Evrenin Baltası

Evren Balta şahsında dil bulan “anlamsızlık” [bkz.: “Bir Kuruntu Olarak Batı Karşıtlığı”] her tür değerin ve bağlamın hükmünü yitirmesiyle alakalıdır. Avrupa devriminin boşluğunda düşünen Troçkistlerin, Sovyetler boşluğunda düşünen Sovyetçilerin, Arnavutluk’un yokluğunda Envercilerin, Çin’in dönüştüğü ortamda Maoistlerin yuvarlandığı bayır, bu anlamsızlığa dair. Hepsi de kâh liberalizmin kâh muhafazakârlığın dallarına tutundu. Meselemiz bu.
Bu çırpınışta Balta’nın baltasını savurduğu yer tabii ki Doğu. Dala tutunmanın bedeli, değerleri ve bağlamı silmek. Devletin ve demokrasinin dönüşümüne ajan olmak. O, iktidarın AKP dolayımı ile kendisini örgütleme sürecine katkı sunuyor. AKP, iktidarın bir alt-işlevi oysa.
Balta, yazısına sağcıların çürük iddiasını dillendirerek başlıyor: Sovyet sosyalizminin bir “Rus pratiği” olduğunu söylüyor. Oysa o genel, müşterek sosyalizm kavgasının belli bir yerellikte teşkil ettiği mevzi. Sonrasında devrimi sadece Avrupa’ya layık ve has görenler, ona düşman kesiliyorlar. Bunlara, ezilmenin kibrini örgütleyenler, devrimi horgörenler ekleniyor.
Evren Balta’nın kanaatinin aksine, Batı, Sovyetler’le rekabet ettiğinden değil, kendi iç sınıflar mücadelesini çeşitli araçlarla kontrol ve disiplin altına almak için sosyal devleti devreye sokuyor. Kemalistlerde görülen, ilk dönem Türkiye’de sosyalizm arayıp bulan yaklaşım, Balta’da dünya geneline aksettiriliyor. Bakılan yer değiştiğinde, kurgu ve teori de değişiyor. Balta, yüce Batılı Kemalist odaktan bakıyor hayata. Bu nedenle, tüm akademik kariyerine karşın, eski sosyalist ülkelerde devlet teşekküllerinin bir avuç oligarkın eline nasıl geçtiğini idrak edemiyor. Çünkü o, devrim değil, devlet geleneğine bakıyor. Sovyetler ölünce düşmanlarının gözünde bile badem gözlü oluveriyor. Buna pek aldanmamak gerekiyor.
Balta, sosyalizmin üretim tarzı değil, bölüşüm sistemi olduğunu düşünüyor. Tipik bir küçük burjuva tavırla, dolaşım meselesine kilitleniyor. Soğuk Savaş diye kendisine öznel pay biçtiği dönemde ABD üniversitelerinde sosyal bilime yatırım yapılıyor. Devlet ve sermaye, Soğuk Savaş öncesinde sanayiyle ve teknolojiyle ilgili projelere yoğunlaşırken, bu dönemde kitlelerin nasıl maniple edileceği, Sovyet ideolojisinin nasıl parçalanacağı gibi konu başlıklarına odaklanıyor. Muhtemelen bu külliyatın eseri olan Balta, kaşığını o çorbaya daldırıp, hoşuna gidenleri alıyor. Amerikan akademya doymak için bu çorbayı içmeye mecbur.
Tadından vazgeçemediği çorba, yirmilerden beri dillendirilen totaliterizm, fundamentalizm gibi konulara yönelik eleştirilerle baharatlandırılmış. Bu sebeple Balta, o eleştirilerin Sovyetler ile ilgili olarak dillendirildiğini görmüyor. “Emperyalizmin pompaladığı fundamentalizm” bir strateji gereği devreye sokuluyor. ABD “Afganlara Rusya sizi işgal edecek”, Sovyetler’e de “desteklediğiniz hükümeti gericiler yıkacak” diyor. Sovyetler ilmeği Afgan coğrafyasında çözülüyor. Balta, bu noktada emperyalizmi ne de politik tezahürlerini görebiliyor. O sadece kendisini görebiliyor. Trump’ta bile batı karşıtlığı görecek vuzuha sahip olması gerçekten tuhaf.
Batı karşıtlığı, ona göre, “popülist siyasal liderlerin kullanışlı bir aracı.” Aşağılayıcı bir ifade olarak popülizm, Balta’nın lügatinde Sovyetler’i asla ifade etmiyor. Çünkü onunla devrim değil, devlet geleneği üzerinden rabıta kurabiliyor. Ama o siyasî liderlerin, “ezilenlerin, alttakilerin” politik-ideolojik yönelimlerini kontrol altında tutma zorunluluğundan hiç bahsetmiyor. Kitleyi aşağılayan bakış, tüm göz hücrelerini ele geçiriyor.
Buradan, iktidarı, devrimi görmemeyi maharet sayan Sovyet sonrası dönemin solculuğuna, “başka bir dünya mümkün”cülüğe bağlanıyor. Bu mümküncüler, Avrupa’dan Latin Amerika’ya göç ediyorlar. Halka sol masallar anlatırken, siyasetin yüksek katlarında emperyalistlerle sömürü ve yağmayı katmerleyecek anlaşmalara imza atıyorlar. Balta’daki halkı, kitleyi küçümseyen dil bu solculuğun eseri. Söz konusu kibir, halktan yenilecek tokattan sakınma yöntemi.
Özellikle sosyalist veya komünist partilerin Batı’da yürüttüğü, “tüm güzel haklarınız Sovyetler’in eseri” propagandasının alıcısı olmamak, bu diplomasiye has dilden uzak durmak gerek. İzmir Fuarı veya İskenderun Demir-Çelik’le anlaşılabilecek bir dünya değil bu. “Babam çocukken Sümerbank’tan çiçekli pazen elbise almıştı” cümlesi artık manasız. Bunlar, üretimin, bir devrimi yaşatmanın maddi zorluklarıyla boğulan Sovyet halklarının idrak edilmemesinin, devrimi yapmanın maddi zorunluluğuyla yüzleşmemenin sonuçları.
Balta, TKP ile aynı evrende fikir yürütüyor dolayısıyla. TKP, “biz başka dünya isteriz”, gerçek Enternasyonal Marşı ise “yakında duyacaklar havada uçuşan kurşunları” diyor. Balta ve TKP bu geri, eski dünyaya ait lafları kenara itip hayal âlemine dalıyor. Çünkü o sadece dolaşımdaki payını istiyor, hayale vakit ve imkân buluyor.
“Zeki Müren de bizi görecek mi?” lafına atfen, “acaba o dünya istiyor mu TKP’yi veya Balta’yı?” diye sormak gerekiyor. Dünya nedir? Neresidir? İnternete ilk bağlanınca “aha komünizm gelmiş” diye sevinenlerin dünyası mı bu? ABD çizmeleri veya Kemalist devletin çizmeleri arasında ayrım ve seçim yapanların dünyası ile ezilenlerin dünyası bir olabilir mi?
“Üniversiteyi eski hâline geri döndüreceğiz” diyen, Anayasa Mahkemesi’nce kuruluş tarihi 1993 olmamasına rağmen, bu tarihle tescil edilen TKP’nin başka bir dünya istemesi mümkün değil. Balta ve TKP, sadece AKP gerçekliğinde, dolaşım alanına, küçük burjuva dünyasına dair bir pazarlık yürütüyor. Pay ve hak istiyor. Her ikisi de egemenlerin dünyası ile ezilenlerin dünyası arasında ayrım yapmıyor. İkincisinin biriktirdiği kudret imkânlarını ilkinde yansıyan gölgeler üzerinden ezmeye gayret ediyor.
Bu tip solcular, “ezilen”e öteki olarak tahammül edebiliyor, bunu öğütlüyor; ezilen, başını çıkarttığında da onu hemen ötekileştiriyor, insan yurduna koymuyor, oradan da egemenlerin sınırsız-sınıfsız “insan” tasarımına sığınıyor. Batı’yı ancak kendi yarattığı değerleri sahiplenmemekle eleştiriyor. O değerlerin savunuculuğuna soyunuyor. Hepimizi Batı’nın değerlerine, anlam dünyasına ve bağlamına esir etmek istiyor. Batı’nın yarattığı değerlerde sömürüye-zulme dair boyutu görmezden geliyor. “Değerler” dediği şeylerin, ezilenlerin kazanımlarının temellük edilmesine dair bir içeriğe sahip olduğunu anlamak istemiyor. “Öteki” deyip küçümsediği ezilenlerin yer/mevzi tutma iradesini “gerici” kabul ediyor. “Benim kadar yüce, ilerici ve hayalperest olamazsın, çünkü sen zavallı, eziksin” diyor. Böylelikle yer/mevzi tutma iradesiyle ortaklaşma zorunluluğundan kaçıyor, bu iradenin ortakçı boyutunu toprağa gömüyor ve kendi mevkiini korumak adına, emperyalizmin ve sermayenin “evrensel”ine kaçıyor.
Ekim devrimcileri, Batı liberallerine, küçük burjuvalarına yaranmak, hoş görünmek için yapmadılar devrimi. Ekim dâhil hiçbir devrimin böylesi bir anlamı yok. Anlamını, değerini ve bağlamını bu liberallikte, küçük burjuvalıkta bulanların devrime ve devrimci mücadeleye burjuvaziden yana ayar vermeye çalıştığı açık. Ezilenlerin ayar bozan pratiği, kavganın semaya yükselen teberi, daha çok hayal kıracak, daha çok uyku kaçıracak, bu net.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Hâlâ Oradayız

Eskiden sistem, laikliği ve demokrasiyi reddeden, İslam devleti ideali olan, tağut, küfür, şirk, tevhid, kıyam, İslamî hareket, nebevî yöntem, rab, ilah, firavun, karun vb. kavramlarla tavır geliştiren müslümanları küçümser, böcek gibi görürdü.
Bu kesimden haberdar olan laikler, demokratlar da “siz hâlâ 1.400 yıl öncesinde misiniz?” türünden ifadelerle kendilerini ileride, Müslümanları geride görür, onlara kibirle muamele ederdi.
Şimdi ise İslam’ın bu en temel kavramlarını kullanan insanlara herkesten önce dünün hızlı müslümanları itiraz ediyor.
Kendileri bu kavramları ağızlarına almadıkları gibi, muhataplarına “siz hâlâ orada mısınız?” sözüyle yaklaşıyorlar. Bu kavramlardan, bu dünyadan, bu idealden utanıyorlar.
Kemalistleri aslında elli yıl geriden takip ediyorlar, bir fark yok.
Kendi zihinleri tamamen seküler, milliyetçi, devletçi kavramlarla tarumar olduğu için, bu kavramları ağızlarına bile alamıyorlar. Bunu da hep aynı numarayla gizlemeye çalışıyorlar: “siz hâlâ orada mısınız?”
Bir yerde siz, “hâlâ orada mısınız?” diye konuşan birileri varsa, bilin ki o ya yorgun düşmüş birisi ya da sistemin nimetlerinden pay almış birisidir.
Bizse hâlâ oradayız.
Yerimizi daha da berkitme çabasındayız.
Ahmet Şahin
Devamını oku ...

Esad’ın Ölüm Fermanı

“ABD, Suudi Arabistan ve İsrail istihbarat kuruluşlarına ait gizli yazışmalar ve raporlar, Esad'ın Katar boru hattını reddettiği anda askerî ve istihbarî planlamacıların hızla, işbirliği yapmayan Beşar Esad'ı devirmek için Suriye'de bir Sünni ayaklanması hazırlamanın Katar-Türkiye gaz bağlantısını tamamlama yönündeki ortak hedefe ulaşmanın hayata geçirilebilir bir yolu olduğu yönünde konsensüse vardığını gösteriyor. WikiLeaks'e göre 2009 yılında, Beşar Esad'ın Katar boru hattını reddetmesinden kısa süre sonra CIA, Suriye'deki muhalefet gruplarını silahlandırmaya başladı.”
[Robert F. Kennedy Jr., Why the Arabs don't want us in Syria
[“Neden Araplar bizi Suriye'de istemiyor”, Politico]
Suriye'deki çatışma, kelimenin geleneksel anlamıyla bir savaş değil. Bu, tıpkı Libya ve Irak'ta olduğu gibi, bir rejim değişikliği operasyonu.
Bu çatışmanın ana motor gücü, 2. Dünya Savaşı'ndan beri 50'den fazla egemen hükümeti devirmiş olan ülke. (Bill Blum'un listesine bakınız.) Elbette Amerika Birleşik Devletleri'nden bahsediyoruz.
Washington, açık ara rejim değişikliği şampiyonudur, kimse onun yanına bile yaklaşamaz. Hal böyleyken, Amerikan halkının müdahale modelini farkedeceği, propagandanın arkasında yatanı göreceği ve buna uygun şekilde sorumluyu suçlayacağı iddia edilebilir. Ama bu, hiçbir zaman olmamış gibi görünüyor ve muhtemelen burada da olmayacak. Kanıtlar ne kadar ikna edici olursa olsun, beyni yıkanmış Amerikan halkı, her zaman hükümetlerinin doğru şeyi yaptığına inanır.
Fakat ABD Suriye'de doğru şeyi yapmıyor. Yarım milyon insanın öldürülmesine, 7 milyondan fazlasının yer değiştirmesine sebep olmuş ve ülkeyi yaşanmaz, boş arazilere çevirmiş olan Selefi aşırıcıları silâhlandırmak, eğitmek ve finanse etmek doğru değildir. Bu, yanlıştır, ahlâksızlıktır. ABD, bu çatışmaya en başta doğalgaz gelmek üzere yanlış sebeplerden ötürü müdahil olmuştur. ABD, Şam'a bir kukla rejim yerleştirerek bu şekilde Doğu'daki boru hattı koridorlarını emniyete almak, Katar'dan AB'ye giden hayatî önemdeki enerji rezervlerinin nakliyesini denetlemek ve bu rezervlerin ABD Hazine'sine ve ABD mali varlıklarına dönecek şekilde, ABD doları cinsinden fiyatlandırılmaya devam etmesini güvence altına almak istiyor. Ortadoğu'daki ABD tahakkümünü sürdürmenin ve Amerika'nın küresel güç üzerindeki emperyal kontrolünü geleceğe taşımanın temel formülü budur.
Suriye'deki savaş, Beşar Esad hükümeti 2011 baharında protestoculara müdahale ettiği zaman başlamadı. Olaylar hakkındaki bu versiyon, hakikatlerin üzerini örten bir saçmalıktır. Savaş, 2009 yılında, Esad Katar'dan gelen ve Katar gazını Suriye üzerinden AB'ye taşımayı öngören bir planı reddettiği zaman başladı. Robert F Kennedy Jr.'ın “Suriye: Yeni bir boru hattı savaşı” başlıklı mükemmel makalesinde izah ettiği üzere:
“Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden geçecek olan, 1,500 km uzunluğunda ve 10 milyar dolar değerindeki boru hattı, […] Katar'ı Türkiye'deki dağıtım terminalleri üzerinden doğrudan Avrupa'nın enerji pazarlarına bağlayacaktı. […] Katar-Türkiye boru hattı, Fars Körfezi'nin Sünni krallıklarına dünya doğalgaz pazarları üzerinde belirleyici bir hâkimiyet kazandıracak ve Amerika'nın Arap dünyasındaki en yakın müttefiki olan Katar'ı güçlendirecekti. […]
2009 yılında Esad, ‘Rus müttefikinin çıkarlarını korumak’ için boru hattının Suriye'den geçmesine izin verecek anlaşmayı imzalamayı reddedeceğini duyurdu. […]
Esad, İran'ın doğalgaz sahalarından başlayıp Suriye'den geçecek ve Lübnan limanlarına ulaşacak olan Rusya onaylı bir ‘İslamî boru hattı’nı destekleyerek Körfez'in Sünni monarşilerini daha da öfkelendirdi. İslamî boru hattı, Sünni Katar'ı değil Şii İran'ı Avrupa enerji pazarının başlıca tedarikçisi haline getirecek ve Tahran'ın Ortadoğu'daki ve dünyadaki etkisini çarpıcı derecede arttıracaktı. […]”
Doğal olarak Suudiler, Katarlılar, Türkler ve Amerikalılar Esad'a öfkeliydi, ama ne yapabilirlerdi? Onun kendi iş partnerlerini seçmesini ve pazara gaz taşımak için kendi egemen topraklarını kullanmasını nasıl engelleyebilirlerdi?
Yapabilecekleri şey, iyi bir mafya babasının yapacağı şeydi: birkaç bacak kırmak ve istediği her şeyi çalmak. Bu özgün durumda Washington ve entrikacı müttefikleri Şam'a karşı yasadışı bir vekâlet savaşı başlatmaya, Esad'ı öldürmeye veya devirmeye ve Batılı petrol devlerinin gelecekteki boru hattı sözleşmelerini kapıp Avrupa'ya giden enerji akışını kontrol etmesini garanti altına almaya karar verdi. En azından plan buydu. İşte Kennedy'den bir alıntı daha:
“ABD, Suudi Arabistan ve İsrail istihbarat kuruluşlarına ait gizli yazışmalar ve raporlar, Esad'ın Katar boru hattını reddettiği anda askeri ve istihbarî planlamacıların hızla, işbirliği yapmayan Beşar Esad'ı devirmek için Suriye'de bir Sünni ayaklanması hazırlamanın Katar-Türkiye gaz bağlantısını tamamlama yönündeki ortak hedefe ulaşmanın hayata geçirilebilir bir yolu olduğu yönünde konsensüse vardığını gösteriyor. WikiLeaks'e göre, 2009 yılında, Beşar Esad'ın Katar boru hattını reddetmesinden kısa süre sonra CIA Suriye'deki muhalefet gruplarını silahlandırmaya başladı.”
Tekrar edelim: “Esad Katar boru hattını reddettiği anda”, kendi ölüm fermanını imzaladı. Tek başına bu davranış, canlı, beş bin yıllık bir medeniyeti, çeşitli müttefik istihbarat kuruluşları tarafından istihdam edilmiş, hazırlanmış ve konuşlandırılmış cani fanatiklerle dolup taşan, Felluce benzeri ıssız, çorak bir manzaraya dönüştüren ABD saldırganlığının katalizörü oldu.
Fakat bu hikâyede özellikle ilgi çekici olan şey, ABD'nin 60 yıl önce, Eisenhower yönetimi zamanında neredeyse aynı tipte bir plana girişmiş olması. Kennedy'nin yazısından bir alıntı daha yapalım:
“1950'le Başkan Eisenhower ve Dulles kardeşler […], özellikle Arapların kendilerine ait olan yönetimi petrol imtiyazlarını tehdit ettiği zaman CIA Direktörü Allan Dulles’ın komünizmin dengi olarak gördüğü Arap Milliyetçiliğine karşı yasadışı bir savaşa girişti. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Lübnan'daki tiranlara gizli Amerikan askerî yardımı pompalayarak, Sovyet Marksizmi'ne karşı güvenilir bir panzehir olarak gördükleri muhafazakâr 'cihadçı' ideolojiler taşıyan kuklaları kayırdı. […]
CIA, Suriye'deki aktif müdahalesine 1949 yılında, teşkilatın kurulmasından ancak bir yıl sonra başladı. […] Suriye'nin demokratik olarak seçilmiş devlet başkanı Şükrü Kuvvetli, amacı Suudi Arabistan'ın petrol sahalarını Suriye üzerinden Lübnan'a bağlamak olan Trans-Arabistan Boru Hattı'nı onaylama konusunda tereddütlüydü. (Bu yüzden) CIA bir darbe tezgâhlayarak Kuvvetli’nin yerine CIA tarafından dikkatle seçilmiş diktatörü, Hüsnü Zaim isimli, dolandırıcılıktan hüküm giymiş kişiyi geçirdi. Zaim, parlamentoyu feshedip Amerikan boru hattını onaylamaya pek de zaman bulamadan yurttaşları, rejim kurulduktan 14 hafta sonra onu devirdi. […]
(CIA ajanı Rocky) Stone, Nisan 1956'da 3 milyon dolar değerinde Suriye lirasıyla, Selefi militanları kışkırtmak, Suriyeli subaylara ve politikacılara Kuvvetli’nin demokratik yoldan seçilmiş seküler rejimini yıkmaları için rüşvet vermek üzere Şam'a geldi. […]
Fakat tüm bu CIA paraları Suriyeli subayları ayartmaya yetmedi. Askerler, CIA'in rüşvet girişimlerini Baas rejimine rapor etti. Buna yanıt olarak Suriye ordusu, Amerikan Büyükelçiliği'ni işgal edip Stone'u esir aldı. Sert bir sorgulamanın sonunda Stone kameraların karşısında, İran darbesindeki ve CIA'in Suriye'nin meşru hükümetini devirme yönündeki başarısız girişimindeki rolünü itiraf etti. […] (Bunun ardından) Suriye, ABD'ye sempati duyan bütün politikacıları tasfiye etti ve ihanet suçundan astı.” [Politico]
Tarihin nasıl tekerrür ettiğini görüyor musunuz? Herhalde CIA yeni bir senaryo yazamayacak kadar tembellik etmiş ve eski bir senaryoyu tozlu raftan indirip yeni aktörler kiralamış.
Neyse ki Esad, İran'ın, Hizbullah'ın ve Rusya Hava Kuvvetleri'nin yardımıyla, kendisini devirme ve bir ABD yardakçısı yerleştirme girişimini savuşturdu. Bu, bir lider olarak Esad'ın desteklenmesi olarak değil, küresel güvenliğin ulusal egemenliğin korunmasına bağlı olduğu ve uluslararası hukukun mihenk taşının, sebepsiz saldırganlığın reddedilmesi olması gerektiği şeklindeki prensibin savunulması olarak görülmelidir; bu saldırganlık, ister bir tarafın kendi ordusu eliyle, isterse inandırıcı yadsınırlık getirirken, aynı stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan silahlı vekil güçler eliyle gerçekleştirilsin. Gerçeklik, Bush'un Irak işgaliyle Obama'nın Suriye işgali arasında bir fark olmadığıdır. Ahlakî, etik ve hukukî meseleler aynıdır; yegâne fark, Obama'nın olan biten konusunda Amerikan halkının kafasını karıştırmada daha başarılı olmasıdır.
Olan biten ise rejim değişikliğidir: “Esad gitmeli”. Yönetimin en başından beri tekrarladığı nakarat bu olmuştur. Obama ve şürekâsı, Washington'un bölgedeki AB hâkimiyetini daha da güçlendirecek şekilde, boru hattı koridorlarına erişim sağlama taleplerine boyun eğmeyi reddeden, demokratik yoldan seçilmiş seküler bir rejimi devirmeye çalışıyor. IŞİD saptırmasının, “Esad zalim bir diktatördür” saptırmasının ve “Halep'teki savaş mağduru siviller” saptırmasının arkasında olan şey gerçekte budur. Washington bunların hiçbirini umursamıyor. Washington'un umursadığı şey petrol, güç ve paradır. Bugün bu konuda nasıl kafa karışıklığı içinde olunabilir? Kennedy bunu şöyle özetlemişti:
“Suriye çatışmasının, kaynakların kontrolü üzerinde yürütülen ve 65 yıldır Ortadoğu'da verdiğimiz yığınla yasadışı ve ilan edilmemiş petrol savaşından ayrılamaz nitelikte bir savaş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ve yalnızca bu çatışmayı bir boru hattı üzerine yürütülen bir vekâlet savaşı olarak gördüğümüz zaman olaylar anlaşılabilir hale gelir.”
Bu her şeyi anlatıyor, sizce de öyle değil mi?
Mike Whitney
Çev: Selim Sezer
Devamını oku ...

Bob Avakyan Eleştirisi -V

Din ve Patriarkaya Dair Dolambaçlı Fikirler
Avakyan, Teslis’i patriarkal değerlere bağlıyor. Oysa Teslis, bu kadar basit bir mesele değil. İlk dönem Hristiyan hareketi dâhilinde kimi tarikatlar, Tanrı’yı Baba-Anne-Oğul teslisi olarak anlıyorlar ya da bazen (dişi kabul edilen irfan anlamında) Sophia Anne’nin yerini alıyor. Ama Avakyan, sonrasında galebe çalmış olan Hristiyanlık yorumunu tenkit etmekle ilgilendiğinden, mağlup edilmiş olan İrfanî [gnostik] Hristiyanları doğalında hiç incelemeye tenezzül etmiyor. Bu yüzden de ondaki ilk dönem Hristiyanlığa dair cinsiyet tartışması, basit bir içerikle somutlaşıyor.
Başlarda İsa’nın partiarkayı kabul ve teşvik ettiğini iddia eden Avakyan (s. 20) anneyle (“Bakire Meryem”le) ilgili inancı kadınların kontrolü ve onların cinsiyetinin erkeğin mülkü olarak görülmesi meselesine bağlıyor. Bu noktada (s. 124-5) ana mevzusuna geri dönüyor. Uygun (ama gülüşmelerin eşlik ettiği, küstah) bir dille, İsa’nın bir bakireden doğduğu iddiasının onun nesebinin (Matta 1:16’da yapıldığı üzere) “Meryem’in eşi Yusuf” üzerinden izinin sürülmesi arasında bir uyuşmazlık tespit ediyor (Luka 3:23 “İsa’nın Yusuf’un oğlu olduğunun düşünüldüğünden” bahsediyor.). Avakyan ise Hristiyanlığa göre Meryem’in nesebinin önemsiz olduğunu söylüyor: “Neden? Çünkü o bir kadın” (s. 124).
Bu söylenenlerin hiçbirisinde yanlışlık yok. Esasında Bakire Meryem inancına dair feminist yazını yinelemekle yetiniyor. Oysa bu söylenenlerin tek taraflı olduğunu görmek gerekiyor. Avakyan, Meryem’in rolünün “evladını seven, çile çeken ana” olduğunu söylüyor, onu zulüm gören kadınlığa dair bir model olarak takdim ediyor. Onun “Tanrı’ya yalvarırken insanların başvurduğu bir tür aracı” olarak iş gördüğünü söylüyor (s. 124-5). Ama bir an durup şunu düşünmüyor: Hristiyanlık, Meryem Ana’yı müminler için hürmet duyulacak bir kişilik hâline getiriyor, yüzlerce yıl Hristiyanlar açık ve gizli yollardan ona “Tanrı’nın Anası” ve “Cennet’in Sultanı” olarak ibadet ediyor. Onunla ilgili inanç, muhtemelen Hristiyanlık öncesi “toprak ana tanrıçası” kültlerinden kök alıyor ve bu kültleri içselleştiriyor. Söz konusu inancın Hristiyanlığın zuhur ettiği patriarkal toplumda patriarkayla kurduğu ilişki incelenmeyi hak eden bir mesele.
Aziz Paul’un İsa’da “artık kadın-erkek ayrımı kalmamıştı” demesi de önemli (Galatyalılar 3:28). Diğer önemli bir husus da onun Romalılara yazdığı mektubu bir kadın papaz yardımcısı ile göndermiş olması (Romalılar 16:1) ve ilk Hristiyanların Tekla’nın İşleri’ni yüceltme noktasında Paul Kanunları’nı üretmiş olması. Tekla Aziz Paul’un bir refiki, ilk Hristiyanları vaftiz eden ve onlara vaaz veren bir kadın. Kadınların kilisede nasıl susturulduğunu göstermek için Havva hikâyesini anımsatmak ya da (Paul’a atfedilen, yazarı tartışmalı) 1 Timothy 2:11’den alıntı yapmak pek yeterli değil (s. 123). Kadınların Hristiyanlıktan nasıl etkilendikleri daha olgun analizleri hak eden, karmaşık bir mesele (zira patriarkanın her yerde, tüm sınıflı toplum süresince hâkim olduğu son iki bin yıl boyunca Hristiyan dünyayı kuşatan patriarkal geleneklere veya patriarkanın hüküm sürdüğü bölgedeki Hristiyanlık öncesi döneme ait formlara karşıt bir dinamik söz konusu.).
Aniden konuyu değiştiren Avakyan, devamında Kuzey Afrika’daki patriarkal toplumlardan Fransa’ya göç eden (erkek) Müslüman göçmenlerin geleneksel çerçeveleri açısından kadınların aşırı özgürlükle yüzleşmeleri karşısında daha da dindarlaşmalarından bahsediyor ve dünya genelindeki belirsizlik koşullarının insanları “güçlü bir baba figürüne bağlanmaya ittiğini” söylüyor. Avakyan’a göre, birçok insan için insan formundaki güçlü baba figürü yeterli gelmediğinden, her şeyi bilen, gören, kudretli Tanrı imajı devletin güçlü lideri ile temsil olunuyor.” (s. 128) diyor.
Avakyan’a göre, bu tür bir durum, ABD’de gey evliliği konusunda bir ihtilafa yol açıyor, patriarka birçok gey ilişkisinde ana mesele olduğundan, gey evliliklerinin patriarkanın altını oyacağı, onu yok edeceği düşünülüyor (s. 129). Oysa Hristiyan faşistlerin gey evliliğine itirazlarının amacı, “geleneksel ahlâkı güçlendirmek” (s. 131). Avakyan kitabında bu meseleye birkaç sayfa ayırıyor, faşist eğilimlere sahip bulunmayan birçok Hristiyanın olduğu, sadece Aziz Paul’a bağlılık üzerinden kitabî literalizme eğilimli olduğu gerçeğini zerre dikkate almıyor. Aziz Paul, homoseksüelliğin “doğadışı” ve Tanrı’nın emrine karşıt olduğunu düşünüyor (Romalılar 1:26-7), dolayısıyla bugün Hristiyanlar gey evliliğine bu temelde karşı çıkıyorlar. Programında homoseksüelliği sosyalizmde elimine etmeye dair bir dili içeren 2.000 kişilik parti kongresinin şu veya bu derecede dinî temelli homofobiyi (veya en azından gey evliliğine karşıtlığı) “faşizmle” birleştirebilmesi gerçekten dikkate değer bir konu.
ABD’deki patriarkal, Hristiyan faşist güçler bedensel cezayı teşvik ediyorlar. Ama Avakyan ahkâm keserek şunu söylüyor: “Açık ve net olalım. Kız çocukları, genelde tüm çocuklar ebeveynlerinin malı olarak görülmemeli, bu şekilde yetiştirilmemeli. Bizim hedeflediğimiz dünya bu değil” (s. 133). Ardından da uygun çocuk yetiştirmeyle ilgili yorumlara yer veriliyor ve “özgürlük”le ilgili tartışmanın ardından büyük harflerle şu sonuca ulaşılıyor: “bize devrim gerek” (s. 135).
Avakyan, ardından Kitab-ı Mukaddes’e imanın güçlü olduğu ABD eyaletlerinde linç kültürünün neden yaygın olduğunu ve köktenci dinin tarihsel düzlemde köleliği nasıl meşrulaştırıp kışkırttığını, Jim Crow yasalarına nasıl zemin hazırladığını, (Martin Luther King’i de içeren) Güney’deki Siyahî vaizlerinse sistemden kopamayışlarını ve bir mücadeleye öncülük edememelerini ele alıyor (s. 136-49). “Hristiyan Faşizmi ve Soykırım” ile ilgili düştüğü kısa not ise bize Kitab-ı Mukaddes’in homoseksüellerin öldürülmesi gerektiğini söylediğini anımsatıyor. Aynı Avakyan, 1998’de Pat Robertson’ın suç ve ceza ile ilgili yorumlarını, “ülkenin orta kesimlerindeki kentlerde halk kitlelerine karşı önerilen ‘nihai çözüm’e dair tümüyle yanlışlanamaz bir öneri” olarak niteliyor (s. 150). On yıl sonra başkanlık kampanyasında da görüldüğü üzere, dinî sağın yaşadığı büyük yenilgilerin ve ülke siyasetindeki azalan nüfuzunun ardından, bu türden lafların fazla dramatik ve tesir yaratma amaçlı olduğunu söylemek gerek. Avakyan, hâlâ “Hristiyan faşizmi”ne ilişkin ikna edici bir analiz sunmuyor, bu konuda işlevsel bir tanım bile dile getiremiyor.
Kitabın Üçüncü Bölüm’ü, genelde dine, özelde günaha dönük inancın “köle zihniyeti”ni oluşturduğu iddiası ile son buluyor. İşin garibi, o (tepeden tırnağa dindar bir isim olan) Malcolm X’in sözlerini farklı kelimelerle dile getiriyor: “Buraya duymak istediğiniz şeyleri söylemeye gelmedim” (s. 153). Özünde Avakyan şunu söylüyor:
“Gerçekliğe olduğu biçimiyle karşı koymayı istemeyen ya da karşı koyamayan ezilen insanlar köle ve ezilen kalmaya mahkûmdurlar.”
Pavel Andreyev
Devamını oku ...

Nejat

Nejat Kobanê'ye gitmeden uzun süre önce  onu Kobanê'de devrimci eyleme götüren fikirlerini kurmuştu. Kobanê, Nejat'ın kendi deyimiyle, bir "kısa devre" yaratma çabasıydı.
Nejat, değişik yazılarında ve Menkıbe kitabında uzunca bir sol/solculuk eleştirisi yapar. Nejat'ın özellikle Menkıbe'de daha derli toplu hale getirdiği fikirleri Türkiye sol hareketinin temel düşünme biçimlerinden tamamıyla faklıdır ve bir kopuşu içerir.
Sol hareketler, Nejat’ın fikirlerini değil, daha çok Kobanê’deki ölümünü konuştu. Kimileri ise “kendinden saydı”.
Nejat, her şeyden önce bir fikir insanıydı. Bir toplum ve sınıf okuması vardı. Marks'ın kavramlarıyla kurduğu bir ilişki biçimi vardı. Bir devrimcilik inşası vardı.
Nejat'ın ölümünün ikinci yılında, “sol/sosyalist olduğunu iddia edenlerin Nejat'a cevap vermekle mükelleftir” diye düşünüyoruz.
1- Nejat'ın 71 üzerinden Türkiye Solu’na yaptığı politik eleştiri.
2- Sözde ilksel birikim üzerinden kapitalizm okumaları ve kavramsallaştırmaları.
3- Menkıbe'nin ikinci bölümünde “Proletarya: Amele Değil, Emel” başlığıyla Marks'ın kavramlarının nasıl okunması ve kapitalizmin nasıl anlaşılması gerektiği üzerine yazısı.
4- “İç savaş” kavramı ve devrimciliğin bir istisnanın inşası olarak okunması.
Her çevrenin kendi ideolojik zemininden Nejat'la buralardan tartışıp, Nejat'ın eleştiri ve değerlendirmelerine cevap vermesinin Türkiye'ye bir ayna tutacağını düşünmekteyiz.
Hikmet Acun
Devamını oku ...

Sekülerizm Fransa’nın Köktenci Dinidir

Nice’teki kalabalık sahilde dört polisin bir Müslüman kadını üzerindeki burkiniyi çıkartmaya zorlamasına dair o şoke edici görüntüler, birkaç gün içerisinde internette hızla yayıldı. Musab Yunis’in de yerinde bir ifadeyle tespit ettiği üzere, bu görüntüler Fransız devletinin sekülerizmi koruduğuna dair iddiasının ardında apaçık bir ırkçılığın yattığını gösteriyor. Dahası bu görüntüler, Fransız devletinin Müslüman kadınlara uyguladığı şiddetin düzeyini de ortaya koyuyor. Bir yandan da bu devlet, Müslüman kadınları kendi dinlerinin uyguladığı iddia edilen şiddetten kurtarmayı amaçladığını söylüyor. O sahilde kadının aşağılanmasına dair çok şey yazılıp çizildi. Kadın bedeninin metalaştırıldığı bir dünyada, yarı çıplak kadınların tümüyle giyinik kadınlardan daha özgür olduğu iddia edildi. Tüm bu söylemler, özünde Fransız devletinin Müslüman kadınların peçesini, çarşafını söküp atmaya dönük tarihte görülen girişimlerindeki sömürgeci dayanaklara sırtını yaslıyordu.
Burada Fransa’da laikliği çılgınca sahiplenen (özelde ülkedeki Müslüman kadınlara öfkelenen) herkesin artık tüm çıplaklığı ile ifşa ettiği bir olguya dair birkaç kelam edeceğim.
Fransız sekülerizmi, Fransa’nın köktenci [fundamentalist] dinidir.
Alman sosyolog Max Weber, dini bir tanrıyı ya da yüce bir kudreti içeren bir inanç sistemi olarak tarif ediyor. Bu sistem, örgütlenmenin ana ilkesi olarak görülüyor, dine mensup kişiler sisteme göre hareket ediyorlar ve bu sistemi hararetle destekliyorlar. Ayrıca Weber, “tarikat” ve “kilise” konusunda faydalı kimi tanımlar sunuyor. “Tarikat, dindar üstatların veya ehil dindar kişilerin özel birliğidir. Gerekli vasıfların oluşturulması ardından kişiler tarikata kabul edilmektedir. Tersten, kitlelerin selameti için evrenselci bir yapı olarak kilise, tıpkı devlet gibi, herkesin, en azından üyelerin her bir çocuğunun doğumdan itibaren yapıya ait olduğunu iddia ediyor.”
Eğer Weber’in din ve kilise tanımını Fransız sekülerizmine tatbik edecek olursak, bu sekülerizmin de Weber’in tanımına uyduğunu göreceğiz. Laiklik, bir inanç sistemin bulunmadığı bir düzen değildir, aksine bu düzende Tanrı yoktur ve diğer inanç sistemleri yasaklıdır veya inkâr edilmiştir. Laiklik, en kudretli hâline cumhuriyet bünyesinde kavuşur. Dinlerin üyelerine değerler kümesi ve eylem kuralları temin etmesi gibi, Fransız sekülerizmi de cumhuriyete bağlı yurttaşlarından kendi değerlerine ve kaidelerine bağlılık talep eder. Dahası, tıpkı kilise gibi, Fransız sekülerizmi ve Fransız devleti de bir Fransız yurttaşı anaya sahip ya da Fransız toprağında [jus soli] doğmuş olanların yurttaş olarak kabul edileceğine dair evrenselci ilkeye dayanır. Gene kilise gibi, Fransız sekülerizmi de heretiklere ve kurallara uymayanlara zulmeder ve onları dışarıda tutar. Dolayısıyla laiklik, Fransa’daki hâkim dinin adıdır. Dahası bu kesinlikle hoşgörüsüz bir dindir. Müslümanlar Fransız yurttaşı olmuşsa, bu hâkim dine uymak zorundadırlar. Başka dinî uygulamalara ve ibadetlere devam etmek suretiyle bu hâkim dine uyamayanlar disiplin cezalarına çarptırılırlar.
Bugün Fransa’da hâkim dinin (laikliğin) azınlık dinini (İslam’ı) yaftalamasına ve ona zulmetmesine tanık oluyoruz. Müslüman kadınlardan devlet okullarında başörtülerini, kamusal alanlarda burkalarını veya sahillerde burkinilerini çıkartmaları istenmektedir. Bu talebin, dinden arındırılmış bir alan isteniyor olunması ile alakası yoktur, söz konusu talep, hâkim dine ait değerlere uyma konusunda bir emir olarak dillendirilmektedir.
Bugün örtülü kadınların yarı çıplak yüzmeyi reddettikleri için cezaya çarptırıldıklarına tanık oluyoruz. Fransız devleti, bizim Müslümanlardaki dinî hoşgörüsüzlükle sekülerizm arasında bir çatışmaya tanık olduğumuza inanmamızı istiyor. Oysa bu tip olaylar, azınlık dinine mensup kadınlara karşı hâkim dinin yürüttüğü zalimane bir saldırıdan başka bir şeyi ifade etmiyor.
Kentlerde gettolara hapsedilmiş, iş arama noktasında ayrımcılıkla yüzleşen, işsiz, dinî kıyafetlerini çıkartmaya zorlanan, medyada alay konusu edilen Fransa’daki Müslüman kadınlar, sekülerizm adına uygulanan dinî bir zulmün mağdurlarıdırlar.
Eğer her türden köktencilikten arındırılmış bir gelecek tahayyül ediyorsak, o vakit bize düşen, dinî bir o kadar da toplumsal bir çatışmanın içerisinde olduğumuzu, Fransız devletinin bu gerçeklik dâhilinde, kendine has köktenci eğilimlere sahip bulunan hâkim dinin (laikliğin) garantörü olarak hareket ettiğini idrak etmektir.
Sara R. Farris
Sara R. Farris: Londra Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde eğitmen. In the Name of Women’s Rights. The Rise of Femonationalism [Duke University Press, 2017] isimli kitabın yazarı.
Devamını oku ...

Tanrı Heykelleri

Tanrı Heykellerine Yahut Tiran Büstüne Bürünen İktidar
“Gloucester Dükü Richard:
Siz kraliçe, ya da kocanız kral olmadan önce,
Ben onun önemli işlerinde at gibi çalışırdım,
Teker teker ayıklardım düşmanlarını,
Dostlar eli açık davranırdım.
Kanını kral kanı yapmak için kendi kanımı akıttım.”
[W. Shakespeare]
Antik çağın yoksul dar sokaklarından geçip sarayın önü sıra açılan ana meydana ulaştığınızda kuvvetle muhtemeldir ki karşınıza çoğunlukla hükmü bir şehri kapsayan ‘yüce’ tiranın el işçiliği heykeli çıkardı. Üstelik çoğu zaman bu heykelin aslı kolsuz ve yüzsüz yapılmıştı. Çünkü tiranlar zamanla değişirdi. Eh! Kime çarpıldığını bilmeden o şehirde yaşanmazdı ya. Bu pratik içinde her yeni tiranın hükmünün sembolü olacak ona özgü hareketiyle ve silahıyla bir kol ve tiranın kim olduğunu gösterecek bir yüz tekrar ve tekrar yapılabilirdi. “Yaşasın yeni tiran!” Yoksa o dönem ‘tam organik’ sanatçılarının tarih doğuran sınıf savaşına kapılıp, “tiranlar üretecek bir ele sahip olacak ve ezilenin yüzüne bakacak kadar güçlü değillerdir” diyeceğini sanmamız hiç akıl kârı değil. Tarihsel süreklilikten olacak, bugün bile bunu diyebilen çok az bulunuyor. Tiranın hükmüne inat tanrı heykelleri ise göz bağlayan tapınakların içinde ve eksiksiz yapılırdı; mutlak olan karıştırılamaz nasıl olsa ve ömrü uzundur. Zira devleti “Tanrı korusun.” Putlar yıkılana kadar.
Şehir devletlerinin bağırsağı andıran daracık sokaklarından İmparatorlukların zulmü bitmez uzun ticaret yollarına üç beş yüzyılda çıkan insan evladı -dönemin feodalitesine kapılıp insanoğlu demeyelim biz- iktidar sahibini kutsayıp somutlamaktan hiç çıkamadı yalnız. Zulmü ve buhranı arttıkça hem Sezarlar tekleşti, hem de Tanrılar muğlaklaşıp, mutlaklaştı. “Nasıl ki din, insanlığın teorik savaşımlarının özetiyse, siyasal devlet de pratik savaşımlarının özetidir.”[1] Öyle ki Sezar heykelleri belirgin bir büyüklüğe ulaşırken, Tanrı tanımı büyüklükten aşkın bir biçimsizliğe atbaşı uzanıyordu. Ki insan doğayla savaşımında her tökezlediğinde her şeyi abartıyordu. Cato’nun deyişiyle, “Kartaca yıkılmalıdır” çünkü dünya küçüktür, yahut bu çoğu maviye boyalı gezegene iki Sezar hep fazla gelmiştir. “Büyük imparatorlukların büyük Sezarları olur.”
“[…] ‘Yeryüzünde benden büyük yok: ben tanrının düzen kuran parmağıyım.’ Böyle böğürüyor bu canavar.”[2]
Hangimizin atası büyük bir Collesium’da herhangi bir yüce Sezar’ın tombul parmağı yeri değil de göğü işaret ettiği için hayatta kaldı? Soykütüğünün şanlı birikimine sahip hangimiz o parmaktan azade olduğunu söyleyebilir, soyunu Spartaküs’e dayandırmadan ama. Çünkü bizim sınıftan Spartaküs’ün peşine takılmayan ya Collesium’un tribünlerinde müşteri kılınır, yahut sahadaki aslanın en sevdiği yemeği olur, birbirine kırdırılmayacak kadar şanslıysa tabii. Spartaküs’lerin o dönemde heykeli yapılmıyor ya, tanrının lütfu ve Sezar’ın heykelinin gölgesi elbet üstümüzdedir. “Çok yaşa Sezar!”
Tanrının Müslüman elçilerinin heykel yıkımlarından sonra bir ara Hristiyan elçileri ahlak adına elleri altındaki bütün heykelleri bir güzel ya hadım ederler ya örterler, kadınlığını veya erkekliğini öldürmek yetmez, ama “evet” dercesine.
İmparatorluklar çağının kapıları daha kapanmamışken, dönüp dolaşan kirli paranın peşi sıra boy atan bir sınıf, ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’e sığınan mösyö burjuvazi, tam da o heykelleri hor görerek kralın tahtını atıp sarayına kuruldu. Çok geçmeden o altüst içinde önderlerinin büstleri ve heykelleri meclis koridorlarında poz veriyordu. Giyotin izin verdiğince…
Gün geçtikçe dikilen her heykel yapanlardan da örneğinden de farklılaşıyordu. Hükümden gayrı hâkimi beğenmez bir zilliyet haliyle.
Şark Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!
Kurtuluş Savaşı’nın hemen ertesinde egemenlik kodlarının yeniden yazımı bu topraklarda egemen sınıfa ve tarihe benzer bir akış tutturdu. Yeni ulus devletin ve sonrasında elbet milletin biçimini tunç ellerle döken kurucu babaları betondan heykellerinin altında burjuvazinin söylemlerini dilimizde benzer bir ciddiyetle formüle ettiler. Zamanın gerekliliklerince devlet ve millet ıslah edilmeliydi. Muasır medeniyet. Bu formülasyon kâh ‘adalet mülkün temeli’ne dönüştürüldü, kâh içinde ‘muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcut’ bulundu. Zaten gerisini benden iyi bilirsiniz.
Bugünlerde aynı topraklar, benzer bir devlet ve millet dökümüne şahit oluyor. Dönüp dolaşıp geldiğimiz hüküm ne yazık ki aynı… Muasır medeniyete ulaşmaya çalışan değil ama ona rakip olacak pek millî ve dinî bir devlet biçimi, üstelik bu seferki diğerinden de koyu bir hatla, oyulmakta. Çıkar tahterevallisinde bir atananın, bir seçilenin yükseldiği garip bir devinim hali. Belediye başkanlarını belediyeden kayyumlar kovalıyor bir yandan, bir yandan başka bir seçilmiş mutlak ve muğlak bir yetkiyle, devletin sahibi olmaya çalışıyor. Meclisi savunur hale geldik, evet şehir devletlerinden kalan meclisi… Kolunun uzandığına yumruğunu da duasını da savuran bir egemenin lütfuna sıkıştırılmak üzereyiz çünkü. Hükmünü ilan eden muktedir her ne kadar heykellerden hoşlanmasa da akıl almaz bir inatla mütehakkim yüzünü sergilemeye uğraşıyor: Hükmünü simgeleyecek heykelini diktirmek geldiği geleneğe aykırı. Ama kendi yüzünü ve hükmeden elini sergilemeye pek de meraklı.
Bizler mi? Spartaküs’lerin peşine takılmadıkça, bu inşaatın ya asansörlerinden düşer, ya madeninde kalır ya da sermayenin dişlilerine yem oluruz, açlık ve savaşlara kurban olmayacak kadar şanslıysak tabii.
Can Deniz Eraldemir
Dipnotlar
[1] K. Marx, “Arnold Ruge’ye Mektup”, Eylül 1843, K. Marx, F. Engels, Felsefe Metinleri içinde, Sol Yayınları, Ankara, Birinci Baskı, 1999, s. 23-24.
[2] Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt.
Devamını oku ...

Elips

Orhan Gökdemir kendisi anlatıyor: “Sevgili arkadaşım Enver Aysever’le Aykırı Sorular programını yapıyoruz CNNTürk’te. Enver’in tanışıklığı var Tarık Akan’la. Ben Enver’i sıkıştırıyorum programa gelmeye ikna etsin diye. ‘Gelirim’ diyor ama bir türlü gelmiyor. Biliyorum, bize değil ayak sürümesi, kanala karşı bir tutumu var.” Tarık Akan’ın ayak sürümesi, Gezi döneminde gündeme gelen penguen medyası ile ilgili. Bu noktada o kanala çıkmayan Tarık Akan mı “devrimci”, yoksa CNNTürk’ten ayrılmayı hiç düşünmeyen Orhan Gökdemir mi?
Sorunun cevabını Gökdemir kendisi veriyor zaten. O saf cumhuriyetçidir. Devrimle teorik ve politik ilişkisi, cumhuriyet kadardır. Yeni bağlılıklara tabidir ve cumhuriyetin “yeni insan”ıdır. Cumhuriyetin kuruluş momentinde gücü elinde bulunduranlara tapar. “Türk devrimi”ni Sovyet devrimi ile ancak cumhuriyet ortak paydası üzerinden birleştirir. O, partisi gibi, Joseph Fouché’cidir.
Gökdemir de “Lyon Kasabı” olacağı günleri beklemektedir. Gericilik konusunda gösterdikleri polis faaliyetinin kökeni, Fransız Devrimi sonrası polis bakanı olan Fouché’ye dayanmaktadır. Fouché, Robespierre’in Tanrı Kültü ve Festivali başlığı altında ortaya koyduğu devlet dini inşa etme girişimine karşı çıkar. Gökdemir de burjuvanın “İnsan” kültüne tapıyor olması ile saf bir Fouché’cidir.
Onun ve diğer Kemalist kesimin 12 Eylül ile ilgili olarak dile getirdiği martavalın boş olduğu açıktır. Fouché kadar Robespierre de cumhuriyetçidir. Yöntemlerde anlaşılamaması, özde anlaşılmadığı anlamına gelmez. 12 Eylül paşaları da Gökdemir kadar kemalisttir. Kemalizm, cumhuriyetin Tanrı Kültü’dür. Gökdemir’in “yeni bağlılıklar” ve yeni insan” dediği, o Tanrı’ya layık olanların belirlenmesi ile ilişkilidir. Devlet kendisini bu şekilde baki kılar.
Sorun, Marksizmin ve sosyalizmin o “yeni bağlılıklar” ve “yeni insan”la tanımlanması, o Tanrı’nın insandan saymadıklarını, o dinamiklerin kurdukları bağları tanımamasıdır. Burjuvazinin başından sûdur edecek bir alt-tanrı olarak Marksizmin bu topraklarda bir karşılığı yoktur.
Gökdemir, Yalçın Küçük’ün tilmizidir. Küçük, 12 Eylül’den çıkmış devrimcileri devlet ve bürokrasi disiplinine kavuşturmak için Toplumsal Kurtuluş isminde bir dergi çıkartmıştır. Gökdemir’in liberalizm olarak kodladığı ve tekfir ettiği yönelim, kamu kurumunun özel şirkete dönüştürülmesi ile ilgili bir gerilimle alakalıdır. İdeolojik değil, tecimsel bir meseledir. 12 Eylül sonrası dönemde devlet bu tip adamlar eliyle düzlüğe çıkmıştır.
O sebepten Gökdemir, CNNTürk, CBNC, Kanaltürk, Digitürk gibi kurumlarda çalışır, Fenerbahçe, Redhack gibi popüler başlıklarda kitaplar yazar. Son iki başlıkta Fethullah izi aramak gerekmektedir.
Gökdemir, Cumhuriyet Mitingleri öncesi verdiği bir seminerde, “sömürüyü somutta göremiyoruz, o nedenle ona karşı mücadele anlamsız” dediği vakidir. Bu, o eleştirdiği Yeni Gündem dergisinin çizgisiyle tutarlı bir yaklaşımdır. Gökdemir, sömürü ile ilgili o cümleyi Cumhuriyet Mitingleri’ne şevk ve coşku ile gidebilmek için etmiştir. Yere göğe sığdıramadığı Taha Parla da aynı liberal geleneğin parçasıdır. Bu liberaller eliyle devlet, devlet dini içerisinde örgütlenmiş dinî kesimleri disiplin ve kontrol altında tutmak istemiştir.
Devlet bir yandan kendisine din inşa etmekte, devleti ve ona bağlılığı dinin yerine ikame etmekte, böylelikle kendisine zarar verecek din içi ve dinsel dinamikleri ezmekte, bir yandan da Gökdemir gibileri sahaya sürüp o devlet dinine eleştiriler yöneltmektedir. Bu oyuna aldanmamak gerekir.
Cemaatler, devlet dinine göre yeniden tesis edilmişlerdir. Din devlete göre tekrar kurgulanmıştır. Robespierre’in Tanrı Festivali, tarikat ve cemaatler şahsında, özel bir içerikle Türkiyelileştirilmiştir. Kur’an’la mitinge çıkan Kenan Evren neyse Gökdemir de odur. O açıdan “Vahdettin onların Mustafa Kemal bizim olsun” diyenlere, “Çerkes Ethem, Nazım Bey, Mustafa Suphi bizim olsun” demek şarttır. Devletin kurduğu öznelere karşı devrimci mücadelenin kurduğu özneler tercih edilmelidir.
Çünkü bu eşhas ve örgütler, devrimle değil, cumhuriyetle bağlaşıktır. Kendilerini oradan kurarlar. Devlet adamı ve bürokrat gibi düşünürler. Devrimin nasıl, neden ve neyle yapılacağı ile ilgilenmezler. Zaten devrim olmuş, cumhuriyet kurulmuştur. Mahir’in “çıkarı sosyalizmde olan sınıf ve tabakalar” şeklinde tanımladığı halk, bu kesimlerde kendisine karşılık bulmaz. Onlar, cumhuriyetin ve kemalizmin kurduğu “public” ile konuşmayı doğru bulurlar. Çünkü Mahir’in işaret ettiği halk aşağıdadır, aşağılıktır, kalitesizdir, tehlikelidir.
Temel mesele, kemalizmin rakip ve düşman kardeş olarak görülmesi ve Marksizmin buna göre bilince çıkartılmasıdır. Sınıfsal olarak kemalizmin içinden sosyalizm ve Marksizm çıkmaz. İdrak edilmeyen budur. Aynı sorun, İslamî hareket için de geçerlidir. Devlet dini denilen baştan sûdur eden alt-tanrılara ve tiranlara devrimci anlamlar yüklenemez.
Devlet, ezilenler ne vakit bir tahakküm imkânına kavuşsa, ne vakit güç ve mevzi sahibi olsa, liberalizmi namluya sürer. Bu liberalizm, sosyalizm kisvesine de bürünebilir. Kendisi ile ilgili belgeselde Tarık Akan, “devlet eleştirilmez, rejim eleştirilir” demektedir. Kürd basını ve AKP basını “Suriye ordusuna saldırı” haberini “rejim güçlerine saldırı” olarak vermektedir. Toplamda Tarık Akan ile ilgili tartışma da bu minvaldedir: devlet paranteze alınmakta, korunmakta, bir tür rejim eleştirisi yapılmakta, böylelikle o devletin o rejimle arasındaki zorunluluk ve ihtiyaç ilişkisi gizlenmektedir. Tarık Akan savunusu da eleştirisi de bu gizleme pratiği dâhilinde dile dökülmektedir.
Metin Çulhaoğlu, bu gizleme faaliyeti dâhilinde, hâlâ “harmanlanma”dan bahsetmekte, bu konuda tek gerçek aydın olarak kendisini gösterip, “benim etrafımda tavaf edin” demekte, “seçici olmayın” diye emir vermekte, Kürdlere “birlikte mücadeleyi düşünmüyorsanız susun” diye bağırmaktadır. Bu akıl, ondaki temel yönteme, elipse dayanır. Kendi tanımına göre elips, bir şeye hem yakın hem uzak olma imkânını vermektedir. Hem ittihatçı hem itilafçı olma imkânını bu sayede bulabilmektedir. Onda sosyalizm ve Marksizm, elipsin merkezindeki devleti koruma üzerine kuruludur. Aynı yaklaşım, “o bizim küçük burjuva çocuğumuz” diyen Devrimci Proletarya’da da karşımıza çıkmaktadır. Mesele, zaten bitmiş-tamamlanmış, kurgulanmış bir imge, simge ya da bilgi olarak devletin veya benzeri bir imge, simge veya bilginin merkeze yerleştirilmesidir. Ona yakınlaşma da ondan uzaklaşma da gene ona dairdir. Bu hareket, devletin hareketi olarak okunmalıdır.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Meze-potamya

Mülteci kuşlar gördüm, orada
Ürkek, ve yuvası terk,
Bebekler doğunca, ortanın doğusunda,
Büyüse de fark etmeyecek,
Kan, gözyaşı, savaş ve sonrası,
Yetim, öksüz ve yaralı,
İnsanlar Ortadoğu’da...
Meze yapılınca batıda,
Potamya katılır, azı fazla,
Vahşi batının sofralarına,
İnsan hakları, demokrasi, falan iyi gelir,
Riyalarına, tamtamcılarına,
Fakat ağlar, Mezopotamya...
Onlar raina derler, hâlâ
Bizlerse unzurna,
Bilmezler, İbrahim’in kırdığı putu,
Musa’nın yardığı denizi,
Nemrud’a musallat sineği,
Bedir’i, Uhud’u, Hayber’i,
Gözleri görmez, Kulakları işitmez onların,
Lain müsteşriklerin, Süfyanların, deccalların,
Oysa içindedir, mehdisi,
Ortadoğu’da bu coğrafyanın,
Kesilmez sütü annelerin.
Kemal Sevenoğlu
Ağustos-2016
Devamını oku ...

ABD İsrail’i Neden Destekliyor?

Eğer milyarlarca dolarlık silâh anlaşmaları olmasaydı, İsrail ve ABD hiç bu kadar yakınlaşmazdı.
Geçen hafta haberlere yansıdığı kadarıyla, Obama ile Netanyahu arasına kara kedi girmesine karşın, ABD ve İsrail arasında bir anlaşma imzalandı. Anlaşma, ABD tarihinde bu ülkenin bir başka ülkeye vaat ettiği en büyük silâh yardımını içeriyor. On yıllık anlaşma, İsrail’in her yıl 3,8 milyar dolar yardım yapılmasını öngörüyor. İsrail’e önceki on yıllık anlaşma bünyesinde yapılan yardımın tutarı ise 3,1 milyar dolar.
Bu cömert yardıma kılıf bulma noktasında yorumcular ve devlet yetkilileri, İran ve IŞİD’e işaret ediyorlar. Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice’ın bir basın toplantısında ifade ettiği kadarıyla, “anlaşma, İsrail’in kendisini savunması için ihtiyaç duyduğu desteği sunacak.”
Ne var ki diplomasi dâhilinde dile getirilen basmakalıp sözler, Netanyahu’nun bir yıl önce İsrail meclisinde sarf ettiği sözlerden daha az aydınlatıcı: “[…] ‘Bize sonsuza dek kılıçla mı yaşayacaksınız?” diye soruyorlar. Benim cevabım şu: Evet.”
İsrail, ABD’nin sunduğu imkân ve zemin üzerinden sürekli askerî eylem içerisinde olan bir ülke. Yeni yardım paketi için yapılan müzakerelere eşlik eden yirmi dört saatlik süre zarfında İsrail Gazze’yi bombaladı, Batı Şeria’daki Halil kentinde yeni yerleşimler inşa edileceğini duyurdu ve Suriye’de bulunan Golan Tepeleri’ne konuşlanmış Suriye Ordusu’na saldırdı. Bu adımların her biri, hem ABD desteğinin doğal bir sonucu hem de bir tür güç gösterisi.
Netanyahu da, birçok İsrailli ve ABD’li lider gibi, İsrail’in hedeflerine ulaşmak için komşularının elindeki askerî avantajlara kıyasla ezici bir güce sahip olması gerektiğini düşünüyor. İmha politikaları, işgaller ve ablukalar bu anlayışın ürünü.
Anlaşma ABD’nin de çıkarına: İsrail’in emsalsiz askerî gücü, bu ülkenin bölgede ABD hegemonyasına karşı ve düşman olan diğer ülkeleri dengelemesini mümkün kılıyor.
İsrailli siyasetçi Yair Lapid, Foreign Policy’ye yazdığı makalede bu hususu gayet açıktan dile getiriyor: “Amerika’nın İsrail’le kurduğu işbirliği, onun Ortadoğu’da aktif ve etkili bir siyaset yürütmesine imkân sağlıyor. Zira İsrail, Batı’nın Ortadoğu’daki ileri üssüdür.”
Bu sözlerde yeni bir şey yok. ABD hükümeti, uzun süredir İsrail ordusunun gücünün Ortadoğu’daki çıkarları adına daha da güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyor.
1989’dan beri ABD İsrail’e silâh depoladı. Bu silâhlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan çatışmalarda kullanıldı. Yair Lapid’in “Batı’nın ileri üssü” dediği ülke, bu amaçlarla devreye sokuldu. Ayrıca ABD, 2006’daki -Lübnan Savaşı ile 2014’teki Gazze saldırısı esnasında silâhları tükendiği için İsrail’in kendi cephaneliğinden istifade etmesini sağladı.
Daha da geriye gidebiliriz: Mısır cumhurbaşkanı Cemal Abdulnasır’ın Arap milliyetçi hareketinin lideri olduğu ve bölgedeki Amerika ve Avrupa nüfuzuna karşı çıktığı dönemde İsrail işe yarar bir kale olduğunu ispatladı ve 1967’de Mısır’la savaşıp onu yendi. Birkaç yıl sonra, Soğuk Savaş’ın zirvede olduğu bir dönemde İsrailliler Mısır’daki Sovyet radarını çaldı ve istihbarî alanda önemli bir darbe gerçekleştirmiş oldu. 1970’te ABD hükümeti Vietnam Savaşı ile meşguldü. İsrail’den Ürdün’deki Kara Eylül katliamını durdurması muhtemel Suriye askerlerine mani olmasını istedi.
Son yıllarda ABD ve İsrail ülkedeki ünlü Demir Kubbe’yi de içeren füzesavarlı savunma sistemlerini birlikte tasarladı. Pentagon, Afganistan gibi yerlerdeki “ileri mevziler”i korumak için kendi Demir Kubbe versiyonunu geliştirdi. Bu çalışma, İsrail devletine bağlı Rafael İleri Savunma Sistemleri ve Raytheon isimli ABD’li bir özel şirketle birlikte yürütüldü. Tanıtım filminde Raytheon böbürlenerek şunları söylüyordu: “Demir Kubbe’nin ateşlediği önleme füzesi ‘Tamir’, savaşta gücünü ispatlamış tek füze.” (Lapid’in de söylediği gibi, “İsrail, ABD’ye saha koşullarında en ileri silâhların sınanması için nispeten ucuz bir yol ve imkân sunuyor.”)
Raytheon, ABD-İsrail arasındaki simbiyotik ilişkiden nemalanan tek savunma şirketi değil.
ABD, Amerika’daki savunma şirketlerine ait silâhlar konusunda gerekli yardımı makbuz formunda dağıtıyor. Devletin parası Raytheon, Boeing, Lockheed Martin ve benzeri şirketlere yolla aktarılıyor. ABD’li silâh şirketlerinin bu yolla zenginleşmesi yeni anlaşma ile daha da yoğunlaşacak: paket, süreç içerisinde bir şartı ortadan kaldırıyor: buna göre, İsrail devletine yardımın yüzde 26’sını şekelle ödeme imkânı veriliyor ve bu ülkedeki savunma sanayisini sübvanse edilmesini sağlıyor.
İki ülkenin savunma sektörleri arasındaki ilişki daha da derinleşiyor. Elbit Sistemleri gibi İsrail’e ait bir dizi savunma şirketi, ABD hükümeti ile sözleşmeler imzalayabilmek için ABD’de iştirakler kuruyor.
Ama savunma sanayiindeki eşantiyonlar anlaşmayı daha da tatlı hâle getirdi. Temelde ABD ile İsrail’i birbirine bağlayan tutkal, iki ülkenin Ortadoğu’daki mevcut güç dengesini korumaya dönük müşterek kararları.
Bu da İsrail’in elindeki “niteliksel açıdan güçlü askerî yönü”nü korumasını zorunlu kılıyor. Yani İsrail, bölgedeki diğer silâhlı kuvvetler karşısında daha üstün ekipman ve eğitime sahip olmaya mecbur. Bu anlayış ABD hukukunda bile kayıtlı bir husus: Silâh İhracatının Kontrolü Kanunu İsrail’in komşularına yapılacak her türden silâh satışının “İsrail’in elindeki niteliksel açıdan güçlü askerî yönü”nü olumsuz yönde etkilememesi gerektiğini söylüyor.
Lockheed Martin’in ürettiği F-35 savaş uçağı örnek verilebilir. Piyasaya çıktığında dünyanın en gelişkin savaş uçağı olduğunu söyleyen şirket, yüz milyon dolarlık uçak için birçok ülkenin kapıştığını iddia ediyor. Ama Ortadoğu’da ilk uçakları İsrail satın aldı. Nisan 2015’te Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada Başkan Yardımcısı Joe Biden, F-35’lerin İsrail’e gönderileceği vaadinde bulundu ve “bu beşinci nesil uçağa Ortadoğu’da bir tek İsrail’in sahip olacağını” söyledi. Aynı şekilde ABD, Suudi Arabistan’ın elindeki F-15’leri bir üst modele taşıyınca, İsrail’e de F-15’ten daha üstün olduğu iddia edilen F-35’lerden yirmi adet verileceği söylendi.
İsrail’in kurucu babalarından ve Netanyahu’yu etkileyen en önemli isimlerden biri olan Ze’ev Jabotinsky, tüm bu olan biteni çok önceden zaten gayet iyi idrak etmiş biriydi. 1923 tarihli “Demir Duvar” başlıklı bir makalesinde şunu söylüyordu: “Dünyada yereldeki her halk sömürgecilere karşı direnir, Filistin’deki Arapların da yaptığı bu, tek damla umut kalana dek bu direnişe devam edecekler.” Jabotinsky’nin tespitiyle, İsrail etkin bir silâhlı direniş için herhangi bir umut kalmayana dek ordusunu güçlendirmek zorunda.
Bugün söz konusu mantık, genel manada İsrail’in komşuları için daha uygun. Birçoğu kendi geleceğini İsrail’in eline teslim etmeye hiç de niyetli değil. İster Lübnan’ı yeniden biçimlendirsin, ister Golan Tepeleri’ni ilhak etsin, isterse yeni yerleşimler açıp Kudüs üzerinde fiilî kontrol sağlasın, İsrail dış politikadaki hedeflerine ancak üstün şiddet araçlarına sahip olduğu takdirde ulaşabilir.
Yeni silâh anlaşmasında belirlenen paketin amacı, “tehlikeli komşu ülkeler”le kuşatılmış İsraillileri korumak değil. Anlaşmanın Amerika’nın demokrasinin değerini bildiğinin bir alameti olarak görülmesi de imkânsız. Anlaşma, İsrail saldırganlığının kendisine yol bulmasına katkı sunacak, ABD’nin bölgedeki ve dünyadaki silâh ticaretinde sahip olduğu gücünü pekiştirecek.
Ryan McNamara
Devamını oku ...