoluşunu yitirerek, “felsefe” ve “bilim” olarak ikiye ayrılıyor; felsefenin de -tıpkı din gibi- güvenilmez ve keyfi bir hakikat kaynağı olduğu görüşü, bilim dünyasında gittikçe ağırlık kazanıyordu. Güvenilir ve bilimsel bilginin kaynağı ampirik gözlem, yöntemiyse gözlemin yapıldığı koşullar ile nesnesinin tekrarlanması yoluyla sonuçların sınanabilirliği ilan ediliyordu. Modern “objektif” üniversite doğmuştu.
Ortaçağ üniversiteleri sadece dört fakülteden (teoloji, felsefe, tıp ve hukuk) oluşurken (ki pratikte çoğu üniversite yalnızca tek bir fakülteden oluşuyordu); modern üniversiteler çok daha ayrıntılı bir örgütlenme yapısına sahiptir; sayıları artan fakülteler -19. yüzyılın başlarında; “bilim”in kimya, fizik, jeoloji, matematik, astronomi vb., “felsefe”ninse felsefe, sanat tarihi, müzik bilimi, filoloji vb.'ye bölünmesinin ardından- bölümlere, bölümlerse kürsülere ayrılır. Yıllar geçtikçe, her iki alanda da uzmanlaşma derecesi artarak yeni bölümler (örneğin: tarih, sosyoloji, siyaset bilimi) açıldı.
Felsefe ile “bilim” arasındaki ayrım, felsefenin hakikat ile “iyi” ve “güzel” arasına belirgin bir sınır çizgisi çekmemesi, biliminse hakikati kendinde bir hedef (ve değer) ilan ederek “objektifleşmesi” üzerinden belirginleşirken; özellikle felsefeden türeyerek bağımsızlaşan sosyal bilimler, bu iki kutup arasındaki çarpışmanın yaşandığı mücadele alanı olmayı hâlâ sürdürüyor.
Devrimden Düzene: Üniversitenin Dönüşümü
Felsefe alanında doğan ve bilimsel objektiflik iddiasına bağlanan tartışma, toplumsal anlamda hiç de “objektif” değildi. Dinin felsefenin dışına itilmesi, dinî kurumların aristokrasinin politik iktidarıyla iç içe geçmiş olduğu düşünüldüğünde, aynı zamanda aristokrasinin egemenliğinden ve eski olan her şeyden bağımsız bir felsefenin varolma koşullarının ortaya çıkması, felsefenin “devrimcileşebilmesi” olasılığının belirmesi anlamına geliyordu. Aynı şekilde, sekülerleşerek zincirlerinden kurtulan bilimin saati de, bütün insanlık adına iktidara talip olan burjuvazinin lehine işliyordu. Aydınlanma düşüncesi, bilimsel-teknolojik gelişim ve bilginin yayılmasıyla birlikte insanların bilincinin, aristokrasinin iktidarını meşrulaştırma işlevini üstlenen hurafelerden, yanılgılardan ve önyargılardan arınacağını, böylece zeminin eski iktidar sahiplerinin ayaklarının altından kayıp gitmesine ve “özgür” bireyin doğuşuna kapının aralanacağı inancını besliyordu.[6]
Ancak aristokrasinin politik iktidarı kaybetmesi ve dünün muhaliflerinin -politik alanda da- muktedir hale gelmesi, bilimsel objektiflik iddiasının da anlamını değiştirecekti. Akademik objektifliğin kalesini oluşturan fen bilimleri ve mühendislik vb. uygulama sahaları, yalnızca hakikatin kendisinin değil, hakikat arayışının da, “güzel” ve “iyi”den tamamen bağımsız ilan edilmesiyle birlikte, ahlakî sorumluluklardan azade kılınacaktı. Ahlakın “esas” bilim alanından tasfiyesi, ilk anda düşünülebileceği ve yaygın olarak öne sürüldüğü gibi bilimin ve bilim insanlarının özgürleşmesi değil, tam aksine ekonomik, politik toplumsal iktidarlara bağımlılığına karşı bir silahtan daha yoksun bırakılması anlamını taşıyordu. Aydınlanma Çağı'ndan itibaren entelektüel tahayyüle egemen olan ilerlemecilik düşüncesinin iktidarının bilim alanında doruk noktasına erişmesi; kitle katliam silahlarından gelişmiş propaganda ve itaat üretimi tekniklerine, üretim ilişkilerinin -sermayenin lehine, işçilerin aleyhine- yeniden örgütlenmesine dair fikir üretiminden bireyi gittikçe daha fazla şeyleştiren makinelere birçok ilerlemenin bilgisinin neredeyse hiç sorgulanmadan üretilmesini sağlıyordu.
Sosyal bilimler, felsefe ve benzeri disiplinler söz konusu olduğundaysa, üniversitenin – kuşkusuz başka kurumlarla paylaştığı – temel işlevleri, bir yandan – aynı fen bilimleri, mühendislik, tıp vb. alanlarda olduğu gibi – kapitalist toplumun maddi yeniden üretimini için ihtiyaç duyulan bilgiyi üretmek ve kalifiye işgücünü yetiştirmek, diğer yandan toplumsal itaati ideolojik ve teknik anlamda – gerektiğinde dönüştürerek – yeniden üretmekti. Hiçbir zaman eksik kalmayan ve akademik hiyerarşiler içinde yükselmekte zorluk çekmeyen “satılık” akademisyenler, sanılanın aksine, söz konusu işlevin yerine getirilmesinde başat rolü üstlenmiyordu.[7]. (Kelimenin en kapsamlı anlamıyla) egemen dünya görüşünün (“ideoloji”) içselleştirilmesi ve üniversitenin iktidarını ellerinde bulunduranların, gerek ekonomik açıdan, gerekse toplumsal iktidarda sahip oldukları payın büyüklüğü açısından görece ayrıcalıklı konumda olması, üniversitenin kapitalist toplumun kendisini yeniden üretmesinde üstlendiği sorumluluğu yerine getirmesi açısından çok daha önemliydi. Egemen dünya görüşünün içselleştirilmesinin kuramsal alandaki en çarpıcı yansımalarından birini, 19. yüzyıl liberalizminin bir icadı olan piyasa-devlet-sivil toplum ayrımının, anaakımın çok ötesinde bile kabul görmesi oluşturuyor. Bu üç alanın, farklı mantıklar uyarınca işledikleri ve bu nedenle birbirlerinden bağımsız ele alınmaları gerektiği tezinin kabulü (ki bu tez güncel toplumsal üzerine çalışan üç temel disiplinin -iktisat, siyaset bilimi ve sosyoloji- meşruluğunun kökenini oluşturuyor), egemen aklın yeniden üretilmesi açısından, belki de bu üç alana dair ne tür yaklaşımlar geliştirildiğinden daha önemli bir rol oynuyor. Akademisyenlerin görece ayrıcalıklı konumlarına gelecek olursak; radikal görüşleri savunan akademisyenlerin dahi, akademik teamülleri ve hiyerarşileri sorgulama konusundaki isteksizliği ve üniversitenin, dolayısıyla kendilerinin toplumsal ilişkilerde sahip oldukları iktidarı koruma ve mümkün olduğunca büyütme arzusunun yaygınlığı bu konuda çok fazla şey anlatıyor.
Sol ve Üniversite
Solun üniversite ile ilişkisini, birbirinden bağımsız olmayan iki açıdan ele almak gerekiyor: Radikal solun (kendini inkâr eden bir türevinin) iktidarda olduğu ülkelerde ve bir muhalefet hareketi olarak üniversiteyle kurulan ilişkiler.
Sovyetler Birliği ve “uydularının” üniversite politikası, reel sosyalizmin genel karakterinin ve sosyalizm tasavvurunun bir yansıması.
SSCB, Ekim Devrimi sonrası eğitimden cinselliğe pek çok konuda çok kısa sürecek bir “deneysel” dönemden sonra, gündelik hayatı normalleştiriyor ve kendisi de normal bir devlete dönüşüyordu. Kapitalist toplumun kurumlarının ortadan kaldırılması ya da radikal bir dönüşüme tabi tutulması değil; komünist kadrolarca, ancak kapitalizmin gerektirdiği ölçütlere göre yönetilmesi kurulan sosyalizmin karakterini oluşturuyordu. Çoğu kurumun adının başına “devrimci” unvanlar getirilmesi ve aristokratların ve burjuvaların büyük ölçüde tasfiye edilmesi bir kenara bırakıldığında, sıradan insanların gündelik yaşamı ana hatlarını koruyordu. Örneğin, işçiler fabrikalarda Batı'da geçerli olandan farksız bir verimlilik ilkesi uyarınca çalıştırılıyor (üretimdeki verim artışı, artın değerin büyümesi, yani sömürü düzeyinin artması anlamına geliyor), Taylorizm, parça başı ücret/prim uygulamaları hayata geçiriliyordu. Reel sosyalizm, “özgür insanların birliği”[8] olmaktan uzak, “sosyalist” işçilerin işçilik, “sosyalist” mühendislerin mühendislik ve yine “sosyalist” doktorların doktorluk nasıl yapılırsa öyle doktorluk yaptığı bir düzen(di).
Devrimci hareketlerin/teorilerin ortadan kaldırmak üzere yola çıktığı kimlikler ve çok daha önemlisi varoluş biçimleri övülüyor, kutsanıyordu. (Stalin bıyıklı, çatık kaşlı, kaslı işçi resimlerini düşünün!) Üniversitelerin işlevi de -aynı aile, okul, hastane ya da fabrika gibi kurumlarda olduğu gibi- kapitalist ülkelerdekinden farksızdı. “Sosyalist” akademisyenler akademisyenlikle, “sosyalist” öğrenciler öğrencilikle meşgul olurken; üniversite, bir yandan ihtiyaç duyulan kalifiye işgücünü yetiştirmek ve teknolojileri geliştirmek, diğer yandan egemen dünya görüşünü yeniden üretmek ve meşrulaştırmakla görevliydi.
Reel sosyalizm deneyimleri, devrim-sosyalizm-komünizm tasavvurlarını kötürümleştirerek belirledikleri (ütopyacı damarı bastırarak “gerçekçileştirdikleri”) ölçüde, aralarında üniversitenin de bulunduğu birçok modern burjuva kurumuna yönelik radikal eleştirinin kitleselleşmesinin önüne geçtiler. Üniversite, sol hareket içinde, genel olarak -Aydınlanma'nın atfettiği rolle- bir “hakikat mabedi” olarak kabul gördü ve esasen bu işlevi gerektiği gibi yerine getirememekle suçlandı. Modern üniversitenin, normatif olarak tanımlanmış bu ideali ortaya çıkışından bugüne asla gerçekleştirmemiş olması, bu bağlamda kurumun kendisine değil, günümüzdeki işleyişine dair bir sorun olarak görüldü.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünya çapında, ama en çok da kapitalist sistemin merkez üssü olan ülkelerde üniversite ve öğrenci sayısında büyük bir artış yaşandı. Savaşın yol açtığı yıkım, yeniden inşa ihtiyacı doğurmuştu ve bu sayede, sadece Almanya, Japonya gibi kaybeden tarafta yer alan ülkelerde değil, savaşın fizikî ve ekonomik yıkımını yaşayan çok daha büyük bir coğrafyada, yeniden inşanın yol açtığı inanılmaz ekonomik büyümeye bağlı olarak kapitalizmin altın çağlarından biri yaşandı. Çok düşük işsizlik oranları (Almanya'da “sıfır işsizlik” artı yabancı işçi göçü), güvenceli çalışma koşulları ve görece yüksek ücretlerin yanında; artan kalifiye işgücü ihtiyacı, özellikle 1960'lı yıllardan itibaren üniversite öğrencilerinin ve dolayısıyla mezunlarının sayısında büyük bir artışı beraberinde getirdi. Bu artış, aynı zamanda, üniversite diplomasının piyasada değer kaybına uğraması anlamına geliyordu (arz-talep ilişkisi).[9] 1960'lı yılların sonlarına gelindiğinde, kapitalizmin altın çağı kapanmaya başlamıştı. Üniversite mezunu kalifiye işgücündeki artış, çalışma olanakları ve koşullarındaki kötüleşme (tabii ki, büyük savaşın silinmek bilmeyen izleri, sömürgelerdeki bağımsızlık mücadeleleri, savaş öncesinde yetişen kuşağın muhafazakâr ahlakının baskınlığı, Vietnam'da süren savaş ve -belki de hepsinden önemlisi- 60'ların refah toplumunun da insanı tatmin etmekte birçok açıdan yetersiz kalması gibi faktörlerle birleşerek) 1968 patlamasının fitilini ateşledi.
Tarihî devrimci işçi hareketinin iki dünya savaşının ağırlığını kaldırmayarak kimi ülkelerde tamamıyla ortadan kalkması, kimilerindeyse devrimci vasfını yitirerek sistemin gündelik işleyişine entegre olması ile birleştiğinde; bu durum, üniversite öğrencilerinin radikal sol açısından ilk defa bir kitle olarak önemli hale gelmesine yol açtı.
Bu ilk “devrimci öğrenci” kuşağında, Sitüasyonist Enternasyonal'den Frankfurt Okulu'na, Castoriadis'in başını çektiği “Socialisme ou Barbarie” (Ya Sosyalizm Ya Barbarlık) grubundan anarşistlere -Leninist jargonla- “sol sapma” akımların etkisi büyüktü ve üniversiteye yönelik tavır büyük ölçüde radikal bir dönüşüm (ya da yıkım) çabasıydı.[10] Ancak başarısız olan her devrimci kalkışmayı bir “normalleşme” döneminin izlemesi kuralı, bu örnekte de bozulmadı. Yenilen hareket, “gerçekçileşerek” varolmayı sürdürdü.
İtalya'da varlığını güçlenerek sürdüren Autonomia hareketi gibi birkaç istisna hariç, 68'in kalıntıları, güçlü oldukları yerlerde (çoktan sosyal demokratlaşmış olan) resmî komünist partiler, Yeşiller benzeri reform hareketleri ve irili ufaklı Maoist fraksiyonlar tarafından absorbe edilirken; üniversite siyaseti de reform taleplerine sıkışıyordu.
68'in devrimci hayalleri neredeyse tamamen ortadan kalktıysa da, üniversitenin “devrimciliği” ile ilgili yarattığı yanılsama yaşamını sürdürmeye devam etti ve ediyor. Oysa, 1968'in hareketli günlerine dair birkaç anekdot dahi bu yanılsamanın sendeleyerek devrilmesi için yeterli olmalıydı: Birincisi, Avrupa 68'inin en yoğunlaştığı anda Fransa'da belirleyici olan -Althusser’in de haklı olarak belirttiği gibi[11] -milyonlarca işçinin genel grevi ve yüz binlercesinin sokak çatışmalarında aktif yer almasıydı. İkincisi, “anlı şanlı” Marxist akademisyenlerin çok büyük bir bölümü, aynı ODTÜ örneğinde de karşımıza çıktığı gibi, iş ciddiye bindiğinde taraflarını açık bir biçimde seçiyorlardı. Örneğin, 1969 yılının ocak ayında Frankfurt Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü öğrenciler tarafından işgal edildiğinde, Adorno müdahale etmesi için polis çağırmakta bir beis görmüyor; (bugünün aksine görece radikal görüşleri savunan) Habermas, eyleme geçen üniversite öğrencilerini “sol faşistler” olarak adlandırıyordu.[12] Hareketin milyonları sokağa döktüğü Fransa'da dahi, eylemleri destekleyen akademisyenler çok küçük bir azınlıktı ve neredeyse tamamen akademi içinde yükselme olanağı olmayan, okutmanlık vb. görevler üstlenen insanlardan oluşuyordu.[13]
Sonsöz Niyetine: Ne Yapmalı?
Peki, ne yapmalı? Üniversite bugün, olması gereken şey olamadığı için değil, tam da olması gerektiği ve doğuşundan bu yana olduğu gibi işlediği için kapitalizmi yeniden üreten bir kurumsa, üniversitelerde devrimci mücadele yürütülemez ya da yürütülmemeli mi? Tabii ki hayır. Kapitalizm “nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa”, yani her yerde mücadele edilebilir ve edilmeli de. Ama yazının başında da dile getirdiğim gibi, yanlış bir mücadelenin doğru yürütülmesi olanaksız. Bu açıdan, ilk cevaplanması gereken, belki de, “ne yapmamalı?” sorusu.
Öyleyse ne yapmamalı? En önemlisi, üniversiteyi olduğunu iddia ettiği değil, olduğu şey olarak görmek. Ancak bir yalanı teşhir etmek ile gerçek olmasını talep etmek arasında çok ince bir çizgi var. Birinci tavır, radikal sol harekette ve sesini duyurabildiği çevrelerde kapitalizme ve kurumlarından biri olan üniversiteye karşı haklı bir güvensizliği beslerken; ikincisi, üniversiteye ve nihayetinde kapitalizme dair yanılsamaların varlığını sürdürmesine hizmet ediyor. İşin kötüsü, yalnızca kapitalizmle bilinçli şekilde bir alıp veremediği olmayan insanlar değil, başka bir dünyayı yaratma iddiasının taşıyıcısı olanlar da büyük ölçüde söz konusu yanılsamanın etkisi altında.
Üniversite, daha iyi işlemesi için emek verilecek, mücadele edilecek değil, işleyişine çomak sokulması, sabote edilmesi gereken bir kurum. Zira, tıpkı toplumun taşıyıcısı olan diğer kurumlarda da olduğu gibi, üniversitenin ne olduğunu ve hangi tarihsel-toplumsal işlevi üstlendiğini, esas olarak, akademi içinde iplerin kimin elinde olduğu belirlemiyor. Akademik hiyerarşinin -pratikte- tanınmaması, mümkün olduğunca alaşağı edilmesi, üniversitenin içeride ve dışarıda –anti-entelektüelizm tuzağına düşmeksizin- çıplak bırakılması ve ayrıcalıklı bir mekân, bir bilgi hapishanesi olarak üniversiteyi kuşatan duvarların -uzun vadede yıkmak amacıyla- aşındırılması yeni bir üniversite mücadelesinin ayaklarını oluşturabilir.
Devrimci hareketin, üniversiteyi Aydınlanma'nın açtığı pencereden görmeye devam edip etmeyeceği, daha doğrusu radikal bir eleştiri ve hakikat arayışı için -hem kurumsal, hem de entelektüel anlamda- alternatifler geliştirip geliştirmeyeceği, sadece üniversite ve radikal solun üniversite politikası için değil, hareketin kapitalizm ve dolayısıyla “başka bir dünya” tahayyülü açısından da kilit önemde. Konu üniversite olduğunda aklına gelen en radikal fikir, badem bıyıklı profesörlerin, rektörlerin yerine kahverengi kadife ceketlileri geçirmek olan bir hareket, asla kapitalizmi kapitalistlerden daha iyi işletme hayalinin ötesine geçemeyecektir.
Dipnotlar
[1] En son, sayabildiğim kadarıyla, 42 üniversiteden bu yönde resmî açıklama yapılmıştı.
[2] Yaygın olarak gösterilen bir diğer tavırsa, ODTÜ yönetimini ve eylemci öğrencileri kınayan üniversitelerle dalga geçmek oldu. Bu tavra Solo Düşünceler'de isabetli bir biçimde değinilmiş olduğundan; ODTÜ'lü, Boğaziçili, İTÜ'lünün vb. küçük, kıyıda köşede kalmış üniversiteler karşısındaki dalga geçer tavrının, akademik ve iş piyasasındaki hiyerarşilerin onanmasından başka bir şey ifade etmediğini söylemekle yetineceğim.
[3] Örneğin, İstanbul Üniversitesi, Konstantinapolis'in Osmanlılarca fethedilmesinin ardından Sahn-ı Seman Medresesi'nin açıldığı 1453 yılını kuruluş tarihi olarak kabul ediyor.
[4] Kapitalizmin 18. yüzyılda yayılması ve derinleşmesi ile ilgili, bakınız: Immanuel Wallerstein; Modern Dünya Sistemi, 3. cilt, İstanbul 2011. İnsanlığın mekân tahayyülündeki dönüşüm ile ilgili, bakınız: Carl Schmitt; Kara ve Deniz, içinde: Carl Schmitt; Tarih ve Siyaset Üzerine İki Deneme. Roma Katolikliği ve Politik Form & Kara ve Deniz, İstanbul 2009.
[5] Sanatçı, sanat eseri ve oturdukları toplumsal bağlamdaki dönüşüm için, bakınız: Theodor W. Adorno, Max Horkheimer; Aydınlanmanın Diyalektiği, İstanbul 2010. İlerleyen dönemde sanatın kitlesel tüketim için üretilmeye başlaması ile ilgili, bakınız: Walter Benjamin; Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı, içinde: Walter Benjamin; Pasajlar, İstanbul 2004.
[6] Bu noktada belirtmek gerekiyor ki; “özgür birey”, hem dönemin burjuva tahayyülünde burjuva (ve erkek) bireye denkti, hem de eğitim aracılığıyla Aydınlanma'nın nimetlerinden faydalanma, “özgür birey”i toplumun geri kalanından ayıran okuma-tartışma gruplarına, kulüplere dâhil olma ve burjuva kamusal alanı açısından önemli bir mekân olan, politik olduğu kadar kültürel tartışmaların da yapıldığı cafelere gidip gelme anlamında -aynı Antik Yunan demokrasisinin olduğu gibi- toplumun çok büyük bir kısmının nesnel olarak sahip olmadığı olanakları gerektiriyordu.
[7] Ki öyle olsaydı dahi; sormamız gereken soru, karşılaştığımız her örnekte “köpek adamı ısırmışçasına” bir skandal arayışıyla değil, bu türün kendini sistematik olarak yeniden üretebilmesini ve akademinin iktidarına “idealist bilim insanı”ndan çok daha kolay ulaşmasını sağlayan mekanizmalar ile ilgili olurdu.
[8] Karl Marx, Friedrich Engels; Kapital I, MEW 23, Berlin 1968, s. 92.
[9] “Eğitim patlaması”nın Almanya özelindeki etkileri ile ilgili, bakınız: Rainer Geißler; Die Sozialstruktur Deutschlands, Wiesbaden 2011, s. 273-301.
[10] Avrupa 68'inin kalbini oluşturan Fransa'daki hareketin önderlerinden olan Cohn-Bendit kardeşler, 1968 yılında yazdıkları Le Gauchisme, remède à la maladie sénile du communisme (Goşizm, Komünizmin Yaşlılık Hastalığının Çaresi) adlı kitapta hareketin esin kaynaklarını ve hedeflerini ayrıntılı biçimde ortaya koyuyorlar. Tabii, Türkiye 68'inin yazıda söz edilen modele büyük ölçüde uymadığı aşikâr. Güçlü bir komünist geleneğe ve kitle partilerine sahip ülkelerde, gelenekten kopma eğilimi çok daha güçlü oldu. Batı Avrupa'nın en güçlü resmî komünist partilerine sahip Fransa ve İtalya bu konuda birer örnek oluşturuyor. Ancak, örneğin, Almanya gibi komünist parti geleneği kesintiye uğramış bir ülkede ortodoks Marxizmin gençlik hareketi üstündeki etkisi çok daha büyüktü. 68 hareketinin Türkiye vb. güçlü bir komünist gelenek olmaksızın ortaya çıktığı ülkelerde yaşanan -Meksika gibi köklü anarşist geleneği olan ülkeler hariç tutulursa- genel anlamda devrimci solun keşfiydi.
[11] Louis Althusser; 1968 Olayları Üzerine Bir Mektup.
[13] Bakınız: Pierre Bourdieu, Homo academicus, Paris 1984.